6. bölüm / 9
RUHA TAKILAN MASKELERKüllerin Altındaki Ses
Bölümler 9Şu an: Küllerin Altındaki Ses
- 1 Çöplükteki İnsanlar1.566 kelime
- 2 Örgüt İlk Sahne3.168 kelime
- 3 Düşen Maskelerin Ardındaki Yüzler3.190 kelime
- 4 Dağlanan Yaranın İzi kalır3.027 kelime
- 5 Ölmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar3.456 kelime
- 6 Küllerin Altındaki Ses3.276 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Bölünmez Halka: Zincir4.060 kelime
- 8 Cehennemin Koruyucuları2.426 kelime
- 9 Geçmişin Bulanık Yansıması2.992 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
KÜLLERİN ALTINDAKİ SES
“Kimsin sen Yıldız Kardelen Aşiyan?”
Sarp’ın sözleri kulaklarımda yankılanıyordu. Uzun zaman sonra bana ismimle hitap ediyordu ve bunu beni kıracağı bir anda yapmıştı.
Cidden kimdim ben? Şimdi kim olmalıydım? Haklı oldukları noktalar vardı ama benim açımdan ben haklıydım. Herkes gibi.
Öfkemi kuşanmak boğazımda acı bir tat bıraksa da belli etmedim.
“Ben kimim biliyor musun?” dedim.
Meydan okurcasına:
“Açıyorum tüm kartları hazır mısın Sarp Yaman Demirsoy?” dedim.
Onun yaptığı gibi adına özellikle soy ismine baskı yapmıştım.
Sarp geri adım atmayarak gözlerim de ki sinire küçümseyerek bakıyordu.
Başımı olumlu anlamda salladım:
“Su sizin esiriniz mi? Peki öyle olsun. Ben de sizin esirinizim o zaman. Demir için kaçırdınız çünkü.”
Ellerimi iki yana açtım:
“Ben Su’yu korumaya çalışan Kardelen.” diye bağırdım.
Sesim yankılanarak bana döndü.
İşaret parmağımı ona doğrulttum:
“Peki sen kimsin? Benimle dertleşen Sarp mı? Benim Asım’ı kovalayışımı izleyip espri yapan Sarp mı?”
Parmağımı indirdim:
“Yoksa bunların hepsini benim kim olduğumu anlamak için yapan, gerçek duygularını belli etmeyen Sarp mı?”
Onun gibi kaşlarımı çattım:
“Kimsin sen Sarp Yaman Demirsoy?”
Sonra aynı şekilde Asıma döndüm:
“Peki sen? Annenin mezarına gidip beni anlattığın için ağlayan Asım mısın? Yoksa beni hain olarak gördüğün için üzerime gelmeyi teklif eden Asım mı?”
Bu sözlerim ikiliyi sarsmıştı. Bu kadar şey bilmemi beklemiyorlardı. Bunu onlar istemişti kartlarımı açmıştım. Korkmuyordum.
Asım’ın çene kasları seğiriyor yumruklarını sıkıyordu. Fakat Sarp’a bakınca hızlanan nefesini düzene koymaya çalıştı.
Sırasını bekleyen bir oyuncu gibiydi. Hepsini sırası ve rolü vardı. Belki de şimdiden çözmüşlerdi beni, yine kullanılıyordum.
Hepsinin aynı olduğunu biliyordum hepsini amacının beni kullanıp atmak olduğunu biliyordum.
Amaçları yazılımlarımım çok iyi olması ve bundan yararlanmak mı yoksa başka bir şey mi olduğunu bilmiyordum ama yakında bilecektim.
Sarp’ın gözlerinden bir kıvılcım geçti.
“Nerden öğrendin?” dedi sertçe.
“Neyi?”
Bana doğru bir adım attı:
“Nerden öğrendin?”
Geri gittim. Sarp öyle bir bakıyordu ki kendini tutamıyormuş gibi ya da…
Aklını yitirmiş gibi.
Kafasında ne düşünüyorsa ona kitlenmişti ve başka hiçbir şey düşünmüyordu.
“Açıklayayım.” dedi.
“Bizi nasıl dinlemeyi öğrendin? Yazılım yazmayı, hatta çok iyi olmayı, Asım’ın telefonunu dinlemeyi, sinyal göndermeyi nasıl öğrendin?”
“Tek başına, başının çaresine nasıl baktın?”
İlk önce sırıttım, sonra hafifçe kıkırdadım en sonunda da kahkaha attım.
“Anlamadınız.” dedim. Ya da içimdeki çocuk dedi.
Ben kendimi açık etmezdim bu onun işiydi.
“Çalıştım, Sarp çok çalıştım. Ve evet Demirin kozu Su’ydu bu yüzden onun yanında kaldım, şu an sizin yanınızda kaldığım gibi.” dedim.
“Sizde bunu fark ettiğiniz için zaten ilk başta konuyu Su’yla açtınız. Beni neden burada tutmak istiyorsunuz bilmiyorum. Ama size güvenmiyorum.”
Sarp’ta aynı benim gibi kahkahalarla güldü. Ne olmuştu şimdi?
“Bize güvenmiyorsun öyle mi?” dedi.
Geri adım atmayarak:
“Hiçbir şekilde.” dedim
Emin misin?
Kesinlikle. Sen istediğin kadar ağla çocuk ama geri dönüş yok. Senin ölmenin sebebi onlar. İntikamını, intikamımızı alacağız.
Sarp başını olumlu anlamda salladı:
“Bir insan neden güvenmediği kişiye sevgilisinin gerçek kimliğini söyler? Ya da neden eğlenip, dert paylaşır, uğraşıp yemek hazırlar?”
“Biliyor musun? Ben söyleyeyim.”
İşaret parmağını bana doğrulttu:
“İnsan güvenini kazanmak istediği kişiye böyle davranır. Ama sen bize güvenmiyorsun ve buna rağmen bizim sana güvenmemizi bekliyorsun. Bunun için çalışıyorsun.”
Başını iki yana sallayıp parmağını indirdi:
“Ve bunların hepsini senin de dediğin gibi kartların açık yapıyorsun. Hem hiçbir şey gizlemiyorsun hem de sırlarla dolusun.”
Başımı dikleştirdim:
“Bende sana söyleyeyim.”
“Aslında basit bir insanımdır. Sadece genelde dört kuralıma dikkat ederim. Bunun haricinde yaptığım bir şey yok.”
Sarp küçümseyerek:
“Sen dört kuralı geç. Bana palavra yapma. Sen neden hem Demiri ifşa ettiğini hem de bize güvenmediğini açıkla.”
Açıklasana.
Sus çocuk sırası değil. Şu an değil.
Bana diyorsun sus diye peki sen neden susuyorsun bilgin yazılımcı? Desene.
O nefret ettiğin susturmak istediğin çocuğu hep bastırdın.
Sonra dedin. Şimdi onun vakti.
Herkesi korudun ama onu hep gömdün. Şimdi çıkartma vakti.
O sayende on üç yıldır güçlendi. Şimdi yakma vakti.
Beni külle çevirdin. Şimdi küllerden yeniden doğma vakti.
Kendi ışığını söndürdün Yıldız. Şimdi parlama vakti.
Beynim Sarp’ın sözlerini tekrar etti. Dışarıda yüzümde yaprak oynamazken içimde kopan fırtınaların çağrısıydı bu.
Çünkü eğer ortalık fazla sessizse fırtınanın tam da ortasındasın demektir.
“Açıkla”
Başımı olumlu anlamda salladım. İçimde konuşanlara tamam sinyali verdim. İstedikleri gibi olacaktı.
Artık kontrol bende değil çocuktaydı.
“Açıklayayım” dedim.
Beklediğimin aksine sesim sakindi. Çocuk cidden güçlenmiş olmalıydı.
Sakince kibriti çakıyor hissettirmeden yakıp aydınlatıyordu.
“Senin o palavra dediğin kurallar yüzünden.”
“Kural iki, verdiğin sözü tut.” dedim.
Dudak büzerek:
“Hatırlamazsın belki verdiğimiz sözü.” dedim.
Başımla üçümüzü gösterdim:
“Biz ilerde, çok uzun zaman geçmesine rağmen birbirimizi kollayacağımıza söz verdik.”
“Tuttum o sözü. Yazılımlarımla size Demir’i hep işaret ettim. Hatta sizin aklınıza getirdiğim. Necip’in odasına çıkan yol benim yazılımımla oluşturuldu. Su’yun sizi anlama yöntemini ona ben öğrettim.”
“Çünkü sıradaki hedefi size ben söyledim. Biliyordum oraya baskın yapacağınızı.”
“Tuttum sözümü. Korumaya çalıştım elimden geldiğince ama elim bir yere kadar uzandı.”
Başımı dikleştirdim.
Çocuk fazla ileri gitmemeni umuyorum.
Hiçbir şey görmedin, görmediniz.
Bir yıldız olan güneşi batırıp yeni bir Yıldız getireceğim dünyaya.
En çok da beni söndürmeye çalışanları ışığımla kör etmeye geleceğim.
“Ben o senin palavra dediğin kurallar sayesinde insan kaldım.” dedim.
Çocuk cidden güçlenmişti ve bunu herkese göstermeye yemin etmiş gibi yakıcı sözler kullanıyordu.
“Senin baban yüzünden yıkılan dünyamın altında bu şekilde hayatta kaldım.”
Sözlerim ortama fırtınadan gelen bir yıldırım gibi düştü.
Çocuk dediğini yapmıştı. Kör etmişti ama aynı zamanda sinirlendirmişti de. Sarp sözlerimi anlamlandırmaya çalışırken Asım sabrı taşmış bir şekilde yakama yapıştı.
“Ne diyorsun lan sen?” dedi beni sarsarken.
“Ailenin ölümünün nedenini, seni yanına almak isteyen, senin baba dediğin Mert amcamdan nasıl bilirsin lan?”
“Bu kadar mı değiştin o tükürdüğüm dokuz yılda?”
Beni bırakıp geri çekildi:
“Lan, sen sözden falan bahsediyorsun. İşine geldiği gibi mi her şey?”
“Kuralların sen isteyince mi var oluyorlar?”
“Anlamaya çalıştım lan seni. Annesi, babası, kardeşi tüm ailesi ölmüş dedim.”
“Benimde annem öldü gözlerimin önünde.” dedi.
Gözlerini göstererek:
“Ha bu içine ettiğim gözler var ya gördü o anı.”
“Lan sen görmemişsin bile nasıl öldüler. O kadar silah patlamış uyanmamışsın lan.”
Üzerime gelerek:
“Ben annemin öldüğü gün katil oldum sen ailen öldüğünde ne oldun?”
İçimde bir şeyler kırılmıştı ya da o kadar kırılmıştım ki sadece kalan parçalar birbirlerine çarpmıştı.
Yakıyordu sözler. Ama her ağızdan çıkan rast gele sözler değil. Onlarda yakıyordu ama baş edebiliyordun. Değer verdiğin canım dediğin kişi seni yakmak için fitili ateşlediyse daha çok yanıyordu.
Çünkü düşman kör nişancı, dostsa içerden birisiydi. Bazen vuracağı yeri senden daha iyi hesaplayabiliyordu.
Dışarı çıkan Akif baba Asım’ı tutmaları için korumalara emir verirken yataktan ani bir şekilde çıplak ayakla dışarı çıkan Su olayları anlamlandıramıyor sadece bana bakıyordu.
Bense tüm bu olayların baş karakteri olarak yüzümde değişmeyen dik ifademle duruyordum.
Ortalığı ateşe veren çocuk köşesine çekilmiş, dik durma işini bana bırakmıştı.
Ağlamayı o kadar çok istiyordum ki. O kadar çok içimi birine açmak istiyordum ki. Saatlerce konuşmak, ya da sadece susup ağlamak. Başımı birinin omzuna yaslamaya o kadar ihtiyacım vardı ki.
Asım babasına doğru:
“De şunlara bıraksınlar beni. Bir şey yapmayacağım sevgili Kardelen’e.”
Asım’a döndüm:
“Kusura bakma anneni kaybettiğinde yanında olamadım. Sakinleştiğinde onun mezarına beni götürür müsün?”
Asım korumaların elinden kurtularak:
“Bekle sen, götürürüm.”
Babasına döndü:
“Annemin yanından yüz metre yanından dahi geçerse bu pislik, vururum onu.”
Sonra da sert ve anlamlandıramamış bir ifadeyle olayı izleyen Sarp’a döndü:
“Sen neden bir şey demiyorsun? Ha? Neden sadece ben karşı çıkıyorum? Benim bilmediğim sizin bildiğiniz ne var?”
Akif baba sert bir şekilde:
“Yeter!” dedi.
“Sarp'ta senin kadar bilgiye sahip. İkinizde bilip bilmeden kızın üstüne gelmeyeceksiniz bundan sonra.”
“Buradaki lider benim. Herkes sözümü dinleyecek!” sözlerinin ağırlığını ben dahi hissetmiştim.
Asım hâlâ yumruklarını sıkıyordu.
Sarp hepimize teker teker baktıktan sonra:
“Peki amca. Ama babam hakkında atılıp tutulan şeyi öğrenmek isterim.” dedi ve içeri geçti.
Asım hiçbir şey demeden sert adımlarla Sarp’ı takip etti.
Su ise küçük adımlarla yanıma gelip:
“Ellerine sağlık poğaça çok güzel olmuş.” dedi.
Kendimi toparlayıp yüzüme yeni bir maske taktım.
Gülümseyip:
“Beğendin mi? Bir dahakine çikolatalı deneyelim ne dersin?” dedim.
Su el çırptı:
“En sevdiğim. Bir de şey hani sen ilk şehre çıktığımızda bize çikolatalı bisküvili bir pasta yapmıştın işte o çok güzeldi. Onu da yapalım mı?”
Su’ya sarılıp saçını öptüm:
“Bisküvili pastayı diyorsun sen yaparız tabii.”
Su kıkırdadı:
“Fakir pastası.”
Su’yun burnunun ucuna hafifçe vurdum:
“Sus kız, yapabildiğim ilk pasta o benim. Pastama laf ettirmem.”
“Abla.” dedi.
İçim gitti. Her abla demesine ölebilirdim. Ya da bir kurşun yiyebilir, her an acı çekebilirdim.
“Efendim kuzum.”
“Şimdi yapsak? Canım çok çekti. Hem uzun zamandır yemiyorum.”
Güldüm:
“Küçük çikolata canavarı geri mi döndü bakayım?”
Su kaşlarını çatıp:
“Of abla ya. Deme öyle küçüktüm o zamanlar.”
Malikaneye doğru ilelerken:
“Çekilin yoldan, minik kuzu, çikolata canavarına dönüşüyor.” dedim.
Su utanarak etrafına bakıp:
“Off abla sayende duymayan kalmadı.” dedi.
Daha çok bağırarak söyleyecekken ağzımı kapattı.
“Abla sus. Rezil ettin beni.”
Kalan saatlerde mutfağa girip büyük bir tepside bisküvili ya da Su’yun tabiriyle fakir pastası yaptık.
İşimiz bitince tabakalara koydum. Su iki tabağı ve meyve sularını tepsiye koyup mutfaktan çıktı. Bende üç tabağa daha koyup salona girdim.
Koyu gri salonun havası dahi gerginlik kokuyordu.
Sarp tabletine gömülmüştü, Akif baba elindeki evrakları inceliyor, Asım ise elindeki bıçakla oynuyordu.
Hepsinin önünde kahve bardaklarının durduğu tepsilere pastaları yerleştirdim.
Sonra da kimsenin yüzüne bakmadan:
“Afiyet olsun.” dedim ve odadan çıktım.
Duyduğum son şey Akif babanın “Eline sağlık evlat.” deyişiydi.
YAKIN OLMASI İSTENİLEN GEÇMİŞ
Koşarak Sarp’ın yanına geldim.
“Pena, bak ben pasta yaptım.” diyerek yamuk duran bisküvili pastayı gösterdim.
Asım yüzünü buruşturup:
“Yamuk bu pasta, hem sen yapmadın kesin.” dedi.
“Vallahi ben yaptım. Yemin ederim. İstersen Vera teyzeye sor.”
Asım gerçekten benim yaptığımı anlayınca Sarp’a döndü. İkisi bakışırken aralarına girdim.
Kaşlarımı çatıp:
“Bakışmayın şöyle ben ne dediğinizi anlamıyorum. Ben de böyle bir arkadaş bulursam sizin gibi yaparım.” dedim
Asım eliyle aynen işareti yapıp:
“Keşke bulsan da bizi bıraksan Şekerlik.” dedi.
Kucaklarına pastayı itekleyip:
“Sen susta tadına bak.” dedim.
Pastanın tuzlu olması ihtimali akıllarına gelmiş olmalı ki ikisi de sertçe yutkundu. Fakat yemezlerse başlarından ayrılmayacağımı bildikleri için yemeye başladılar.
Tadı hoşlarına gitmiş olmalı ki pasta bir çırpıda bitti.
“Nasıl olmuş?”
Asım parmağına bulaşan pastayı yalarken:
“Yani fena değil. Ama gelişebilir.” dedi.
BİTMESİ İSTENİLEN ŞİMDİ
Tüm gün Su ile gülmüştüm ve gece olmuştu. Dışarıda uçurumun kenarındaydım. Üzerimde örgüden yapılmış bir şal vardı. Yüzümü yalayan rüzgâr saçlarımı gözümün önüne getiriyordu.
Su uyumuştu. Odasını yukarı kattaki başka bir odaya taşımak uzun ve yorucu bir işlemdi.
Dünyayı kör etmekte.
Müzik istemiyorsan kes sesini.
Artık müzik beni bastıramaz.
Sen öyle san.
Kulaklığımı çıkartım ama bu sefer elim başka bir şarkıda durmuştu.
Oynat tuşuna bastım. Kulağımı ve ruhumu bu müzik doldurdu.
“Daimidir sürgünüm,
Hasret benim ocağım,
Gurbet benim evimdir,
Yok bana bana bu cihanda bir yer…”
Sol gözümden usulca gerçek bir yaş düştü.
“Baba,” dedim.
Yıllar sonra. Sadece baba, önüne başka bir isim gelmeden. Sadece baba.
“Babam.”
Gözlerimden ardı arkası kesilmeyen yaşlar akmaya başladı. Umutsuzca şala sarıldım.
“Hiçbir şeyim yok biliyor musun?”
“Bu koca cihanda ne evim, ne barkım, ne de bana ait bir taş.”
“Buse’nin var bak. Ona alabildik. Ama ben Demir’den dolayı alamadım.”
Ağlamalarımın arasından gülümsedim:
“Su’yun da yok. Benimle yaşadığı için normalde, gerek olmadı.”
“Çok masum, adı gibi berrak bir su.”
“Sarp’la Asım’da iyiler. Hiç ayrılmadık. Senin dediğin gibi hep et ve tırnak gibiydik.”
“Her şeye rağmen kaldım.”
Kalamadın yalan söyleme.
Kaçmayı seçtin ödlek bir tavuk gibi. Hep kaçtın.
Ben mi istedim kaçmayı. Ne yapmalıydım? Hem o zaman sen vardın. Sen kaçtın. Ben kaçmam, Kardelen kaçmaz.
Savaşırım ben hep yaptığım gibi. Dik dururum, düşmem.
Sözlerimin aksine yere çöktüm. Omuzlarım sarsıla sarsıla ağlarken beni teselli eden kimse yoktu. Geçecek diyende.
Çünkü herkes biliyordu geçmeyeceğini. Kimse teselliye gelmiyordu çünkü sonunda ben onları teselli ediyordum.
Acılarım toprak gibiydi her yerde oldukları için hiç fark edilmiyorlardı. Ama ağırdı. Hem de çok ağır.
Müzik birkaç kez başa sardı. Teselli edilmeyeceğini anlayan gözümdeki yaşlar akmayı bıraktı.
Kısık iç çekişlerime karışan melodiye ayak sesleri eklenince kendimi toparlamak için geç kaldığımı anladım.
İki yanıma iki kişi oturdu.
Neşesiyle tanıdığım ses:
“Çıkart kız kulaklığı tüm gün kulağındaydı.” dedi.
Dediğini yaptım. Yavaşça çıkarttım kulaklıkları.
“Sarılsam olur mu?” dedi sonra.
Başımı olumsuz anlamda salladım.
“Eğer bir gün, Akif baba dediği için değil de gerçekten sarılmak istersen sormadan sarılabilirsin.”
İç çekti:
“Özür dilerim. Ben acılarımızı yarıştırmamalıydım.”
Yere yumruğunu vurdu:
“En sevmediğim asla yapmam dediğim şeydi bu. Lan ben nasıl böyle bir şey yaptım?”
“Lan ben sana kendimi nasıl affettireceğim?”
“İnsansın.” dedim.
“Ne?”
“İnsansın, Asım. Hata yapabilirsin.” Sesim umursamaz ve isteksiz çıkıyordu.
“Nasıl bu kadar sakinsin. Neden kimseyi suçlamıyorsun?”
“Suçluyorum.”
“Neden göremiyorum? Bizim bilmediğimiz birilerimi var? Onlar mı suçlu?”
“Aslında suçlu olan kişiyle bugün tartıştın. Hatta şu an yanında oturuyorsun.”
Asım başını iki yana salladı:
“Öyle olsun Şekerlik.”
Beni neşelendirmeye çalışıyordu ama artık en azından bugünlük işe yaramazdı.
Haline şükret. Kardelen demeyi bıraktı.
Müziğin kesildi diye anımın içine etme.
“Haklısınız benim üstüme gelmekte. Ben olsam bende yapardım.”
“Senin telefonunu dinledim çünkü evden üzgün çıkmıştın. Telefonun kapalı olduğu için dinlemeyi kapattığım an sinyal gitti telefona.”
“Annenle konuşmaya gittiğini anladığım anda hemen mutfağa gittim zaten. Belki evinde gibi hissedersin diye.”
“Birde bunun haricinde sizin bilmediğiniz, dokuz yılda yaşadığım ve hâlâ yaşamakta olduğum şeyler var. Ama onları söyleyemem. Çünkü-”
“Bize güvenmiyorsun.”
Yarıda kalan cümlemi Sarp tamamlamıştı. Onun içinde zordu bilmediği bir şey vardı ve bu öz babasına ait kritik bir bilgiydi.
Sarp sevgi dolu bir ailede büyümemişti ama yine de babasıydı.
Baba bu kelime ne kadar güzel değil mi?
Asım’ın iç çekişini duyduğumda ona döndüm.
“Ne oldu?”
“Sen,” dedi.
“Sen bana yazan kişisin.”
Anladı.
“A.A.V. adında bir hesap.”
“Her hafta usanmadan tek kelime dahi olsa teselli temalı mesajlar atan kişi.”
“Gördüğünü bilmiyordum.” dedim.
“Engelledin sanmıştım.”
Başını iki yana salladı:
“Yapmak istedim ama sürekli ertelediğimi fark edince okumaya başladım.”
Sarp dahil olarak:
“Bana da M.S.B. adlı biri mesaj atıyordu.” dedi.
Asım kaşlarını çatıp Sarp’a döndü:
“Bana neden söylemedin?”
“Sen sanki bana söyledin.” diye çıkıştı Sarp.
Aralarına girdim:
“Susar mısınız? Başım ağrıyor zaten.”
İkisi de sustu. Bu kadar çabuk söz dinlemelerini beklemiyordum.
Sarp kaşlarını çatarak:
“Babamı suçladın. Neden?” dedi.
Haklı ve yerinde bir soru oldu.
İç çektim.
Kapak sesini gömdüğün, ben bile duydum. Şimdi ne diyeceksin?
Bilmiyorum. Ne demeliyim?
Unuttun mu ben yokum gömdün beni.
Canın istediğinde konuş istemediğinde sus oh ne güzel vallahi.
Zamanında zorla susturdun. Sıra isteklerde.
Aman kes. Tamam.
Zorlukla yutkundum.
Kalbim ağrısa da:
“Bence bunu babandan duymalısın.” dedim.
Haykırarak anlatmak istesem de sustum. Kendisi öğrenmeliydi. Yoksa daha çok canı yanardı.
Hep bu içine atmaktan kaybediyorsun.
İç sesimle yalnız kalmak için:
“Asım, bugünkü ithamın canımı çok yaktı ve biraz yalnız kalmaya, sadece biraz düşünmeye ihtiyacım var.” dedim.
Hayret ilk defa yalan söylemedin.
İki dakika sus bir şey diyorum şurada.
“Benim hatamdı-”
Asım’ın devam etmesine izin vermeden:
“Hâlâ aynı şeyi düşünüyorsun. Sen sadece içindekini dışa vurdun.” dedim.
Yine ikili birbirlerine anlamla baktıktan sonra sessizce ayağa kalktılar. Müziğin seni yine kulaklarımı doldurdu.
Bizi kimse teselli etmeyecek mi?
Şu ana kadar kimse gelmedi. Dokuz yıldır bekliyorsun.
Dokuz yıldır ben seni, sen de beni bastırmaya çalıştık. Birlik olmaya ne dersin?
Ben de sıkıldım aslında. Ama bunu yaparsak ilk kurala sadık kalmakta zorlanacaksın.
Kural bir, eğer bir yalan söylüyorsan o yalana inan.
Yalanın aslını bilen taraf ben, oynayan sen oluyordun. Nasıl olacak şimdi?
Aynı devam edecek. Sen demek ben demek. Çok kişilikli bir insan değilim.
Değiliz.
Değiliz, biz biriz. Sen biraz uyanık tarafımsı sadece. Ama patron benim.
Ne olursa olsun, sen birikmiş duygularımdan ortaya çıkan çocuk ya da iç sessimsin.
O zaman aydınlatalım mı Dünya’yı?
Kör edelim.
İlk önce uyusak çok iyi olur. İlk buraya geldiğimiz gece diğerlerini dinleyebilmek için saatlerce uyuyor taklidi yaptım.
Hep senin yüzünden.
Daha iyi bir fikrin varsa söyleseydin.
Profesör konuştu.
Benim en azından bir fikrim vardı sende o da yok.
Bu arada kaç gündür uyumadık?
Hatırlamıyorum. Ama sanrılar başlamadan uyku tüpünü almalısın.
Fark ettirmeden nasıl yapacaksın?
Bilmiyorum. Bugünkü olayla tüm okları üstümüze çektik. Gizli bir şey yapmak zor olacak. Offf. Bugün de uyumuyoruz yani.
Piyano çalmayı denesek? Belki unutmamışızdır.
Bugün yeterince ağladım.
Gökyüzünü izleyelim diyeceğimde travmamız tetiklenmesin şimdi.
Bence de. Bugün kendimi çok zor tuttum zaten. Küçücük bir şeye patlayabilirim.
Aklıma AAV’yi getiriyorsun. Keşke onun iç sesi olsaydım.
O zaman olmazdın gerizekâlı. O hiçbir şeyi içine atmıyor. Sen içime attığım duygulardan doğan iç sessin.
Haklısın…
Delirmiştim. Kendime iç ses diye boktan bir şey oluşturmuştum. Bu kadar mı yalnızdım?
Kendimi teselli etmek için savunma mekanizmam dahi vardı.
AAV burada olsa yalnız olmazdım, o bana iyi gelirdi. Derdimi dinlemeden bile gidere bilirdi.
Küçükken Sarp ve Asım’a dediğim şey olmuştu. Onlar gibi yakınlık kurduğum bir dostluk vardı.
Tek temenniyim tüm bunların bir hayal olmaması yönündeydi. Eğer on üç yaşımın olduğu yerde durup bunları kafamda kuruyorsam işte o zaman cidden yalnız kalırdım.
Derince bir nefes aldım. Uzun zamandır sürekli bunu yapıyordum.
Derin bir nefes sonra sus, bekle, ne zamana kadar bilinmez ama bekle. Gerçekten yorulmuştum. On beş yaşımdaki beni istiyordum.
Bazen insan sadece eksik olmayı istiyordu.
Bir kısmı eksik ama bir kısmı tam. O dahi yeterdi bana. Elimdekiler çoğaldıkça geleceği, azaldıkça eskiyi istedim.
Peki susup bekleyince hangisini isteyecektim?
Şimdiyle yetinemeyip, geleceği mi yoksa geçmişi mi?
Hiçbir zaman, şimdi en iyisi olamamıştı. Ya daha iyisi olmalıydı ya da eskisi gibi.
“Özür dilerim.”
Gelen sesle arkamı döndüm. Sarp bakışlarının aksine arkamda dik bir şekilde duruyordu.
Kaşlarımı çatıp:
“Anlamadım?” dedim.
“Ben.” dedi ama gerisini getiremedi.
Neler oluyordu?
Başının arkasını kaşıdı:
“Oturabilir miyim?”
Başımı hızla olumlu anlamda salladım ve biraz kenara çekildim. Uçurumdan düşmesini istemezdim.
Sarp yanıma oturdu ve gökyüzüne baktı. Sonra da kendini bir şeye hazırlamak ister gibi yüzünü ovuşturdu.
Yüzünü bana döndüğünde ay ışığında parlayan griye çalan gözleri ortaya çıktı:
“O gün.”
Bir sürü o gün var. Hangi o gün? Babamızın öldüğü gün mü yoksa ailemizin diğer kalanının öldüğü gün mü? Ya da bizi…
Korkuyla yarım bir nefes aldım. Ne diyecekti?
“Seninle buluşamadım. Üzgünüm.”
Son tahmin tuttu. Şimdi sus susabiliyorsan.
Göz bebeklerim titredi. Buluşamadığı için üzgündü.
Dudaklarıma buruk bir tebessüm yerleşti önce sonra da kesik kesik gülmeye başladım.
YAKIN OLMASI İSTENİLEN GEÇMİŞ
Telefonumdan saate bininci kez baktım. Yoktu. Bir saat geçmişti ne telefonlarımı açıyordu ne de buluşma yerimize geliyordu.
Evdeki herkesi aramıştım ama Mert amca benimle buluşmak için çıktığını ve biraz sabretmem gerektiğini söylemişti.
Bir saat yeterli hatta fazla bir sabır süresiydi. Hem dışarıda kar yağıyordu. En sevmediğim hava durumu yine yüzünü göstermişken beni bekletiyordu.
Bunu ağır bir triple ödeyecekti Sarp Efendi.
Seni seviyorum demek kolaydı ama buluşmak zordu galiba beyefendi için.
“Son kez arıyorum Sarp açtın açtın açmadın illa karşıma çıkarsın.” diyerek ‘Aşkı Yaman Sarp’ yazısının üstüne tıkladım.
Telefon çaldı çaldı ama açan olmadı.
Bu seferde ‘Deli Asım’ yazısına tıkladım. Birkaç kez çaldıktan sonra açıldı.
“Sonunda.” Dedim.
“Nerde o Sarp? Neden telefonlarımı açmıyor?”
“Sakin ol şampiyon. Yanımda, yani görüş alanımda.” dedi.
“Ne oldu inanamazsın.” diye ekledi.
Sinirle ve birazda bir şey mi oldu korkusuyla nefes aldım:
“Ne oldu?”
“Bizim okulda bir çıtır sarı vardı ya.”
“Eeee. Yani.”
Boş boş konuşuyordu.
“İşte o tüm sınıfın önünde Sarp’a açıldı.”
O sarı çıyanı yolacaktım. Hoş Sarp zaten ağzının payını şimdiye vermiş olmalıydı.
Ama olsun ben de yolsam bir şey olmazdı.
Umarım Sarp bir an sinirlenip kıza sevgilim var demezdi. Daha Asım’a bile söylememişken olmazdı öyle.
“Kızla dalga geçti sınıftakiler. Kız hiç oğlana açılır mı diye.”
Ohhh canıma değsin.
“Sadede gel Asım, hadi.”
“Sarp’ta ilk önce sınıftakilere ‘Boş boş konuşmayın.’ diye kızdı.”
Yufka yüreklim dayanamamış. Ama köşede kıza cevabını vermiştir kesin.
“Sonrada ‘Onunla aramda bir şey yok. Olmayacakta’ dedi. Kız tabi sular seller gibi ağlıyor. Bizde birkaç kişi kafeye gittik kızın gönlünü almaya.”
Göz bebeklerim titredi. Beni ekip kızı teselli etmeye gitmişti.
Hiç mi başka kimse yoktu teselli edecek?
“Şimdi Sarp kızla yalnız konuşuyor. Yan masadalar.”
Sol gözümden bir damla yaş düştü. Kar soğu yüzümdeki ıslaklığı keserken ruhumda yaralandı.
Arayıp olayı anlatmamıştı. Telefonlarımı meşgule atmıştı.
Sadece ‘Şu an müsait değilim Asım’ı ara, ya da gelince anlatırım beni boşuna bekleme işim uzun sürecek’ dememişti.
Beni bir kelime aramamıştı. Gelemiyorum demesine bile razıydım. Kızardım ama en azından beni görmezden gelmiş olmazdı.
Gözümdeki yaşı sildim:
“Sarp’a deki, ben onu bekledim ama gelmedi şimdinde o beni beklesin.”
Telefonu Asım’ın yüzüne kapatıp arkamdaki korumalarla birlikte eve yürümeye başladım.
ŞİMDİ
“Sen ciddi misin?” dedim.
Sarp kaşlarını çattı:
“Evet, neden olmayayım?”
Hırsla ayağa kalktım.
Her an kırılmaya mahkûm camdan kalbim göğüs kafesimi kesiyordu. Aynı o günkü soğuk tekrar yüzüme vurdu sanki.
Kendimi sakin tutmak için derin nefesler alıyordum.
Fakat sakin kalmak zor değildi artık, imkansızdı.
Bölüm etkileşimi
