7. bölüm / 9
RUHA TAKILAN MASKELERBölünmez Halka: Zincir
Bölümler 9Şu an: Bölünmez Halka: Zincir
- 1 Çöplükteki İnsanlar1.566 kelime
- 2 Örgüt İlk Sahne3.168 kelime
- 3 Düşen Maskelerin Ardındaki Yüzler3.190 kelime
- 4 Dağlanan Yaranın İzi kalır3.027 kelime
- 5 Ölmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar3.456 kelime
- 6 Küllerin Altındaki Ses3.276 kelime
- 7 Bölünmez Halka: Zincir4.060 kelime · Okuduğun bölüm
- 8 Cehennemin Koruyucuları2.426 kelime
- 9 Geçmişin Bulanık Yansıması2.992 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bölünmez Halka: Zincir
(Sene 2020)
Nefes almamla ciğerlerime yeniden pasla karışmış kan kokusu doldu. Kulaklarıma yaşamak için yalvaran insanların çığlıkları gelse de susmaya devam ettim.
Uzun zamandır burada çalışıyordum ama hâlâ alışabilmiş değildim. Hem buraya hem de insanlarına alışamamıştım.
Alışmakta istemiyordum aslında. Ailemi sıcak yuvamı özlemiştim. Ama yaşamak daha doğrusu intikam almak istiyorduysam çalışmak zorundaydım.
Çift sıra halinde ilerleyen sıra bitmek bilmiyordu. Birbiri arkasına dizilmiş yüzleri kanlı insanlar çöp ezme makinasına hiç değişmeyen uyumumuzla arkamızdaki ‘çöplerle’ yürüyorduk.
Ne saçma.
Daha dün, o çöp dediğimiz bedendeki kalp kan pompalıyor köleleşmiş ruhunu bedenine tutunmaya çalışıyordu. Çöp dedikleri şey insandı bir zamanlar.
Fakat burada öldüysen, sakat kaldıysan, ağır yaralanandıysan ya da evde çok fazla çocuk farsa ve biri de sensen buradaydın. Herkes buradaydı.
Burada yani Umbra’da yaşayan insanlar bir gün bu çöp eziciye atılacaklarını bilerek çalışıyordu.
Genelde her evin en büyük erkek çocuğu bu görevi yapardı. Buradaki olaylardan en az etkilenenlerin onlar olduğu söylenirdi.
On yaşına gelen kızlar anneleriyle birlikte fabrikada çalışırlardı. 18 yaşından büyük kadınlar ve erkekler ise en az iki yıl içinde çocuk sahibi olmalıydı.
Genelde yetim çocukları sahiplenirlerdi ama bazen hamile kadınlarda kaçırılıyordu. Fakat ikisini de bulamayıp kaçak yaşayan kadınlar eğer polis tarafından yakalanırsa istismar ediliyorlardı.
Bu yasal değildi ama yasaları dinleyen kimse yoktu.
Bu sıralarda çöpleri çekerken bazen benim gibi kadınlara da rastlıyorum. Evinde erkek olmayan ailelerin ya da tek yaşayan çocuklardan kızlarda bu sırada olurdu.
Erkeklerin fazla olmasının sebebi bu sokaklarda kavgaların fazla olması.
Genelde kavgaların olduğu ara sokaklardan geçerken elimi çakıma yakın tutmaya çalışırım.
Babam sayesinde birkaç dövüş hareketi öğrenmiştim. Kaçak yaşamıyordum ama üç yıl içinde bebek sahibi olmalıydım.
Tabii eğer Boşluk’tan kaçamazsam.
Yan sıramda ilerleyen kapşonlu kişi bana hitaben:
“Kızlar nasıl?” dedi, sesini kısık tutuyordu.
Bende onun gibi kısık sesle:
“İyiler.” dedim.
Başıyla beni onayladı:
“Dikkat et, dönüş yoluna girdikten beş kilometre sonra bir kavga varmış.”
Kaşlarımı çattım:
“Nerden duydun hemen?”
Sırıttığını yüzünün yarısını örten kapüşondan bile görebiliyordum.
“Kuşlar söyledi. Bilirsin bana sadıktırlar.”
“Bilmez miyim? Ah şu kuşlar.”
Kısık sesle kıkırdadı.
“Arkanı kolluyorum Karabasan.”
“Seni seviyorum” demek istiyordu.
“Bende seni Kızıl.”
Sonrasında fark edilmemek için tekrar karanlık sesliğimize döndük.
Bir süre sonra arkamda keskin bir şey hissetmemle gerildim. Yanıma döndüğümde Kızıl’ın da arkasındaki kişi onun sırtına bıçak yaslamıştı.
İkimizde birbirimize bakıyorduk. Sıradayken bir aksaklık yaparsak bizde polisler tarafından istismar edilebilirdik.
İçimizde hem bunun korkusu hem de onları alt etme isteği varken iç çekip sustuk.
Benim arkamdaki kişi sadece bizim duyabileceğimiz şekilde:
“Naber kızlar?” dedi.
Dudak büzdüm:
“Yani, ne olsun. Eğer sırayı bozarsam ölebileceğim ve daha kötü ihtimallerle karşılaşabileceğimi aynı zamanda arkamda bana bıçak tutan birinin olduğunu düşünmezsek.”
Durdum:
“Mükemmelim.”
“Siz nasılsınız beyler?”
Kızıla bıçak çeken kişiye baktım:
“Pardon sen kızsın ama benim arkamdaki, her neyse.” dedim.
Arkamdaki kişi burnundan güldü:
“Bende iyiyim. Ama küçük bir sorunum var.”
Yapacak bir şey yoktu. Dövüşmek zorunda kalacaktık. Ve muhtemelen kaçak yaşamaya devam edecek ya da polis tarafından bulunacaktık.
İlk seçeneği seçerdim.
“Nasıl sorunlar acaba?” dedim rahatça.
“Yani burada sorunu olmayan birini tanımıyorum da. Sorununuz hangi tür?”
Arkamdakinin sırıtışını hissedebiliyordum:
“Sevdim seni bücür.”
Kaşlarımı çattım:
“Bücür mü? Ayıp oluyor yalnız.”
Sesindeki merakı saklamadan:
“Boyun kaç senin? Bücürsün tabii.” dedi.
Kızıl araya girdi:
“Konuşmanızı bölmek gerçekten istemem ama, yani ilk önce arkamızdan gelip neden sırtımıza bıçak dayadığınızı mı öğrensek?”
Arkamdaki adını bilmediğim kişilik:
“Vallahi sıra bize yaklaştı. Biz sizi kısa bir süre misafir edeceğiz zaten.”
“Bence etrafınızda yüze yakın bize çalışan adam olduğunu unutmayın.”
“Her şey bıçak değil.” diye küçük bir hatırlatmada bulundu.
Sırtımdaki demir yavaşça geri çekilirken kızılın ve benim aklımda bu iki deliden nasıl kaçacağımız vardı.
Kızılla aynı anda:
“Bir şey diyeceğim.” dedik.
Göz devirdim:
“Sen mi ben mi?”
Kızıl iç çekerek:
“Maalesef ki sıra sende.”
“Peki o zaman.” dedim.
Kızıl sessiz bir sinirle:
“İnsanlık yapıp sıranı bana versene şerefsiz.” dedi.
Omuz silktim:
“Bana ne? Sıra bende sen de dedin.”
Kızıl benim saçlarımı yolma isteğini bir kenara bırakmaya çalıştığını çok fazla belli ediyordu.
“Sizin adınız ne acaba? Yani en azından takma adınızı falan söyleyin.”
Kızılın arkasındaki:
“Bana Gümüş derler.” dedi.
Adını albino olmasından alıyordu sanırım.
Benim arkamdaki şahsiyet ise:
“Takma adım Çelik.” dedi.
Etrafıma bakındım:
“Eee, elmas, zümrüt falan onlar madende mi kaldı?”
Gümüş:
“Keşke gevezenin arkasına ben geçseydim. Sen çok merhametlisin.” dedi.
Kızıl güldü:
“Ay, yesinler seni. Hadi bir dene.”
Gümüş bir şey yapmayınca:
“Korkma canıım. Sonuçta siz yüzlerce, biz iki kişiyiz. Hiçbir şey yapamayız.” dedi.
Alttan mesaj veriyordu.
Gümüş:
“Patron ben mi yanlış duydum yoksa bu salak kızıl bizi tehdit mi etti?” dedi küçümseyerek.
Diğerinin cevap vermesini beklemeden başımı iki yana salladım:
“Etmedi. Açıkça olacakları söyledi. Ben olsam tehdit deyip geçmezdim.”
Tek elimi çektiğim ölünün kızağından bırakıp kolumu ovuşturdum:
“Bir keresinde kolumu kırıyordu.”
Kendimden emin bir şekilde:
“Dediğini yapar. Acıması yok.” dedim.
Çelik:
“Peki, açalım o zaman kartları.”
“Beni şimdilik Çelik olarak bilin ama ilerde birbirimize güvendiğimizde gerçek kimliğimi açıklayacağım.”
Devam etti:
“Zincir Timi’nin şuanki yardımcı lideriyim. Kurucunun vefatı üzerine vasiyetini yerine getirmek için buradayım.”
Sonrasında ise ikimizi de şok edecek o cümleyi kurdu:
“Yeni lider olarak kızılı seçti. Seni de yardımcı lider.”
Kızıl ile donup kalmıştık. İkimizde böyle bir şey beklemiyorduk. Ben sadece bir yıldır buradaydım. Bir anda herkesin dilinde olan Zincir Timi’nin lideri olarak seçilmek şaşırtmıştı.
Dil de çok kolay bir kelime olsa da düşündükçe ağırlığı omuzlarıma çökmeye başlamıştı.
Zincir demek tüm bu halkın kalkanı olmak demekti.
Zincir demirden oluşan koparılamaz bağ demekti.
Zincir birden fazla halkadan oluşarak kırılamamak demekti.
Zincir hayat demekti.
Zincir insan olmak demekti.
Zincir yaşamak demekti.
Zincir görünmeden var olmak demekti.
Zincir sessizliğin çığlığı demekti.
Bunları düşünürken durmuş olmalıyım ki Çelik'in sesiyle irkildim:
“Bücür, kızıl kendinize gelin. Acemi liderlerin polis tarafından aranması bizi uğraştırır.”
Tekrardan sıranın hızına uyum sağlamaya çalışırken hafifçe sendelemiştim. Kızıla döndüğümde onunda bana baktığını fark ettim.
Hem ilerliyor hemde birbirimize bakıyorduk. Mavi gözlerde çok fazla duygu vardı.
Şaşkındı, Zincir Timi efsanesinin lideri olarak seçilmişti.
Başı dikti, intikamını alabilecekti.
Anlamlandıramamıştı bu olanları, kim neden onu Zincirin lideri olarak seçmişti?
Üzgündü, daha erken olabilirdi.
Buruktu, mutluydu ve yalnız değildi.
Öğütücünün gürültüsü kulaklarımızı delip geçiyordu.
İkimizde derin bir nefes aldığımızda sıra bize gelmişti. Yüzlerce kez yaptığımız gibi ölüyü öğütücüye attık.
Ölüyle birlikte ruhumun ve vicdanımın da bir parçası aşağıya düştü ve öğütücü tarafından ezildi.
Sonrasında bir ara sokağa doğru saptık. Çelik ve Gümüş arkamızdan bizi takip ediyorlardı. Kimsenin koruyamayacağı Boşluk ’un kalbi olarak adlandırılan sessiz ve kimsesiz sokağa girdiğimizde her şeyin çok geç olduğunu anlayan Çelik ve Gümüş’ün kaçmasına izin vermeden onları yakalamaya çalıştık.
Benim payıma tabii ki de Çelik düşmüştü.
Ona attığım yumruktan son anda kurtuldu. Ardı arkası kesilmeyen ataklarımı savururken attığım tekmeyi yakalayıp beni yere düşürdü.
Ondan kurtulurken:
“Kızıl, sana kaç kere diyeceğim!” diye bağırdım.
Ayağımı bırakmıyordu.
“Burada dövüş konusunda iyi olan sensin! Bana hep zor lokmayı bırakıyorsun olmaz böyle.”
Çırpınmaya devam ederken:
“Zamp gibi yapıştı pislik herif!” diye sızlandım.
Yerde yuvarlandım ve onu da yanıma çektim. O yere düştüğü an ayağımı kurtarıp üstüne çıkarak hareket alanını kısıtladım.
Kurtulmaya çalışırken:
“Bücür sen neymişsin ya!” dedi.
“Yaaa,” dedim.
“Ummadık taş baş yarar.”
Ellerini zorlukla arkasında birleştirip plastik kelepçeyle bağladıktan sonra onu ayağa kaldırıp bir demir su borusunun yanına çektim.
Çeliği su borusuna da bağladıktan sonra:
“Uslu dur Çelik! Kardeşin demir boruyla iyi geçin.” dedim
Beni alaya alarak:
“Emredersin bücür.” dedi.
Başımı iki yana sallayarak arkamı döndüm. Gördüğüm manzaraya şaşırmamıştım. Dediğimin aksine dövüşte Kızıl’la aynı yerdeydik. Hatta ben bir tık daha önde olabilirdim.
Gümüş ve Kızıl kıyasıya ilerliyorlardı. Kızıl, Gümüş’ü oyalarken bende tam arkasına geçip ensesinden yakaladım ve onu da aynı şekilde Çeliğin karşısına bir su borusuna bağladım.
Kızıl’ın kolu kanıyordu. Muhtemelen küçük bir sıyrıktı ama endişeli bir şekilde ona baktım.
O ise sorun yok der gibi göz kırptı.
“Şimdi” dedim.
Tatlı bir konuşma yapacaktım.
Kızıl ise:
“Dökülün” diyerek kısaca açıkladı.
Dudak büzdüm:
“Kısa ve net. Tam senlik hareket kızıl.”
Kızıl kollarını göğsünde bağladı:
“Evet. Sen bir şey duyuyor musun karabasan yoksa benim kulaklarımda mı bir sorun var?”
Kaşlarımı çattım:
“Hayır kızıl. Bende duymuyorum bence bir doktora görünelim.”
Bu sırada Çelik başını yuları kaldırıp ıslık çaldı ve etrafımız sarıldı.
Hızla bıçağımı çıkarttım. Adamlar üstümüze geliyordu.
Birkaç adam bana saldırdığında:
“Kızıl!” diye bağırdım.
Kızıl kahkaha attı:
“Stop beyler.” demesiyle tüm adamlar durdu.
Saçlarımı savurarak Kızıl’a döndüm.
“Sen dur sen. Bunun intikamını alacağım.”
Kızıl gülerek Çelik ve Gümüş’e döndü:
“Siz aptal mısınız? Sizce koca Zincir Timinin kurucusu sizinle mi bana haber gönderecekti. Ya da işini sağlama almayacak mıydı?”
Gülmeye devam ederken adamlara başıyla onları getirmelerini işaret etti.
Adamlar onları çözüp getirirken mahcuptular.
Çeliği tutan adam:
“Kusura bakma abi.” dediğinde Çelik rahat bir şekilde:
“Antrenmanda senin ananı ağlatacağım gülüm.” dedi.
Adam yutkundu sonra Kızıl’la göz göze geldi bunun üzerine bir daha yutkundu.
Adam Kızıl’a dönüp:
“Ne yapmamızı emredersiniz?” diye sorunca.
“Hey!” dedim
“Yalnız bende yardımcı liderim yani ona soruyorsan bana da sormalısın.”
Kızıl beni umursamadan:
“Tekrar bağlayın.” dedi.
Tek kaşımı kaldırdım:
“Çözün. Bir zararları olmadığını biliyoruz.” dedim.
Kızıl diklenerek.
“Bağlayın.” dedi.
“Çözün.”
Kızıl üstüme yürüyerek:
“Kızım sen iyice kaşınmaya başladın ha!” dedi.
“Evet, kaşınıyorum gel de kaşı!”
Kızıl üzerime doğru gelirken yan taraftan gelen çekirdek çitleme sesiyle durduk.
O tarafa döndüğümüzde Çelik duvarın köşesine tek bacağını kendine çekerek oturmuştu. Elinde çekirdek poşetiyle bizi izliyordu.
Biz onlara dönünce:
“Eee, niye durdunuz?” dedi.
Kızıl ile aynı anda göz devirdik. Sonra birbirimize bakıp güldük. Çelik’e doğru yöneldiğimizde Çelik elindeki çekirdek paketini yan tarafa koydu.
Adamlara dönüp:
“Onu unutan rahat nefes almayı da unutmuş demektir” diyerek çekirdek poşetini gösterdi ve ellerini havaya kaldırdı.
“Teslim oluyorum. Bence şöyle yapalım birimizi bağlayın birimiz açık kalsın nasıl fikir.” dedi.
Kızıl ile aynı anda ağzımızı açtık.
Ben:
“Gümüş bağlansın.” dediğimde
Kızıl ise:
“Çelik bağlansın.” demişti.
Birbirimize yiyecek gibi bakarken Çelik aceleyle:
“Sağ ol.” diye bana teşekkür etti.
Muhtemelen onu bağlanmasını istemediğimi düşündüğü için böyle demişti.
Sonra da yeni bir öneri sundu:
“Tek elimizi bağlayın” dedi.
Yine aynı anda ben:
“Sağ el.” derken.
Kızıl:
“Sol.” demişti.
Çelik ayağıyla bir taşa vurdu:
“Neymiş ya, yeter! Siz direk sıkın kafama.”
Sonrasında aklına bir şey gelmiş gibi durdu:
“Vazgeçtim ben vururum kendimi. Bu seferde kim vuracak diye tartışırsınız.”
Kızıl:
“Sağdan vur.” erken bu seferde ben:
“Soldan vur.” demiştim.
Çelik başını yukarı kaldırıp ofladı. Gümüş ifadesiz bir şekilde bizi izliyordu. Onu tutan adama zorluk çıkarmadığı için adamın eli gevşemişti.
O yöne bakmasam da kırılan camlardaki yansıma bana yol göstermişti. Cam kırıkları her zaman işime yaramıştı.
Saçımı sola doğru üç kere salladım. Bunu yapmayı çok seviyordum. Değişik bir şekilde takıntı haline gelmişti.
Gümüş kolundaki gevşekliği uzun süre görmezden geldi. Adamın eli iyice gevşediğinde gümüş arkaya takla atıp adamın elinden kurtuldu.
Bunu yapmasıyla kızıl dahil herkes silahlarını ya da bıçaklarını ona doğrultmuştu. Bense sadece elimi silahmış gibi ona doğrultmuş gibi yaptım.
Gümüş silahları önemsemeden Çelik’i de sürükleyerek geri doğru gitmeye başladı. Elimle silahı ateşlemiş gibi yapmamla Gümüş yere düştü.
Kızıl dahil herkes bana şaşkınca bakarken gülümseyerek elimi çeliğe doğrulttum.
“Sen de ister misin?” Çelik’in yüzündeki tüm alaycı ifade gitmişti.
“Ne yaptın ona?” diye sordu.
Göz devirdim:
“Bayıldı merak etme. Küçük bir gösteri yapmak istemiştik.”
“Ne gösterisinden bahsediyorsun sen?!”
“Şöyle ki,” dedim
“Kurucu, vefatından önce bize ulaşmıştı zaten. Siz ulaşamazsa diye b planıydınız. Yani uzun zamandır bunu biliyorduk.”
Kızıl sözü devraldı:
“Bu sadece Zincir’e olan sadakatinizin testiydi. Kurucu tek kişidir ama Zincir bir topluluktur ve önemli olan kurucuya değil Zincire bağlı olmanızdır. Kurucu ölür lider değişir ama Zincir kırılmaz.”
Elimi üç kez çırptım:
“Üç, iki, bir, kestik.”
Bunun üzerine adamlar rahatlayıp silahlarını bellerine takmışlardı.
Gümüş ayağa kalktı. Çelik’in bakışları titredi onun güvendiği dağı olan kurucu ondan şüphe ettiğini düşünüyordu muhtemelen.
“Çelik,” dedim.
Bana döndüğünde devam ettim:
“Bu bir test değildi. Sana kim olduğunu hatırlattı.”
Güldü:
“Bu hatırlatmaya ihtiyacım olduğunu mu düşündünüz.”
Başımı iki yana salladım:
“Kendine gel. Sen benden büyüksün. Abi diyeceğim yaştasın. Bu hatırlatma meselesi bizim akıl hocamız olacağın anlamına geliyor.”
Çelik’in kafasında bir şeyler oturmaya başlamıştı. Kurucunun gerçek kimliğini biz dahi bilmezken o çok iyi tanıyordu. Hatta Zincirin görünür yüzü Çelik’ti. Boşlukta ona saygı duyulur sözü dinlenirdi.
“Eeee, akıl hocalığını kabul ediyor musun?” dedik. Yine aynı anda konuşmuştuk.
Çelik buna güldü:
“Siz ikinizi delirtmek için bile kabul ederim.”
Beş Ay Sonra
Yüzüme çarpan soğuk suyla derin nefesler alarak yataktan sıçradım. Ben daha ne olduğunu anlayamadan birkaç adam beni kollarımdan tutup ayağa kaldırdı.
Ellerimi bağlarlarken gözüme giren sular yüzünden görüşüm bulanıktı. Bir adamın Rusça konuştuğunu duyuyordum.
Rusçam iyi seviyedeydi ama hâlâ küçük problemlerim vardı. Görüşüm netleştiğinde karşımda duranın Çelik olduğunu fark ettim. Bu beni rahatlatmaktan çok sızlandırmıştı çünkü bu adam acımasız bir pislikti.
Çelik Rusça:
“Günaydın uykucu güzeli.” dedi.
Bense ona Türkçe karşılık vererek:
“Eğitim bitmişti salak herif!” dedim.
Çelik başıyla adamlara emir verdi. Boğazıma bir ip dolandı. Nefesim kesildiği için kurtulmaya çalışsam da ayaklarımdaki ve ellerimdeki ipler buna engel oluyordu.
Hem eğitim devam ediyordu hem de sadece bir saat uymuş gibi hissediyordum.
Şu an tek iyi şey acil durum çakımın yanımda olmasıydı. Nefes dahi alamazken belimdeki çakıyı alıp ellerim de ki ipleri çözmek işkencemin dozunu arttırıyordu.
Aynı zamanda bunu yaparken adamların beni fark etme olasılığını da ortadan kaldırmalıydım. Neden burada olmayı kabul etmiştim ki?
O bunak kurucu, Çelik’in eline mükemmel bir koz bırakmıştı.
İmzalı bir sözleşme.
Sözleşmenin içerisinde biz lider adaylarının Zincir Timi tarafından yapılan eğitimleri tamamlanana kadar lider Çelikti. Sonrasında lider Kızıl bense yardımcı olacaktım. O olmadığında ise lider bendim. Yani eğitim bitince böyle olacaktı.
Neyse ki bu sürede hiçbir şeyi yerinden oynatmaya hakkı yoktu. Sadece bizi eğitiyor ve strateji öğretiyordu.
Ellerimdeki bağ çözüldüğünde arkamda duran adamların birine dirseğimi geçirdim. Diğerini ise hâlâ ayaklarıma bağlı olan sandalyeye oturttum. Oturan adamın belindeki silahı çekip ikisine de ateş ettim.
Silahtan onlara vurulmuş kadar ağrı veren bir tüp çıktı ve birinin kafasına birinin de kalbine saplandı.
Eğitimde olan sadece ben değildim. Arkamı döndüğüm anda Çelik beni vurdu.
Sol kolumdan akan kan bunun sahte değil gerçek bir silah olduğunu haykırıyordu.
“Seni geberteceğim.” diye tısladım.
Ama bu seferde sol bacağımdan vurulmuştum.
Çelik Rusça bir şekilde konuşmaya devam etti:
“Rusça harici başka bir dilde konuştuğun her an bir kurşun yiyeceksin.”
Dişlerimi sıkarak ona doğru koştum tekrar ateş edememesini sağlamak için silaha tekme attım. Elindeki silah yere düştüğünde yumruklarımız konuşuyordu.
Daha doğrusu benim yumruklarım miyavlıyor Çelik’inkiler ise kükrüyordu.
Miyavlamalarımın küremeye dönüşememesindeki en büyük engel bedenimdeki kurşunlardı. Onlar yüzünden dayak yemekten başka bir şey yapamıyordum. Bayılacak raddeye geldiğimde Çelik durdu.
Mecburen Rusça konuştum:
“Neler oluyor? Eğitimin bittiğini sanıyordum.”
“Eğitim bitti. Ama siz çok cıvıttınız. Dün gece içkilerle parti verip rahatladınız üstelik günlük antrenmanlarınızı aksatarak.”
Bacağım ve kolum kopacak gibi ağrıyordu.
“Bu iki kurşunun nedeni geçen ki antrenmanda seni üç kere vurmamdan mı kaynaklı.” diye sordum kinayeyle.
İşine duygularını karıştırmadığını iddia ediyordu ama bunu yaptığını kanıtlayacak kozu elde ettiğimi bilmiyordu.
Çelik hiç gocunmadan:
“Evet.” dedi. Hâlâ Rusça konuşuyorduk.
Zaferle:
“Biliyordum. Duygularını işine yansıtıyorsun.” dedim.
Çelik başını iki yana salladı:
“Bunun nedeni duygularım değildi. Kurşununu boşa harcadın. Bu yüzden bende boşa harcayabileceğimi düşündüm.”
Dişlerimi sıkarak:
“Tamam. Cezam bittiyse bitir şu oyunu.” dedim.
Gittikçe kurşunların saplandığı yerlerin acısı artıyor dayanılmaz hâle geliyordu. Yerde oturuyordum ve vücudum kasılmaya başlamıştı.
“Bitir şunu.” diye tısladım.
“Bu acıyı dindirmek istiyorsan yapman gereken tek şey kendini tedavi etmek olabilir.” dedi.
Vücudum daha da kasılırken bunu yapmam imkansızdı. O da bunun farkındaydı ve bu yüzden beni kıvrandırıyordu.
Çelik parmak şıklattı. Ve üzerimdeki acı ve kan yok oldu. Rahatlayarak yere yayıldığımda başımı duvara yasladım.
Yapay bir erkek sesi:
“Görev tamamlandı. Başarı olma oranı %97,87. Zincir timindeki tüm zamanların en yüksek puanlarından.”
Duvarda bir başarı tablosu belirdi. Sıralama da ilk başta Kızıl vardı sonra ben sonra Gümüş diye sıralanıyordu. Bu sıralamadan çıkmak için can atıyordum.
Şu an da bu sıralamada olmayan tek kişi vardı ve yakında üç kişi olacaktı. Eğitimimiz bittiğinde bu sıradan çıkıp liderliğe geçecektik. Normalde sıralama herkese açık olurdu ama bizim birinci olduğumuz sıralamayı time açık değildi.
Takma isimlerimiz bile kimse tarafından bilinmiyordu. Timin geri kalanının bildiği tek şey bu dağ başında yeni liderin eğitimini tamamladığıydı.
Bazıları bu durumdan hoşnut değildi çünkü eğitimi yarım olan birinin neden lider olarak seçildiğini bilmiyorlardı.
Açıkçası bunu biz liderler dahi tam bilmiyorduk. Çelik’in bildiği şeyler vardı ama bize hiçbir şey söylemiyordu.
Serbest olduğumuz zamanlarda onu çok sıkıştırmıştık ama bizim gibi gevezelerin dikkatini dağıtmayı iyi biliyordu.
Tabii bizde onu çok sık boğaz etmemek ve eğitimlerde canımıza okumasın diye, o konuyu değiştirince ona uyum sağlıyorduk.
Sırıtarak başımla skor tablosunu işaret etim:
“Tüm zamanların en iyilerinden diyor. Senden bile daha iyiyim paslanmışsın Çelik.”
Yaptığım espri onu güldürmüştü:
“İşleyen Çelik ışıldar merak etme. Ama bir Karabasan parlayacak mı?”
Sırıtışı büyürken:
“İşte ondan emin değilim.” dedi.
Bende aynı şekilde ona gülerken:
“Dikkat et uykunda basmasınlar seni.” dedim.
Tek kaşını kaldırdı:
“Bu açık tehdit yalnız.”
“Estağfurullah. Ne haddime Çelik beyim.” dedim.
İkimizde güldük. Karnıma saplanan ağrıyla öne doğru eğildim. Çelik hızla yanıma gelince ona döndüm.
“Bana bunun ilaçtan dolayı olduğunu söyle.”
Çelik hızla beni duvara yasladı:
“En son ne yedin.”
Başımı duvara vurdum:
“Kahretsin! Sana inanmıyorum. Bu pisliğin içinde öleceğim resmen.” diye sızlanmaya başladım.
“Ölmek istemiyorsan ne yediğini söylemen gerek.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Çelik’e baktığımda yüzündeki endişeyi gördüm. Bunu görünce kendimi tutamadım ve kahkaha attım.
Çelik anlamlandıramamış bir şekilde bana bakıyordu:
“Ne oldu şimdi?” dedi.
Ben hâlâ gülerken ayağa kalktı:
“Bu oyun ne işine yaradı şimdi?”
Kahkahamı bastırarak dudak büzdüm:
“Karabasan eğlencesi?”
“Başlatma Karabasan eğlencene!” diye kızdı.
Kahretsin! Cidden benim için endişelenmiş miydi?
Sakin bir şekilde:
“Bak, artık Zincir Timi’nin liderisin. Bunu unutma. Sen şaka yaparken benim canımdan can gitti.” dedi.
Göz devirdim:
“Annem gibi konuşuyorsun.”
Aklıma gelen şeyle tekrar kahkaha attım:
“Pardon üvey annem gibi.”
Çelik sustu. Uzun bir süre gözlerimizi ayırmadık. Bir şeyler görmek ister gibi bakıyordu. Sonunda bakışlarını üzerimden çeken o oldu.
“Ben dışardayım sende geri yat istersen.” dedi.
“Bi dakika ya!” dedim bağırarak.
“Saat kaç ki?” diye sordum eğer o herif beni gece uykumdan uyandırıp buralara sürüklediyse ben ona yapacağım şeyi çok iyi biliyordum.
Çelik saatine baktı sonra da sırıtarak:
“Dördü dört geçiyor.” dedi.
Hızla ayağa kalktım:
“Ölümlerden ölüm beğen kurucunun yardakçısı.”
Ellerini teslim oluyormuş gibi kaldırdı:
“Sakin ol yarım porsiyon”
"O ne demek ya?"
"Yardımcı olduğun için yarım porsiyon oluyosun." dedi sırıtarak.
Onun üstüne gitmeyi bıraktım.
Omzuna yumruğumu geçirdim:
“Şerefsiz pislik, sanki sen yarım değilsin, yardakçı, keçileri kaçık, salak herif.”
Kaşlarını çattı:
“O hangi boyut saydırma ya?”
Ardımdan dışarı çıkarken:
“Şimdi övdün mü sövdün mü anlayamadım ben tam olarak.” dedi.
Güldüm:
“Sence?”
Sırıtarak:
“Benim için büyük iltifatlar ediyorsun yarım lider. Tespitlerin tam yerinde.” dedi.
“Bütün bunları yardımcılığı sana bırakmam için yapıyorsun değil mi?” diye sordum.
Bahçeye çıkmıştık eğer tesisin aydınlatması olmasaydı zifiri karanlıkta kalırdık.
Sanki ona çok büyük bir iftira atmışım gibi:
“Ne münasebet! Ben öyle şeyler yapacak biri miyim?” dedi.
Gözlerimi devirdim:
“Estağfurullah Çelik Bey.”
Kolunu omzuma attı:
“Sana bayılıyorum be kızım.”
Gülümseyerek başımı ona doğru yasladım. Ondan baya kısaydım.
Kaşlarımı çatarak başımı kaldırdım:
“Neden bu kadar uzunsun sen ya?”
Güldü:
“Ben uzun değilim.”
Bakışlarıyla beni gösterdi:
“Sen çok kısasın.”
“Ne münasebet! Ben ortalama bir insanım. Siz mutant gibi uzunsunuz.”
Başını geri atarak kahkaha attı:
“Dikkat et de o mutantlar yemesin seni.”
Dil çıkarttım.
Burnuma vurdu:
“Çirkin karabasan yavrusu seni!”
Burnumun ucunu tutarak kaşlarımı çattım:
“Acıttın!”
Acımamıştı bunu o da çok iyi biliyordu.
Kolunu omzumdan çekti ve biraz ilerideki çimenliklere doğru yürüdü. Durup onu bekledim.
Yerden bir şey aldı ama orası karanlık olduğu için tam olarak göremiyordum. Aldığı şeyi arkasına saklayarak tekrar yanıma geldi.
Arkasına bakmaya çalıştım:
“Ne aldın?”
Kaşlarını çattı:
“Sabırlı ol kuş yuvası!” diye sızlandı.
“Kuş yuvası derken?”
“Soy adın.” Diye kısaca açıkladı.
Göz devirdim.
Gözlerimin önüne gelen çiçekle durdum. Bir tane papatya.
Çelik elindeki tek papatyayı burnuma sürtüyordu.
Burnum gıdıklandığı için geri çekildim. Burnum kaşınıyordu sesli bir şekilde hapşırdım.
“Geçti mi burnunun ağrısı nazlı kuşcuk?”
Tekrar hapşırdım.
Gülerek tekrar kolunun altına girdim:
“Sen her ağrıyan yerime çiçek getireceksen sürekli yaralanırım haberin olsun.”
O da güldü:
“Bilerek yaralandığını öğrendiğim anda seni boğarım.”
Dilimi damağıma vurdum:
“Çok ayıp liderini mi tehdit ediyorsun sen?”
Güldü:
“Ne haddime efendim.”
Papatyayı nazik bir şekilde sağ kulağımın üzerine taktı.
“Yaralandığında sana papatya gelirse benden olduğunu bil bücür.” dediğinde yutkundum.
Fiziksel olarak değil ruhani olarak yaralanmayı kastediyordu.
“Ben düz bir adamım. Kendi kendime büyüdüm sayılır. Genelde insanları yaralarım. Ama asla özür dileyemem.”
Burnundan aldığı nefesi dudaklarından verdi:
“Belki de kimse özür dilemeyi öğretmediği içindir.”
Çelik bana kendini açıyordu.
“Eğer olurda seni kırar ya da yaralarsam dilim özür dileyemez ama papatyalar diler.”
“Bu yüzden bücür.”
İç çekti:
“Eğer ki koparılmış ölüme mahkûm bir papatya görürsen beni hatırla çünkü seni yaralarsam bende o papatya gibi olurum.”
Çelik aslında benimle değil de bir başkasıyla konuşuyor gibiydi. Benden doğan bana konuşuyor onun yaralarına dokunmak istiyor gibiydi.
“Üff ya!” dedim.
“Ne dramatik adam çıktın sende!”
Gözlerimle onu süzdüm:
“Görende dram romantizm oyuncusu sanır.”
Kaşlarını çattı:
“Niye? Bir mafya filminde duygusallık olamaz mı?”
Başımı yani dermiş gibi salladım:
“Bazen oluyor. Ama genelde daha önce hiç bu işlere bulaşmamış kızın mafya adamla tanışıp âşık olması sonra silahlı ilk çatışmada tüm bu olanların onu çok darlaması gerekçesiyle adamdan ayrılması sonra ya adam ona yalvarması ve kız dayanamayıp kalması ya da adam yol vermesi ama kız adamın düşmanları tarafından kaçırıldığı için onu kurtarması sonucunda kızın adamın göğsünde ağlaması sonra da-”
Çelik eliyle ağzımı kapattı:
“Anladık bu dönemin mafya filmleri berbat bir aşk hikayesi üzerine kurulu.”
Elini ağzımdan çekince ciddi bir şekilde:
“Hikâye kötü ama adamlar baya yakışıklı.” dedim.
Kaşlarını çattı:
“Adamları nerden gördün?”
Göz devirdim:
“Betimleme denen bir şey var tatlım.”
Göz devirdi:
“Her şey betimleme değildir mesela-”
Çelik kol kaslarını sıkarak:
“Bak bir şunlara. Sence betimlemeyle anlatılabilir mi bu pazular?” dedi
Kendini gösterdi:
“Hele şu vücuda. Şu baklavalara bak kızım. Kim anlatabilir bunları.”
Kıkırdadım:
“Bekle ben anlatayım sana.”
İlk önce onu baştan aşağı süzdüm alaycı bir abartıyla:
“Çelik yaklaşık 2 metre uzunluğundaydı. 1,68 boyumla ona bakmak için başımı kaldırmam gerekiyordu. Sarı saçları ve kahverengi gözleri ve sert yüz hatlarıyla fazlasıyla yakışıklı görünüyordu.” dedim.
Kısa bir ara verdikten sonra yapmacık bir şekilde hayran hayran ona baktım:
“Kasları giydiği tişörtün altından bile gözüküyordu. Kolunu her hareket ettiğinde gerilen kol kasları benim tek bacağımdan daha büyük duruyordu.”
Elimi belime koydum:
“Son. Alkışla bakayım.”
Bana deli birini görmüş gibi bakarken:
“Kızım senin aklın yerinde mi?”
Başımı olumlu anlamda salladım.
Sertçe nefes alıp kaşlarını çattı:
“O zaman niye düzgünce betimlemiyorsun lan bücür.”
Ona referans yapıp:
“Nasıl betimlememi istersiniz Çelik hazretleri?” dedim ve tekrar kolunun altı sokuldum.
Baş ve işaret parmağıyla burun kemerini sıktı:
“Bücür sen dinlemiyor musun beni? Ne dedim sana beni kimse be-tim-le-ye-mez. Nokta net nokta com tr.”
Elimle yürü git işareti yaptım:
“Bana deli diyene bak Allah’ın manyağı olan öküzün delisinin salak boş beyinlisi pis egoist mal herif.”
Çelik sırıtarak:
“Betimleme dediğin budur işte, tam ben.”
Daha fazla konuşmaması için sadece göz devirdim. Yorulduğum için ağırlığımı onun üzerine vererek yürümeye devam ettim.
Bunu yapınca Çelik beni çimenliğe doğru çekti. Ekim ayında olduğumuz için hava epey serindi.
Soğuk çimenlere oturunca Çelik telefondan bir korumayı aradı ve altı tane büyük battaniye istedi.
“Ne yapacaksın altı büyük battaniyeyi?” diye sordum.
“Yaparken göreceksin.”
Sustum ve ormanı incelemeye başladım.
Battaniyeler gelince ayağa kalkıp iki tanesini çimenlere serdi. Battaniyenin üstüne iki kez vurdu oraya oturdum. Oda yanıma geldi ikisini üstümüze örttü birini yastık yapıp uzandı birini de kenara attı.
Onun yanına uzandım:
“Mantıken altı battaniye istemek yerine dört isteyip iki yastık isteye bilirdin. Hem diğerini neden kenara attın onun işlevi ne?”
Çelik yüzünü buruşturdu:
“Hep şikâyet ediyorsun bücür. Eğer ki azıcık zevkli bir insansan battaniyenin asıl görevinin yastık olduğunu iyi bilirsin.”
Kıkırdadım:
“Aslında haklısın küçükken hep yorganımı yastık yapar ayaklarımı yastık kılıfının içine koyardım.”
Omzuyla omzuma dokundu:
“Ne oldu ‘mantıken hanım’?”
Gülmekle yetindim. Başımı kaldırıp gökyüzüne bakaca kadar cesaretli değildim. Bu yüzden Çelik’in yüzünü izlemeye başladım.
Çelik bakışlarını gökyüzünden çekmeden:
“Bücür.” dedi.
Ben olduğumu onaylayan mırıltılar çıkardım.
“Yıldızlara bakarak uyu hadi ben seni odana götürürüm.”
İçim burkuldu. Babamda bana aynı bu şekilde derdi.
Yakın Olması İstenilen Geçmiş
Babam ve ben yere battaniye sermiş her Pazar olduğu gibi yıldızları seyrediyorduk. Bir tane daha yıldızların oluşturduğu bir üçgen bulmuştum.
Uykum gelmeye başlamıştı yan tarafıma dönüp babama baktım:
“Baba, uykum geldi benim.”
Babam gülümsedi:
“Merak etme, eğer ki benim yıldızım gökteki yıldızları izlerken uyuya kalırsa ben onu yatağına götürürüm.”
Kaşlarımı çattım:
“Ama nasıl anlayacaksın ki uyuduğumu, sende yıldızlara bakıyorsun. Gözlerimin kapandığını görmezsen çok üşürüm burada.”
Babam göz kırptı:
“Benim tek gözüm sende yıldızım. Merak etme.”
Tekrar kaşlarımı çattım:
“Yooo, bende iki tane göz var ikisi de benim sende de iki göz var. Nasıl tek gözün ben de olsun ki?”
Babam uzun uzun bana tek gözüm sende demenin ne olduğunu anlatırken uyuya kalmıştım. Dediği gibi bedenindeki gözleri bana bakmasa dahi ben uyuduğum anda beni kucaklayıp içeri taşımıştı.
Onun olduğu yer benim güvenli bölgemdi.
Bitmesi İstenilen Şimdi
Çelik’in sözüne güvenerek yıldızlara baktım. Babam aklıma geldikçe daha da hüzünlensem de artık Zincir Timinin lideri sayılırdım ve zayıflık edip ağlayamazdım.
Hem de Çelik’in yanında hiç olmazdı. Yaralı korunmaya muhtaç hâlimi bilen tek kişi Kızıldı. Ona bakarken bile acizliğim aklıma gelirken bir kişiye daha bakarken bunu hatırlamak istemezdim.
İlerleyen saatlerde değişen bir şey olmamıştı.
Yıldızların şekillerini tartışıp yeni takım yıldızları oluşturduk tekrar tekrar kavga ettik ve ben sonunda uyudum.
Uyandığımda yatakta olmak yüzümde aptal bir tebessüm bırakmıştı.
Bölüm etkileşimi
