9. bölüm / 9
RUHA TAKILAN MASKELERGeçmişin Bulanık Yansıması
Bölümler 9Şu an: Geçmişin Bulanık Yansıması
- 1 Çöplükteki İnsanlar1.566 kelime
- 2 Örgüt İlk Sahne3.168 kelime
- 3 Düşen Maskelerin Ardındaki Yüzler3.190 kelime
- 4 Dağlanan Yaranın İzi kalır3.027 kelime
- 5 Ölmeyi Kabul Etmeyen Hatıralar3.456 kelime
- 6 Küllerin Altındaki Ses3.276 kelime
- 7 Bölünmez Halka: Zincir4.060 kelime
- 8 Cehennemin Koruyucuları2.426 kelime
- 9 Geçmişin Bulanık Yansıması2.992 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
GEÇMİŞİN BULANIK YANSIMASI
(Sarp Yaman Demirsoy)
Hastaneler benim için grip olup da gittiğim ya da iğne olmamak için tutturduğum yerlerden bir değildi.
Benim için hastaneler; kurşun yaralarını tedavi ettirmek için gelen yakınları ziyaret etmek için içine girdiğim ve ağlayan insanlarla çıktığım yerlerdi.
Hastane demek anne karnındayken giriş kapısından girip morg kapısından çıkılan yerdi.
Odanın kapısını açıp içeri girdiğimde tüm dünyanın yıkılmış olduğunu hissediyordum. Ama ne ağlamış ne de bir tepki vermiştim.
Yaptığım tek şey onu sakinleştirmeye çalışmak olmuştu. Onda da çok başarılı olamamıştım.
Hasta yatağında yatan bedene baktım. Koyu kahve saçlarının parlaklığı çekilmiş şu an kapalı olan gözlerinin ardındaki mavilik hüzünlüydü. Bunu hem biliyor hem de hissediyordum.
Buraya babamdan kaçmak için gelmiştim. Onun yanına. Her zaman yaptığım gibi çareyi onda bulmuştum.
Ama bu sefer beni güldüren kız yoktu. Bu kadar şeyden sonra olmasını da beklemiyordum. Ama en azından uyanmalıydı artık. O mavi gözlerini bana dikmeli belki de hesap sormalıydı.
Kapı yavaşça açıldığında içeri beni anlayan ikinci kişi girdi.
“Durumu nasıl?” diye sordu.
“Aynı.”
“Annen-”
Sözünü bitirmesine izin vermedim.
“Biliyorum Asım.”
İç çekti yatan kıza bakarak:
“Sence kalkabilecek mi?” dedi.
Sesindeki çaresizlik odanın duvarlarına yansıdı.
Hırsla ona döndüm:
“Kalkacak tabi ki.”
Kendimi inandırmak ister gibi:
“Sıyırmış sadece. Hem yaşayacak çok şeyi var.” dedim.
Asım başını iki yana salladı:
“Bundan bahsetmediğimi biliyorsun.”
Bundan bahsetmediğini biliyordum ama bu sorudan gölgemden kaçıyormuşçasına kaçıyordum.
Yine de cevapladım:
“Bilmiyorum.”
Yumruğumu koltuğa geçirdim:
“Hiçbir bok bilmiyorum.”
Asım çenesini sıvazladı:
“Nasıl tepki verdiğini gördük.”
Başımı iki yana salladım:
“Olayın şokundaydı.”
Kapı usulca açıldı.
İçeri kızıl saçlarıyla dikkat çeken, gözleri ağlamaktan şişmiş kadın girdi.
Asım kadını görür görmez:
“Anne, sen eve gitmedin mi?” diye sordu.
“Nasıl gideyim oğlum. Kızcağız kalktığında bir daha kötü olacak.”
Asım annesinin koluna girdi:
“Anne bari çok girip çıkma buraya daha kötü oluyorsun işte. Hem hemşireler de ilgileniyor.”
Onlar koltuğa oturduğunda ilişkilerindeki kuvvetli bağı görebiliyordum. Oda bana dar gelmeye başladığında Asım’a işaret verip kalkıp dışarı çıktım.
Hastanenin ilk koridorunu geçtiğimde karşımda annem ve abim vardı. Annem abimin kaşındaki küçük patlakla ilgileniyordu.
Yine kavga etmiş olmalıydı. Zaten işimiz başımızdan aşkındı bir de onun içkici arkadaşlarıyla uğraşıyorduk.
Onların önünden geçip gideceğim sırada annem kolumdan tuttu. Çatık kaşlarla ayağa kalkıp beni köşeye çekti.
“Neden abinin yanında değildin sen?”
Küçümseyerek gülümsedim:
“Ne sanıyorsun? Buradaki işlerle ilgilenmenin benim fikrim olduğunu mu?”
“Tabii ki de sen istedin. O salak arkadaşının ailesi öldü diye buradaki işlerle ilgileniyorsun.”
Gözlerimi kapattım. Dişlerimi sıktığım için çenemi hissedemiyordum.
Sakin ama bir o kadar kükreyen bir şekilde:
“Bir daha.” dedim ve küçük bir nefes aldım.
“Bir daha ona salak dersen ya da onun yaşadıklarını küçümsersen.”
Başımla abimi gösterdim:
“Oğluna yaptığım gibi seni de ikinci plana düşürürüm”
Annem bağırarak:
“Düzgün konuş benimle. Ben senin annenim. Anladın mı beni?” dedi.
“Beni tehdit mi ediyorsun? Seni dokuz ay karnımda taşımaz olsaydım.”
Dokuz ay taşımamıştı zaten. Ama bunu bilmeyecek kadar beni tanımıyordu.
Bu bağrışmaları duyan abim, babam ve Akif amca bir şey oldu korkusuyla başımıza toplanmıştı.
Babam kaşlarını çattı:
“Burada ne oluyor Yaman?” derken ki sesi tüm hücrelerime sakin olmamı haykırmıştı.
Gömleğimin önünü iliklerken:
“Bir şey yok baba.” dedim.
Abim anneme sarılarak:
“Nasıl yok lan? Ağlatmışsın kadını. Gene ne yaptın?” dedi.
Onlara göz ucuyla baktım. Annem gerçekten ağlıyordu. Timsah gözyaşları buna deniyordu sanırım.
Başım dikti:
“Seni savunuyordu merak etme.”
Babam kaşlarını çattı:
“Niye ağlıyorsun?” diye anneme sordu.
Annem babama dönüp:
“Bana senin gözünde değersiz olduğumu söyledi.”
Hıçkırıkları arttı:
“Ben onu sevmek için her şeyi yaptım. Ama o hep benden uzak durdu.”
Alttan alttan kendini acındırarak:
“İnsan ona doğurana nasıl böyle saygısız davranır?” dedi.
Başını abimin omzuna yasladı:
“Söylesene Mert. Nasıl?”
Gerekli yerlere başvuru yapacaktım. Bu zamana kadar anneme nasıl Oscar ödülü vermediler inanamıyordum. Oyunculukta üstüne yoktu.
Babam annemin bu hâllerine alışık ve âşık olduğu için derin bir iç çekti.
“Git elini yüzünü yıka da gel Sibel. Bunu evde konuşacağız herkesin içinde olacak bir şey değil bu.”
Annem itiraz etmek için ağzını açacakken abim onu kolundan tutup tuvaletlere doğru yönlendirdi.
Onlar gidince babam bana döndü:
“Ne oldu?”
Olan şey umurumda değilmiş gibi:
“Sibel Demirsoy işte.” dedim.
Babam gittikleri yeri başıyla göstererek:
“O abinin yüzü niye öyleydi?”
Ne demeliydim?
Babam benim için bir tahminde bulundu:
“Yoksa gene o içkicilere mi borçlanmış?”
Ellerimi önümde birleştirdim:
“Şu an bir bilgim yok ama araştırmalarını sağlayacağım.”
Babam yanımıza gelen Pablo’ya dönüp:
“Berk’in kredi kartlarını iptal ettirin. Ay başında sadece kendine ait olan hesabında beş bin olsun. Hiçbir borcu da ödenmesin.” dedi.
Pablo:
“Emredersiniz başka bir isteğiniz var mıydı?”
Araya girdim:
“Birazdan arabaların olduğu yere gel.”
“Bana hatırlat ama unutturma.” diye de ekledim.
Pablo beni başıyla onayladı ve işinin başına döndü.
“Nereye?” diye sordu babam.
“Amerika’ya birkaç çürük elma var onları temizleyeceğim.” dedim.
Babam gururla bana bakıp elini omzuma koydu.
“İşte benim veliahttım.”
Yüzümde mimik oynamazken annem yanımıza tekrar geldi.
Büyük bir olay olmadığını anlayan Akif amcam:
“Hadi selametle.” diyerek bizi ailecek yalnız bıraktı.
Babam onu başıyla onayladıktan sonra eliyle korumalardan birini çağırdı.
Koruma gelince:
“Kızımız kendine gelip yas sürecini bitirdiğinde veliahttımı duyuracağım. Ona göre hazırlık yapılsın.” dedi.
Koruma onu onaylayıp işine devam etti.
Bunu herkesin yanında söylemesinin nedeni abimle beni bir yarışa sokmak ve kendimize bir çeki düzen vermemizi sağlamaktı.
Abim de bunu anladığı için:
“Duyuracak bir şey yok.” dedi.
Üste çıkmaya çalışıp babamı arada bırakmak istiyordu.
“En büyük olan liderliğin başına geçer hep böyle oldu.”
Babam baş dik bir şekilde:
“Kimin veliaht olacağına geçmişte ölenler değil tahtın başındaki ben karar veririm.”
İşaret parmağını abime doğrulttu:
“Eğer sende o zamana kadar kendine bir çeki düzen verirsen. Artı birine borçlanmadan elinden geldiğince borçlarını bitirirsen şıklar arasında olabilirsin.”
Abim babama tiksinti dolu bakışlarını gönderirken arkasını dönüp hastane çıkışına yöneldi.
Babamla yalnız kaldığımda ona döndüm.
“Baba.”
Babam bana döndüğünde konuşmama devam ettim.
“Abimin üzerine fazla gidiyorsun.”
Babamın kaşları çatıldığında:
“Yaptığının iyi bir şey olduğunu savunmuyorum.” dedim.
“Sadece sen onun üzerine geldikçe o daha fazla burnunun dikine gidiyor.”
Derdimi anlatmaya çalışarak ellerimi hareket ettirdim:
“Belki-”
Babam sözümü kesti:
“Bak Sarp. Biz normal bir aile değiliz. Dünya zaten bitik durumda ve insanların bir şeylerden ödün vermesi gerekiyorken bizim ailemizin daha da çalışması gerekiyor.”
Yüzündeki ciddiyet artmıştı:
“Neden biliyor musun?” diye sordu.
Benim cevabımı beklemeden.
“Şu an içerideki kızın neler yaşadığını biliyorsun. Bizim düşmanlarımız karşı komşumuz değil. Hükümet.” dedi.
Hız kesmeden devam etti:
“Ben abinin suyuna gittim diyelim.”
Durdu ve:
“Ki daha önce de gittim.” diye ekledi.
“Ben giderim, sen gidersin, annen zaten ortada. Veliaht olarak onu seçtiğimde diğer liderler ne diyecek, peki Hükümet?”
Kendini konuşmaya kaptırmış bir şekilde:
“Aaa, pardon sen Mert Demirsoy’un oğlusun senin suyuna gitmeliyiz mi diyecek?” dedi.
Baskın olan ses tonuna geçerek:
“Kimse ona adil davranmayacak kimse onun suyuna gitmeyecek. Ben öldüğümde benim hatırım benimle birlikte gömülecek.”
“Veliahdımı ölümümden önce açıklama sebebim daha ben ölmeden diğer liderlere ve hükümete gücünüzü göstermeniz.”
Pablo’nun yanımıza gelmesiyle babam sustu.
Pablo bana dönüp:
“Abi hatırlat demiştin.” dedi.
“Tamam koçum geliyorum ben.”
Sol işaret parmağımla dört defa dizimde ritim tuttum.
Pablo babama dönüp başıyla hafif selam vererek yanımızdan uzaklaştı.
Babam bana döndü:
“Çıkmadan Asıma uğra buralar ona emanet et.” dedi.
Başımı iki yana salladım.
“Asım da bizimle geliyor.” dedim.
Babam kaşlarını çattı.
“Birkaç çürük elmanın ayağına neden hepiniz gidiyorsunuz?”
“Senin dediğin sebepten. Adımızı duyuruyoruz. Aynı zamanda çürüğü oluşturan tırtılı dışarı çıkarttığında diğer çürük elmanın yolunu gösterir.”
Babam etkilenmiş bir şekilde eliyle omzumu sıktı.
“Peki o zaman. Kaç adam almayı düşünüyorsunuz?”
“Yaklaşık yüz silahlı koruma, elli keskin nişancı, elli tanede yakın korumayla Amerika’ya gideceğiz.”
Babam şaşkın bir şekilde:
“Harbe gitmiyorsunuz herhalde? Ya da çürükler birkaç yüz tane.”
Başımı iki yana salladım.
“Amerika’ya ilk kez veliaht adayı olarak gidiyorum. Gösterişli bir giriş, iz bırakan bir çıkış olmalı.”
“Adayı” derken bunu baskıyla söylemiştim. Kendimi onun yerine konmak istiyor gibi göstermek istemiyordum.
Babamsa yapacaklarımım bilmediği için:
“Peki o zaman. Veliaht adayı. Yalnız o kadar korumayı bu kadar kısa sürede nasıl organize edeceksin bilemiyorum.”
“Sen orayı bize bırak. Sadece izle.”
Rica eder gibi ama keskin bir şekilde:
“Ve lütfen müdahale etme.” diye ekledim.
Babam beni başıyla onaylayıp:
“Hadi bakalım.” dedi.
Hastaneden ne kadar çıkmak ve onu yalnız bırakmak istemesem de mecburdum.
O iyiydi ve bir gün intikam almak isteyecekti. İşte o zaman geldiğinde her şey onun istediği gibi olmalıydı.
Onun hayatındaki en parlak şey adı olarak kalmalıydı.
Kızardı belki. Hep yaptığı gibi. Kendim olmamı söylerdi.
Ama bilmezdi ki onun sandığı gibi babamın değil kendimin kölesiydim. Bu bendim, onun korkunç bulduğu silahların arasına doğan çocuk.
Artık veliaht adayı. Muhtemelen ilerde veliaht sonrasında Demirsoy’ların görünür yüzü.
Korumaların arasından ilerlerken adımlarımdaki ağırlığını tüm dünyaya hissettiriyordum.
Arabaya bindikten sonra dışarıda soğuk olan yüzümdeki ağırlık yerini sırıtmaya bıraktı.
Araba çalıştı.
Pablo arabayı sürerken aynı zamanda silahının ucunu bana doğrultmuştu.
Dişlerinin arasından:
“Tamam koçum geliyorum. Öyle mi Sarp Yaman Demirsoy?” dedi.
Elimle silahın ucunu indirdiğim.
Pablo’nun yanağından makas alırken:
“Ağlar mıymış bizim minik kuzu?” dedim.
Pablo elimi ittirdi.
“Ya bi git. Konuşturma beni kızın yanında.”
Arkadan Pablo’nu kafasına bir topuklu ayakkabı çakıldı.
Pablo kafasını ovuşturarak:
“O ayak nasıl kalktı oraya?” dedi.
“Yalnız artık anlıyorum sizi! Kaldı eskide arkamdan konuşmalarınız.”
Pablo üzgün bir ses tonuyla:
“Maalesef anlamaya başladın. Neyse ki hâlâ aksanın duruyor.”
Asım araya girdi:
“Mrak ve Taiga duymasın dediklerini.”
Pablo, tek eliyle yüzünü kapattı:
“Sus,”
Kısa bir ara verdikten sonra:
“Sus hatırlatma.” diye sözünü tamamladı.
Kaşlarımı çattım:
“Ne oldu?”
Asım kinayeyle:
“Babanın peşinde dolaşmasaydın öğrenirdin.” dedi.
Başımı iki yana sallayarak bıkmış bir şekilde iç çektim.
Arkadan gelen aksanlı ses hepimizi susturdu:
“Acaba işe odaklansak mı?”
İlk önce durdu. Kaşlarını çattığını tahmin etmek zor değildi.
“Yanlış mı söyledim? ‘Acaba işe mi odaklansak?’ Mı demem gerek yoksa ‘Acaba işe odaklansak mı?’ Hangisi doğru?”
Üçümüzde kaşlarımızı çattık.
Asım şaşkın bir tonda:
“Doğrusunu unutturdun lan!” diye bir serzenişte bulundu.
Hafifçe gözlerimi kıstım:
“Sanırım ikinci dediğin doğru olan.”
Tüm gözler Pablo’ya döndü. Fakat o hiçbir şey demiyor sadece çatık kaşlarla arabayı sürüyordu. Aklına ne geldiyse onu hem çok sinirlendirmiş hem de düşünmeye itmiş gibiydi.
Dikaya onun neye sinirlendiğini anlamış gibi:
“Neden cevap vermiyorsun her şeyi bilen sözlük.” diye onun üstüne gitti.
Pablo daha çok gaza basınca herkesin duyabileceği bir şekilde:
“Üç, iki, bir, kayıt.” dedim.
Pablo ayağını yavaşça gazdan çekerken, Asım hariç diğer ikisi üzerlerini düzelttiler.
“Pablo kendine bir çeki düzen ver. Karşındaki kişinin seni kışkırtmaya çalışmasının bir önemi olmadığını hatırla. O kişi düşmanında olabilirdi.” dedim.
Pablo dişlerinin arasından kendisini zorlayarak:
“Anlaşıldı.” dedi.
“Dikaya sende Pablo’nun düşmanın olmadığını unutma. Özel hayatta yaşadıklarımızı göreve yansıtmıyoruz. Hatırlatırım.”
“İstediğimiz kadar konuşabiliriz ama karşımızdaki kişiyi kışkırtmadan.”
Başımla Pablo’yu gösterdim:
“Onun karşısında düşmanı olsaydı bu kadar kışkırmazdı zaten. Çünkü düşman kör nişancıdır dost ise nereden vuracağını iyi bilir.”
Dikaya aksanını bastırmaya çalışarak:
“Anlaşıldı.” dedi.
Başımı olumlu anlamda salladım:
“Güzel. Üç, iki, bir, kestik.”
Bu sözümle herkes derin bir nefes verdi. Tekrar koltuklara yayıldılar.
Dikaya iki farklı renkte olan gözlerini kapattığında Pablo arabayı sağa çekip dışarı çıktı. Bir sigara yaktığında ne Asım ne de ben yerlerimizden kıpırdadık. Buna ihtiyacı olduğunu anlayacak kadar onu tanıyorduk.
Pablo arabaya binmeden önce bagajdan bir şey aldı. Tekrar sürücü koltuğuna geçtiğinde kucağındaki yarısı yeşil yarısı kahverengi battaniyeyi alarak arkaya uzandı.
Dikaya’nın gözleriyle aynı renkte olan battaniyeyi onun üzerine örttü.
Tekrar sürmeye başladığında:
“Sen bu kıza abayı yaktın değil mi?” diye sordum.
Pablo dişlerinin arasından sert bir nefer alıp:
“Sen kayıt demeden bu arabayı uçurumdan aşağı sürmemem için bir sebep söyle bana.” dedi.
Hiç düşünmeden:
“Arabanın içerisinde Dikaya’nın olması?” dedim.
Pablo başını olumlu anlamda salladı:
“Güzel sebep.”
Asım kısık sesle gülerek:
“Sebebin kendisi mi güzel yoksa arabanın içinde olması mı?” dedi.
Pablo kısık sesle ağzının içinde bir şeyler geveledikten sonra:
“Abayı yakmadım.” dedi.
“Abanın içinde kendimi de yaktım.”
Asım kahkaha atmamak için yumruğunu ağzına bastırdı. Bunu yaparken bana bakmayı ihmal etmemişti.
Kaşlarımı çattım:
“Kes sesini Asım.”
Asım beni umursamadan:
“Tabii ki sesimi kesmemi söyleyeceksin. İkinizde sırılsıklam aşıksınız ve kızlar yüzünüze bile bakmıyor.” dedi.
Pablo araba sürmesini umursamadan bana döndü:
“Sen kime aşıksın?”
Sertçe nefes aldım:
“Kimseye.”
Asım arkamızdan ortamıza girip çenesini koltuğa yasladı.
“Ben anlatayım Pablocum. Şöyle ki hani hastanede yatan kız var ya.”
Pablo’nun kaşları havaya kalkınca Asım devam etti.
“Yaa, o kız. Mehmet Erdem Aşiyan’ın kızı.”
Pablo bağırmamaya dikkat ederek:
“ Çüşş,” dedi.
Tek eliyle enseme vurmaya çalıştı:
“Lan şerefsiz, daha dün sorduğumda ‘Mehmet abimin kızını korurum ama el sürmek adamlığa yakışmaz’ diyordun.”
“Ne oldu evlatlık mı çıktı kız? Yoksa kalp söz dinlemiyor mu?”
Olayı kendimden uzaklaştırmak için:
“Kendinden biliyorsun sanırım kalbe söz geçmediğini. Ben sorduğumda da ‘Kardeşim gibi, ona sevdalanmak bize yakışmaz’ diyen ebem miydi?”
Pablo yola odaklanmaya çalışarak:
“Hay senin ebene-” diye başladı.
Ama Dikaya hareket edip birkaç mırıltı çıkarınca dilini ısırarak sustu.
Asım bizim bu hallerimize arkada kıskıs gülerken aynadan ona ters bakışlar atıyordum.
Pablo artık Dikaya’nın uyanmayacağını düşünmüş olmalı ki:
“Senide göreceğiz Asım Efendi.” Dedi
Asım gevşek bir şekilde:
“Aşk işi benlik değiiil.”
Sonra inanamıyormuş gibi:
“Tek bir kişi. Hayatında tek bir kişi var. Âşık olursan ‘Benden daha iyisine layıksın.’ gibi saçma bir sebepten dolayı ayrılamazsın da."
Ağzımda bir şeyler geveledim:
“Adından utan lan.”
Asım yapmacık bir şekilde:
“Ne varmış adımda?” dedi.
Sonra anlamamış gibi:
“A, s, ı, m. Normal işte. Asım.” diye devam etti.
İmayla kaşlarımı kaldırıp indirdim:
“Anlamı ne adının?”
Asım sırıtarak:
“Temiz, saf demek.” dediğinde Pablo çıldırmıştı.
“Hay ben senin adına. Lan bu kadar zıtlık olamaz. Vera abla bu ismi koyarken kesinlikle senin gibi bir şey olacağını öngörmüş olmalı.”
Anlamadığım için kaşlarımı çattım:
“Nasıl yani?”
Pablo açıklamaya başladı:
“Eğer bunu adı Asım olmasaydı daha neler, neler yapardı. Temiz ve saf hali böyleyse kirli halini düşünemiyorum.”
Tek eliyle Asımı gösterip:
“İlk doğduğunda ‘adıyla yaşasın’ diyenler gevur muydu da duaları tutmadı?”
Asım’ın sırıtması genişlerken:
“Bende adım gibi değil lakabım gibi yaşamışım işte.”
Pablo ağzını açmıştı ki Dikaya bir anda kalkıp Asımı ensesinden tutup koltuğa yapıştırdı.
Nerden bulduğunu bilmediğim bandı ağzına yapıştırdı. Sonra aynı şekilde Pablo’nun da ağzına bant yapıştırdı.
Sıra bana gelince:
“Neyse çok konuşmadı sen.” dedi.
Tekrar yatıp battaniyenin altına girdi.
“Tek kelime ederseniz öldürecek sizi.”
Pablo tek eliyle ağzındaki bandı çıkartıp kısık sesle mırıldandı:
“Kim öldürecek acaba? Kişilik zamirleri nerde?”
Susması için kolumla Pablo’yu dürttüm. Neyse ki Dikaya bu sözü umursamamıştı.
…
Uzun bir araba ve uçak yolu ardından sonunda Amerika’nın gizli dehlizlerine varmıştık. Buraya fazla adamla gelmemin sebebi çürük elmalar değil onlar gidince açılacak boşluklarla ilgiliydi.
İşimizin çoğunu zaten burada olan adamlarım halletmişti. Biz sadece görünür yüz olarak buradaydık.
Dikaya ve Pablo sorgu odasında birkaç isim arıyorlardı. Bana sadece siyah camın arkasından olan biteni izlemek düşmüştü.
Sandalyede oturan adamın sol kolu kopma noktasına gelmiş, yüzü ise kandan görünmüyordu.
Dikaya sorusunun cevabını almasına rağmen istismarı normalleştiren bir adam olduğu için onu bırakmamıştı.
Pablo ise Dikaya’nın eserine gururla bakıyordu. Onun işine hiç karışmamış sadece bazen çok çırpındığı için adamı tutmuştu.
Dikaya, adamın acı içinde ölmesini sağlayacak ilacı enjekte etti. Adam ilacın etkisiyle iplerden kurtulmaya çalışırken Dikaya’nın kazağına tutunmaya çalıştı. Zaten kan içerisinde olan kazağa uzanan el bir anda adamın bileğinden kopup yere düştü.
Dikaya hızla başını kaldırdı. Elinde ikinci bir bıçak tutan Pablo’yu görünce şaşırmıştı. Onun aksine ben sırıtıyordum.
Pablo gerçekten âşık olmuştu. Ve sana dokunmaya kalkan eli keserim demesine gerek kalmadan bunu göstermişti.
…
Bir ayda Amerika ve çevresindeki tüm çürük elmalardan arınmıştık ama üzerimizdeki bu pisliğin asla temizlenmeyeceğinin farkındaydık.
Üç erkek toplanmış bir şeyler içmeyi planlıyorduk. Pablo kısa bir telefon görüşmesi için masadan ayrılmıştı.
Dikaya ise bize katılmamıştı çünkü burada yaşayan birkaç tanıdığının sorun yaşadığını öğrenmişti.
Ne kadar bu işi adamlara bırakmasını söylesem de kendisinin halletmesinin daha iyi olacağını söyleyerek kuzey Amerika’ya uçmuştu.
Onu fazla sıkboğaz etmemek için üstelemeyerek yolunu açmıştım.
İçeceğimden bir yudum daha alarak tekrar oturduğumuz terasa döndüm.
Bu hareketimden sonra Asım gülerek başını iki yana salladı.
Kaşlarımı çattım:
“Ne oldu?”
Asım başıyla bardağımı işaret etti:
“Bu ne oğlum ya?”
Bir yudum daha aldım:
“Bardak.”
Asım göz devirdi:
“Demesen anlamayacaktım sanki. Sağ ol, sayende aydınlandım.” dedi.
“Doktora görün istersen zekâ geriliği için.” diye karşılık verdim.
Asım asıl konuya dönerek:
“Eğer içeceksen şişeyi kafana dikeceksin. O ne öyle bardak falan?”
Burnundan güldü:
“Hayır ne bok olduğunu bilmesem okey. Ama yani böyle elit bir insan değilsin sen.”
Kaşlarımı çattım:
“Bunun elitlikle ne alakası var?”
Elini bir git dermiş gibi arkaya savurdu.
“Ya bırak Allah aşkına. Gecenin sonunda sarhoş olmayacak mısın?”
“Hayır.”
Kollarını yukarı açtı:
“Allah’ım sabır.”
Pablo konuşmasını bitirmiş olmalı ki elleri ceplerinde bir şekilde bize doğru geliyordu.
Göz kırparak bardağı gösterdi:
“Bardak ne iş?”
Yanaklarımı şişirerek ofladım:
“Otur şuraya çıldırtmayın beni.”
Başımı yukarı kaldırıp tek tük görünen yıldızları izlemeye başladım.
Pablo, Asım’ın yanına oturdu.
“Ne oldu buna?”
Asım’ın:
“Kızı düşünüyor kesin. Morali bozuk.” demesiyle hızla ayağa kalktım.
“Yeter. Sıkmaya başladı bu kız mevzusu.” diyerek kadehi masaya bıraktım.
Sonra da arkamı dönüp terastan çıkıp içeri doğru yöneldim.
Asım ise arkamdan:
“Diyorum size aşk sorun diye.” Pablo’ya akıl vermeye başladı.
Odama geçip kapıyı hızla kapattım.
Asım haklıydı. Ben bardakta içen nazik adamlardan değildim. Ama eğer şimdi içmeye başlarsam sarhoş olurdum ve kendimi durduramazdım.
Pablo ve Asım’ın bilmediği detaylar vardı. Resital biz buraya vardıktan iki gün sonra uyanmıştı hatta bu yüzden işimi daha hızlı bitirmeye odaklanmıştım.
Daha önemlisi tüm örgütü sarsacak olaylar yaşanmıştı ben bunu bir saattir onlardan saklıyordum.
Bu büyük bir şeydi fakat ben dahi buna inanamamıştım. Onlara söylemek istiyordum ama Akif amca özel olarak Asım’a bunu söylemememi istemişti.
Boynumdaki kravatı sökercesine çıkartıp rasgele bir şekilde savurdum.
Boy aynasının karşısına geçtim. Aynadaki ben beni baştan aşağıya süzdü. Ben bakışımı oradan çekmeden yansımadaki ben de bana bakmayı kesmeyecekti.
Amerika diye tutturmasam belki böyle bir şey olmazdı.
Yansımama yumruk attım. Belki aynayla birlikte bende tuzla buz olur sonra da kaybolurdum ama ayna parçalandı ve daha fazla yansıma ortaya çıktı.
Biraz önceden farklı olarak elimden akan kan gömleğime bulaşmıştı.
Hızla elime telefonu aldım ve asistanımı aradım.
Açar açmaz bir şey demesine izin vermeden:
“İki saat sonra uçağımda olacağım. Türkiye’ye geri dönüyoruz.” dedim ve yüzüne kapattım.
Hızla üstümdekileri çıkartıp kendimi duşa attım. Su yüzünden elim daha fazla kanasa da bunu çok sorun etmeden işimi bitirdim.
Dışarı çıktığımda kirli gömleği kanayan elimin üstüne bastırdım.
Pantolonumu giydikten sonra banyodaki ilk yardım kitini alıp hızla elime pansuman yaptım.
Üzerimi değiştirdikten sonra kısaca saçlarımı kuruttum.
Telefonumu elime aldığımda bir sürü cevapsız arama görmüştüm. Aryanlar Asım ve Pablo’ydu.
Dışarı çıkığım anda Asım ve Pablo oturdukları koltuktan kalkıp arkamdan gelmeye başladı.
Asım:
“Uçağı hazırlatmışsın.” dedi.
Pablo:
“Ne oluyor oğl-”
Sözünü bitirmesine izin vermedim:
“Üç, iki, bir kayıt.” dediğim anda Pablo gömleğini ilikledi.
Asım ise olayın ciddiyetini kavrayarak mesafeli bir tonda:
“Neler oluyor?” diye sordu.
Dik bakışlarımdan ödün vermeden:
“Size söylemem gereken şeyler var.” dedim.
Kurduğum cümleyle ikisinin arasına düştü:
“Mehmet Erdem Aşiyan toprağa karıştı.”
Bölüm etkileşimi
