3. bölüm / 13
Murassa2. Bölüm: "Yazgı"
Bölümler 13Şu an: 2. Bölüm: "Yazgı"
- 1 Önsöz25 kelime
- 2 1. Bölüm: "Kader Taşı"184 kelime
- 3 2. Bölüm: "Yazgı"787 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3.Bölüm: İlkler: Değişim521 kelime
- 5 4. Bölüm: Kabullenme1.110 kelime
- 6 5. Bölüm: Uyanış ve Aslan Ailesi543 kelime
- 7 6. Bölüm: Kinetik Ve Akılcı570 kelime
- 8 7. Bölüm: Aras'ın Öfkesi ve Koruması885 kelime
- 9 8. Bölüm: Toprak: Asaf'ın Ön Görüsü1.149 kelime
- 10 9. Bölüm: Geçmişten Gelen Tehlike990 kelime
- 11 10. Bölüm; Güçlerin Kontrolü1.037 kelime
- 12 11. Bölüm; Suyun Çağırısı İmer1.108 kelime
- 13 12. Bölüm; Suyun Yeni Nesil Koruyucusu1.402 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kader...
Kimi zaman ilahi bir planın adıydı kader. Kimi zaman da evrenin, insanın henüz anlayamadığı yasalarının.
Yazgı ise daha başkaydı.
Yazgı, insanın kendi yolunda attığı adımlardı. Karşısına çıkan engeller, verdiği kararlar, gösterdiği cesaret ve bazen de tek bir anlık seçimin bütün hayatını değiştirmesiydi.
Zümrüt’ün başına gelecekler onun kaderiydi.
Ama o olaylar karşısında göstereceği çaba, vereceği mücadele ve sahip olduğu cesaret... İşte bunlar onun yazgısını değiştirecekti.
Dahası, yalnızca kendi yazgısını değil...
Dünyanın yazgısını da.
Çünkü çok yakında gökyüzünden bir taş düşecekti.
Fakat bu taş bir meteor değildi.
Ne de sıradan bir gök taşı...
O, insanlığın kaderini değiştirecek olan şeydi.
İnsanlar yıllar sonra ona tek bir isim verecekti:
Kader Taşı.
Ama henüz hiç kimse onun varlığından haberdar değildi.
Henüz hiç kimse gökyüzünde yaklaşan şeyi görmemişti.
Henüz hiç kimse, o taşın yalnızca toprağa değil, insanlığın geleceğine de düşeceğini bilmiyordu.
Taşın parçaları önce suya, sonra insanların bedenlerine karışacaktı.
Ve ardından...
Kana.
İnsanların bedenlerinde görünmeyen bir değişim başlayacaktı.
Kimi insanlar güçlenecek, kimi insanlar değişim ve dönüşüm geçirecek.
kimi insanlar koruyucu olacak...
Kimileri ise avcı.
İnsanlığın içinde, daha önce hiç var olmamış özellikler ortaya çıkacaktı.
Yeni doğumlar gerçekleşecek, yeni türlerin temelleri atılacaktı. Kimileri sadece bu insansadece hikayelerde geçen masal kahramanlarından ibaret sanacak ve sıradan hayatlarına devem edecekti..
Ama bunların hepsini daha sonra anlatacağım.
Şimdilik hikâyemizi, Zümrüt’ün olduğu yere geri götürelim.
Zümrüt, evinin yakınındaki suya doğru yürüyordu.
Doğayı severdi.
Özellikle suyu...
Suyun sesinde başka hiçbir yerde bulamadığı bir huzur vardı. Bu yüzden her zamanki gibi rutinini bozmamış, günün sessizliğinde yine suyun yanına gelmişti.
Önce derin bir nefes aldı.
Fakat havada garip bir şey vardı.
Sanki doğa, nefes almayı unutmuştu.
Zümrüt bunu fark etmedi.
Yavaş adımlarla suya doğru ilerledi.
Yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı.
Sanki uzun zamandır özlediği birini yeniden görmüş gibiydi.
Sanki yıllardır beklediği bir vuslatın tam eşiğindeydi.
Fakat su...
Su aynı değildi.
Zümrüt daha yaklaşmadan önce dalgalar hareketlenmeye başladı.
Köpükler kıyıya doğru yükseliyor, sonra geri çekiliyordu.
Su, onu karşılıyor gibiydi.
Ama bu karşılamada bir sıcaklık yoktu.
Bir korku vardı.
Bir endişe...
Sanki su, birazdan olacakları biliyordu.
Sanki doğa, Zümrüt’ün henüz duyamadığı bir çığlığı çoktan duymuştu.
Zümrüt suyun karşısında durdu.
Bir süre sessizce baktı.
Sonra kaşlarını hafifçe çattı.
“Su...”
Sesi neredeyse bir fısıltıydı.
“Sende bir tuhaflık var sanki.”
Dalgalar kıyıya vurdu.
Zümrüt devam etti:
“Her zamanki gibi sakin değilsin. Dalgaların hırçın... Bana da eskisi gibi sıcak gelmiyorsun.”
Bir an sustu.
“Bir şey mi oldu?”
Su cevap vermedi.
Ama dalgalar yeniden hareketlendi.
Zümrüt bunu bir cevap olarak görmek istedi.
“Sanki bir şeylerden korkuyor gibisin.”
Gözlerini sudan ayırmadı.
“Bana bir şey mi anlatmak istiyorsun?”
Belki de su gerçekten anlatmak istiyordu.
Belki de doğa, yüzyıllardır insanların duymayı unuttuğu bir dille konuşuyordu.
Çünkü her şey konuşur.
Rüzgâr...
Ağaçlar...
Toprak...
Su...
Ve hatta sessizlik bile.
Yeter ki insan bakmayı ve dinlemeyi bilsin.
Bazıları bunu bir zikir sanır.
Bazıları kendisine yapılan zulmü sessizce anlatır.
Bazıları ise görülmediği, duyulmadığı için içindeki acıyı dünyaya bırakır.
Kitaplar da böyledir.
Onlar da konuşur.
Sayfalarının arasına sakladıkları hikâyelerle, hiç tanımadığımız insanların acılarını ve sevinçlerini bize anlatırlar.
Ama bazen insan, kendisine anlatılanı duyamaz.
Zümrüt de duyamadı.
Su, ona bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Belki yaklaşan tehlikeyi...
Belki değişmekte olan dünyayı...
Belki de biraz sonra başlayacak olan şeyi...
Fakat Zümrüt hiçbirini anlayamadı.
Ve belki de hikâyelerin en acı tarafı budur.
Bazen bir şey, seni kurtarmak için bütün gücüyle bağırır.
Ama sen onun yalnızca sessizliğini duyarsın.
Zümrüt sonunda eğildi.
Matarasını çıkardı ve sudan bir miktar doldurdu.
Suyun yüzeyinde birkaç saniyeliğine garip bir parıltı oluştu.
Zümrüt bunu fark etmedi.
Mataranın kapağını kapattı.
Sonra susadığını hissetti.
Bir an tereddüt etti.
Ardından matarayı dudaklarına götürdü ve sudan içti.
İşte o anda...
Hiçbir şey olmadı.
Gökyüzü yarılmadı.
Toprak sarsılmadı.
Rüzgâr bir anda kesilmedi.
Zümrüt’ün bedeninde görünür hiçbir değişiklik meydana gelmedi.
Ama insanlığın kaderi çoktan değişmişti.
Çünkü bu, sıradan bir su değildi.
Suyun içinde, uzayın bilinmeyen bir yerinden gelmiş olan bir taşın parçacıkları vardı.
Kimse onun nereden geldiğini bilmiyordu.
Kimse dünyaya nasıl ulaştığını bilmiyordu.
Ve kimse onun suyun içinde zamanla çözündüğünü bilmiyordu.
Taşın sahip olduğu bilinmeyen özellikler suya geçmiş, suyu oluşturan maddelerin yapısına işlemişti.
Maddenin kendisi...
Sanki yeniden yazılmıştı.Bir şey, suyun içinde görünmeden çalışıyordu.
Sessizce...
Sabırla...
Ve Zümrüt’ün bedeni, o değişimin ilk tanığı olmuştu.
Belki de ilk taşıyıcısı...
Fakat Zümrüt henüz hiçbir şey bilmiyordu.
Yalnızca suyun tadında hafif bir farklılık hissetti.
“Garip...”
dedi kendi kendine.
Ama üzerinde durmadı.
Nitekim bu sudan yıllardır insanlar yararlanıyordu.
Kimileri elbiselerini burada yıkıyor, kimileri bulaşıklarını temizliyor, kimileri yiyeceklerini bu suyla yıkıyordu.
Bu nedenle tadındaki farklılığı önemsemedi.
Normal olduğunu düşündü.
Matarasını kapattı.
Ve her zamanki gibi suyun kenarında oturdu.
Doğayla baş başa kaldı.
Suyun sesini dinledi.
Gökyüzünü izledi.
Akşam yavaş yavaş yaklaşırken Zümrüt, farkında olmadan kendisini dünyanın en büyük sırrının tam merkezine bırakmıştı.
O sırada suyun derinliklerinde bir şey vardı.
Henüz görülmemiş...
Henüz anlaşılmamış...
Henüz isim verilmemiş bir şey.
Ve o şey...
Zümrüt’ün içinde ilk kez hareket etmeye başlamıştı.
Bölüm etkileşimi
