40. bölüm · MÜHÜTLENMİŞ RUHLAR VARISI - KARANLIĞIN TAHTI
Bölüm 34.
Deathwelor Krallığı
Kuzeyin en karanlık ufkunda duran bir leke.
Haritalarda bir ülke olarak çizilirdi ama gerçekte daha çok ölümün yuvası gibi görünürdü.
Sınırları taş duvarlarla değil, gökyüzüne doğru eğilmiş siyah kayalıklarla belirlenmişti. Bu kayalıkların tepelerinde yüzlerce kule yükselirdi. Her kulenin başında demirden yapılmış devasa birer karga heykeli dururdu.
Ama o heykeller çoğu zaman yalnız kalmazdı.
Çünkü Deathwelor’un göğü neredeyse hiç boş olmazdı.
Sürüler halinde dolaşan binlerce karga krallığın üzerinde döner, çığlıkları rüzgârla birlikte bütün vadilere yayılırdı. Uzaktan bakan biri için bu manzara bir krallıktan çok, gökyüzüne yayılmış bir kara fırtına gibiydi.
Güneş Deathwelor’a ulaşmayı nadiren başarırdı.
Bunun sebebi yalnızca bulutlar değildi.
Şehrin taşları kömür kadar siyah, cam kadar soğuktu. Işığı yansıtmıyor, yutuyordu. Bu yüzden gündüz vakti bile sokaklar alacakaranlık gibi görünürdü.
Şehrin ortasında yükselen saray ise diğer bütün yapılardan farklıydı.
Karga Sarayı.
Sivri kuleleri gökyüzünü yarar gibi yükselir, çatılarının kenarlarında binlerce gerçek karga tünerdi. Geceleri hepsi birden kanat çırptığında çıkan ses, rüzgârın değil de karanlığın kendisinin hareket ettiği hissini verirdi.
Sarayın içinde ise mermer yoktu.
Altın yoktu.
Duvarlar siyaha çalan demir taşlarla örülmüş, zemin ise parlak obsidyenden yapılmıştı. Tavandan sarkan avizeler kristal değil, kararmış metalden dökülmüş ince zincirlerdi. İçeride yürüyen biri her adımda metalin soğuk yankısını duyardı.
Deathwelor’da görkem zarafetle kurulmazdı.
Korkuyla kurulurdu.
Çocuklara küçük yaşta kargaların dili öğretilirdi. Çünkü krallığın haberlerini çoğu zaman insanlar değil, kargalar taşırdı. Savaş başladığında önce askerler değil, sürüler halinde kargalar havalanırdı.
Bu yüzden halk arasında eski bir söz vardı:
“Deathwelor’da gökyüzü karardığında, ya savaş başlar ya da biri ölür.”
Ama krallığın karanlığı yalnızca mimarisinde değildi.
Yıllar önce Deathwelor’un ilk hükümdarı, gücünü korumak için kadim bir ritüel gerçekleştirmişti. Rivayete göre yüzlerce karganın kanı bir araya getirilmiş ve krallığın temellerine dökülmüştü.
O günden sonra Deathwelor ile kargalar arasında kırılmaz bir bağ oluştu.
Ne zaman bir savaş çıksa kargalar önce havalanırdı.
Ne zaman biri ihanete kalkışsa sarayın kulelerinde kargalar çığlık atardı.
Sanki krallığın kendisi binlerce gözle izleyen canlı bir varlığa dönüşmüştü.
Bu yüzden Deathwelor’da kimse fısıldayarak bile rahat konuşamazdı.
Çünkü herkes bilirdi:
Bir karga mutlaka duyuyordur.
Geceleri sarayın en yüksek kulesinden bakıldığında şehir ışıkları görünmezdi. Deathwelor’da lambalar az yakılırdı. Çünkü karanlık burada saklanılacak bir şey değil, gücün bir parçasıydı.
Gökyüzünde dönen kargalar ay ışığını keser, şehir sanki dünyanın geri kalanından kopmuş gibi görünürdü.
Dreapspire görkemliydi.
Ama Deathwelor farklıydı.
Dreapspire korku üretirdi.
Deathwelor ise korkunun kendisiydi.
