Bölüm 2: Kefaretin İkinci Eşiği

Vaveyla Yazarı: Zifir Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Bölüm 2: Kefaretin İkinci Eşiği

Mahzenin nemli ve katran kokan karanlığından yukarı, gün ışığına çıktığımda göğsüm hâlâ bir körük gibi kalkıp iniyordu. Mescidin yıkık kapısından dışarı adımımı attığım an, üzerime çöken o ağır hava ruhumu tekrar sıkıştırdı. Gece geride kalmıştı ama gökyüzü aydınlanmamıştı. Doğu Anadolu’nun o sarp kayalıklarını kaplayan gri, süt beyazı bir sis, dünyayla olan bütün bağımı kesmiş gibiydi. Öyle bir sisti ki bu, topraktan yükselmiyor, adeta gökten kurşun gibi zemine doğru çöküyordu.Yerde baygın yatan defineci genci zorlukla sırtlayıp mescidin hemen dışındaki kurumuş çeşmenin yanına taşıdım. Yüzündeki o katran karası izler çekilmişti ama nefesi hâlâ düzensizdi. Köyden yükselen cılız bir horoz sesiyle birlikte birkaç köylünün sisin içinden beliren karaltılarını gördüm. Genci onlara doğru sürükleyip önlerine bıraktığımda, adamların gözlerindeki dehşeti okuyabiliyordum. Mescide ve bana bakarken sanki bir insana değil, üzerimdeki o ağır mana kokusuna bakıyorlardı."Kurtuldu," dedim, sesim pürüzlü ve kısıktı. "Ama o mahzene bir daha kimse inmesin. Taşla örün kapısını."Köylüler tek bir kelime etmeden genci alıp sisin içinde kaybolurken ben de sırt çantamı düzeltip köydü terk etmek için patika yola koyuldum. Buradan bir an önce uzaklaşmak, otobüs terminaline ulaşıp zihnimdeki o uğultuyu susturmak istiyordum. Ancak üç yüz metre kadar yürüdükten sonra adımlarım yavaşladı.Yol bitemiyordu.Dizlerime kadar çöken sisin içinden yürüyormuşum gibi geliyordu ama bastığım her çakıl taşı, yolun kenarındaki o devasa kurumuş meşe ağacı... Hepsini az önce geçmiştim. Derin bir nefes alıp adımlarımı hızlandırdım. Neredeyse koşar adım on dakika daha yürüdüm. Sisin yarıldığı noktada karşıma çıkan şey, yine o yıkık mescidin kırık ahşap kapısı ve kurumuş çeşme oldu.Kendi izlerimin üzerinde dönüp duruyordum."Alem-i Sifli'nin ilüzyonu değil bu..." diye fısıldadım kendi kendime. Cebimden pusulayı çıkardım. İğne çıldırmış gibi kendi etrafında dönüyor, bir yön göstermeyi reddediyordu. Telefonumu çıkardım; ekranda ne bir diş şebeke vardı ne de saat ilerliyordu. Zaman, bu sisli vadinin ortasında çivilenmiş gibi durmuştu. Mührün gücüyle alanı temizlediğimi sanmıştım ama burası sadece bir musallat mekanı değildi; burası devasa bir mana hapishanesiydi.Yüzüğüm parmağımda yeniden ısınmaya başladı. Sıcaklık bu kez dağlayıcı değil, tehditkar bir ritimle ritmik olarak artıyordu."Dışarıya giden bir yol arıyorsun çocuk," dedi o ses.Rüzgar esmiyordu ama sis bir anda ortadan ikiye yarıldı. Seyyid Burkan, silüet olarak değil; bu kez mana alemindeki o ezici heybetiyle tam karşımda belirdi. Boyu üç insan boyunu buluyordu, gölgesi arkasındaki kayalıkları kaplıyor, üzerindeki zırh benzeri karanlık katmanlardan sanki kor kor kıvılcımlar dökülüyordu. Gözleri, zifiri karanlığın içinde yanan iki kızıl kor gibi doğrudan ruhumun en zayıf yerine kilitlendi."Yol kapandı Burkan," dedim, içimdeki korkuyu sesime yansıtmamaya çalışarak. "Buradaki varlığı defettim. Bu alan neden hâlâ mühürlü?"Burkan bir adım attı. Bastığı yerdeki otlar anında sararıp kurudu. Sesi, sanki dağların altındaki fay hatları kırılıyormuş gibi derin ve gümbürtülüydü:"Çünkü sen bir sinek öldürdün Emrah, ama bataklığın kapısını açık bıraktın. O gördüğün mühürlü kuyu sadece bu dağın altındaki devasa labirentin havalandırmasıydı. Uğur bu dağı otuz yıl önce kendi kanıyla mühürlemişti. O hüddamlıktan çekildiği an, dağın altındaki kilitler gevşemeye başladı. Sen ise buraya bir kahraman gibi gelip sadece yüzeydeki çürüğü sildin.""Ne demek istiyorsun?" diye bağırdım, sesim sisin içinde yankılandı. "Ustam bana bu dağdan bahsetmedi!""Çünkü seni koruyacağını sandı!" diye gürledi Burkan. Yüzüme doğru savrulan mana baskısı beni iki adım geriletti, dizlerimin bağı çözülecek gibi oldu. "Seni o kadar çok esirgedi ki, sana ilmi bir kalkan gibi verdi, bir kılıç gibi değil! Ama Uğur artık yok. Onun basireti toprağa gömüldü. Ve ben... Ben senin bakıcın değilim Emrah!""Beni kurtardın!" dedim, Cizre’deki o hançer illüzyonunu ve mahzendeki alevden eli hatırlayarak. "Mahzende o varlığı sen yok ettin!""O sana ilk ve son sadakat borcumdu," dedi Burkan. Kızıl gözleri soğuk bir nefretle değil, katıksız bir ciddiyetle kısıldı. "Uğur’a verdiğim söz seni ilk adımında ölüme terk etmemek içindi. Ama o borç kapandı. Bitti. Bundan sonra attığın her hatalı adımda, zihnine giren her bir gölgede seni izleyeceğim. Seni kurtarmak için değil; başaramadığında o mührü senin kemiklerinle yeniden kapatmak için!"Sözleri göğsüme bir balyoz gibi indi. O an anladım; arkamda bir koruyucu yoktu. Seyyid Burkan benim muhafızım değil, başarısız olduğum an beni yutacak olan en büyük infazcımdı."Ne yapmam gerekiyor?" dedim. Sesimdeki titreme gitmiş, yerini soğuk bir kabullenişe bırakmıştı.Burkan devasa elini kaldırıp mescidin arkasındaki sarp kayalıkları işaret etti. Sis, kayalıkların dibinde bir tünel gibi yarıldı. Mescidin mihrabındaki merdivenlerin çok daha derinine, dağın kalbine inen kapkara bir yarık belirdi."Dağın altında üç kadim oda var," dedi Burkan. "Uğur’un zamanında kapattığı üç ana kilit. O kilitlerin üzerindeki tılsımlar silinmek üzere. Üç gece vaktin var. Ya o üç odaya girip kendi kanın, kendi ilmin ve kendi iradenle o mühürleri yenilersin... Ya da sis bu vadiyi tamamen yutar ve sen ustanın adını kirleten bir ölü olarak bu taşların arasına kazınırsın. Ben araya girmeyeceğim. Tek bir ayetinde bocalarsan, tek bir korku kırıntısı gösterirsen... O odalar seni canlı canlı yer."Seyyid Burkan’ın silüeti tıpkı geldiği gibi yavaşça sisin içinde erimeye başladı. Son sözleri zihnimin kıvrımlarında bir lanet gibi yankılandı:"Görelim bakalım çocuk... Ustasının kanıyla beslenen bir katil misin, yoksa o mührü taşımaya layık bir Hüddam mı?"Yapayalnız kalmıştım. Rüzgar bile esmiyordu. Dağın altından gelen belli belirsiz bir hırıltı, yer altındaki o devasa boşluğun nefes alıp verişi gibi ayaklarımın altındaki toprağı titretiyordu.Sırt çantamı çıkardım. İçindeki safran mürekkebini, ceylan derisini ve tılsımlı harcı kontrol ettim. Uğur Hoca’nın bana öğrettiği her bir harf, her bir koruma dairesi zihnimde birer birer dönmeye başladı. Artık ağlayacak, vicdan azabıyla felç olacak zaman değildi. Seyyid Burkan haklıydı; ya bu dağın altında pişip çıkacaktım ya da bu kayalıklar benim mezarım olacaktı.Mühürlü yüzüğümü sıkıca kavradım. Derin bir nefes alıp dağın kalbine açılan o zifiri karanlık yarığa doğru ilk adımımı attım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

15okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.