6. Bölüm: Berzah'ın Yemini: Nurlu Gazap

Vaveyla Yazarı: Zifir Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 6. Bölüm: Berzah'ın Yemini: Nurlu Gazap

Uçurumun ortasındaki taş köprüden yükselen zincir sesleri, yer altındaki o devasa boşlukta yankılanırken zaman durmuş gibiydi. Muhafız, elindeki paslı devasa mızrağı yere her vuruşunda, bastığımız taşlar hafifçe sarsılıyor, uçurumun dibindeki kızıl parıltı çalkalanıyordu.Sağ gözümün yerindeki o dipsiz karanlık... O kör nokta, muhafızın etrafında sarmalanan, simsiyah kükürt gibi fışkıran duman halindeki aura'yı seçebiliyordu. Bu varlık ne bir insan ne de sıradan bir cindi. Bu, Araf’ın Mührü bozulduğu an uyandırılmış, taşın ve azabın kendisinden yoğrulmuş kadim bir infazcıydı."Emrah! Arkama geç!" Uğur Hoca’nın sesi dehşetle ama bir o kadar da sarsılmaz bir kararlılıkla çınladı."Geçmem Hoca!" diye bağırdım, tek kalan sol gözümle o kapkaranlık silüete kilitlenerek. "Bu köprüden ya ikimiz çıkacağız ya da ikimizin de kanı bu taşlara karışacak!"Uğur Hoca cebinden safran ve duman kokan mühürlü bir deri parçası çıkardı. Sol elini çakısıyla çizip kanını derinin üzerine bastı. Ardından devasa gür sesiyle, dehlizin duvarlarını titretecek bir makamla okumaya başladı:"Bismillâhirrahmânirrrahîm. Lev enzelnâ hâzelkur’âne 'alâ cebelin leraeytehu hâşi'an mutesaddi'an min haşyetillâh..."Haşr Suresi'nin o dağları un ufak eden ayetleri, Uğur Hoca’nın dudaklarından döküldükçe, önümüzde şeffaf, mavi ve altın sarısı halkalardan oluşan manevi bir kalkan belirmeye başladı."Sen de oku Emrah!" diye kükredi Hoca. "Gönlünden ne geçiyorsa, hafızandaki en güçlü kelamı çağır!"Göğsümdeki o çocuksu korkuyu kenara itip avcumdaki kesiği sıktım. Kendi kanım toprağa damlarken, gözlerimi kapatmadan, sadece o kör gözümün gördüğü karanlığa bakarak Ayet el-Kürsi’ye sığındım:"Allâhu lâ ilâhe illâ huvel hayyul kayyûm..."Seslerimiz birleşti. İki insanın, ölümün ve azabın kıyısındaki o çaresiz ama diz çökmeyen feryadı, taş köprünün üzerinde manevi bir fırtına kopardı. Muhafız ilk adımında duraksadı. Ayetlerin yaydığı o kırılmaz nur, devasa cüssesine çarptıkça zırhından kıvılcımlar dökülüyor, paslı metalinden çatırdama sesleri yükseliyordu.Ama yetmedi.Muhafız, kükrer gibi boğuk bir nida çıkardı. Elindeki devasa mızrağı iki eliyle kavrayıp havaya kaldırdı ve var gücüyle önümüzdeki manevi kalkana indirdi.ÇAT!Manevi kalkanımız, cam bir küre gibi parçalandı. Işık hüzmeleri havada dağılırken oluşan şok dalgası ikimizi de geriye fırlattı. Uğur Hoca sırtını dehlizin duvarına vurup kan tükürerek yere yığıldı. Ben ise tek gözümün dengesizliğiyle taşların üzerinde sürüklendim. Çakım elimden kayıp uçurumun karanlığına yuvarlandı.Muhafız durmadı. Ağır, ezici adımlarla başıma dikildi. Paslı mızrağın sivri ucu, boğazımın tam üzerindeki deriye dayandı. Mızraktan yayılan o kükürt ve ölüm kokusu genzimi yaktı. Sol gözüm Uğur Hoca’ya kaydı; çaresizce ayağa kalkmaya çalışıyor ama başaramıyordu.Sona gelmiştim. Tılsım yoktu. Burkan yoktu. Sadece doğrultulmuş bir mızrak ve ölüm vardı.Ve tam o anda... Zihnimin içindeki o sağır edici, korkunç sessizlik, şimşek çakması gibi bir gürültüyle yırtıldı."CEHENNEMİN YEDİ KAT GÖĞÜ ÜZERİNE YEMİN OLSUN Kİ... BENİM MÜHÜRLEDİĞİM RAHME KİMSE EL UZATAMAZ! ARAF’IN KANUNLARI BİLE OLSA, O MIZRAĞI ETİNİZE DEĞDİRENİN SOYUNU BİN YIL YAKARIM!"Burkan’ın o gür, kadim ve yakıcı sesi zihnimin çeperlerini öyle bir dövdü ki, kulaklarımdan kan süzüldüğünü hissettim. Sesi artık sadece zihnimde değil, dağın taşlarında, uçurumun derinliklerinde bir kıyamet uğultusu gibi çınlıyordu.Uçurumun dibindeki o silik kızıl parıltı bir anda yok oldu. Yerini, dağın kalbinden fışkıran, yeri göğü inletecek kadar devasa bir sütun halinde yükselen kapkaranlık bir alev patlamasına bıraktı. Taş köprü sallandı, dağ tepemize yıkılacak gibi gürledi.Muhafız başını hızla arkaya çevirdi. Uçurumdan yükselen o simsiyah, yakıcı dumanın içinden, Burkan’ın gölge formu fırladı! Araf’la ve Berzah’la yaptığı o bin yıllık kadim antlaşmayı, insan soyunu korumak uğruna tek bir hamlede yakıp yıkmıştı. Burkan, muhafızın üzerine bir meteor gibi indi.İki devasa varlık köprünün ortasında birbirine girdi. Burkan, muhafızın mızrağını tuttu ama güçsüzdü. Araf’ın bağları koptuğu ve kilitler bozulduğu için, Burkan’ın bu boyuttaki gölge formu muhafızın ezici zırhını delip geçemiyordu. Muhafız, mızrağının arkasıyla Burkan’ı geriye savurdu."Hoca..." diye mırıldandım kanlı dudaklarımla. "Gücü yetmiyor..."Uğur Hoca, kollarından destek alarak zorlukla dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerinde korku değil, otuz yıldır sakladığı o son ve en büyük sırrın ağır yükü vardı. Göğsünden çıkarıp boynundaki gümüş muhafazayı kopardı."Gücü yetiyor Emrah..." dedi Hoca, sesi titreyerek ama bir dağ gibi sarsılmaz bir tonla. "Sadece bu dünyadaki kılıfı yetmiyor! Burkan bize gerçek yüzünü hiç göstermedi... Çünkü bir insanın zihni, bir cini gerçek nurani formuyla görmeye dayanamaz! Ama bugün... Bugün o perde kalkacak!"Uğur Hoca iki elini havaya kaldırdı. Bu kez bildiğimiz duaları değil, Hüddam ilminin en gizli, sadece ocak varislerinin kulaktan kulağa aktardığı Azimet kelamlarını ve İsm-i Azam terkibini haykırmaya başladı:"Yâ Mâlik’el-Mülk! Yâ Zel Celâli vel İkrâm! Onların üzerindeki bağları çöz, hüsn-i sureti ve kahhar olan nuru ortaya çıkar! Bismillâhirrahmânirrrahîm... Nûrun 'alâ nûr!"Uğur Hoca’nın son kelimesiyle birlikte, dehlizde zaman bir kez daha kırıldı.Burkan’ın etrafındaki o siyah, dumanlı gölge bir anda patlayarak dağıldı. Onu sarmalayan karanlık, yerini gözleri kör eden, güneşe bakmaktan bile daha keskin, lekesiz, ak bir nuraniliğe bıraktı.Kör olan sağ gözüm... O dipsiz karanlık çukur, ilk kez acıymadı. Aksine, o nurani ışığı tam anlamıyla süzmeye başladı. Burkan artık bir gölge değil; omuzları göklere uzanan, baştan aşağı saf ışıktan örülmüş, zırhı ve çehresi insan zihninin tarif edemeyeceği kadar azametli ve heybetli Nurani Formuyla duruyordu karşımızda.Muhafız, bu azamet karşısında ilk kez geriledi. Paslı mızrağını savunma pozisyonuna getirdi ama çok geçti.Burkan, saf ışıktan oluşan elini yavaşça havaya kaldırdı. Ne bir bağırış vardı ne de bir öfke... Sadece mutlak bir kudret.Elini, köprü boyunca tek bir çizgi halinde aşağıya doğru indirdi.O an ne bir ses duyuldu ne de bir patlama. Sadece zifiri karanlığın içinden geçen ince, keskin ve göz alıcı beyaz bir çizgi...Muhafız olduğu yerde donakaldı. Elindeki devasa paslı mızrak, tam ortasından pürüzsüz bir şekilde ikiye ayrılıp uçuruma düştü. Ardından, o kadim infazcının devasa zırhı ve gövdesi, tam başının ortasından aşağıya doğru ikiye yarıldı. İki parça halinde, Araf’ın derinliklerine doğru süzülerek kayboldu.Araf’ın Muhafızı tek bir hamlede yok edilmişti.Köprüye derin bir sessizlik çöktü. Burkan’ın o kör edici nurani formu yavaşça sönmeye, tekrar o tanıdığımız, sığınacak bir liman gibi duran hafif gölgeli silüetine dönmeye başladı.Uğur Hoca kanayan ellerini yere dayayıp başını secdeye koydu. Ben ise dizlerimin üzerinde, tek gözümden akan yaşlarla köprünün ortasındaki o boşluğa bakıyordum.Burkan zihnime döndü. Sesi artık gürlemiyordu; yorgun ama bir o kadar da baba gibi şefkatliydi:"Anlaşma bozuldu Emrah... Araf’ın kapısı açıldı. Ve bu kapıyı kapatmak için artık tılsımlar yetmeyecek..."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.