1. bölüm / 7
MÜHÜR:SON KEFARETBölüm 1: ZİFİR VE MÜHÜR
Bölümler 7Şu an: Bölüm 1: ZİFİR VE MÜHÜR
- 1 Bölüm 1: ZİFİR VE MÜHÜR907 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 Bölüm 2: Kefaretin İkinci Eşiği878 kelime
- 3 Bölüm 3: Lisan-ı Sifli(1. Oda)795 kelime
- 4 Bölüm 4: Kelam-ı Kasvet (2. Oda)1.064 kelime
- 5 5. BÖLÜM: ARAF’IN EŞİĞİ1.229 kelime
- 6 6. Bölüm: Berzah'ın Yemini: Nurlu Gazap944 kelime
- 7 7. BÖLÜM: KANLI MÜHÜR: VİCDANIN YÜKÜ629 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Sisli dağların ortasındaki o virane köye varmadan önce, her şey kendi küçük, karanlık odamda başladı.Mühürlü gümüş yüzük masanın üzerinde, mum ışığının cılız sarılığında parıldıyordu. Parmaklarımın ucu hâlâ o geceki Cizre tozuyla, ustamın göğsünden fışkıran sıcak kanın hissiyle karıncalanıyordu. Uğur Hoca’mı, o manevi yükü beraber sırtladığı Süleyman Efendi’nin kapısına bıraktığım günden beri zaman benim için durmuştu. Onu arkamda, sıradan ve kör bir ihtiyar olarak bıraktığım o son sabahı zihnimden söküp atamıyordum. Ustam benim için basiretini, hüddamlığını, ilmini feda etmişti. Ben ise ona sadece koca bir kefaret, bir de göğsünde asla silinmeyecek o hançer yarasını bırakmıştım.Cizre’den sonra normal bir hayata dönemedim. Günlerce odama kapandım, insan içine çıkamadım. Sokaktaki insanların bağırışları, satıcıların sesleri bile zihnimi tırmalıyordu. Çünkü artık yalnız değildim. Zihnimdeki o uğultunun yerini tek bir varlığın, Seyyid Burkan’ın haşmetli ama buz gibi varlığı almıştı. Uğur Hoca’mın sırdaşı olan bu devasa muhafız, artık benim arkamda duruyordu. Fakat bana bir usta gibi şefkatle değil; her an hata yapmamı bekleyen, sert ve mesafeli bir gözlemci gibi bakıyordu.Gece yarısı masanın üzerindeki o eski ahşap kutuyu açtım. İçine Uğur Hoca'dan kalan safran mürekkebini, koruma tılsımlarının yazılı olduğu ceylan derisini ve Cizre toprağıyla yoğrulmuş mühür harcını koydum. Bu vaka bana sıradan bir haberciyle ulaşmamıştı. Üç gün önce, Doğu Anadolu’nun sarp dağlarında, haritalardan silinmiş eski bir Süryani köyünden bir mektup gelmişti. Mektubu getiren adam, köydeki definecilerin mescidin altındaki kadim mahzeni açtıklarını ve içerideki şeyin bir genci canlı canlı yuttuğunu söylerken titriyordu. Ama beni oraya çeken şey sadece mektup değildi; mühürlü yüzüğümün son üç gecedir rüyalarımda parmağımı dağlayacak kadar ısınmasıydı. Bir şeyler uyanıyordu ve benim ilk tekil sınavım ayağıma kadar gelmişti.Sırt çantamı hazırlayıp yüzüğü orta parmağıma geçirdiğim an, odanın havası bir anda ağırlaştı. Aynadaki yansımamın hemen arkasında, kapkara bir gölgenin silüeti belirdi."Oraya gitmek için henüz erken çocuk," dedi Seyyid Burkan. Sesi odanın duvarlarında değil, doğrudan ruhumun kıvrımlarında yankılandı. "Gözlerindeki o suçluluk duygusunu silmeden adımı atarsan, o mahzendeki varlık seni ustanın kanıyla boğar.""Gitmek zorundayım Burkan," dedim, aynadaki gölgeye bakmadan çantamın fermuarını çekerken. Sesim titriyordu ama geri adım atmayacaktım. "Ustam benim için gözlerini kapattı. Ben şimdi kendi gözlerimi kapatıp bir ruhun kararmasına izin veremem.""Uğur senin kadar toy değildi," dedi Burkan, sesi ilk kez bir bıçak kadar keskinleşerek. "O ilmiyle hareket ederdi, sen ise vicdan azabınla. Bu yol seni yakacak Emrah."Cevap vermedim. Çantamı sırtıma geçirip evden çıktım. Gece yarısı otobüsüne, oradan da dağ köylerine giden o külüstür minibüse bindiğimde kafamın içinde sadece ustamın son sözleri yankılanıyordu: “Ben sana ilmi değil, kefaretimi bıraktım.”Saatler süren yolculuğun ardından, gecenin yarısında Doğu Anadolu’nun o sarp kayalıklarına vardım. Sis, dizlerime kadar çöküyor; yağmur çürümüş toprak kokusunu yüzüme vuruyordu. Köyün girişindeki yıkık mescide doğru yürürken toprağa batan her adımımda yüzüğüm buz gibi soğuyordu.Virane mescidin kırık ahşap kapısında durdum. İçeriden gelen kan ve yanık kokusu genzimi yaktı. Sağ elimle mühür yüzüğümü kavradım. Derin bir nefes alıp o karanlık eşikten içeri adımımı attım.Mescidin yıkık mihrabının altındaki mahzen merdivenlerine indiğimde, mana alemindeki o ağır baskı göğsüme bir dağ gibi oturdu. Nefesim kesildi. Pirinç kandilin cılız ışığında, mahzenin ortasında yatan genci gördüm. Gözleri kapkara bir katranla kaplanmıştı, ağzından insan dışı hırıltılar dökülüyordu. Duvarlarda ise kendi etrafında dönen kapkara bir gölge dalgalanıyordu.Uğur Hoca’dan öğrendiğim ayetleri okumak için dudaklarımı açtım. Ama tam o anda içimdeki o devasa korku ve yetersizlik hissi baş gösterdi. “Ya yapamazsam? Ya ustam gibi güçlü değilsem?”O tereddüt anı mahzendeki varlığa yetti. Gölge üzerime çullandığında zihnim bir anda yarıldı. Bir anda mahzen silindi, ayağımın altındaki zemin kaydı. Kendimi Cizre kabristanının o zifiri gecesinde, fırtınanın ortasında buldum. Avucumun içinde kapkara, soğuk bir hançer vardı. Karşımda ise Uğur Hoca duruyordu.Hançeri kendi ellerimle ustamın göğsüne sapladım. Kan, parmaklarımın arasından sıcak sıcak aktı. Ustam yere düşerken gözlerimin içine baktı; ne bir sitem vardı bakışlarında ne de bir öfke. Sadece o derin, babacan acıma hissi vardı. "Beni sen katlettin Emrah..." diye fısıldadı zihnimin içinde kırk farklı sesle yankılanan o musallat. "Sen Hüddam değilsin, sen ustasının kanıyla beslenen bir katilsin!"Göğsümdeki sıkışma lafın gelişi değildi; nefes boruma katran dökülmüş gibi boğuluyordum. Gözyaşlarım toprağa damlarken dizlerimin üzerine çöktüm, parmaklarımı kendi boğazıma geçirdim. O illüzyonun vicdan azabı ruhumu öyle bir emiyordu ki, gerçeklikten kopup mahzenin zemininde kendi kanımda boğulmaya başlamıştım."Kalk!"Seyyid Burkan’ın gürlemesi mahzenin taşlarını titretti. Mahzenin zifiri karanlığından devasa, alevden bir manevi el uzandı ve zihnimi saran o simsiyah zifiri perdeyi tek bir hamlede parçaladı. Gölgeyi yakalayıp mahzenin taş duvarına öyle bir çarptı ki, duvarlardan toz bulutu yükseldi. Burkan’ın heybeti tepemde aşılmaz bir dağ gibi dikildi."Sana ilim bırakıldı Emrah, korku değil! Baban saydığın adam basiretini senin yaşaman için toprağa gömdü. Şimdi bir tayfaya zihnini kaptırıp o kefareti çöpe mi atacaksın?"Burkan’ın o haşmetli sesi, gırtlağımdaki katranı söküp attı. Akciğerlerime hücum eden buz gibi havayla öksürerek kendime geldim. Cizre’nin kanlı illüzyonu dağıldı; geriye sadece nemli taşlar ve duvara çivilenmiş gibi çırpınan o kapkara gölge kaldı. Zihnimdeki vicdan azabı silinmemişti ama artık beni felç etmiyordu; tam aksine içimde harı hiç sönmeyecek bir aleve dönüşmüştü.Ayağa kalktım. Yerdeki kanlı toprağı avuçladım. Mühürlü yüzüğümü mahzenin zeminine, Tılsım-ı Süleyman'ın tam ortasına sertçe bastım."Karanlığa dön!" diye gürledim. Sesi çıkaran bendim ama tınısı Uğur Hoca’mın o heybetli, sarsılmaz sesine kavuşmuştu. "Bu mühür bendedir, bu yol bendedir!"Yüzükten yayılan kızıl bir alev, topraktan fışkırarak gölgeyi sarmaladı. Varlık, kulakları sağır eden bir çığlıkla toprağın altındaki mühürlü kuyuya çekildi. Mahzen bir anda derin, zifiri bir sessizliğe büründü.Defineci genç derin bir nefes alıp kendinden geçerken ben duvara yaslanıp kan ter içinde yere kaydım. Ellerim titriyordu ama başarmıştım.Seyyid Burkan yanımda belirdi. Derin, karanlık gözleriyle bana baktı."İlk sınavı geçtin," dedi, sesi ilk kez bir nebze yumuşayarak. "Ama hazırlan çocuk. Uğur Hoca’nın alemdan çekildiği haberi yayıldı. Bu gece karşılaştığın şey, kapını çalacak olanların en zayıfıydı
Bölüm etkileşimi
