5. BÖLÜM: ARAF’IN EŞİĞİ

Vaveyla Yazarı: Zifir Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: 5. BÖLÜM: ARAF’IN EŞİĞİ

Sağ gözümün yerinde sadece zonklayan, sıcak ve dipsiz bir karanlık vardı. Görüşümün yarısı, sanki üzerine katran dökülmüş gibi tamamen yok olmuştu. Sol gözümü açmaya çalıştığımda ise kirpiklerime bulaşan kan ve ter yüzünden her şeyi bulanık, titrek bir kızıllığın içinden görüyordum. Sol avcumdaki kesikten sızan kan, parmaklarımın arasından süzülüp kurumuş taş zemine küçük şapırtılarla damlıyordu.Ama en kötüsü bu fiziksel acı değildi. En kötüsü, zihnimin içindeki o korkunç, sağır edici sessizlikti.Burkan gitmişti. Zihnimin çeperlerini yumruklayan, kemiklerimi sızlatan o gür, kadim ses bir anda bıçak gibi kesilmişti. Onunla birlikte, parmağımdaki o mühürlü yüzüğün sıcaklığı da sönmüştü. Şimdi parmağımda sadece soğuk, ağır ve işlevsiz bir metal parçası taşıyordum. Araf'ın kilitlerini tutan o kadim Müslüman dostumuz, beni bu dağın en derin, en karanlık yerinde tek bir gözümle ve kanayan ellerimle yapayalnız bırakıp çekilmişti.İhanete uğradığımı düşünüyordum. Uğur Hoca tarafından, bir kurtarıcı gibi sığındığım o adam tarafından bu karanlığa bir sonraki kurban olarak sürüldüğümü sanıyordum. Kendi kardeşini bu tahta zincirleyen adamın, benim buraya onun günahlarını örtmek için canımı bırakacağımı hesapladığına inanmıştım."Ben kimsenin maşası değilim..." diye fısıldadım kendi kendime. Sesim, İkinci Oda'nın yıkık dökük, kurumuş taş duvarlarında aciz bir yankı buldu. Kendimi teselli etmeye çalışıyordum ama dizlerimin üzerindeki her sarsıntıda, içimdeki o çocuksu korku daha da büyüyordu.Duvara tutunarak, her saniyede bedenimden bir parça kopuyormuş gibi büyük bir acıyla ayağa kalktım. Sağ gözümün körlüğü dengemi bozuyordu; dünya sol tarafıma doğru sürekli yıkılıyor gibiydi. Sol elimle duvardaki nemli, yosunlu taşları kavradım. İkinci kilidin yok olmasıyla birlikte yıkılan taş tahtın arkasında, o devasa taş bloğun çökmesiyle açılan geçit tam karşımdaydı.Geçitten süzülen hava, yukarıdaki odaların buz gibi esintisinden çok farklıydı. Bu hava sıcaktı. Ağır, genzi yakan bir kükürt ve çürümüş et kokusuyla doluydu. Sanki dağın kalbi değil de, yerin altındaki devasa bir mezarlık nefes alıp veriyordu.Adımımı o yeni geçide doğru attım. Sığ, karanlık dehliz aşağıya doğru değil, dümdüz ilerliyordu. Sol gözümle etrafı seçmeye çalışırken, garip bir şey fark ettim. Sağ gözüm, yani tamamen kör olduğunu sandığım o taraf, zifiri karanlığın içinde tuhaf, dalgalı bir hareketlilik görüyordu. Fiziksel hiçbir şey yoktu; ne taşlar ne de yol... Ama o karanlık yarımda, havada süzülen, adeta fısıldaşan duman benzeri kırmızı ve gri gölgelerin oynaştığını seçebiliyordum. Araf’ın görünmeyen katmanları, fiziki gözümü feda ettiğim o boşluktan içeri sızmaya başlamıştı. Dünyanın yarısını insan gibi, diğer yarısını ise bir ölü gibi görüyordum.Dehlizde ilerledikçe kükürt kokusu o kadar yoğunlaştı ki, her nefeste ciğerlerimin yandığını hissettim. Cebimdeki gümüş çakıyı sağ elimle sıkıca kavradım. Artık ne bir tılsımım vardı ne de arkamda beni koruyacak kadim bir güç. Sadece bu çakı, kendi kanım ve körelmeye yüz tutmuş iradem kalmıştı.Yolun sonu, aniden devasa, ucu bucağı görünmeyen bir boşluğa açıldı.Burası Üçüncü Oda: Son Mühür Odasıydı.Ancak burası bir oda değildi; burası yerin altında, ucu karanlıkta kaybolan devasa bir uçurumun kenarıydı. Tabanı görünmeyen bu uçurumun dibinden, derinlerden gelen hafif kızıl bir parıltı yükseliyordu. Bu parıltı, havada uçuşan külleri ve dehlizden süzülen o ağır kükürt dumanını aydınlatıyordu. Uçurumun tam ortasında, karşı kıyıya uzanan, sadece tek bir insanın geçebileceği genişlikte, zincirlerle havada asılı duran daracık bir taş köprü vardı.Köprünün tam ortasında ise... bir karaltı bekliyordu.Bu kez büzüşmüş, zincirlenmiş bir kurban değildi bu. İri yarı, omuzlarında eski, yırtık pırtık zırh parçaları olan ve elinde uzun, paslı bir mızrak tutan devasa bir gölgeydi. Yüzü görünmüyordu ama üzerindeki o kadim, ezici baskıyı dehlizin çıkışından bile hissedebiliyordum. Bu, Araf’ın kapısını bekleyen, kilitlerin bozulmasıyla uykusundan uyanmış olan gerçek bir muhafızdı.Ve tam o anda, o derin kızıl parıltının ve uğuldayan rüzgarın arasından, uçurumun altından değil, arkamdan – dehlizin geldiğim yönünden – bir ses yankılandı:"Emrah! Dur!"Sol gözümle hızla arkama döndüm. Dehlizin loş, kızıl ışığında nefes nefese kalmış, elindeki fenerin ışığı titreyen, cübbesi çamur ve kül içinde kalmış bir adam duruyordu. Uğur Hoca’ydı. Yüzündeki o vakur, her şeyi kontrol eden bilge ustadan eser kalmamıştı. Gözlerinde derin bir dehşet, dudaklarında titrek bir minnet vardı."Emrah..." dedi, göğsü körük gibi inip kalkarken. Feneri yere bırakıp iki elini dizlerine dayadı. "Yaşıyorsun... Allah'ım, hamdolsun ki yaşıyorsun..."Sarsak adımlarla bana doğru bir adım attı ama elindeki fenerin ışığı sağ yüzüme vurduğunda olduğu yerde çakılı kaldı. Kararmış, kanla kaplanmış göz çukurumu ve sol elimdeki kesiği görünce yüzü acıyla buruştu."Seni kaybettim sandım," diye fısıldadı Uğur Hoca. Sesi dehlizin ağır kokusunda kırılıyordu. "İkinci kilidin olduğu yerden o çıldırtıcı gürültü yükseldiğinde... Dışarıda, dağın eşiğinde Araf’ın Mührü üzerimden sökülür gibi oldu. Parmağımdaki ana mühür alev aldı, göğsüme bir kılıç saplandı sanki. Burkan’la olan o kadim bağ bir anda kopuverdi..."Yutkundu, gözleri uçurumun üzerindeki o devasa muhafıza, ardından tekrar benim tek kalan gözüme kaydı."Mührün tazelenmediğini, tamamen yok edildiğini hissettiğim an... Yüreğime kor bir ateş düştü Emrah. Müslüman dostumuz Burkan’ın o koruyucu, heybetli varlığı zihnimden silindiğinde, senin o odada can verdiğini, Burkan’ın gazabına uğrayıp kemiklerinin o siyah suda un olduğunu düşündüm. Kendi ellerimle bir evladımı daha bu dağın karanlığına gömdüğümü sanıp dizlerimin üzerine çöktüm.""Neden geldin o zaman?" diye bağırdım, sesim uçurumun derinliklerinde çınladı. "Öldüğümü sandıysan niye indin bu cehenneme?!""Vicdanım durdurmadı beni!" dedi Uğur Hoca, gözünden süzülen bir damla yaşı silmeden. "Araf'ın kapısında durup senin ruhuna Fatiha okuyamadım. Ağlayarak mağaranın ağzından içeri attım kendimi. İlk odaya girdiğimde... O taşların çatladığını, kilitlerin tutmadığını gördüm. İkinci Odaya, Kelam-ı Kasvet Odasına vardığımda ise..."Sustu. Göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu."Oda paramparçaydı Emrah. Siyah su çekilmiş, taş taht yıkılmıştı. Ama en önemlisi... Ne bir ceset vardı ne de kanın kokusu bir ölüm kokusuna benziyordu. Yerlerde safran ve senin kanının karıştığı o şişe kırıklarını gördüm. Taşların üzerine işlenmiş o tersten Hüddam frekansını fark ettiğim an anladım... Sen ölmemiştin. Sen, Burkan’ın korumasını ve Araf’ın merhametini reddedip kendi kaderini çizmiştin. Ayak izlerini takip ederek buraya kadar koşarak geldim..."Uğur Hoca bir adım daha attı, ellerini çaresizce iki yana açtı. "Emrah, oğlum... Ne yaptığının farkında mısın? Burkan bir iblis değildi! O bu dağın altındaki kilitleri tutan, Araf’ın dengesini sağlayan mümin bir cindi, bizim kadim bir dostumuzdu! Onun bağını kopardın. Şimdi korumasızsın!""Dost mu?" diye kükredim, elindeki çakıyı ona doğru sallayarak. Sol gözümden akan yaşlar yüzümdeki kurumuş kanı yumuşatıyordu. "Müslüman dostumuz dediğin o varlık, zihnimi bir koçbaşı gibi döverek beni yakmakla tehdit etti Hoca! Ve sen... Sen bana ilim öğreten adam! Kendi kardeşini o taş tahta zincirlerken de Burkan senin dostun muydu?!"Uğur Hoca olduğu yerde donakaldı. İkinci odadaki o vizyonu gördüğümü anladığı an, yüzündeki tüm renk çekildi. Bembeyaz oldu."Gördün..." dedi fısıltıyla. "Demek taşların hafızası sana o geceyi gösterdi...""Kendi kanını, kendi kardeşini bu dağın karanlığına yem etmişsin!" diye bağırdım. "Beni de buraya onun gibi kurban olarak mı gönderdin?! Benim kanımla mı örtecektin otuz yıllık o lanetli günahını?!""HAYIR!" diye bağırdı Uğur Hoca. İlk kez sesinde bir ustanın değil, çökmüş bir babanın feryadı vardı. "Hayır Emrah! Kardeşim Hüseyin... O buraya bir kurban olarak zincirlenmedi! O gün, otuz yıl önce, Araf’ın kapısı açıldığında Burkan tek başına o mühürleri tutamıyordu. Kardeşim kendi iradesiyle, bu alemin felaketle yüzleşmemesi için kendini o tahta mühürledi! O bir yem değildi, o bu dağın altına kendini kalkan eden bir şehitti!"Gözlerimin içine baktı. Sesi titriyordu:"Benim günahım onu oraya bağlamak değildi Emrah... Benim tek günahım, onun o yükü tek başına taşımasına izin vermek ve bunu senden, yani o ocağın yeni varisinden saklamamdı. Seni buraya kurban etmek için değil, Hüseyin’in bıraktığı o kilit yükünü Burkan’la birlikte yenilemen için gönderdim. Ama sen... Sen bağı kopardın."Arkamızdaki uçurumdan devasa bir uğultu yükseldi. Köprünün ortasında bekleyen, paslı mızraklı o devasa muhafız ilk adımını attı. Ağır zırhının taşlara çarpma sesi dehlizde yankılandı."Şimdi..." dedi Uğur Hoca, elini cebindeki kendi gümüş mühürlü çakısına götürerek. "Burkan yok. Kilitler bozuldu. Ve o köprüdeki varlık, Araf’ın muhafızı, buraya ait olmayan her şeyi yok etmek için geliyor. Ya şimdi bana inanırsın ve bu son odada can cana dövüşürüz... Ya da ikimiz de Hüseyin’in ve Burkan’ın emeklerini bu dağın altına gömeriz."

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.