3. bölüm / 7
MÜHR-Ü KAMER SERİSİ- Ruh MührüRuh Mührü 2’ İLK BÜYÜ 🌙✨
Bölümler 7Şu an: Ruh Mührü 2’ İLK BÜYÜ 🌙✨
- 1 Tanıtım384 kelime
- 2 Ruh Mührü 1’ GÜMÜŞ BİR ÇAKIM 🌙✨2.128 kelime
- 3 Ruh Mührü 2’ İLK BÜYÜ 🌙✨3.113 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Ruh Mührü 3’ÖLÜM MELEĞİ 🌙✨3.819 kelime
- 5 Ruh Mührü 4’CELLAT 🌙✨2.099 kelime
- 6 Ruh Mührü 5’YIKIM🌙✨3.851 kelime
- 7 Ruh Mührü 6’ADALETİN KILICI🌙✨3.431 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
♪ Bölüm Şarkısı,
Agnes Obel- The Curse
“Kaderimi mühürlediklerini sandılar. Oysa yalnızca ne olduğumu öğrenmemi geciktirdiler.”
Beğenip yorum yapmayı unutmayın 🤍✨🌙
İyi okumalar canlarım 🤍
ASTERİA RAVENNA
Şenliğin üzerinden tam bir döngü zaman geçmişti. Dolunayın gökyüzünü bir kez daha ziyaret edip çekilmesine, ormandaki ağaçların yapraklarını tazeleyip koyulaştırmasına yetecek kadar uzun, bitmek bilmeyen bir süre…
Göğe gümüşi yıldızlar yükseldiğinde, odamdaki küçük pencerenin kenarına oturup dışarıdaki o zifiri sessizliği izlemek artık kaçamadığım köklü bir alışkanlığa dönüşmüştü. O geceden beri gökyüzündeki ışık sanki her zamankinden biraz daha farklı kırılıyor, göğe alışılmadık, tekinsiz bir serinlik bırakıyordu. Gökyüzünü izleyen sıradan bir köylü ya da pazar tüccarı için bu durum yalnızca havaların soğuması gibi sıradan bir değişimden ibaretti. Ancak benim içimde, sebebini bir türlü adlandıramadığım, göğsümü günden güne daraltan dinmek bilmez bir huzursuzluk büyüyordu.
Sanki yukarıdaki karanlık sessizce kabuk değiştirirken, şakağımda birikip duran o hafif sızı da gecenin ritmine ayak uyduruyordu. Ve ben, o gece meydanda beliren o nakışlı, mühürlü kılıcı her düşündüğümde, karanlığın tenimdeki hissi biraz daha ağırlaşıyordu. Şakağımdaki o belli belirsiz sancı ve zihnime ilmek ilmek kazınan kılıç nakışı… Bir şeylerin yön değiştirdiğini, kaderin görünmez çarklarının gıcırtıyla dönmeye başladığını hissediyordum. Ama bunun gökyüzündeki sessizlikle mi, yoksa zihnime bir zıpkın gibi saplanan sancılarla mı ilgili olduğunu henüz bilmiyordum.
Çünkü ben, efsanelerin ve görkemli anlatıların aksine son derece sıradan, gözden uzak bir hayatın içindeydim.
Soylu ve saygın şifacı cadıların soyundan geliyordum. Çocukluğumdan itibaren bitkilerin özlerini kavramak, doğanın dilsiz sesini duymak ve kadim büyüleri parmaklarımın ucunda bir su gibi oynatmak için eğitilmiştim. Ne yazık ki gösterdiğim başarı, annemin tükenmek bilmeyen sabrıyla tamamen ters orantılıydı.
Elayra Ravenna’nın kızı olmama rağmen, bir otu kurutmadan kurutma tezgahına koymayı ya da bir çiçeği çürütmeden büyütmeyi başarabilseydim bunu hayatımın en büyük zaferi sayacaktım. Annem ne zaman bir iksir tenceresinin başında başarısızlığıma tanık olsa derin bir iç çeker ve “Her şeyin bir zamanı vardır Asteria, doğa zorlamayı sevmez,” derdi.
Ben ise bu konuda doğanın değil, tamamen benim beceriksizliğimin rol oynadığından emindim. Ne de olsa türüm sorulduğunda gururla “ben bir cadıyım” diyebiliyordum ama iş icraata gelince durum iç açıcı değildi.
İş büyü yapmaya, o kadim gücü zihnimle yönlendirmeye gelince işler tamamen sarpa sarıyordu. Sanki görünmez biri karşıma geçip soruyordu:
“Hangi büyüleri biliyorsun?”
Ben de içimden cevap veriyordum:
“Hiçbirini.”
Bunu kendi kendime söyledikten sonra durup acı acı gülen ilk kişi yine ben oluyordum. Özellikle de en basit şifa ve tazeleme büyülerini dahi beceremeyip elindeki bitkiyi küle çeviren biriysen, durum trajikomik bir hal alıyordu.
Tüm çabama rağmen inatla sürdürdüğüm büyü denemelerimin sonucu yine değişmemişti.
Masanın üzerindeki toprak kasede duran kurumuş mine çiçeklerine bakarak derin bir nefes aldım. Parmak uçlarımı odaklamaya, zihnimdeki o içsel akışı çiçeklerin kurumuş damarlarına aktarmaya çalıştım. Fakat içimdeki güç ne zaman yükselmeye çalışsa, şakağımdaki o karıncalanma aşılmaz bir duvara dönüşüyordu. Bir soluk kadar kısa sürede kaseden hafif bir duman yükseldi ve mine çiçekleri simsiyah bir toz tabakasına dönüşerek masaya saçıldı.
Elimdeki ahşap havanı hırsla masanın üzerine bıraktım. Cam iksir şişeleri devrildi, kurutulmuş cıva otları ve lavantalar ahşap zemine saçıldı. Çıkan tok ve sert ses odanın duvarlarında yankılandı. Saçımı başımı yolasım, hırsımı alamayıp karşımdaki meşe masayı parçalayasım vardı.
Derin bir nefes aldım. İşe yaramadı. Bir tane daha aldım, o da içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Cadı bir anne ve babadan doğan, damarlarında kadim şifacıların kanını taşıyan biri nasıl tek bir büyüyü bile düzgün yapamazdı?
Ben imkânsız olanı başarıyordum; var olan gücü yok saymayı.
Zihnimi boşaltmaya, kafamın içindeki bu uğultulu hırstan kaçmaya ihtiyacım vardı. Kendimi odanın kasvetinden dışarı fırlatıp adımlarımı ahıra doğru yönelttim. Ahşap kapının sürgüsünü çekip içeri girdiğimde, taze saman ve at kokusu ciğerlerime doldu. Atım Vaera’nın yanına yaklaşıp yumuşak burnunu okşadım. O da halimden anlar gibi başını omuzuma yaslayıp hafifçe kişnedi. Onu dışarı çıkarıp biraz sevdikten sonra sırtına atladım ve dizginleri gevşeterek patikaya çıktım.
Gözlerimi boş, ıssız yola çevirdim. İçimden tenhalığı, rüzgârın yapraklar arasında çıkardığı o ince fısıltıyı dinliyordum. Patikanın başında tanıdık bir siluet belirdi.
Nerya soluk soluğa, pelerini rüzgârda savrularak koşuyordu.
“Duydun mu?” diye seslendi daha yanıma bile varmadan, sesi patikada yankılanarak.
Vaera’nın dizginlerini hafifçe çekip kaşlarımı çattım.
“Neyi?”
“Hanedandan bir kadına sürgün emri verilmiş, duymadın mı?”
“Ne?” dedim şaşkınlıkla, oturduğum eğerde doğrularak.
“Neden? Hanedan mensubu birini sürgün etmek o kadar kolay mı?”
Nerya yanımda durdu, ellerini dizlerine koyup derin derin nefes aldı. Yanakları kızarmış, gözleri heyecandan ve korkudan kocaman açılmıştı.
“Hanedanın önüne atan şu yeni varis vardı ya… Orion,” dedi fısıltıyla.
“Sürgünü bizzat o istemiş! Kararından geri adım bile atmamış.”
“Nereden duydun Nerya?”
Gözlerini benden kaçırıp etrafına bakındı. Sanki patikanın iki yanındaki ulu gürgen ağaçları bile onu dinliyor, rüzgâr fısıltılarını saraya taşıyordu. Vaera’nın dizginlerini biraz daha sıkıp ona doğru eğildim. Nerya’nın bu çekingen halleri genelde başını belaya sokacak bir bilgiye ulaştığının kanıtıydı.
“Tam olarak duymak denemez…” diye fısıldadı, sesini neredeyse tamamen kısarak.
“Kışla tarafındaki pazara giderken muhafızların kendi aralarında fısıldaştığına denk geldim. Cadıyla yakalanmış. Biliyorsun işte… İki tür arası yakınlaşma yasaktı. Kehanet gerçekleşirse diye çok korkuyorlar.”
“Nereye sürgün edeceklermiş?”
“Yasak bölgeye.”
“Gölgeli Geçitler’e mi?” dedim, sesim bir fısıltı gibi çıkmıştı.
“Kendi soyundan, kendi kanından birine bile acımamış mı?”
“Sürgün emri açıklandığı an sarayın üstündeki gökyüzü kırılmış gibi bir gürültü kopmuş,” diye ekledi Nerya, gözlerindeki panik iyice belirginleşirken.
“Sanki herifin öfkesi doğrudan gökle birleşmiş. Kimse karara itiraz etmemiş.”
Şakağımdaki o sızı, Nerya’nın dudaklarından dökülen her kelimede yeniden kendini hatırlattı. Sanki zihnime ince bir iğne batırılıyordu. Elimi istemsizce başıma götürüp şakaklarımı ovdum.
“Ben biraz yalnız kalmak istiyorum Nerya,” dedim, sesimdeki gerilimi gizlemeye çalışarak.
“Eve dönmüyor musun?”
“Birazdan dönerim,” diyerek geçiştirdim ve topuklarımı Vaera’nın böğrüne hafifçe dokundurdum.
Patikada hızlanırken arkamda kalan fısıltıları rüzgâr silip götürdü. Cadı Ormanları’na doğru ilerlerken; ağaçların gölgesi koyulaştıkça, ormanın o kendine has nemli, toprak ve pürüzsüz reçine kokusu ciğerlerime doldu. Ağaçların sıklığı gökyüzünü kapatana kadar durmadım. Ormanın derinliklerine, o kadim ve sessiz patikalara girdim. Yüzüme çarpan soğuk rüzgâr bile şakağımdaki sıcaklığı söndürmeye yetmiyordu. Atımı yaşlı bir gürgen ağacının yanında durdurup aşağı indim.
Sessizlik öyle yoğundu ki, kendi nefesimi bile duyabiliyordum.
Tam o sırada, ormanın daha da derininden, gür çalılıkların arasından belli belirsiz gümüşi bir ışık huzmesi sızdı. Büyü yapmayı beceremeyen bir cadı olabilirdim ama bu ışığın sıradan bir doğa olayı olmadığını hissedecek kadar da bu topraklara aittim. Gümüş ışık, sanki ağaçların arasında ritmik bir şekilde dalgalanıyor, adeta geceyi yarıyordu. Atım huzursuzca kişneyip geri adım attı.
Işığa doğru bir adım attım, parmaklarım belimdeki avcı bıçağına gitti. O ışığın kaynağını görmek için yanıp tutuşuyordum ama içimden bir ses, henüz buna hazır olmadığımı fısıldıyordu. Gümüş parıltı çalılıkların arkasında kaybolurken ormana buz gibi bir serinlik yayıldı.
Geriye doğru bir adım atıp dizginleri tuttum. Orion Valdris’in gölgesi, şenlik gecesinden beri peşimi bırakmayan o sızıyla birlikte artık bu ormanın derinliklerine de sinmişti. Ve ben, çok yakın bir zamanda o karanlığın içine çekileceğimi içten içe hissediyordum.
🌙✨⚔️✨🌙
Eve döndüğümde ahşap kapının ağır gıcırtısı sessizliği bıçak gibi kesti. Salondaki şöminenin cılız, can çekişen ateşinin karşısında oturan annem başını hızla bana çevirdi.
Annemin gözlerinde saklamaya çalıştığı ama bastıramadığı, daha önce hiç şahit olmadığım bir tedirginlik vardı.
“Neredeydin Asteria?” diye sordu.
Sesi sakindi ama o sakinliğin altında büyük bir fırtınanın gürültüsü seziliyordu.
“Dolaştım,” dedim üzerimdeki ağır pelerini askıya asarken.
“Nerya ile karşılaştım. Hanedandan bir kadını sürgün etmişler anne… Bir cadıyla yakalandığı için. Orion Valdris kararı bizzat vermiş.”
Annem elindeki fincanı masaya bıraktı. İçindeki pürüzsüz ıhlamur ahşaba döküldü ama o dönüp bakmadı bile. Yüzü bir anda kireç gibi bembeyaz olmuştu.
“O genç adam…” diye fısıldadı, sesi odanın kasvetli duvarlarında yankılandı.
“Sınır tanımıyor.”
“Sen onu tanıyor musun?” diye üsteledim, bir adım öne çıkarak.
“Şenlikten beri gökyüzü garip, ormanda gümüş bir ışık dalgalanıyor, başımın ağrısı bir an bile geçmiyor! Benden ne saklıyorsun anne?”
Annem hızlı adımlarla yaklaşarak iki eliyle omuzlarımı kavradı. Parmakları etime battı.
“Seni korumaya çalışıyorum,” dedi fısıltıyla.
Sesi neredeyse çaresizce çıkmıştı.
“Sadece şifacılığa, otlara odaklan. Sakın o sarayın gölgesine adım atma. O gölge seni bir kez yutarsa, kanındaki hiçbir şey seni kurtaramaz.”
Annemin o çaresiz ve korku dolu bakışları zihnimden bir an olsun silinmiyordu. Evin kasvetinden, fısıltılardan ve zihnimdeki karmaşadan kaçıp tenimdeki o tekinsiz sıcaklığı söküp atmak için tek bir şeye ihtiyacım vardı: Soğuk su.
Anneme hissettirmeden ahşap kapıyı gıcırdatmadan aralayıp kendimi dışarı attım. Patikayı geçip adayı çevreleyen kayalıklara, deniz kokusunun yükseldiği kıyıya yürüdüm. Pelerinimi, çizmelerimi ve belimdeki bıçağı bir kenara fırlatıp hiç tereddüt etmeden kendimi soğuk sulara bıraktım.
Suyun tenime çarptığı ilk an nefesim kesildi. Dibe doğru süzüldüm; suyun altındaki sessizlik zihnimdeki bütün sesleri susturdu. Yüzeye çıktığımda, göğe vuran gümüş ışığın altında şaşırtıcı bir şey fark ettim: Deniz suyu içimdeki yangını söndürmüyordu. Aksine, suyun içindeki yansımamda, köprücük kemiğimin hemen altından cildime yayılan o hafif, gümüşi ışıltıyı net bir şekilde görebiliyordum.
“Demek şenlikte yüzüme bakmadan sadece kılıcımdan gözlerini kaçırmayan o cadı sensin, değil mi?”
Kıyıdaki kayalıkların tepesinden gelen o tok ve pürüzsüz sesle suyun içinde kaskatı kesildim.
Başımı hızla yukarı kaldırdığımda Orion Valdris’i gördüm. Siyah pelerini rüzgârda bir sancak gibi dalgalanıyor, uçurumun kenarında heybetli bir gölge gibi dikiliyordu. Adımı bilmiyordu, kim olduğumu bilmiyordu ama şenlik gecesi bakışlarımın kılıcına çakılı kaldığını fark etmiş olmalıydı.
“Suda ne kadar kalırsan kal,” dedi, yavaş ve emredici adımlarla kayalıklardan suların kıyıya vurduğu noktaya doğru yaklaşırken.
“Ne gördüğün kılıcın sırrını yıkayıp atabilirsin ne de kanında yükselen o sıcaklığı.”
Orion kıyıda, çakıl taşlarının bittiği yerde durdu. Eğilip bakışlarını benim seviyeme indirdiğinde, gözlerindeki dondurucu ve tehlikeli merakı çok yakın hissettim.
“Gürültünün ve şenlik ışıklarının arasında…” dedi fısıltıyla.
Bakışları yüzümde, şakağımda ritmik bir şekilde atan o damara kaydı.
“…yalnızca tek bir varlık kılıcımı titretti. Dikkatimi neden çektin?”
“Verecek bir cevabım yok,” diye fısıldadım, çenemi soğuk suyun üstünde tutmaya çalışarak.
“Sadece bir şifacıyım ben… Kılıcınla da seninle de bir ilgim yok!”
Geriye doğru çekilip kıyıdan uzaklaşmaya, derinliğe kaçmaya çalıştım. Fakat şakağımdaki o sızı birden acımasız bir darbeye dönüştü. Sanki kafatasımın içinde gümüş bir ışık patlamıştı. Dünyanın ekseni kaydı; Orion’un kıyıdaki gölgesi, gökyüzündeki gümüş ışık ve zifiri karanlık birbirine karıştı.
Gözlerim karardı. Göğsümden dökülen son nefes suyun yüzeyinde kabarcıklar bırakırken, bedenim bir taş gibi soğuk suyun derinliklerine doğru çekilmeye başladı. Su kulağımda uğulduyor, beni dibe çağırıyordu. Tenimdeki o gizli sıcaklık suyun altında gümüşi bir hare gibi yayılırken bilincim tamamen kayıp gitmek üzereydi.
Tam o anda yukarıda, suyun yüzeyinde devasa bir kırılma yaşandı.
Karanlığı yaran haşmetli kanatlar köpükler saçarak suya daldı. Orion Valdris, suyun direncini hiçe sayan bir hızla derinliğe süzüldü. Siyah ve gümüş tüylerden dokunmuş devasa kanatları suyun altında karanlık gölgeler oluşturuyordu.
Bileğimi kavradığı an, sudan bile daha dondurucu olan teması bilincime elektrik gibi çarptı.
Beni dibe çekilen karanlığın içinden söküp çıkardı. Güçlü bir kanat çırpışıyla suyun yüzeyini yarıp dışarı çıktığımızda, akciğerlerime dolan soğuk havayla öksürerek kendime gelmeye çalıştım. Orion beni kıyıdaki kayalıklara yatırırken kanatlarından süzülen sular taşların üzerine damlıyordu. Yüzündeki o soğuk, mesafeli maske bir anlığına kırılmıştı. Bakışlarında alay değil, gerçek bir endişe vardı.
“Aç gözlerini,” dedi sesi hafifçe titreyerek.
Islak saçlarımı yüzümden geriye iterken elleri şaşırtıcı bir dikkatle hareket ediyordu.
“İyi misin? Nefes al…”
Süzülen suların ve Orion’un endişeli nefesinin arasında kendime gelmeye çalışırken, patikadan gelen nalların sert kayalara vurma sesi duyuldu. Bir at kıyıya doğru hızla yaklaşıyordu. Atın üzerindeki siluet Nerya’ydı. Nerya beni evde ve patikada bulamayıp burada olacağımı anlamış olmalıydı.
“Asteria!”
Nerya attan kayar gibi inip yanımıza koştu. Gözleri panikle açılmıştı.
“Her yerde seni aradım! İyi misin?”
Orion, Nerya’nın yaklaşmasıyla birlikte o anlık endişesini hızla maskeleyerek ayağa kalktı. Kanatlarını tek bir hamleyle sırtına geri çekerken bakışları yeniden o donduruculuğa büründü.
Zihnimdeki uğultu yerini göğsümdeki o çıldırtıcı ritme bıraktığında, Orion’un gözleri hâlâ yüzümde asılıydı. Ruhum, bakışlarındaki tehlikeye rağmen o donduruculuğuyla bana bakmasını diliyordu.
Orion, atına doğru geri çekilirken bakışlarını bir an olsun üzerimden çekmedi. Devasa, gümüş ve siyah tüylerden dokunmuş kanatları gölgenin ve karanlığın içinde tamamen kaybolmuştu ama tenimde bıraktığı dondurucu iz, hem zihnimde hem de göğsümün ortasında dipdiri duruyordu.
Nerya’nın titreyen elleriyle yardıma koşması sayesinde zorlukla ayağa kalktım. Dizlerim bükülüyor, kemiklerim soğuk deniz suyunun ve içimdeki o tuhaf yangının etkisiyle sızlıyordu. Orion birden atını karanlık patikaya doğru sürerek gözden kayboldu. Kıyıdaki gümüşi parıltı tamamen sönmüş, geriye sadece taşlara çarpan dalgaların soğuk, ritmik sesi kalmıştı.
Nerya ile birlikte tek bir kelime bile etmeden eve doğru sürdük atlarımızı. Yol boyunca rüzgâr kuruyan saçlarımı yüzüme savurdu ama içimdeki o tekinsiz sıcaklığı söküp atamadı.
Evin ahşap kapısına vardığımızda, Nerya Vaera’nın dizginlerini tutup gözlerimin içine baktı. Gözlerinde derin bir korku ve cevabını almaktan çekindiği sorular vardı.
“İyi olduğuna emin misin? O adam… varis… onun orada, senin yanında ne işi vardı Asteria?”
“İyiyim Nerya,” dedim, sesimin titrememesine gayret ederek.
“Sadece bir an dengemi kaybettim. Geldiğin için teşekkür ederim.”
Nerya tam olarak ikna olmasa da daha fazla üstelemedi. Dizginleri serbest bırakıp karanlık patikada kayboldu. Vaera’yı ahıra çekip üzerindeki takımları çözdükten sonra içeri adım attım. Evin ağır ahşap kapısı hafifçe gıcırdadı.
Salondaki şöminenin cılız ateşi hâlâ yanıyordu. Annem, elindeki iksir kasesiyle kapının eşiğinde durmuş, ıslak giysilerime ve yüzümdeki solgunluğa bakıyordu. Bakışlarındaki o tedirginlik yerini derin, sorgulayıcı bir şüpheye bırakmıştı.
“Çok geciktin,” dedi annem, sesi buğulu ve sakindi.
“Ve üstün başın sırılsıklam.”
“Ayağım kaydı,” diye yalan söyledim, bakışlarımı ondan kaçırıp odama doğru yönelirken. “Sadece biraz dinlenmek istiyorum.”
Annem arkamdan başka bir şey söylemedi ama adımlarım merdivenleri tırmanırken gözlerinin ve üzerime çöken o ağır şüphenin varlığını iliklerime kadar hissettim. Odama girip kapıyı kapattığımda sırtımı ahşaba yasladım. Odadaki karanlık, şakağımdaki sızıyı biraz olsun dindirmişti ama kalbimdeki o dinmeyen çarpıntı hâlâ sürüyordu. Pencereye yaklaşıp dışarıya, zifiri karanlığına bürünmüş Cadı Ormanları’na baktım. Orion Valdris’in gözleri hâlâ zihnimin tam ortasındaydı.
Ayın gümüş rengi gökyüzünden çekilip yerini alacakaranlığın o puslu serinliğine bıraktığı anlarda, adımlarımı Ay Koruluğu’nun kalbine sürdüm. Yaprakların arasından süzülen soluk ışık, ulu meşelerin gövdelerinde derin gölgeler oluşturuyordu.
Toprağın bağdaş kurup oturduğum kısmı nemli ve soğuktu. Önümde, kurumuş bir mine çiçeği dalı duruyordu. Şenlikten, denizden, annemin şüphe dolu bakışlarından ve Orion’un gözlerinden uzakta, sadece zihnimi susturmaya ihtiyacım vardı. Dokunuşu tenimde yankılanan yabancı sıcaklık hâlâ köprücük kemiğimin altında ince bir sızı gibi duruyordu ama bu kez o sızıya direnmek, onu bastırmak yerine nefesime katmaya çalıştım.
“Sadece bir kıvılcım…” diye fısıldadım kendi kendime.
Bakışlarımı kurumuş, cansız dala diktim.
Normalde bu otu elime aldığım an ya çürütür ya da tamamen yakıp kül ederdim. Büyü, bana her zaman kontrol edemediğim hırçın bir nehir, yıkıcı bir ateş gibi gelmişti. Fakat bu kez şakağımdaki o tanıdık ritim, içimdeki o uyuyan gücü bir düzene sokuyordu. Göğsümden yükselen sıcaklık, kolumdan parmak uçlarıma doğru pürüzsüz bir akışla süzüldü.
Gözlerimi kapattım. Zihnimde o dondurucu gözlerin bıraktığı sarsıcı iz belirdi; hemen ardından tenimden suya yayılan gümüşi parıltı…
İçimdeki büyü, o an ilk kez bir engel ya da kusur olarak değil, kanımın ayrılmaz bir parçası gibi aktı.
Nefesimi yavaşça dışarı üfleyip gözlerimi açtığımda parmaklarımın ucundan ince, gümüşi bir ışık hüzmesi sızdı.
Işık, cansız dalın etrafını bir sarmaşık gibi sardı. Kurumuş, bükülmüş yapraklar gözlerimin önünde yeniden yeşermeye, damarları canlı bir koyu yeşille dolmaya başladı. İncecik bir tomurcuk dalın ucundan sürgün verdi ve göz açıp kapayana dek kar beyazı, mis kokulu bir çiçek gibi koruluğun ortasında açtı.
Şaşkınlıkla nefesim kesildi.
Hayatım boyunca bir otu bile büyüterek canlı tutamamıştım. Şimdi ise avcumun içinde, kendi ellerimle var ettiğim ilk şifa büyüsü duruyordu. Çiçeğe dokunduğumda parmaklarım hafifçe titredi.
“Yaptım…” diye mırıldandım, inanamayarak.
Açan çiçeği nazikçe koparıp pelerinimin cebine yerleştirdim. İlk kez içimdeki gücün bir hata değil, bir çağrı olduğunu hissettim. Ve bu çağrının, o mühürlü kılıçla, koruluğun ötesinde beni bekleyen karanlıkla ve Orion Valdris’le kaçınılmaz bir bağı vardı.
Üzerimde bir hafiflik, bir gücün varlığını tüm benliğimde hissederken ne kadar zaman geçtiğinin bilincinde değildim. Gıcırdayan kapıyı açarak eve adım attığımda annemle göz göze geldim. Daha dudaklarımı aralamadan kaşları çatılmıştı.
“Asteria sen-” dediğinde gülümsedim.
“Yaptım,” gülümsemem derinleşti.
“İlk büyümü yaptım anne.”
Annemin yüzüne odaklandığımdan elinde şifa çorbası olduğunun farkına varamamıştım. Elinden kayan tencere gürültüyle yere saçılırken yüzünde korkunç bir gölge belirdi.
“Hayır…” diye fısıldarken dökülen çorbanın teninde bıraktığı yanıklar umurunda bile değildi.
Yanlış hissettiğimi umarak bir adım attım. Yeşerttiğim çiçeği parmaklarımın arasına alıp ona doğru uzatırken sordum.
“Anne, neden korkunç bir şey duymuş gibi bakıyorsun?”
Tek bir söz bile etmedi. Ellerini havaya kaldırıp dudaklarından kadim büyü sözleri dökülmeye başladığında, içimde uyandırdığım o yeni gücün tenimden söküldüğünü hissettim. Büyü, canımı acımasız alevlerle yakarak bedenimden uzaklaşıyordu.
Gözlerim dehşetle açılırken canımın acısıyla dizlerimin üzerine düştüm. Yanaklarımdan süzülen yaşlar fiziksel sızıdan ziyade, tam da şu an farkına vardığım o ağır ve acı gerçek içindi.
Yanıma yaklaştı.
“Hanedan sürgün için beş cadı istedi. Maalesef biri de benim. Şimdi biraz dinlenmelisin. Sabah uyandığında konuşacağız.”
Kaşlarım hayretle havalandı.
“Tüm gücümü mühürleyip beni etkisiz hâle getirmişken ne konuşacağız?!” diye bağırdım.
“Anlayacaksın… Her şeyi senin için yaptım.”
Kapıya doğru ilerlediğinde arkasından bakmadım bile.
“Hayır!” diye haykırdım.
“Sen her şeyi kendi bencilliğin için yaptın!”
Hâlâ dizlerimin üzerindeydim, kaç kum saati kadar zaman geçtiğini bilmiyordum. Usulca ayağa kalkarak odamdan birkaç parça giysimi aldım. Onları bez çantama doldurduktan sonra evden ayrıldım. En az bir döngü kadar zaman annemi görmek de söyleyeceklerini duymak da istemiyordum. Beni yıllardır kandırmıştı.
Herkesin alay ettiği o büyüsüz cadı olmama izin vermişti. Bana her şeyi açıklayabilirdi ama susmayı seçmişti. Şimdi konuşmasına hiç gerek yoktu.
Vaera’nın sırtına atladığımda normalde gideceğim yer olan Kamer Adaları’na doğru sürerken aniden yönümü değiştirdim ve Orion Adası’na doğru sürmeye başladım. Şu an o adada kimsenin olmaması gerekiyordu. Kamer Adaları’na gitsem annem de Nerya da beni eliyle koymuş gibi bulurdu. Ama Orion Adası’nda kimse beni aramazdı. Yasak bölge olsa da oraya gidecek, zihnimi ve kafamı toparlayacak kadar zamana ihtiyacım vardı.
Kamer Adaları’nın sınırına, Orion Adası’na bakan en uç kayalıklara vardığımda deniz zifiri bir karanlıkla çalkalanıyordu. İki adayı birbirinden ayıran o hırçın boğaz, fırtınalı dalgalarıyla âdeta geçit vermeyen bir uçurum gibiydi; sanki Orion Adası’nın gökyüzüne açılan gizemli kapısı, ancak buna cüret edenlere aralanıyordu.
Vaera dan indim. Onu burada, güvende olacağı patikanın başlangıcında serbest bırakırken nemli burnunu son kez okşadım.
“Eve dön,” diye fısıldadım.
Annem de Nerya da beni Kamer Adaları’nın sığlıklarında arayacaktı; kimse mühürlenmiş gücüyle bir cadının bu dondurucu boğaza atlayıp yasak adaya yüzmeye cesaret edeceğine ihtimal vermezdi.
Sırtımdaki çantayı sıkıca bağlayıp tereddüt etmeden kendimi karanlık sulara bıraktım.
Suyun soğuğu tenime binlerce iğne gibi battı. Bedenimdeki güç annemin büyüsüyle çekip alındığı için her bir kulaç kemiklerimi sızlatıyordu. Dalgalar beni dibe çekmeye, hırçın akıntı geri püskürtmeye çalışsa da tüm hırsımla, annemin bencilliğine ve mühürlenen kaderime duyduğum öfkeyle yüzmeye devam ettim. Ne kadar süre soğuk sularla boğuştuğumu, nefessiz kaldığımı hatırlamıyordum.
Orion Adası’nın sivri, çakıllı kıyısına ulaşmayı başardığımda dizlerimin üzerinde karaya çıktım. Bedenim kontrolsüzce titriyor, ciğerlerim soğuk havayla yanıyordu. Kıyafetlerimden sular süzülürken sadece birkaç adım atabildim ve denizin hemen kenarındaki ıslak kayalıkların üzerine yığılıp kaldım. Zihnimdeki son ışık da sönerken gözlerim karanlığa gömüldü.
🌙✨⚔️✨🌙
Gözlerimi açtığımda karşılaştığım ilk şey dalga sesleri ya da kıyının dondurucu soğuğu olmadı. Üzerimde ağır, kürk kaplı kalın bir battaniye vardı. İçeride ahşap ve reçine kokusuyla karışık hafif bir tütsü aroması dalgalanıyordu. Bakışlarımı etrafta gezdirdiğimde, ıslak kayalıkların arasında değil, rüzgârda hafifçe esneyen devasa, koyu renkli kumaşlardan dikilmiş geniş bir çadırın içinde olduğumu fark ettim.
Çadırın köşesindeki alçak ahşap bir sehpanın üzerinde duran mumun cılız ve sıcak ışığı, içerideki gölgeleri dans ettiriyordu. Islak kıyafetlerimin yerini kuru ve yabancı bir örtü almıştı. Nerede olduğumu anlamaya çalışarak hızla doğrulmaya çalıştım ancak bedenim hâlâ hem yüzmenin yorgunluğu hem de mühür büyüsünün ağırlığıyla bitkindi.
Tam o sırada çadırın girişindeki ağır kumaş perde hafifçe aralandı ve içeriye gecenin soğuk rüzgârıyla birlikte uzun, heybetli bir gölge süzüldü.
Bölüm sonu.
Sanki gücüm, onun kim olduğunu benden önce biliyordu.
Bölüm etkileşimi
