Ruh Mührü 3’ÖLÜM MELEĞİ 🌙✨

Vaveyla Yazarı: Pınar Salih

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 7Şu an: Ruh Mührü 3’ÖLÜM MELEĞİ 🌙✨

♪ Bölüm Şarkısı,
Fleurie – Hurts Like Hell

“Bir cadının kanı, bir meleğin kanına değdiğinde… hiçbir mühür sonsuza dek kapalı kalmaz.”
Canlar beğeni ve yorumlarınızı bekliyorum 🫠

İyi okumalar canlarım 🌙✨

Kollarımı yatağın ipek olduğunu düşündüğüm yumuşak çarşafına bastırıp biraz toparlandığımda, mum ışığının altında heybetiyle herkesi diz çöktüren Orion Valdris ile göz göze geldim. Yapılı omuzlarıyla tam karşımda dikilip beni izlerken kendimi tamamen çıplak ve savunmasız hissettim. Kalbim sanki boğazımda atıyordu; beni böyle karanlık dikkatle izlemesi avuçlarımda soğuk ter damlaları oluşturuyordu.

Bu adam bana bu kadar yabancıyken, neden bir o kadar da tanıdık geliyordu? Neden içimden bir ses onunla durup sebepsizce kahkaha atmak istiyordu?
Kadim iksirlerden, otlardan ve kılıçlardan başka hiçbir şeye ilgi duymamışken, şimdi bu adamın tüm dikkatini üzerimde toplamak için amansız bir arzu duymam nasıl mümkündü?

Bu duygular benliğime öylesine yabancıydı ki...

Sanki zihnim ve hislerim kendi kontrolümden çıkmış, Nerya ile yer değiştirmişim gibi hissetmekten kendimi alamıyordum. Aralanan dudaklarımdan titrek, sarsıntılı bir nefes döküldüğünde kaşları hafifçe havalandı. Ağır, temkinli ve tehditkâr adımlarla bana doğru yaklaşmaya başladı. Dizinin biri yere, diğeri oturduğum yatağa değdiğinde nefesimi istemsizce tuttum. Tam o an, ondan asla beklemeyeceğim, zihnimin ucundan bile geçiremeyeceğim bir şey gerçekleşti. Orion Valdris, o buz tutmuş ve donuk benliğine tezat bir şekilde başını geriye, çadırın tavanına doğru kaldırdı. Ardından dudaklarından, dehşet diyebileceğim güzellikte olan, içimi yakıp kavuran gür bir kahkaha döküldü.
Dudaklarım kuruduğunda, istemsizce dilimle dudaklarımı ıslattım. Göğsüm hızla kalkıp iniyor, soluklarım çadırın sessizliğinde yankılanıyordu.

Orion, attığı kahkahanın ardından üzerime doğru biraz daha eğilirken adeta hayranlıkla bakakaldı. O dondurucu buz mavisi gözleri, pürüzsüz bir karanlıkla yüzümden aşağı kayıp hızlanan soluklarıma düştü. Aramızdaki santimler erirken teninden yayılan o tekinsiz, buz gibi sıcaklık göğsümü yakıyordu.

"Kimsin sen?" diye sordu.

Sesi ne bir tehdit taşıyordu ne de sıradan bir merak; dudaklarından dökülen her bir kelime, doğrudan ruhumu soymak için bilenmiş incelikli bir bıçaktı. Üzerime biraz daha eğildiğinde, gölgesi yatağın üzerini tamamen kapladı; çadırın karanlığı ikimizi bu diyarın geri kalanından sıyırdı.
Gözleri dikkatle dudaklarımdan gözlerime tırmandı.

"Sıradan bir cadı mısın?" dedi fısıltıyla.
"Yoksa sulara kapılmışken kıyıdan toplayıp çadırıma taşıdığım çaresiz bir yabancı mı?"

Nefesim boğazıma tıkandı. Bedenimi kıyıdaki o dondurucu kayalıklardan buraya onun taşıdığı gerçeği, buz gibi ürpertiyle sırtımdan aşağı kaydı. Kendi adıma bile yabancılaşmışken, annemin büyülediği gücümün acısıyla ona verecek net bir cevabım yoktu.

"Size zarar vermeye gelmedim Lordum," diye fısıldadım, sesimin titremesini engelleyemeyerek.

"Kamer Adaları'ndan kaçıyordum... Annemden. Yasak olduğunu biliyordum ama kafamı toparlayacak kadar zamana ihtiyacım vardı. Buraya kadar yüzebileceğimi bile düşünmemiştim."

Orion'un dudaklarının kenarı alaycı ama tekinsiz bir kıvrımla yukarı kalktı. Bükülen dizinin üzerinde biraz daha yükselip aramızdaki son mesafe kırıntısını da yok etti. Soluğu yüzüme çarptığında ruhumun en ücra köşesindeki o uykucu sıcaklık yeniden kıpırdandı.

"Demek sadece kafanı toparlamak için..." dedi, sesi karanlık bir fısıltıya dönüşürken.

"Peki söyle bana, o zaman neden adaya adım attığın andan beri mühürlü kılıcım ve bu klanın toprakları senin varlığınla sarsılıyor?"

"Bilmiyorum," dedim pes eden bir tınıyla.

Gözlerim kucağıma düşmüştü. Hilal gecesinde şenliğin meydanında gördüğüm mühürlü kılıç, başıma çöken o ağrı ve gümüş çakım… Üçü de hâlâ benimleydi.

Parmaklarımın arasındaki ipek çarşafı öfkeyle sıkıyordum. İçimdeki tek duygu kafa karışıklığı değildi; anneme duyduğum öfke göğsümün ortasında kesilmeyecek kadar yüksek bir alevle yanıyordu. Beni evrende var olduğum süre boyunca kandırmıştı. Düşüncelerimin arasında boğulurken bir anda onun parmakları çenemi usulca yakaladı. Dokunuşu sert değildi ama karşı koyulmaz bir güç taşıyordu. Yüzümü yukarı kaldırıp gözlerimi yeniden kendi karanlığına mahkûm etti.
O kadar yakındı ki, solukları soluğuma karışıyordu. Sıcak nefesi dudaklarıma her çarptığında içimdeki yaralı yer hafifçe sızlıyordu.

"Sen basit bir cadı değilsin," dedi.

Sesi, kadim bir sırrı itiraf eder gibi boğuk ve sakindi.

"Ne?" dedim, şaşkınlığımın beni kuşatmasına izin vererek.

Güldü. Hayır, hayır... Güldüğünde, o sert ve tekinsiz yüzünde beliren yanaklarındaki gamzelere sanki bir bir yıldızlar düştü. Karanlık, dondurucu benliğinin ardında saklanan o eşsiz detay, tam o an içimdeki alevden bile daha sıcak bir hisle göğsümü yaktı.

"Bir kızda şaşkınlığa rastlamak çok değişikmiş," dedi, sesi kıkırdamasıyla pürüzsüz bir derinlik kazanırken.

Gamzelerinde saklanan o narin ışık hâlâ yüzündeydi ama gözlerindeki karanlık, tehlikeli dikkatinden tek zerre bile kaybetmemişti. Parmakları hâlâ çenemi kavramış durumdaydı; dokunuşunun dondurucu soğukluğu ile tenime yaydığı o tuhaf sıcaklık birbirine karışıyordu.

"Hele ki bu adaya gelip mühürlerimi sarsacak kadar cesur; ya da ne yaptığını bilmeyecek kadar saf bir cadıda."

Bakışları dudaklarımdan ayrılmadan bir milim daha yaklaştı. Soluğu tamamen benim soluğumla çarpışıyordu.

"Söyle bana," dedi boğuk bir fısıltıyla.

"Seni adaya düşüren o hırçın sular mıydı, yoksa buraya gelmeni isteyen kalbinin sesi mi?"

Çenemi tutan parmaklarının temas ettiği yerden, tenimin tam altından beklenmedik bir sıcaklık yayıldı. Sanki annemin içime ördüğü o buzdan ve karanlıktan büyü, Orion'un dokunuşuyla ilk çatlağını verdi. Göğsümün ortasından boğazıma doğru amansız bir kıvılcım yükseldi. İçimdeki o uykucu, bastırılmış güç; Orion'un yakınlığına, teninin kokusuna yanıt verir gibi görünmez bir filiz gibi parıldadı. Çenemi kavrayan parmaklarının altından cılız, mürdüm rengi bir ışık hüzmesi sızdı ve ikimizin de yüzüne usulca vurdu. Orion'un gamzelerini belirten gülüş bir anda dondu. Bakışları çenemdeki o hafif, kontrolsüz ışık hüzmesine kaydığında gözleri şaşkınlıkla irileşti. Dokunduğu yerdeki sıcaklık ikimizi de yakarken, çadırın içindeki mum ışığı bu gölgeli parıltıyla bir soluk kadar titredi. Büyü sarsılmıştı. Gücüm tamamen geri dönmemişti ama ölmemişti de; Orion'un parmaklarının ucunda, ikimizin solukları arasında ilk kıvılcımını saçmıştı.

"Bu..." diye fısıldadı Orion.

Sesi sarsılmış, o alaycı tavrı yerini tekinsiz bir dona bırakmıştı. Parmaklarını çenemden çekmedi, aksine tenimdeki o küçük kıvılcımın hissiyle dokunuşunu daha da derinleştirdi.

"Güçlerine... İçindeki güce doğrudan büyü yapmışlar. Onu gizlemek, bastırmak için ağır bir büyü katmanı örmüşler."

Bakışları gözlerime tırmandığında buz mavisi irisleri koyulaştı.

"Ama o büyü... bana dokunduğunda çözülmeye zorlanıyor."

"Gitmeliyim," dedim, sesime bulabildiğim tüm kararlılığı yükleyerek.

Panik, buz gibi bir dalga halinde tüm bedenimi kuşatmıştı. Güneşler aşkına... Benim, Hanedanlığın en tehlikeli varisiyle onun çadırında baş başa olmam her şeye sebebiyet verebilirdi. Ben güçleri büyüyle bastırılmış bir cadıydım, o ise bir melek kanlıydı. Bu yasak temasın ortaya çıkması kesin bir sürgün, hatta haritadan silinmiş o karanlık topraklarda kaos yaratıklarına yem olmak demekti.

Yataktan sıyrılmak için geriye doğru hamle yapmaya çalıştım. Ancak Orion parmaklarını çenemden çekmek bir yana, hamlemle birlikte yatağa biraz daha kurulup aramızdaki kaçış alanını tamamen kapattı.

"Gidemezsin," dedi.

Sesi fırtına öncesi sessizliği kadar sakin ama aşılmaz bir sur gibi sertti. Buz mavisi gözleri yüzümde gezindi.

"Dışarıda fırtına kudururken ve adaya ayak bastığın an kılıcım senin varlığınla çıldırmışken seni hiçbir yere bırakmam."

Yataktan aniden Orion'u üzerimden iterek sıyrıldığımda, aramıza giren mesafeyle rahat bir nefesi ciğerlerime yolladım. Elimi saçlarıma atıp yüzümden uzaklaştırırken, çatılan kaşlarıyla ayağa kalkıp karşıma dikilen heybetli bedeninden gözlerimi kaçırdım. Bu adam beni yakacaktı. Bu adam benim ölüm fermanımdı; bunu tüm benliğimde hissediyordum. Kanımın üzerine yemin edebilir ama ıspatlayamazdım.

"Gideceğim Lordum," dedim, dudaklarıma dişlerimi geçirerek.

Ellerimle kendi bedenimi sıkıca sardım.

"Bakın, ben bir cadıyım ve dediğiniz gibi gücüme büyü yapılmışken, sizin karşınızda güçsüz yabancıdan farksızım."

Bana doğru tehlikeli adımla yaklaştığında dursun diye ellerimi refleksle havaya kaldırdım.

"Buraya yakında sürgün başlayacak diye, kimse olmaz düşüncesiyle geldim. Valdris Hanedanı'ndan birinin bile burada olduğunu bilseydim adımımı atmazdım ki sizi hiç saymıyorum, Lord Orion Valdris. Lütfen beni affedin ve bırakın gideyim."

Orion kaldırdığım ellerime, ardından gözlerimin içine dondurucu bir sessizlikle baktı. Buz mavisi gözlerinde tekinsiz bir fırtına kopuyordu ama adımları durmuştu.

"Büyüyle bağlamış olsalar da," dedi, sesi çadırın içinde yankılanan boğuk bir tehdit gibiydi.

"O kanındaki güç bu adaya bastığın an mühürlü kılıcımı uyandırdı. Ve sen, güçsüz bir yabancı olduğunu iddia ederken bile Valdris topraklarında bu kadar dik durabilen tek cadısın. Buradan yürüyerek çıkabileceğine gerçekten inanıyor musun?"

Sözleri çadırın dondurucu havasına bir kılıç gibi saplandı. Bedenim omurga kemiğime kadar ürperirken geri adım atmak istedim ama sırtım çadırın direğine çoktan dayanmıştı. Kaçacak alanım bile kalmamıştı.
Orion, ellerimi kaldırdığım mesafeyi hiçe sayarak aramızdaki son adımı da kapattı. Heybeti, üzerime düşen gölgesiyle loş ışığı kesiyordu. Ama gözlerinde bana zarar vermek isteyen baş muhafızın değil, çözmeye çalıştığı bilmecenin önüne geçmiş bir avcının amansız merakı vardı.

"Eğer bu adadan tek bir adım dışarı atarsan," dedi, sesi neredeyse fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da emrediciydi.

"O kıyıdaki dalgalar seni geriye fırlatmaz, sürgün için salınan kaos yaratıkları kokunu iki milimden alır. Büyülenmiş, bastırılmış gücün bile onlara ziyafet gibi kokuyordur, Asteria."

Adımı dudaklarından duyduğum an kalbim göğüs kafesimi delercesine çarptı. Ona adımı söylememiştim. Kim olduğumu açıklamamıştım.

"Adımı... nereden biliyorsunuz?" diye fısıldadım, titreyen sesimi gizlemeyi beceremeyerek.

Dudaklarının kenarı, o tekinsiz gamzesini yeniden ortaya çıkaracak şekilde hafifçe büküldü. Gözleri, gözlerimden aşağı, göğsümün ortasında; annemin büyüsünün filizlendiği o yere kaydı.

"Kamer’in kaçak cadısı, Elayra'nın kızı..." dedi, parmağının ucunu bu kez dokunmadan, sadece tenimin milim ötesinde gezdirerek.

"Seni bu adaya getiren şey sadece annenin bencilliği değil. Seni buraya çağıran, kıyıdaki kılıcımın çekimiydi. Ve ben, kılıcımın kimi seçtiğini öğrenmeden hiçbir yere gitmene izin vermem."

Göğsüm hızla kalkıp inerken gözlerine kilitlendim. Haklıydı. Dışarıdaki dondurucu fırtınaya, gücüm olmadan ve bu adamın gölgesi üzerimdeyken adım atamazdım. Ama onun yanında kalmak, dışarıdaki kaos yaratıklarının arasına atlamaktan farksızdı.

"Hanedanlık sürgün fermanını verdiğinde, adaların etrafındaki tüm sulara kaos yaratıklarını saldı. Sürgün dönemi bitene kadar o sular karanlığın aç dişleriyle dolu."

Gözlerim dehşetle açıldı. Gelirken boğuştuğum o hırçın dalgaların arasında, her an beni yutmaya hazır yaratıkların olduğunu düşünmek sırtımdan aşağı buz gibi bir ter akıttı. Kendimi o dondurucu sulara gözü kapalı atarken ölümün kıyısından geçtiğimi yeni anlıyordum.
Orion aramızdaki son adımı atıp üzerime doğru eğildi. Buz mavisi gözleri yüzümdeki dehşeti saniye saniye okuyordu.

"Yani küçük cadı," dedi fısıltıyla, "şu an o sulara adım attığın an parçalanırsın. Gücün büyülenmişken, karşımda durmaktan ve benim korumama sığınmaktan başka hiçbir çaren yok."

"Lordum..." dedim, sesimdeki çaresizliği gizlemeye çalışarak.

Bu unvan dudaklarımdan neredeyse bir lanet gibi dökülmüştü.

"Eğer o sular yaratıklarla doluysa ve ben buradan gidemiyorsam... siz benden ne istiyorsunuz?"

Orion'un gözlerinde karanlık bir memnuniyet parıldadı. Dudaklarının kenarı hafifçe bükülürken, aramızdaki mesafeyi tamamen kapatıp üzerime doğru eğildi.

"Çok basit, küçük cadı," dedi fısıltıyla.

"O sular kapanana kadar bu adada benimlesin. Ve o süre boyunca, kanının kılıcımı neden uyandırdığını ve içindeki o büyüyü kimin, neden ördüğünü bana adım adım anlatacaksın."

"Hanedan üyesi birinin bile affı yok mu?"

Orion birkaç soluk süre cevap vermedi. Çadırın köşesinde bulunan masasına doğru ağır, kendinden emin adımlarla ilerledi. Cam şarap sürahisinden kadehine koyu renkli şarabı doldururken hamleleri ölümcül bir sakinlik taşıyordu. Sert, kaslı kalçasını masanın kenarına yasladı. Bakışları, üzerimdeki ıslak ve döküntü kıyafetleri hiçe sayarak beni sanki tamamen çıplakmışım gibi başımdan ayaklarıma kadar süzdü.

"Kanımdan olsun olmasın... Bunun için yetiştirilmişken ve kehanetten doğan o karanlık tüm evreni yok edecekken kimseye acımam," dedi.

Sesi dondurucu bir kesinlik taşıyordu. Kadehinden bir yudum alırken gözleri mum ışığının gölgesinde parıldadı.

"Hele ki bu evrende, hiç bir faniye, türe hiç acımam. Şimdi söyle bana, Asteria... Gerçekten o yaratıkların cirit attığı sulara atlayıp şansını denemek mi istiyorsun, yoksa bu çadırda kalıp herşeyi bana teslim etmek mi?"

Gözlerimi kırpıştırdım ardı ardına.
Tekrar güldü. Gamzelerine yeniden o ışıklar dolarken, kadehini dudaklarına götürmeden önce bana doğru hafifçe kaldırdı.

"Teslim olmak derken?" diye sordum, sesimdeki tereddüdün ona sezdirmemesi için gururuma sığındım.

Orion kadehinden derin bir yudum aldı. Sert adem elmasının iniş kalkışını izlerken boğazımın kuruduğunu hissettim. Masadan doğrularak kadehi kenara bıraktı ve aramızdaki mesafeyi tek bir adımda kapattı.

"Diyorum ki küçük cadı..." dedi, sesi fısıltı kadar yakın ama gök gürültüsü kadar baskındı.

Eli zayıf bir hareketle belime doğru kayıp beni kendine biraz daha çektiğinde, nefesim tamamen kesildi.

"Bana sırlarını, korkularını ve sınırlarını teslim edeceksin. Karşılığında ben de seni o suların altındaki yaratıklara yem olmaktan koruyacağım."

Buz mavisi gözleri doğrudan ruhuma bakıyordu.

"Çünkü bu adada," diye tamamladı, "benim rızam olmadan ne ölebilirsin, ne de kaçabilirsin."

“Cadı olmam bir suçmuş gibi konuşmayı bırakın, Lordum.”

Farkında olmadan geriye doğru bir adım attım. Fakat sırtım çoktan çadırın demirlerine dayanmıştı. Daha fazla kaçamazdım.

“Peki… ne ima ediyorsunuz siz?”

Orion alay eder gibi başını hafifçe yana yatırdı.

"İma etmiyorum gördüğümü söylüyorum." dedi, sesi kışkırtıcı bir fısıltıdan farksızdı.

Aramızdaki bir soluk mesafeyle, göğsü her nefes alışında benimkine değecek kadar yakındı.

"Bana diktiğin şu parıldayan gözlerin, titreyen dudakların ve dokunuşumla alev alan tenin..."

"Sana dokunacağıma gelirsek..." dedi, eli usulca yüzüme doğru yükselip yanağımın milim ötesinde durdu.

Sıcaklığı tenimi yakmaya yetiyordu ama parmakları temas etmiyordu.

"Bir cadıya dokunmak benim asil kanımı kirletmez, küçük cadı. Ama senin kanındaki büyü... Belli ki sana dokunulmasından, en çok da benim dokunmamdan ölesiye korkuyor."

"Sen…"

Korku gözlerimi irice açmıştı. Demirden yana kayıp geriye doğru adımlamaya başladım. Soluklarım teklerken çadırın kumaşına sırtım çarptı ve tam o an dibimde bitti.

"Lordsun sen! Krallığın varisi, melek kanlısın… Ne dediğini işitiyor musun?"

Ellerim, onu itmek için sert kaslarla bezeli göğsüne dokunma gafletinde bulundu. Ancak onu uzaklaştırmak isteyen aklımın aksine; bedenim onun bedenine kenetlenmek için âdeta çıldırıyordu. İçimdeki o baskılanmış güç, zihnimin kuytularında Orion Valdris diye çığlıklar atıyordu. Canım yanıyordu; o amansız gücü, annemin ördüğü o büyülü zincirlerin arkasında tutmaya çalışmak beni mahvediyordu.

"Cadı ve melek… Bu iki tür birbirine yaklaşamaz. Bu kuralları krallık koydu!" diyebildim zorlukla.

Orion, göğsündeki titreyen ellerime baktı. Dudaklarının kenarında o dondurucu ama büyüleyici tebessüm yeniden belirdi. Eğilip kulağıma doğru fısıldadığında, sıcak soluğu tenimi yaktı.

"Kuralları krallık koydu, doğru…" dedi, sesi göğsünün derinliklerinden gelen bir gürleme gibiydi.

"Ama bu adada krallık yok, küçük cadı. Bu adada sadece ben varım. Ve senin o yasak kanın, kuralları zerre kadar umursamıyor."

"Birkaç soluk evvel hanedandan birine bile acımayacağını, hiç bir türe acımayacağını söyleyen sendin!"

Sesim, çadırın daralan dairesinde yankılandı. Göğsündeki parmaklarım titriyor, ama içimden sızan o mürdüm rengi kıvılcımlar kumaşın üzerinden tenine ulaşıyordu. Onu itmeye çalışan ellerim, tuhaf bir biçimde sıcaklığına tutunmak ister gibiydi.
Orion başını hafifçe yana eğdi. Bakışları, göğsüne dayalı duran ellerime indikten sonra yavaşça gözlerime tırmandı. Buz mavisi irislerinde, avcıya özgü bir parıltı vardı.

"Doğru," dedi, sesi o kadar alçaktı ki neredeyse bir fısıltıdan ibaretti.

"Acımayacağımı söyledim. Seni koruyacağımı ya da bu yasak çekimden kurtaracağımı söylemedim."

Eli, göğsündeki bileğimi kavradı. Dokunduğu an, annemin ördüğü o büyü katmanı tenimin altında çatırdadı; damarlarımdan geçen sıcaklık doğrudan hislerime saldırdı. Beni kendine bir milim daha çektiğinde aramızda hiçbir kaçış alanı kalmamıştı.

"Ben acımasızım, Asteria," dedi boğuk bir tonla.

Dudakları şakaklarıma o kadar yakındı ki nefesi tenimi yakıyordu.

"Ve seni bu adada diri tutacak tek şey, acımasızlığıma sığınman."

Bileğimi kavrayan parmakları aniden gevşedi. Orion, sanki tenime dokunmak; kendi iradesini de zorluyormuş gibi hızla geri çekildi. Aramıza giren ani mesafeyle çadırın dondurucu havası yeniden ikimizin arasına doldu. Göğsümdeki o yakıcı sıcaklık ve içimdeki mürdüm rengi çığlıklar, onun geri adımıyla sert bir duvara çarpmışçasına kesildi.
Soluk soluğaydım.
Orion ise tamamen mesafeli, ulaşılamaz bir heykel gibi karşımda duruyordu. Az önceki kışkırtıcı, tehlikeli yakınlığından iz kalmamıştı. Gözleri bakışlarıma dondurucu bir soğuklukla kilitlendi. Üzerindeki pelerinini tek bir sert hamleyle düzeltti ve aramızdaki sınırı yeniden çizdi.

"Gördün mü?" dedi, sesi bu kez hiçbir duygu barındırmayan, kemik sızlatan bir tonda çıkmıştı.

"Büyün bana dokunduğun an kontrolden çıkıyor. Ve sen hâlâ krallığın kurallarından bahsediyorsun."

Masanın üzerindeki şarap kadehini eline aldı ama içmedi. Sadece parmaklarının arasında çevirerek bana aramızdaki o devasa uçurumu hatırlatan bir edayla baktı. Orion, bakışlarını üzerimden çekip derin bir nefes verdi. Masanın üzerine kadehi bıraktıktan sonra, eliyle kürklerle kaplı yatağı işaret etti.

"Yatağa geç. Bu gece orada uyuyacaksın."

İşittiğim şeyle şaşkınlıkla duraksadım.

"Ne?"

"Duydun işte," dedi, arkasını dönüp masadaki haritaları karıştırmaya başlarken. Bana bakmıyordu bile.

"Geceyi buz gibi toprakta geçirip sabah can çekişen bir cadıyla uğraşmak istemiyorum. Ben masada kalacağım. Şimdi geç ve kapa gözlerini."

Yatağa doğru tereddütlü adımlarla ilerlerken kürklerin arasına süzüldüm. Üzerlerindeki koku doğrudan Orion'a aitti; deniz tuzu, çam ve melek kanından gelen tekinsiz bir sıcaklık...

Yatak beni içine çekerken, çadırın diğer ucundaki o silüete baktım. Araya koyduğu bu sert mesafe, az önceki dokunuşundan bile daha fazla gerilim yaratıyordu.

Tam dalarken kulağımın dibinde ilk önce soluğunu, ardından sesini işittim.

"Sen gerçekten kimsin öğreneceğim. Çünkü hiçbir karşı tür, savaştığım uğruna sözleri dudaklarımdan dökemedi. Ama sen istemediğim sözleri dudaklarımdan nasıl döktün, beni güçlerin büyülüyken nasıl etkin altına almayı başardın..."

Sözleri, karanlığın içinde iliklerime işleyen bir fısıltı gibi doğrudan ruhuma aktı. Soluğu şakaklarımı yakarken gözlerimi açmaya cesaret edemedim. Kalbim göğüs kafesimi delercesine çarpmaya başladı ama hareket bile edemedim.
Nefesi, kulağımın çizgisinden boynuma doğru usulca kaydı. Dokunmuyordu ama varlığı tenimde alevden bir iz bırakıyordu.

"Uyu şimdi, küçük cadı..." dedi, sesi karanlığın içinde yankılanan tehlikeli bir nenni gibiydi.

"Çünkü güneş yükseldiğinde, senin o uykucu büyün de, benim kontrolüm de bu adada sınanacak."

Hışırtı seslerine eşleşen dalga sesleri kulaklarımdan içeriye sızarken usulca aralandı gözlerim. Birkaç soluk sürede kendime gelmeye çalıştığımda, dışarıda yabancı sesler duyumsadım.
Uzak ve çok anlaşılır olmadığı için usulca kalkarak çizmelerimi giyip bağcıklarımı bağladım. Gözlerimin içinde tuhaf, ince bir sıcaklık vardı; sanki göz kapaklarımın ardında ateşten cılız kor geriliyordu. Kaz tüyü rahatlığı veren ipek çarşaflardan ayrıldığım an, bedenim aniden tepetaklak olarak yere düştü. Elimi kaldıracak takatim olmadığı gibi, nefesim tamamen kesiliyor gibiydi. Göğsüme çöken bu ölümcül ağırlık, içimdeki uykuda olan büyünün feryadıydı; adadaki kadim bir şey, sanki ruhumu yerinden sökmeye çalışıyordu.

"Lordum lütfen, yardım edin!"

Dışarıdan yükselen ve yalvaran sesin sahibi Nerya'ydı.

Ama adını dudaklarımdan dökemeyecek kadar ruhum zindanlarda çürümüşçesine derbeder olmuştu. Zihnim bulanıyor, çadırın tabanında soğuk toprağa gömülü halde nefes almaya çalışıyordum.
Çadırın örtüsü sertçe savruldu. İçeriye dolan dondurucu deniz rüzgârıyla birlikte Orion'un heybetli gölgesi üzerime düştü. Beni yerde o halde gördüğünde, buz mavisi gözlerindeki o dondurucu sakinlik yerini anlık bir dehşete bıraktı.

"Asteria!"

Tek bir adımda yanımda bitti. Dizlerinin üzerine çöküp beni kaldırmadan önce, beline taktığı hançerin ağzını tereddüt etmeden kendi avucuna geçirdi. Açılan kesikten sızan koyu kızıl kanı, hiç düşünmeden alnıma ve omuzlarıma
bastırdı. Bedenim bir anda ısınırken, güçlü kolları beni topraktan söküp aldı. Göğsüne temas ettiğim an damarlarımdaki o mürdüm rengi alev yeniden patladı. Beni kucağına kayda değer bir aceleyle alırken dışarıya, Nerya'nın sesinin geldiği yöne doğru dondurucu bir sesle kükredi:

"Yaklaşmayın! Kimse çadıra tek bir adım bile atmayacak!"

"Birazdan arkadaşınla gitmene izin vereceğim. Arkana bakmadan git ve bir daha karşıma işin ucunda ölüm olsa dahi çıkma. Eğer karşıma çıkmaya cüret edersen şayet acımasız bir lordun ne olduğunu, gözlerinden irin yerine kan akıttığında anlarsın cadı."

Tehdidi, üzerimdeki kürklerden bile daha dondurucu bir soğuklukla havada asılı kaldı. Dudaklarında o kışkırtıcı, tekinsiz tebessümden iz dahi yoktu; karşımda duran şey sadece katı, acımasız bir Melek Kanlıydı.

Bana son bir nefes kadar yakın durduktan sonra sertçe geriledi. Avucundaki kesiğin sızısını hiçe sayarak çadırın kapısına doğru yürüdü ve kumaşı tek bir savuruşta kenara çekti.
Dışarıdaki sert rüzgâr ve deniz tuzu kokusu içeri dolarken, Orion tondan yoksun, buz gibi sesiyle dışarıya gürledi:

"Nerya!"

Dışarıda bekleyen Nerya adeta içeriye fırladı. Gözleri yaşlı, nefes nefeseydi. Ama Orion onun yüzüne bile bakmadan çadırın çıkışına adım attı. Kapıda durup başını hafifçe arkaya çevirdi; gözleri son kez beni, omuzlarımdaki izleri silinmiş ama ruhuma kazınmış o yasak kanın gizemini buldu.

"Al arkadaşını," dedi Nerya'ya, gözlerini benden ayırmadan.

"Ve dua edin ki bu andaki zayıflığınızı tekrar görmek zorunda kalmayayım."

Arkasını dönüp dalga seslerinin arasında kaybolurken, Nerya dizlerinin üzerine yanıma çöktü. Ama benim bakışlarım hâlâ kapıda, Orion Valdris'in arkasında bıraktığı boşluktaydı.

Kaelin ve Ronan devasa kanatlarını tek bir hamlede açtığında, adanın kıyılarını kasıp kavuran sert bir rüzgâr koptu.

Orion'un dondurucu emri hâlâ havadaydı: "Karşıma bir daha çıkma."

Kaelin, korkudan kaskatı kesilmiş Nerya'yı tek hamlede kucağına aldı. Ronan ise beni çelik gibi sert kollarıyla kavradığı an, iki melek kanlı adanın kayalıklarından gökyüzünün aydınlığına doğru havalandı. Sırtlarındaki gümüşi ve simsiyah devasa kanatların çırpınışıyla Orion'un adası ayaklarımızın altında hızla küçüldü.

Ronan’ın kucağında çırpınmaya çalışarak, "Bırak beni!" diye bağırdım.

Tenimin altında, Orion'un omuzlarıma sürdüğü o yasak kan cayır cayır yanıyordu.

Ronan buz gibi sesiyle, "Kıpırdama cadı. Görevimiz sizi Ay Koruluğu'na bırakmak," diye gürledi.

Gökyüzünde süzülerek Ay Koruluğu'nun sık, gümüşi ağaçlarının arasına indiğimizde, Ronan ve Kael bizi hafifçe yere bıraktı. Kael kanatlarını kapatırken Nerya hâlâ geçirdiği şokla titriyor, anlamayan gözlerle bana bakıyordu. İki melek kanlı, tek bir kelime dahi etmeden gümüş ışıklar saçarak gözden kayboldu.
O an, damarlarımdaki mürdüm rengi güç serbest kaldı.

Orion'un kanı, annemin yıllardır üzerime ördüğü büyüleri zehir gibi yakıp yıkmıştı.
Nerya ile evin önünde vedalaşıp ahşap kapıyı ittiğimde, içerideki mum ışığı sertçe titredi. Annem masanın başındaydı. Kapının açılmasıyla birlikte elindeki kadim büyü kitabını hırsla duvara doğru fırlattı. Ağır kapağın duvara çarpıp yere düşme sesi odada yankılandı. Masadan öyle bir öfkeyle kalktı ki sandalye geriye doğru devrildi.

"Neredeydin sen?!" diye gürledi, sesi panik ve öfkeyle titriyordu.

Üzerime doğru yürürken gözleri yüzümde, özellikle de ışığın altında tuhaf bir parıltıyla parıldayan gözlerimde kilitlendi.
Aniden olduğu yerde çakılı kaldı. Yüzündeki öfke, yerini saniyeler içinde kanı çekilmiş bir dehşete bıraktı.

"Sen..." dedi, sesi boğulur gibi çıktı.

Tek bir adımda yanımda bitip ellerini omuzlarıma yapıştırdı. Yüzümü ışığa doğru çevirirken gözleri genişlemişti.

"Gözlerin... Tanrım, gözlerindeki bu ışık da ne? Sen... Sen bir Melek Kanlı tarafından kutsanmışsın!"

"Anne, dur—"

"Sus!" diye haykırdı, beni sertçe sarstı.

“Sana kanını kim verdi?” Diye haykırdı.

“Orion Valdris.”

"O Melek Kanlı... Orion Valdris... Sana kendi kanını vermiş! Bir meleğin kanını nasıl kabul edebilirsin sen?! Bu Hanedanlık'ta idam sebebidir! Bir meleğin kanının bir cadının bedenine değmesi en büyük günahtır!"

Ellerini saçlarının arasına geçirip panik içinde oda boyunca koşturmaya başladı. Çıldırtıcı bir çaresizlikle eşyaları tekmeliyordu.

"Anlamıyor musun?!" diye bağırdı bana dönerek.

"O varis Muhafız Kışlası'nın en acımasız katil ruhlu savaşçısı! Ölüm Meleği olarak yetiştirildi o! Yasakları çiğneyenleri, düzene karşı çıkanları, iki türün yakınlaşmasını... Her şeyi ölümle taçlandırmak için ne eğitimlerden geçti biliyor musun sen? Acımaz bu evrende! Kral suç işlese melek gözyaşına bakmaz!"

Soluk soluğa üzerime yürüdü, gözlerindeki dehşet dondurucuydu.

"Lord salak değil! O kanı sana merhametinden vermedi! Sana bilerek verdi o yasak kanı! Senin ne olduğunu, kanındaki gücün sınırlarını anlamak için yaptı bunu! Bedenin o kanı emerken gücün onun karşısında nasıl tepki vereceğini görmek istedi!"

Annem ellerini havaya kaldırıp çıldırmış gibi camdan dışarı baktı.

"Ay ve yıldızların gücü adına... Bize bir çıkış kapısı..."

Dizlerinin üzerine çöktü.

"Seni nasıl saklayacağım ben şimdi? Üzerindeki o koruma büyüsü o yasak kan yüzünden darmadağın oldu... Biz şimdi ne yapacağız Asteria?"

"Neden! Ben ne yaptım, benim suçum ne anne? Doğduğumdan beri beni ailenden saklaman ve güçlerimi büyüyle susturmanın sebebi ne, söyle artık!" diye haykırdım.

"Görmüyor musun?!" diye bağırdı, yerdeki siyah sarmaşıkları işaret ederek.

"Sebep bu! Sen kehanette geçen o felaketin kendisisin! Krallığı yıkacak, melek soyuyla cadı soyunu birbirine kırdıracak olan sensin!"

Sözleri havamı kesti. Kanım kaskatı kesildi.

"Kehanet mi? İki türün evliliğinden doğacak kehanetten mi bahsediyorsun... Yok, hayır..." diye fısıldadım.

"Sen bir melekle beraber mi oldun! Kehaneti bile bile yasağı çiğneyerek! Benim babam cadı değildi! Sen bana, herkese yalan söyledin!"

"Çünkü bebeğime kıyamadım..." dedi annem hıçkırarak.

Alayla gülerken bana dokunmasına izin vermedim.

"Hayır, sen tüm evrene kafa tuttun! Bir cadıdan bebeğin olabilirdi. Ama sen bunu es geçtin! Tüm her şeyi kaosa sürüklerken o kaos yaratıklarından ne farkın kaldı?!"

"Kızım, şu an-"

"Evreni yerle bir edecek melezi doğuran yüce gönüllü şifacı cadı Eleyra; bizi bu uçuruma sürüklediğin için, evrende var olduğum süre boyunca herşeyi benden sakladığın için minnettarım sana.”

“Bak ne sen haklısın ama-“

“Hangi sözün damarlarımda taşıdığım felaketi önleyebilir?

Soğukça ellerimi birbirine vurdum. Boğazım düğümlendi.

"Mühürlü kılıcı o yüzden bana tepki verdi... O yüzden kim olduğumu sorup durdu..."

Annem yaşlı gözleriyle yüzüme baktı, sesi bir cesedin fısıltısına dönüştü:
“O kılıç yalnızca ilahi melek kanına ve kehanetin o katıksız karanlığına tepki verir, Asteria.”
Annemin sesi titredi. Gözlerindeki dehşet, yüzündeki tüm renkleri silmişti.
“Çünkü sen… meleğin ve cadının kanını aynı bedende taşıyan bu evrende var olan tek melezsin.”
Başını iki yana salladı, sanki bu gerçeği kendi dudaklarından duymaya bile dayanamıyordu.
“İki türün kanı damarlarında birlikte akıyor. Kılıcın üzerindeki mühür, senin melez ruhunun dokunuşuyla sarsılmış olmalı. Bedenin o kanı emdiği anda ise ne olduğunu çoktan anlamıştır.”
Bakışları gözlerime saplandı.
“Ve o Ölüm Meleği… kılıcıyla birlikte seni yok etmek için buraya gelecek.”

Bölüm sonu. 🌙✨⚔️

Sizce Orion geri döndüğünde Asteria’yı yok etmeye mi çalışacak, yoksa onu korumak için mi savaşacak? 👀

1️⃣ Yok edecek.
2️⃣ Koruyacak.
3️⃣ İkisini de yapacak… 🖤

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

31okunma 8beğeni 3yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.