6. bölüm / 7
MÜHR-Ü KAMER SERİSİ- Ruh MührüRuh Mührü 5’YIKIM🌙✨
Bölümler 7Şu an: Ruh Mührü 5’YIKIM🌙✨
- 1 Tanıtım384 kelime
- 2 Ruh Mührü 1’ GÜMÜŞ BİR ÇAKIM 🌙✨2.128 kelime
- 3 Ruh Mührü 2’ İLK BÜYÜ 🌙✨3.113 kelime
- 4 Ruh Mührü 3’ÖLÜM MELEĞİ 🌙✨3.819 kelime
- 5 Ruh Mührü 4’CELLAT 🌙✨2.099 kelime
- 6 Ruh Mührü 5’YIKIM🌙✨3.851 kelime · Okuduğun bölüm
- 7 Ruh Mührü 6’ADALETİN KILICI🌙✨3.431 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
♪ Bölüm Şarkısı,
Hozier – Take Me to Church
“Bazen kurtuluş, seni karanlığa atan kişinin kanatlarında gelir.”
Beğenip yorum yapmayı unutmayın. Fikirlerinizi deli gibi merak ediyorum 🤍
İyi okumalar canlar 🌙✨⚔️
Kışlanın derinliklerine oyulmuş mahzen, zamanın bile girmeye cesaret edemediği dondurucu bir mezarı andırıyordu. Taş duvarlardan sızan rutubet, küf ve paslı demir kokusuyla karışıp ciğerlerime doluyor, her nefeste boğazımı tırmalıyordu. Meşalelerin zayıf, titrek ışığı karanlığı aydınlatmıyor, sadece ona kasvetli, oynayan gölgeler kazandırıyordu. Bileklerimin altındaki soğuk taş zemin uyuşukluğa dönüşmüş, ama göğsümün ortasında fırtınalar koparan o mühür bir an bile susmuyordu. Zihnim, tek bir umut kırıntısının bile barınamadığı zifiri bir kör kuyuya dönmüştü. Karanlık düşünceler bir sarmaşık gibi ruhumu sarıyor, benliğimi nefes nefese esir alıyordu. Artık sadece kaçınılmaz bir felaketin paslı parmaklıklar arkasındaki seyircisiydim.
Derken, taş merdivenlerde ayak sesleri yankılandı. Ağır, ritmik, soğuk. Sessizlik bıçak gibi kesildi; kalbim göğsümde tekledi. Geleni biliyordum; adımların sahibini tenimdeki o sızlayan mühürden tanıyordum. Ancak yalnız değildi. Taş koridorda beliren iki siluet meşale ışığının menziline girdiğinde, Orion Valdris'in yanındaki adama kilitlendi bakışlarım. Altın sarısı saçları, yeşile çalan ela gözleriyle o karanlık zindana tezat bir ışık gibi sızıyordu. Asırlar önce yazılan o kanlı kehanette geçen melezi kendi gözleriyle görmek için, geliyor olmalıydı.
Soğuk, ıslak taş zeminde oturmaya devam ettim. Yüzümü kaldırmadan alttan bakışlarla baktım. Bedenimi saran çaresizlik öyle ağırdı ki, bir Muhafız Lordu ya da bir melek için kılımı kıpırdatacak gücü kendimde bulamıyordum.
"Ben Adalet Meleği, Therion Valdris," dedi sarışın adam.
Sesi taş duvarlarda yumuşak ama otoriter bir tınıyla yankılandı.
"Lütfen yüzüme bak. Seninle konuşmak için geldim."
Göğsümden kuru, acı bir kıkırdama koptu. İçine düştüğüm bu trajikomik tiyatro öyle absürttü ki, kahkaham hıçkırığa dönüşmeden hemen önce başımı yavaşça kaldırdım. Gözlerim doğrudan Adalet Meleği'nin yeşile dönük ela gözleriyle çakıştı. Therion'un adımları duraksadı. Yüzündeki sakin ifade, irislerimi gördüğü an derin bir şaşkınlığa bıraktı kendini.
"Gözlerin..." diye fısıldadı, büyülenmiş gibi. "Gözlerin ay kadar gri."
Bakışlarım, Therion'un hemen arkasında duran, sessizliği adeta ikinci bir beden gibi üzerine giymiş olan Orion'a kaydı. Boynundaki mühür gölgelerin arasında gümüşi bir kor gibi zonkluyordu; benim göğsümdeki yangın da aynı ritimle karşılık verdi, sanki iki kalp tek bir bedende çarpıyormuş gibi.
"Gözlerim mi gri?" diye sordum, sesimdeki kıran kırana acıyla.
Orion tek bir kelime etmedi. Buz mavisi gözlerini gözlerimden bir an olsun ayırmadı ama o dondurucu sessizliğini korumaya devam etti. Bakışlarındaki hırçın, karmaşık fırtınayı okuyabiliyordum; suçluluk, arzu ve görev bilinci arasında paramparça oluyordu.
Therion parmaklıklara bir adım daha yaklaştı.
"Sen evrende var olan tek melezsin," dedi, sesi neredeyse kutsal bir fısıltı gibiydi. "Ay'ın kudreti sadece damarlarında akmıyor; rengi de gözlerinde ışık saçıyor."
Oturduğum yerden yavaşça doğrulup parmaklıklara doğru ilerledim. Demirlerin soğukluğu avuçlarıma işlerken yüzümü ışığa çıkardım. Therion, parmaklıkların hemen diğer tarafından bana daha yakından bakarken, ela gözlerimin yerini alan gri ışıkla doğrudan onun yüzüne diktim bakışlarımı.
"Bu neyi değiştirecek?" diye sordum, sesimdeki meydan okuma mahzenin dondurucu havasını yaktı.
"Adalet Meleği...yoksa adaleti mi sağlamaya geldin?"
"Lord Orion'a seni görmek istediğimi ilettim," dedi Therion.
Ses tonu bir muhafızın sertliğinden çok uzak, şaşırtıcı derecede ılıman ve sakindi.
"Güneş göğe yükseldiğinde, melezin varlığından haberdar olduk," diye devam etti.
Dudaklarımda acı bir tebessüm belirdi; gözlerimi tam arkasında bir heykel gibi dikilen Orion'dan kaçırdım. Halk öğrenmişti demek ki. Yine de bu haberin hanedana ve sokaklara bu kadar çabuk yayılacağını düşünmemiştim. Annem... Tanrım, annem şu an çıldırmış olmalıydı. Evden yürüyerek çıkışım, dönmeyişim ve ardından sokaklarda yankılanan bu kehanet... Zihnimdeki karanlık düşünceler annemin yüzüyle daha da ağırlaştı, göğsümde taş gibi bir sıkışmaya dönüştü.
"Beni mi öldüreceksiniz?"
Sorum mahzenin soğuk taşlarında son derece net ve korkusuzca yankılandı; sesimdeki titremeyi bastırmak için dişlerimi sıktım. Çaresizce büzülmek yerine sonumu kabullenmek, olacakları kolaylaştırırdı. Gözlerimi yeniden Adalet Meleği'ne diktim.
"Sen ölümsüzsün," diye yanıtladı Therion.
Bu kelime mahzenin rutubetli havasında asılı kaldı. Bir lütuf değil, üzerime yıkılan devasa bir lanet gibi. Midem bulandı; sanki bu tek cümle bedenimdeki tüm havayı çekip almıştı.
"Ölümsüz..." diye tekrarladım fısıltıyla.
Bakışlarım istemsizce Therion'un omuzlarının üzerinden arkadaki karanlığa, Orion'a kaydı. Boynundaki o ay mühürlü simetri, kıyafetlerinin altından hafifçe gümüş bir ışık sızdırıyordu.
"Yani beni bu zindana, boynumda onun mühürlü lanetiyle sonsuza dek kapatacaksınız, öyle mi?"
Orion'un çenesi kasıldı. Sessizliğini bozarak ileriye doğru yavaşça adım attı. Soğuk gölgesi Therion'un ışığını kesip doğrudan parmaklıkların üzerine düştü.
"Ölümsüz olman," dedi Orion, sesi mahzenin en derin köşelerini titretecek kadar dondurucu ve boğuktu, "canının yanmayacağı anlamına gelmez Asteria."
Therion'un sözleri mahzenin dondurucu sessizliğine kutsal kehanetin ağırlığıyla düşmüştü ama şimdi Orion'ın bu tek cümlesi göğsüme saplanan bir bıçak gibiydi. Yeşil-ela gözlerdeki sakin ama sarsılmaz kararlılık, parmaklıkların arkasındaki karanlığımı ikiye bölüyordu.
"Yani adaletin..." dedim, dudaklarımdaki acı tebessüm derinleşirken. "...beni bu karanlığa gömmek mi?
Gökyüzünün hükmü dediğin şey, beni bu taşların arasına zincirleyip ruhuma kadar yakmak mı?"
Bakışlarım Therion'dan ayrılıp tam arkasında duran gölgeye, Orion'a kaydı. Buz mavisi gözleri fırtına öncesi bir sessizlikle koyulaşmıştı. Boynundaki gümüş mühür, göğsümdeki yangınla aynı tempoda zonkluyor; hissettiğim her acı kırıntısını onun da kendi teninde hissettiğini biliyordum. Bu düşünce beni hem avutuyor hem de midemi bulandırıyordu; acımı paylaşan adam, beni buraya kapatan adamdı.
Therion, aramızdaki o elektriklenmiş hava katmanını fark etmiş gibi başını hafifçe Orion'a doğru çevirdi, ardından tekrar bana döndü.
"Gökyüzü sana bir son biçmedi Asteria Ravenna," dedi, sesi mahzenin nemli duvarlarında yankılanırken. "Sana biçilen şey bir başlangıç. Ama bu başlangıcın krallığı kül etmesini önlemek... İşte benim adaletim bu iki çizgi arasında duruyor."
"O zaman bana ne yapacaksınız?" diye sordum, demir parmaklıkları daha da sıkı kavrayarak; soğuk demir avuçlarımı acıtacak kadar sıkıydı ama bu acı, içimdeki asıl acının yanında hiç kalıyordu. Tenimdeki mühür bir kor gibi parıldadı.
"Beni kilit altında tutup kehanetin tamamlanmasını mı bekleyeceksiniz? Yoksa o melek yeminlerinizin ardına sığınıp beni onun..." Bakışlarımla Orion'u işaret ettim. "...bu acımasız celladın insafına mı bırakacaksınız?"
Orion tek bir adım öne çıktı. Gölgesi Therion'un ışığını tamamen kapatırken, buz gibi sesi aramızdaki havayı kesti:
"Sen benim insafıma kalmadın Asteria. Sen kendi kanının lanetine kaldın. Ve ben o kan bu krallığı yakmadan önce, gerekirse bu mahzeni seninle birlikte cehenneme çeviririm."
"Çevirsene," dedim.
Sesimde en ufak bir titreme, tek bir geri adım bile yoktu; içimde patlamak üzere olan öfke, korkumu boğazımın derinliklerine itmişti. Kilit altında olan, bu dondurucu hücrede melez kanıyla esir düşen ben değilmişim gibi dimdik durdum parmaklıkların ardında.
"Cehenneme çevir, hemen şimdi! Bundan korktuğumu mu sanıyorsun? Bir son... Sadece tek bir son yeterli olacak bana. Ve ben o sonu beklemeden, tam şu an istiyorum! Kaos yaratıklarının koynuna gideceksem, durma, bırak şimdi olsun!"
Therion'un gözlerinde hafif bir ürperti gezindi. Orion tek bir adım daha yaklaştı; parmaklıkların dingin metaline sinen soğukluk bile aramızda yükselen o katıksız öfkeyi soğutmaya yetmiyordu. Göğsümdeki mühür sanki sözlerime yanıt verircesine yırtıcı bir yangınla zonkladı; aynı anda Orion'un boynundaki gümüşi ay simetrisi karanlığın içinde tutuşup tenini dağladı. Onun da acı çektiğini görmek, garip bir tatmin ve daha garip bir suçluluk uyandırdı içimde.
Orion dişlerini sıktı. Çenesindeki kaslar öyle sert kasılmıştı ki, teninin altındaki damarlar belirginleşti. Buz mavisi gözlerini gözlerime diktiğinde, sesindeki tehlikeli fısıltı taş duvarlarda yankılandı:
"Sana o kadar kolay bir son bahşetmeyeceğim Asteria. Kaosun koynuna gitmek istiyorsan bile... Önce bu mahzende, benimle birlikte yanmayı öğreneceksin."
Etrafımızdaki her şey; mahzenin dondurucu soğuğu, rutubet kokusu, hatta yanı başımızda duran Therion Valdris'in varlığı bile bir anda silindi. Evren ikimizin arasında daraldı; geriye sadece onun buz mavisi gözleri ve tenimi dağlayan o yakıcı mühür kaldı. Nefesim kesildi; göğsüm sıkıştı ama gözlerimi kaçırmadım.
"Öyle mi…"
Kaşlarım yavaşça havalandı, dudaklarımın kenarında tehlikeli ve meydan okuyan bir tebessüm belirdi. Parmaklıklara bir adım daha yaklaşıp yüzümü onun yüzüne santimler kalacak kadar yaklaştırdım. Sesim, taş duvarlarda yankılanan kışkırtıcı bir fısıltıya dönüştü.
"Bu kez bunu denemek için benimle mi yatacaksın, Valdris?"
Sözlerim mahzenin havasını bıçak gibi kesti. Therion'un donakaldığını bile fark etmedim; tek odaklandığım şey Orion'un çenesinde kasılan o sert çizgiydi. Boynundaki mühür, aramızda şahlanan o karanlık arzunun ve nefretin ritmiyle alev alev parıldadı.
Orion'un gözlerinde çakan o karanlık şimşek, mahzenin soğuk taşlarını bile tutuşturacak kadar yakıcıydı. Therion'un hemen arkasında durduğu gerçeği bütünüyle silinmişti zihninden. Bir adım daha attı; demir parmaklıkları öyle bir hırsla kavradı ki avuçlarının altındaki paslı metal inledi. Yüzünü parmaklıkların arasından yüzüme yaklaştırdı. Boynundaki ay mühürlü simetri gümüş bir alev gibi parıldarken, nefesi dudaklarıma çarptı; sıcaklığı tenimde bir yanık gibi kaldı.
"Beni sınama Asteria," diye fısıldadı, sesi bir celladın son fermanı kadar soğuk ve vaatkârdı.
"Seni bu parmaklıkların arkasında yakmak için yatağıma almam gerekmiyor... Ama o dili kullanmaya devam edersen, göğsündeki bu lanetin bile seni benden koruyamayacağı bir cehennem yaratırım."
Tam o anda Therion elini Orion'un zırhlı omzuna koydu. Adalet Meleği'nin gözleri ikimizin arasında, tenlerimizde aynı tempoda zonklayan o gümüşi mühürde geziniyordu. Yüzündeki ılıman ifade yerini derin, tehlikeli bir farkındalığa bırakmıştı.
"Yeter, Orion," dedi Therion, sesi bu kez emredici bir melek otoritesiyle çıktı. "Burada konuşulan şey krallığın kaderi değil... Senin kişisel yangının. Gidiyoruz."
Orion parmaklıkları tutan ellerini ağır ağır gevşetti ama bakışlarını gri gözlerimden bir an bile ayırmadı. Koridorda geriye doğru adım atarken, mahzenin karanlığı onları yeniden yutmaya başladı. Taş merdivenlerde yankılanan adımları uzaklaşırken, göğsümdeki mührün sızısı ve dudaklarımda kalan o meydan okumanın tadıyla karanlığın ortasında dimdik kaldım. Ama yalnız kaldığım an, dizlerim titremeye başladı; kimse görmesin diye kendimi soğuk taşa yasladım.
Gölgeden sıyrılan zırhların şakırtısı, mahzenin rutubetli sessizliğini bıçak gibi kesti. Orion’un yakın dostu muhafız Ronan, arkasında küçük bir orduyu aratmayacak kadar muhafızla içeri girdi. Dahası, yüzünde taşıdığı soğuk ifadenin yerini, doğrudan ruhumu hedef alan aşağılık bir tiksinti almıştı.
"Gölgeli Geçitler'e gidiyoruz," dedi, sesi cellat baltası kadar kuru ve kesindi.
Demir parmaklıklara biraz daha yaklaştım, kaşlarım çatılmıştı; kalbim göğsümde hızlanmıştı ama sesim sakin çıktı.
"Adalet Meleği bundan bahsetmedi. Daha birkaç soluk önce tam burada, senin durduğun yerdeydi."
Dudakları alaycı, buz gibi bir kıvrımla yana kaydı.
"Babam..." dedi.
Kelime ağzından öfkeyle dökülmüştü.
Babası Adalet Meleği Therion Valdris'ti; ancak karşımda duran bu adam, meleksel bir soydan çok Azrail'in öz evladını andırıyordu.
"Neyse ne..." diye devam etti, sabırsız bir küstahlıkla. "Kral emrini az önce verdi. Senin gibi bir melezin varlığıyla nişan kutlamasının mahvolmasını istemiyor. Gidiyoruz. Artık kutlamanı Gölgeli Geçitler'de, o kaos yaratıkları ruhunu emerken yaparsın."
Demir parmaklıkları açan muhafızların gürültüsü arasında, gözlerimi milim ayırmadığım Ronan bakışlarını benden ısrarla kaçırıyordu. Melez ruhum uyanıp Orion ile mühürlendiğinde ayın dondurucu tonuna bürünen gözlerimden rahatsız olduğu açıktı.
"Muhafız Ronan…" diye seslendim donuk ama baskın bir tonda.
Kilit altında değilmişim, sürgüne yollanmıyormuşum gibiydi tavrım. Trajikomik bir cesaretti bu. Fakat bir zamanlar gücüm mühürlüyken bile burnu yere düşse eğilip almayacak o mağrur kız, ruhu uyandığında geri adım atacak değildi. Gözlerime yine bakmadı.
"Sürgüne giden bir melezin sesi fazla çıkıyor, ne dersin?" dedi.
Sesinden saf kibir akıyordu, lakin bakışlarını kaçırması bu kibri acınası kılıyordu.
"Gözlerim seni çok mu korkutuyor?"
"Kapat çeneni!" diye haykırdı ansızın.
Paslı demir kapıdan dışarıya ilk adımımı attığımda, muhafızlar üzerime çullanıp ellerimi büyü bastıran runik kelepçelerle sırtımda kenetlediler. Bitişik bileklerimde soğuk metalin ağırlığını hissettiğimde, içimden karanlık bir gülüş yükseldi. Bu evrende var olan tek melezdim ve onlar bunu kavramaktan hâlâ çok uzaktı. Sadece ellerimi prangalayıp bedenimi bağlayarak beni diz çöktüreceklerini sanıyorlardı.
Bilmiyorlardı. Benim büyümü serbest bırakmak için ellerime ihtiyacım yoktu. Ruhum zihnimin kuytularında uyanmış, damarlarımdaki mürdüm rengi alevle bana çoktan "Gözlerin yeter," diye fısıldıyordu.
Ronan'a istediğini vermek umurumda değildi; ona cevap vermek, başımı dik tutmak hiç sorun değildi. Sadece bekliyordum. Orion'la aramızda oluşan o kadim mühür alev alev yanarken, yüce ayın kudreti bu nişan kutlamasına gerçekten izin verebilecek miydi? İçten içe bunu merak ediyordum; kalbimin bir köşesi umutla, diğer köşesi dehşetle çarpıyordu.
Henüz neler yapabileceğimi tam olarak bilmiyordum ve beni asıl korkutan da buydu. Şu an içimdeki uyanmış ruhu dinleyip tek bir bakışımla bu muhafızları devirmek, buradan kurtulmak hiç zor değildi. Asıl zor olan, serbest bırakacağım gücün ve yapacaklarımın bir sınırının olup olmamasıydı.
Eğer kehanette geçen o felaket, o katıksız karanlık gerçekten damarlarımda geziyorsa... Gerekirse bu prangalar altında uzun süre işkence çeker, yine de o gücü serbest bırakmazdım.
Bu kararlılığım, beni ölüme yollayan bu yozlaşmış krallık için değildi.
Bu, hiçbir şeyden haberi olmayan, sadece yaşamaya çalışan o suçsuz nice cadı ve fani içindi.
Beni sürüklercesine itekleyen muhafızlara uzak, hissiz gözlerle baktım. Mahzenin kapısına sadece üç adım kala ortalığı yıkan devasa bir gürültü koptu. Ansızın patlayan ses dalgasıyla ellerimi kulaklarıma kapatmak istedim; fakat hamle yaptığım an runik kelepçeler şangırdayarak bileklerimi bir dağlama demiri gibi yaktı. Canımın acısıyla adımlarım benden bağımsız olarak durdu. Dudaklarıma dişlerimi geçirip inlememi içime akıttım; alt dudağımdan sızan sıcak kan çeneme doğru süzülse de duruşumu bozmadım, bir heykel gibi kaskatı kesildim.
Kulaklarımdaki şiddetli basınç yavaşça çekilirken, sekiz muhafız duvarlarda titreyen mumların loş ışığında hırsla içeriye doluştu. Kaşlarım neler olduğunu anlamaya çalışarak çatıldığında, heybetiyle zemini sarsan sert adımlarıyla muhafızların ardından giren Orion Valdris'i seçti gözlerim. Hemen yanı başında, kılıcı çekili hâlde duran Kael ile birlikte...
Orion'ın kaşlarında derin, tehlikeli çizgiler oluşmuş, çene kemikleri öfkeyle kasılmıştı. Gözlerinde alev alan o karanlık delilik, mahzendeki hiç kimseyi görmüyor, doğrudan tek bir kişiye kilitleniyordu.
Ronan Valdris'e.
"Vâris Orion... Nişan kutlamasında olman gerekmiyor muydu?" diye sordu Ronan, sesine sindirmeye çalıştığı o cılız üstünlükle ilk adımı ona doğru atarak.
Orion'un gözleri bir an bile kilitlendiği hedeften kaymadı. Sadece bir adım daha yaklaştığında, etraflarındaki mum ışıkları omzundaki pelerinin gölgesiyle darmadağın oldu.
"Buraya girmek için kimden izin aldın, Ronan?"
Sesi bağırmıyordu; ancak mahzenin taş duvarlarını çatlatacak, içerideki havayı zehirleyecek kadar yoğun ve yıkıcı bir öfke taşıyordu. O ses döküldüğü an, etrafımızdaki muhafızların bile ellerindeki kılıçlar hafifçe titredi.
"Kralın emri yeterli mi?" dedi Ronan.
Bağırmıyor olsa da adeta bağırmadan gürlüyor gibiydi; sesindeki cüret mahzenin taşlarına çarpıp yankılandı.
Orion tek bir kelime dahi etmedi. Ağır, ölümcül bir hamleyle ilerleyip çizmesinin ucunu Ronan'ın çizmesinin tam dibine koydu. Burun buruna, göğüs göğse geldiler.
İki öfkeli, ölümcül adam dip dibeydi. Araya tek bir nefes bile sığmıyordu. Mahzende zaman durmuş, taş duvarların arasındaki hava gerilimden patlama noktasına gelmişti.
Bir kıvılcım yetecekti; birazdan burada büyük bir savaş başlayacaktı.
"Kralın emri ne zamandır benim sözümü çiğnetiyor sana, Ronan?" dedi Orion sakince.
Sesi o kadar kışkırtıcı bir durgunluk taşıyordu ki, az önceki gürlemesinden bile daha yırtıcıydı. Ronan'ın dikleşen omuzları ve kasılan çenesi bu soğuk soru karşısında hafifçe gevşer gibi olsa da geri adım atmadı. Aralarındaki kadim, sert dostluğun getirdiği amansız meydan okuma gözlerinden okunuyordu. Tam o an, Orion'ın hemen yanında duran Kael'in boğazından alaycı, neşeli bir kıkırdama koptu. Keskin, küstah ve ortamdaki ölümcül gerilimi dağıtan ama bir o kadar da ateşe körükle giden bir gülüştü bu. Kael kılıcının sapını parmaklarının arasında umursamazca evirip çevirirken kafa salladı.
"Yapma ama Orion," dedi Kael, dudaklarında her zamanki kışkırtıcı sırıtışıyla. "Bizim oğlanı bilmiyor musun? Kral dan tek bir emir kapınca kendini hemen baş muhafız beller. Baksana şuna, sanki bir dahaki sefer kışlada birlikte içip kılıç sallamayacakmışız gibi nasıl da resmiyet takınıyor Vâris karşısında..."
Kael adımlarını birkaç milim öne atıp kolunu gevşekçe Ronan'ın omzuna yaslar gibi yaptı.
"Söyle bakalım Ronan, nişan salonundaki o kadar dükü, kontu bırakıp bu rutubetli deliğe kral emriyle mi koştun, yoksa sırf Orion'u çıldırtmanın keyfini sürmek için mi?"
Ronan omzuyla Kael'e vurup araya sert ama dostça bir mesafe sokarken gülümsedi. Bakışlarındaki alaycı parıltı, kışkırtıcı bir merakla yeniden Orion'a kilitlendi.
"Asıl Orion söylesin, Kael, ne dersin?" dedi Ronan.
Sesindeki resmiyet tamamen erimiş, yerini tehlikeli bir arkadaşça sıkıştırmaya bırakmıştı.
Adımlarını biraz daha açıp kollarını göğsünde birleştirdi. Orion'ın dondurucu bakışlarını hiçe sayarak bıyık altından güldü.
"Kraliyet şu an görkemli bir kutlamadayken, masada nişanlının yanında oturman gerekirken... Söylesene dostum, sen neden bu rutubetli mahzende, bu melezin yanında alıyorsun soluğu?"
Ronan'ın sorusu mahzenin soğuk taş duvarlarında buz gibi bir yankı bırakıp havada asılı kaldı. Orion'ın kaşları milim kıpırdamadı, ancak göğsünün körük gibi kalkıp inmesinden içindeki fırtınanın ne kadar tekinsiz bir boyuta ulaştığı anlaşılıyordu. Ronan'a tek bir yanıt dahi vermedi. Bakışlarını kadim arkadaşından yavaşça çekip, Kael'e işaret verdi. İki soluk sürede Kael’in serbest bıraktığı bileklerime doğru indirdi. Bileklerimde muhafızın zincirlerinden kalan alazlanmış kızarıklığı gördüğü an, gözlerindeki dondurucu ton bir anlığına karanlık, yırtıcı bir aleve teslim oldu. Aramızdaki mühür, damarlarımdaki o yasak kanı yeniden çıldırtmış gibi alevlendiriyordu. Sırtım muhafıza çarptığında dökülen inlemem, bu kışlanın en acımasız savaşçısının tüm zırhını tek bir hamlede çatlatmaya yetmişti. Yanıma gelirken attığı tek ve kararlı adım, omuzlarımı kavrayan o imkânsız yumuşaklıktaki dokunuşu... Hepsi zihnimi tamamen darmadağın ediyordu.
Bu mühür yüzünden miydi?
Sormaktan ölesiye korktuğum o soru göğsümün tam ortasında bir bıçak gibi saplı duruyordu. Ben ki evrende var olduğum süre boyunca kılıçlardan, kadim iksirlerden ve yalnızlıktan başka hiçbir şeye tutku duymamış bir cadıydım melez olmadan evvel. Bir erkeğin varlığına, üstelik beni yok etmek için yetiştirilmiş bir melek kanlıya sığınma arzusu... Bu kaderin bana oynadığı en acımasız oyun olmalıydı. Âşık olmak, benim gibi kaçak ve kehanetin odağındaki bir yaratık için ölüm fermanıyla eş değerdi.
"İyi misin?" derkenki o boğuk, endişe dolu sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu. Mahzendeki muhafızların, hatta Kael ve Ronan'ın bile yüzlerine oturan o donakalmış şaşkınlık ifadesi Orion'ın çizgisini nasıl aştığının kanıtıydı.
Derin bir nefes alarak bakışlarını tekrar Ronan'a çevirdi. Sesi bu kez o kadar alçak, o kadar dondurucu çıktı ki mahzenin havası adeta buz tuttu.
"Çünkü," dedi Orion, adımlarını Ronan'a doğru tek bir soluk daha yaklaştırarak. "Hanedanın nişan masasında oturan o süslü soylular burayı kurtarmayacak Ronan. Ama melez..."
Bana doğru kısa, karanlık bir bakış fırlattı. "...Bu melezin damarlarında yürüyen o yasak güç, bu krallığın gidişatını belirleyecek. Şimdi o çeneni kapat ve hanedanın sınırlarına dön. Yoksa kraliyet emrini, kılıcımın ucuyla yüzüne kazımak zorunda kalacağım."
Ronan'ın çenesi kasıldı ama karşılık vermedi. Aralarındaki sessizlik uzadıkça uzarken, mahzendeki herkes bu suskunluğun ne zaman patlayacağını bekliyordu. Sonunda Orion, sanki kendi içinde bir hesaplaşmayı bitirmiş gibi konuştu:
"Çünkü kraliyetin yaptığı nişan kutlaması beni bağlamıyor Ronan," dedi, sesi mahzenin karanlığını bıçak gibi keserken. Her bir kelimesi bir kehanet kadar net ve sarsılmazdı.
"Çünkü bu nişan ben daha var olmadan önce ortaya atılmış saçma bir sözden ibaret. Ben, sadece benim verdiğim sözlerin arkasında dururum; ben prenses Adriana ile nişanlanmadım. Kralın verdiği sözler kralı ilgilendirir. Meleze gelince... Soluğu onun yanında alıyor olmam seni hiç ilgilendirmez."
Ronan'ın yüzündeki alaycı tebessüm bir anda silindi. Dostunun bu denli gözü kara, krallığı ve gelenekleri hiçe sayan tavrı karşısında öfkesi çenesini kastı. Bakışları Orion'dan bana kaydı; tüm bu altüst oluşun sebebi olarak gördüğü bedenime nefrete benzeyen bir hırsla baktı.
Tek bir sert adımla aramızdaki mesafeyi kapatıp güçlü parmaklarını bileğime geçirerek beni ağır demir kapıya doğru hırsla itekledi.
Ancak henüz sırtım kapının soğuk taşlarına çarpmadan, beklenen o tehlikeli kıvılcım çaktı. Mahzenin darlığında, çeliklerin kınlarından sıyrılma sesi yankılandı. Şakırtıyla çekilen kılıçların soğuk parıltısı duvarlardaki meşale ışığına vururken ortamdaki hava bir anda ölümcül bir sessizliğe gömüldü. Orion'ın kılıcı çoktan Ronan'ın boğazının milim ötesinde duruyordu. Kael bile o her zamanki neşeli tavrını bir kenara bırakmış, kılıcının kabzasını kavramış vaziyette iki dostun arasında bir kalkan gibi dikilmişti.
Ronan, boğazındaki çeliğin dondurucu soğukluğuna rağmen geri adım atmadı. Gözlerini Orion'ın gözlerine dikti, sesi öfke ve inanamayışla kısıldı: "Sen çıldırmışsın dostum!" diye sövdü adeta.
"Kralın emrini yerine getireceğim. Onu Gölgeli Geçitler'e götüreceğim! Bir melez için krala karşı gelmen demek, tüm krallığı ateşe verecek devasa bir kaos demek!"
Orion'ın göğsünden kopan o derin, yankılı kahkaha mahzenin soğuk taşlarında buz gibi dağıldı. Bu, neşeyle atılmış bir kahkaha değildi; zıvanadan çıkmış, tehlikeli ve zapt edilmesi imkânsız bir gücün kışkırtıcı nidasıydı.
Gözlerindeki dondurucu karanlıkla bir an bile tereddüt etmeden bana doğru büyük bir adım attı. Aradaki mesafeyi tamamen kapatıp sert parmaklarıyla bileklerimi yakaladı. Ronan'ın sıktığı yerlerde beliren o alazlanmış kızarıklığı ve parmak izlerini incelediğinde, çene kemiklerinin kasıldığını, bakışlarındaki maviliğin saf bir gazaba dönüştüğünü gördüm. Gördüklerinden nefret etmişti.
Bileklerimi nazikçe serbest bırakırken, diğer elindeki kılıcı tek bilek hareketiyle havada savurdu. Çeliğin rüzgârı Ronan'ın yüzünü yalayıp geçerken mahzendeki meşaleler bir anlığına cılızca titredi.
"Ona dokunduğunu, bir soluk kadar dahi yaklaştığını görür veya duyarsam..." dedi Orion, sesi bir fırtına öncesi sessizliği kadar ürkütücü ve pürüzsüzdü. Kılıcının ucunu tam Ronan'ın göğsüne doğrultarak gözlerinin içine baktı.
"Kılıcım başını gövdenden ayırır dostum."
"Yok edilmesi gereken melez için mi?" diye sordu Ronan, sesindeki inanamayış öfkeyle harmanlanmıştı.
"Evet," dedi Orion tek bir tereddüt kırıntısı dahi barındırmayan, buz gibi bir kararlılıkla.
Ronan'ın yüzünü darmadağınık bir anlayamama ifadesi esir aldı. Gözleri Orion ile benim aramda mekik dokurken başını iki yana salladı.
"Sen melezin varlığını niye herkese ilan ettin o zaman!" diye bağırdı, hayal kırıklığıyla.
"Onun yok edilmesi gerektiğini sonuna kadar savunurken... Tüm halkın önüne onu yem gibi atarken şimdi ne değişti?"
Ortamdaki ölümcül gerilim her an bir savaşa dönüşmek üzereyken Kael aralarına girdi. Elini Orion'ın omzuna koyacak gibi oldu ama duraksadı. Bakışları Orion'ın zırhının altından, teninde mürdüm ve gümüş renkleriyle parıldayan o kadim işarete, mühre düştü. Kael'in her zamanki alaycı tavrı tamamen buharlaşmış, yerini derin bir ciddiyet ve endişeli bir kabulleniş almıştı.
"Onların Ruh Mührü her şeyden baskın Ronan," dedi Kael, derin ve düşünceli bir sesle.
Bakışlarını Ronan'ın şaşkın gözlerine dikti. "Mühürlendikleri an her şey değişti. Orion bu bağla sonuna kadar çatıştı, onu zihninden söküp atmaya çalıştı ama... ruh bağı her şeyden baskın geliyor."
"Evreni yerle bir edecek!" diye haykırdı Ronan, içindeki tüm öfke ve çaresizliği çeliğe yükleyerek kılıcını zemindeki taşlara sertçe sapladı. Metalin taşa çarpmasıyla çıkan sağır edici ses mahzenin dar koridorlarında çınladı.
Orion ne ara hareket etti, beni ne ara yakalayıp kucağına aldı anlayamadım bile. Her şey tek bir nefes aralığında, fırtına gibi gerçekleşti. Başım onun güçlü, sarsılmaz göğsünde yer edindiğinde, kalbinin ritmi kulağımda vahşi bir davul gibi vurmaya başladı. Sert adımlarla mahzenin kapısına doğru yürüdü.
"Sakın. Tek ve son kez uyarıyorum. Sakın peşimden gelmeyin," dedi Orion.
Sesi bir emirden çok, çiğnenmesi durumunda kıyameti koparacak ölümcül bir tehditti.
Kapıdan dışarı adım atarken Ronan'ın ardımızda kalan haykırışları taş duvarlarda yankılanıyordu. Kael'in ise "Yeter artık Ronan! Bırak, krala açıklamayı Orion'ın kendisi yapsın!" diye mırıldanıp dostunu dizginlemeye çalışan boğuk sesi geride kaldı.
Mahzenin karanlığından gecenin soğuk ve özgür havasına çıktığımız an, Orion'ın sırtında devasa, gümüşi parıltılar saçan melek kanatları belirdi. Rüzgârı yaran tek bir güçlü çırpınışla bizi gökyüzüne, yıldızların altına doğru yükseltti. Ciğerlerime dolan soğuk hava, mahzenin küf kokusunu bir çırpıda silip attı; kendimi canlı hissettim.
Havada, onun kucağında süzülürken zaman durmuş gibiydi. Elim sanki bir başkasının iradesiyle hareket ediyormuş gibi boynundaki o parıldayan Ruh Mührü'ne kaydı. Titreyen parmaklarım sıcak tenine dokunduğu anda, elimin altından gümüşi ve mürdüm rengi parlak bir ışık çakımı geçti; yıldırım gibi tüm bedenimizi sardı.
Orion derin bir soluk aldı. Başını hafifçe eğip dudaklarını saçlarımın arasına bastırdı. Göğsünde hissettiğim o yumuşak, sahiplenici dokunuş, geceyi ve yaklaşan fırtınayı bir anlığına tamamen unutturdu.
Kanatlarının her çırpınışında arkamızda bıraktığımız kışlanın çığlıkları soluklaşıyordu. Ronan'ın "Evreni yerle bir edecek!" diyen haykırışı zihnimde yankılansa da, Orion'ın kalbinin gürültüsü o sesleri silip süpürüyordu.
Bir melez ve bir baş muhafız... Krallığın en büyük düşmanı ile onu avlamakla görevli olan vâris, şimdi göğün en yüksek katında birbirine sığınıyordu.
"Neden?" diye sordum, çaresiz bir fısıltı gibi dudaklarımdan dökülen kelime rüzgâra karışırken.
"Ne neden?" dedi, sesi kulağımın dibinde boğuk ve hırıltılı çıkmıştı.
"Beni yakacaktın..."
Başımı göğsünden biraz uzaklaştırıp gözlerine bakmaya çalıştım. “Seninle yanmamı öğretecektin. Kanımın bir leke olduğunu, beni yok edeceğini söyledin! Şimdi hepsi geride mi kaldı? Gölgeli Geçitler'e sürgün edilmemi engellemek ya da kuralları çiğnemek neyi değiştirdi?"
Cevap vermedi. Rüzgâr gümüşi kanatlarını savururken, uçsuz bucaksız denizlerin ve karanlığın üzerine doğru alçalmaya başladık. Beklediğim gibi Gölgeli Geçitler'in kasvetli topraklarına değil, yönünü kendi kadim sığınağına Orion Adaları'na kırdı.
Ayın gümüşü suların üzerine yansırken ayaklarımız adanın soğuk kayalıklarına değdi. Orion devasa kanatlarını tek bir sert hamleyle kapatıp beni yavaşça yere bıraktı ama benden bir adım bile uzaklaşmadı.
Usulca, o çelik gibi sert parmaklarıyla çenemi yakalayıp yüzümü yukarı kaldırdı. Bakışları, göğün karanlığını yaran dondurucu bir adanmışlıkla gözlerime mühürlendi.
"Senin gözlerinde ayın gümüşü, damarlarında yasak bir güç var; benim boynumda ise sana ait bir mühür," dedi, sesi fırtınanın ortasındaki o tekinsiz sessizlik kadar kesindi.
Parmağının ucu çenemden yanağıma doğru süzülürken göğsü derin bir nefesle kalkıp indi.
"Seni geride bırakabilirdim Asteria. Seni o mahzende ölümden beter işkencelere de terk edebilirdim. Ama senden vazgeçmek, krallık uğruna kazanacağım hiçbir savaşa benzemiyor. Çünkü sen benim kaybettiğim değil, kendi ellerimle başlattığım tek yıkımsın."
Bölüm sonu.
“Sizce Orion, Asteria’yı gerçekten kendi isteğiyle mi seçti… yoksa Ruh Mührü onun iradesini çoktan ele geçirdi mi?” 🌙🔥
Bölüm etkileşimi
