5. bölüm · Misafir Kalanlar

5.BÖLÜM: İÇERİ DAVET

Nehir Çilek

Yeni yılın ertesi günü şehir yorgundu. Sokaklar hala kalabalıktı ama sesleri düşmüştü. İnsanlar geç saatlerin izini yüzlerinde taşıyor, kahvelerini iki elleriyle tutuyordu. Kafe geç açıldı. Müdür bunun bir lütuf olduğunu söyledi, kimse itiraz etmedi.

Elyonael önlüğünü takarken artık aynaya bakmıyordu. Düğüm ilk seferde oldu. Bu küçük başarıyı kimse alkışlamadı ama o farketti.

Rosie yanından geçti, saçlarını toplarken. "Bugün yavaş olur." dedi. "Ya da tam tersi. Yeni yıl kararlarını kutlamaya gelenlerle dolar."

Elyonael hafifçe güldü. "İkisini de yapabilirler."

Rosie ona baktı. "Alışıyorsun."

Bu kelime havada kaldı. Alışmak. Bir yere, bir sese, bir insana alışmak... Elyonael bunun tehlikeli olduğunu bilirdi. Ama artık bu bilgi eskisi kadar güçlü değildi. Tehlike, yaşanmadan önce daha büyüktü.

"Belki." dedi.

Gün ilerledikçe ritim tuttu. Rosie tezgahtan siparişleri sesleniyor, Elyonael masalara bırakıyordu. Bazen yolları kesişiyor, bazen omuzları değiyor, bazen aynı şeye uzanıp geri çekiliyorlardı.

"Özür-" dedi bir keresinde Elyonael.

Ama Rosie lafını kesti. "Niye?" Kaşını kaldırdı kız.

Elyonael bunun cevabını bilmiyordu. "Alışkanlık." diyebildi sadece.

Rosie başını salladı. "Geçer." Sanki bir hastalıktan söz ediyormuş gibiydi. Ama bir şekilde Rosie'nin bu tavrı Elyonael'i rahatlatmıştı.

Öğleden sonra bir kadın Elyonael'e teşekkür ederken eline fazladan para bıraktı. Ne yapacağını bilemedi. Bu normal bahşişten daha fazlaydı. Kasaya götürdü.

Müdür paraya baktı, sonra ona baktı. "Bırak." dedi. "Hak etmişsindir." diye de ekledi.

Elyonael o kelimeyi içinde çevirdi. Hak. İnsan bazı şeyleri alırken bile suçlu hissedebilirdi.

Rosie uzaktan baş parmağını kaldırdı. Küçük bir işaretti ama gün boyu yanında yürüdü.

Akşam, yoğunluk inerken, mutfakta yan yana kaldılar. Kapının arkasındaki dünya birkaç dakikalığına onları unutmuş gibiydi.

Rosie dirseğini tezgaha koydu. "Dün gece korktun mu?" diye sordu.

"Neden?"

"Kalabalık. Gürültü. Bu kadar insan."

Elyonael düşündü. Bu kadar insana alışmıştı. Uzak dururdu genelde. Ama bir şekilde kalabalığın içine düşüyordu. Partilerden, kutlamalardan kaçarken garlara gitmişti ve önceki gece... Hayatının en güzel yılbaşı olsa gerekti. Onu gerçekten gören biriyle girmişti yeni yıla ilk kez.

"Hayır." dedi en sonunda.

Rosie'nin yüzünde yavaş bir gülümseme açıldı.

"Bu iyi."

"Sen? Yani... Sen korktun mu?"

"Ben alışkınım." dedi Rosie. Sonra ekledi: "Ama sen varken daha az yoruyor."

Bu cümle gösterişsizdi. Ama yerini buldu.

Elyonael nereye bakacağını şaşırdı. Kaçacak kapı yoktu, ama ihtiyaç da duymuyordu.

"Beni de." dedi düşünmeden. Ama pişman da olmadı bunun için.

O günden sonra bazı şeyler isim almadan değişti. Vardiyaya birlikte gelmeye başladılar. Biri gecikirse diğeri mesaj atıyordu. Kapanışta sandalyeleri dizerken aralarındaki mesafe azalıyor, bazen dizleri çarpıyordu. Çekilmiyorlardı.

Bir süre sonra bu işaretleri herkes fark etmeye başladı. Mutfaktaki çocuk gülümseyerek yol veriyordu onlara. Müdür sipariş fişlerini uzatırken bakışını biraz fazla tutuyordu. İnsanlar aşkı profesyonelce görmezden gelmeyi bilirdi ama kaçırmazdı.

Sonunda bir gece, kepenk inerken, müdür anahtarı çevirdi ve arkasını döndü.

"Ha," dedi sanki yeni hatırlamış gibi. "Mutlu olun."

Rosie kızardı, mahçup bir ifadeyle baktı müdüre. "Teşekkür ederiz."

Elyonael ne diyeceğini bilemedi. Bu kelimeyi almak büyük birşeydi. Bir onay. Bir mühür.

Müdür omuzlarını silkti. "Yeterki işi aksatmayın." dedi. Ama sesinde bir sertlik yoktu. Sonra da gitti. İkisini baş başa bıraktı. Sokak sessizdi.

Rosie, Elyonael'e baktı kafa karışıklığıyla. "Sevgili miyiz biz?" diye sordu.Soru hafif ama düşerse kırılacak gibiydi.

Elyonael düşündü. Gitmek kolaydı. Hep kolay olmuştu. Bu kez kalmak istedi. "El ele tutuşuyoruz. " dedi. "Sanırım öyleyiz."

Rosie içten bir şekilde güldü. "Resmi oldu o zaman."

Elini uzattı. Elyonael tuttu. Ve ilk defa, bunun geçici olmadığını umdu. Zaten insan umut etmekten başka ne yapabilirdi ki?

Kış ilerledikçe akşamlar daha erken gelmeye başlamıştı. Sokak lambaları, henüz gökyüzü karar vermemişken yanıyor, şehir kendini geceye hazırlamakta aceleci davranıyordu. İnsanlar kapalı mekanlara sığınıyor, camların ardında daha uzun kalıyordu.

Kapanıştan sonra dışarı çıktıklarında rüzgar keskinleşmişti. Rosie anahtarlarını çantasında ararken bir an durdu; sanki söyleyeceği bir şey kapının nerede olduğunu değiştirecekmiş gibi.

"Bu gece bana gelsene." dedi.

Basit bir teklifti. Birçok insan için günlük, sıradan. Ama Elyonael'in içinde bir yer, bunun harita değiştirmek olduğunu biliyordu. Çünkü birinin evine gitmek, onun yalnızlığına misafir olmak demekti. İnsanlar sokakta birbirini tanıyabilir, işte yan yana durabilir, ama ev... ev başka bir şeydi. Orada hayat dağınık dururdu. Korunmasız.

"Emin misin?" diye sordu.

Rosie hafifçe güldü. "Evet. Hem yol da aynı." Yol aynı. Bu cümle, geleceğe atılmış küçük bir imza gibiydi.

Rosie'nin evi küçüktü ama kendine benziyordu. Pencere kenarında yarım kalmış bir kitap, koltuğun üzerinde aceleyle bırakılmış bir kazak, mutfaktan gelen portakal kabuğu kokusu... insan burada yaşandığını anlıyordu. Düzen mükemmel değildi; gerçekti.

Elyonael kapının eşiğinde durdu. İçeri girmekle ilgili değil, içeride kalmakla ilgili tereddüt ediyordu.

Rosie montunu askıya astı, sonra ona döndü. "İstersen ayakkabılarını çıkarabilirsin." dedi. "Ya da çıkarmayabilirsin. Kural yok."

Bu sandığından büyük bir rahatlıktı. Elyonael eğildi, ayakkabılarını çıkardı. Bir yere ait olmanın ilk adımı bazen buydu: zemine doğrudan basmak.

Akşamı konuşarak geçirdiler ama konuşmalar koşmadı. Oturdu. Yerleşti. Aralarda sessizlikler oldu ve kimse onları kovmaya çalışmadı.

Rosie mutfaktan iki kupa getirdi. "Şeker?"

"Nasıl içiyorsan." dedi Elyonael.

Rosie başını eğdi. "Tehlikeli cevap."

"Biliyorum." dedi. Ama bu kez gülümsedi.

Bir ara konu geçmişe geldi. Zorlamadan, kendiliğinden.

"Niye hiç kalmadın?" diye sordu Rosie. Yargılamak için değil; anlamak için.

Elyonael kupanın içindeki yüzeye kendi yansımasına aradı. "Çünkü insanlar alışıyor." dedi. "Alıştıklarında da... gitmek daha çok acıtıyor."

Rosie bunu düşündü. Hemen cevap vermedi. Bu konuşmayı ciddiye aldığını gösteriyordu.

"Belki de," dedi sonunda. "biri kalırsa alışmak o kadar korkutucu değildir."

Bu fikir, Elyonael'in daha önce taşımadığı bir ihtimaldi. O an, ilk kez, kalmanın felaketle bitemeyebileceğini düşündü.

Gece uzadı. Koltuk dar geldi. Bir noktada ikisi de bunun farkına vardı ama kimse çözüm önermedi. Sonunda Rosie battaniyeyi çekti.

"Burada kal." dedi. "Gitmek için çok geç."

Elyonael saate bakmadı. Bahane aramadı. "Tamam." Bu kelime, bugüne kadar söylediği en cesur şey olabilirdi.

Günler böyle çoğaldı. Bazı geceler Elyonael kendi yerine döndü, bazı geceler dönmedi. Dolapta bir diş fırçası belirdi. Sonra bir tişört. Sonra sarj kablosu. İnsan hayatı bazen büyük kararlarla değil, unutulan eşyalarla birleşirdi.

Sevgililer günü yaklaşırken ikisi de sessizleşti. Para biriktiriyorlardı ama bunu söylemiyorlardı. Fazla mesai alıyor, bahşişleri ayırıyor, harcamaları erteliyorlardı. Sürpriz ancak korunursa sürprizdi.

Elyonael vitrindeki kolyeyi gördüğünde uzun süre kıpırdamadan baktı. Küçük bir melekti; ne parlak, ne iddialı. Ama boyuna takıldığında insanının varlığını hatırlatacak kadar gerçek. "Bu," dedi kendi kendine. "Kesinlikle bu."

Rosie ise telefonu alırken görevliye defalarca soru sordu. Dayanıklı mıydı, kamerası iyi miydi, şarjı uzun gider miydi... Elyonael'in dünyayla bağlantısının yarım kalmasını istemiyordu.

Hediyeleri verdikleri gece, ikisi de çocuk gibi tedirgindi. Rosie paketi uzattı. "Önce sen." dedi.

Elyonael açtı. Ekran ışığı yüzüne vurdu. Bir an konuşamadı. Bu, sadece bir eşya değildi. Bu, ulaşılabilir olmaktı. Kaybolmamaktı.

"Ben..." dedi. Devamı gelmedi.

Rosie omuz silkti. "Artık bahane yok." Gülüyordu ama gözleri ciddiydi.

Elyonael'de kolyeyi uzattı. Rosie'nin parmakları titredi. Zinciri boynuna takarken başını eğdi; o küçük melek, göğsünde yerini buldu.

"Bu da," dedi Elyonael. "beni hatırlaman için değil."

Rosie baktı. "Ne için?"

"Gitmediğimi bilmen için."

Uzun süre konuşmadılar. Bazen insan, mutluluğun sesini yükseltirse kaçacağından korkar.

Ve o gece, Elyonael ilk kez şunu düşündü. Belki misafirlik, sonsuza kadar sürmek zorunda değildir.

Mutfak küçük olduğu için iki kişi rahatça sığmıyordu; biri hareket edince diğeri yer değiştirmek zorunda kalıyordu. Bu, başlangıçta bir problem gibi görünmüş, sonra oyuna dönüşmüştü. Rosie tezgaha yaslanmış soğan doğramaya çalışıyor, Elyonael arkadan uzanıp tavayı kurtarmaya çalışıyordu.

Arada dirsekler çarpıyor, biri "dur" derken diğeri çoktan geçmiş oluyordu.

"Yemin ederim burada fizik kuralları bükülüyor." dedi Rosie, bıçağı havada tutarak. "Bu mutfak iki kişiyi kabul etmiyor."

"Ben küçülebilirim." dedi Elyonael ciddi bir ifadeyle.

Rosie ona baktı. "Yapma."

"Deniyorum." dedi. Elyonael ve gerçekten omuzlarını içeri çekti.

Rosie gülmeye başladı. Önce hafifti, sonra tutamadı. Bıçak tezgaha bırakıldı. Kahkaha mutfağın duvarlarına çarpıp geri geldi; ev, uzun zamandır alışık olduğu bir sese kavuşmuş gibi genişledi.

Elyonael onu izledi. İnsanların gülerken savunmasızlaştığını fark etmişti; yüzleri açılıyor, bütün dikkatleri dağılıyordu. Eskiden bu anlarda geri çekilirdi. Şimdi yerinde durdu.

"Dalga geçiyorsun." dedi Rosie nefesini toplamaya çalışırken.

"Hayır." dedi Elyonael. "Çok ciddiyim. Birazdan atom altı parçacığa dönüşeceğim. O zaman rahat edersin."

"Bulaşıkları da o halde yıkarsın artık."

"Anlaşma bu muydu?"

"Evet."

Elyonael başını salladı. "Kandırıldım."

Rosie tekrar güldü. Bu kez daha yakından. Tavada yağ çatırdadı. Pencere buğulandı. Sokaktan geçen birinin silueti camdan kayıp gitti. Dünya oradaydı ama içeri girmiyordu. İçerisi onlara aitti.

Rosie makarnayı karıştırırken birden ciddileşti. "Biliyor musun?" dedi. "Ben eskiden biriyle yemek yapmanın çok sıkıcı olacağını düşünürdüm.

"Niye?"

"Çünkü insanlar tarif okur gibi konuşur. Ne zaman, ne yapacaklarını bilirler. Sürpriz yoktur."

Elyonael dirseğini tezgaha yasladı. "Ben tarif bilmiyorum."

"Fark ettim."

Bir an birbirlerine baktılar. Bu bakışta dün yoktu, yarın da. Sadece şimdi.

"Güzel." dedi Rosie.

Tuz fazla kaçtı. Bunu ilk fark eden Elyonael oldu ama söylemedi. Rosie tattı, yüzünü buruşturdu, sonra ikisi de aynı anda konuşmaya başladı.

"Biraz-"

"Sanırım-"

Durup birbirlerine baktılar.

"Çok kötü." dedi Rosie.

"Felaket." dedi Elyonael.

Bir saniyelik sessizlikten sonra yine güldüler. Rosie omzuyla ona vurdu. "Senin yüzünden."

"Ben hiçbir şey yapmadım."

"Varlığın yeter."

Bu cümle hafifti ama içinde başka bir ihtimal taşıyordu. Elyonael onu duydu. Kaçmadı.

Yemeği yine de yediler. Kanepeye yan yana oturdular, tabak dizlerinde. Çatallar bazen çarpışıyor, televizyon açık olmasına rağmen kimse bakmıyordu.

"Bak," dedi Rosie. "buna rağmen yeniyor."

"Dayanıklıyız." dedi Elyonael.

"Profesyonel."

"Travmatik."

Rosie başını onun omzuna bıraktı. "Abartma." Ama çekmedi.

Zaman, odanın içinde yavaşlıyordu. Saat ilerliyordu ama acele etmiyordu. Elyonael, Rosie'nin nefesini omzunda hissetti. Düzenli. Gerçek. Onu burada tutan bir ağırlık.

İnsan bazen mutluyken korkar. Çünkü kaybetmenin provasını yapar zihni. Elyonael o korkuyu tanıdı. Ama ilk kez, kovmadı. Elini Rosie'nin eline bıraktı. Bu bir karar değildi. Bir alışlanlığa benziyordu. Rosie parmaklarını kapattı.

Ne söz verdiler, ne gelecekten bahsettiler. Büyük cümleler kurulmadı. Ama mutfakta unutulmuş bulaşıklar, yarım kalmış makarna ve kahkahaların duvarda bıraktığı iz, başka bir şey söylüyordu: bu gece, kimse gitmeyecekti. Ve Elyonael, uzun zamandır ilk kez, kalmanın mümkün olabileceğine inandı.