4. bölüm · Misafir Kalanlar
4.BÖLÜM: KÜÇÜK KANIT
Kurabiyeyi hemen yemedi. Gece boyunca cebini birkaç kez yokladı; hala orada mı diye. Kaybolabilecek bir şeydi çünkü. Bazı iyilikler, insan uyuyunca gerçekliğini yitirirdi.
Sabahı nerede karşıladığını düşünmek bile garipti. Sert bir sandalyede, duvara yaslanmış halde uyuyaklamıştı. Işıklar hiç tamamen sönmemiş, temizlik görevlileri birkaç kez yanında geçmişti. Kimse uyandırmamıştı.
Görünmezliğin küçük ayrıcalıkları vardı.
Boynu tutulmuştu. Omzu ağrıyordu. Ama elini cebine attığında bulduğu şey bütün rahatsızlığını bir anlığına susturmuştu. Yuvarlak, sıradan, biraz kırılmış. Gerçek. Avucunda tuttu. Uzun süre baktı.
Gün başlıyordu; insanlar işe yetişiyor, kahveler taşınıyor, kapılar açılıyordu. Şehir kendi düzenine geri dönüyordu.
Elyonael hala dündeydi. Ev yapımı demişti. Ev. Bu kelimeyi tanıyordu ama nereye koyacağını bilmiyordu. Birinin mutfağını düşündü. Tezgahı. Unu. Ellerini. Belki onun ellerini.
Göğsünde sıcak ama huzursuz bir şey kıpırdandı. Birinin emeğini almak, görünmez kalmanın kurallarına uymazdı.
Ayağa kalktı ve esnedi. Kollarını açtı. Her tarafı tutulmuştu. Neyse ki hava o kadar etkilemiyordu. Yürümeye başladı çantasını sırtına alarak. Bugün iş bulması gerekiyordu. Bir gece daha sokakta kalamazdı. Belki de bir gazete alıp ilanlara bakmalıydı.
Bir süre yürüdü Elyonael. Sonra da bir otobüs durağında, dün akşam gittiği kafenin iş ilanını gördü. Hemde garsonluk içindi. O kızın olduğu kafe. Rosie'nin kafesi. Yine kalbinin hızlı atmaya başladığını hissetti. Ama umursamadı. Ve bunun yerine kafeye doğru yürümeye başladı. Öğlene doğru kafeye tekrar geldi.
Gündüz, gecenin sakladığı şeyleri açığa çıkarıyordu. Camlar şeffaftı artık. İçerisi daha küçük gözüküyordu; mucizeler hep ışık azalınca büyürdü.
Kapının önünde durdu Elyonael. Elini cebine attı. Kurabiye hala oradaydı. Gerçekti.
İçeri girdi. Rosie onu farketti ama bu kez sadece gülümsedi. Yanında durmadı. Bazı destekler insanın kendi başına yürüyebilmesi için uzaktan verilirdi.
Elyonael, Rosie'ye neden geldiğini söyledi. Birazda çekinerek. Kızıl saçlı kızda onu tezgahtaki adama yönlerdi. Bu müdürdü.
Masasında açık duran dosyalar vardı. Hesap makinesi, yarım kalmış bir kahve, günün telaşı. Elyonael yaklaşırken adam başını kaldırdı. Bakışı hızlıydı; insanları ölçmeye alışmıştı.
"Evet?"
Elyonael konuşmaya hazırlarnırken sesinin nerede duracağını bilemedi. Çok yüksek olursa yer kaplayacaktı. Çok kısık olursa yine kaybolacaktı.
"İlanı gördüm." dedi. "Daha önce yaptım."
Adam bekledi. Nerede diye soracaktı birazdan. Ne kadar? Neden ayrıldın? Sorular yetişkinlerin düzenli adımlarıydı. İnsan ya tempo tutardı ya geride kalırdı.
"Fransa'daydım." dedi Elyonael. "Servis, kasa, kapanış. Yoğun saatleri biliyorum."
Adam hafifçe başını salladı. Bu iyi bir cevaptı. Dosyalardan birine baktı, sonra tekrar ona döndü. "Yaşın?"
Kelime küçük geldi. Ama bıraktığı etki küçük değildi. "Yirmi."
Adamın yüzünde görünüz bir değişiklik olmadı. Profesyoneldi bunda nasılsa. Ama heves, masanın üzerinden çekilmiş gibiydi. Elyonael bunu tanıyordu. Bu, kapı kapanırken çıkan o nazik sesti.
Anladı. Dünya yine mantıklı davranıyordu. Tam teşekkür edip geri çekilecekti ki yan taraftan bir sandalye hafifçe sürtündü. O zamana kadar sessizce oturmuş Rosie'ydi bu.
"Ben de yirmiyim." dedi, omzunu silker gibi. "Ve ilk başladığımda ondan daha az şey biliyordum."
Bir sessizlik oldu. Bu bir tartışma değil, bir teklifti. Masaya bırakılmış, geri alınmayacak bir şeydi.
Müdür, Rosie'ye baktı. Uzun değil, kısa da değil. Sonra Elyonael'e. İnsan bazen karar verirken geleceği değil, riski tartardı.
"Yoğun saat birazdan başlıyor." dedi sonunda müdür. "Kal. Yardım et. Akşam konuşuruz."
Bu bir evet değildi. Ama bir hayır da değildi. Kapı ilk kez tamamen kapanmamıştı.
Elyonael başını salladı. Teşekkür ederken sesinin titremediğini fark etti. Belki de insan, duyulduğunda daha az düşüyordu.
Rosie yanından geçerken çok hafifçe dirseğine kolunu değdirdi. "Önlükler arkada." dedi.
Hayat, sanki ona yer açmak için bir adım kaymıştı. Şimdi sıra ondaydı.
Önlüğü bağlamak sandığından uzun sürdü. İpler düğüm olmaya meyilliydi; elleri ise aceleye.
Mekan doluyordu. Sandalyeler yer değiştiriyor, fincanlar çoğalıyor, sesler üst üste binmeden yan yana durmayı başarıyordu. Kimse kimseyi ezmiyordu ama herkes yer kaplıyordu.
Elyonael tepsiyi eline aldığında ağırlığı tanıdı. Bu iyiydi. Bazı şeylerin tanıdık olması, insanın tamamen yabancı olmadığı anlamına gelirdi.
Rosie yanına geldi. Hızlıydı ama telaşlı değildi. "İlk başta masa numaralarını karıştırırsın." dedi. "Ben hala karıştırıyorum."
Bu itiraf, yere serilmiş bir minder gibiydi. Üzerine basılabilirdi.
Elyonael başını salladı. "Tamam." dedi.
Mutfaktan çıkan tabakları gösterdi Rosie. "Şu cam kenarı senin. Sadece götür, bırak, gülümse. Gerisi gelir."
Gülümsemek. Bazı insanlar için kolay bir hareketti. Bazıları için bir karar. Elyonael denedi. Kimse geri çekilmedi. Bu şaşırtıcıydı.
Tepsiyi bıraktı, teşekkürleri duydu, kelimeler ona çarpıp geçmedi; dokundu ve kaldı. Küçük, hafif izler.
Yürürken fark etti. Gitmesi gerekmiyordu. Henüz değil.
Sürekli izleniyordu Elyonael. Müdür kasanın oradan bakıyordu. Bunu saklamıyordu. Saklamak zorunda da değildi. Burası onun yeriydi; kim kalır, kim gider, çoğu zaman ilk saatten anlaşılırdı. Genç çocuk tepsiyi fena taşımıyordu. Omuzları düşük ama dikkati açıktı. Sorulmadan boş tabakları toplamış, yolu tıkamamıştı. İnsanların arasından geçerken özür dilemeye gerek kalmadan geçebilmek... bu öğrenilen bir şeydi. Ama tecrübe tek başına yetmezdi. Müdür şunu meral ediyordu: Baskı başladığında kalacak mıydı? Yoksa alıştığı gibi silinip gidecek miydi?
Rosie mutfağa girerken kapıyı ayağıyla tuttu. Elyonael'de arkasından geçti. Burası daha dardı. Daha gerçek.
"İyi gidiyorsun." dedi Rosie, musluğun sesine yaslanarak. Övgü gibi değil, bilgi gibi.
Elyonael durdu. Bu cümleye ne yapılması gerektiğini bilmiyordu. Kaçmadı.
"Unutmadım." dedi sonra, cebine dokunarak.
Rosie'nin gözleri bir an yumuşadı. "Biliyorum." dedi. Ve ilk kez, bu bilmenin ağır bir şey olmadığını hissettirdi.
Yoğunluk o gün bitmedi. Ertesi gün de geldi. Bir sonrakinde biraz daha erken başladı. Elyonael artık önlüğün nerede durduğunu biliyordu. Lavabonun hangi musluğu inatçıydı, hangi masa bahşiş bırakmadan kalkardı, kim konuşmak isterdi, kim yalnız bırakılmak. Şehir, haritasını yavaş yavaş açıyordu. Ve bazı yolların sonunda Rosie vardı.
Bazen aynı tepsiye uzanıyorlardı. Bazen kapıdan aynı anda geçip kısa bir tereddütte kalıyorlardı; kim kalsın, kim yürüsün diye. Bazen vardiya bitince ikisi de konuşucak bir şey bulamıyor ama yine de hemen dağılmıyorlardı.
Bu yeniydi. Gitmek için acele etmemek.
Müdür uzaktan bakmaya devam etti. Çocuk hala geliyordu. Geç kalmıyor, erken çıkmıyor, zor saatlerde kaçmıyordu. İnsan bazen kalmayı seçerek kendini anlatırdı.
Bir akşam, kepenk inerken Rosie omzunu duvara yasladı. "Yarın da gelir misin?" diye sordu.
Soru basitti. Ama Elyonael ilk kez bunun cevabının beklendiğini hissetti. "Gelirim." dedi.
Rosie başını salladı. Sanki şehirle küçük bir anlaşma daha imzalamıştı.
Elyonael artık kaçmadan, birilerinin onu istediğini bilerek bu soğuk havada, içi sıcacık bir şekilde kaldığı otele doğru yürümeye başladı.
Günler üst üste kondu. Birlikte yorulmayı öğrendiler. Birbirlerine su uzatmayı. Aynı şeye aynı anda göz devirmeyi ve bazen hiçbir şey demeden anlaşmayı. Yakınlık, büyük cümleler istemedi. Sadece tekrar.
Hava gittikçe soğudu. Kapı her açıldığında içeri giren rüzgar masaların bacaklarına dolanıyor, insanlar atkılarını daha sıkı sarıyordu. Gece ilerledikçe kahveler azaldı, saat soruları arttı. Geri sayım yaklaşırken şehir sabırsızlanıyordu.
Müdür kasayı kapattı. " Tamam." dedi. "Hadi, siz de çıkın. Yetişirsiniz."
Dışarısı kalabalık ama dağınık değildi. Herkes aynı yere bakıyordu; yukarı. Beklemek, insanları kısa süreliğine eşitlerdi.
Elyonael kapının önünde durdu. Rosie yanına geldi. Bu kez nasıl durmaları gerektiğini düşünmediler.
Birinin nefesi havaya karıştı, diğeri güldü. Sokaktan geçen biri şapka dağıttı, Rosie aldı, Elyonael'in başına koydu. İtiraz etmedi.
Uzaktan sesler yükselmeye başladı.
On...
Dokuz...
Kalabalık sayıyordu. Yabancılar birbirine yaklaşmıştı. Omuzları değiyor, kimse özür dilemiyordu.
Sekiz...
Yedi...
Rosie ona baktı. Bu bakışta soru yoktu. Kaçış yolu da.
Altı...
Beş...
Elyonael gülümsediğini fark etti. Bunun için karar almamıştı.
Dört...
Üç...
İnsanlar alkışlamaya hazırlandı. Bir coşku, henüz olmamış bir şey için yükseliyordu.
İki...
Rosie'nin eli eline değdi.
Bir.
Şehir patladı. Işıklar açıldı, sesler birbirine karıştı. İnsanlar bağırdı, güldü, sarıldı. Tanımadıkları hayatlara iyi dilekler verdi.
Elyonael'de alkışladı. Gerçekten.
Rosie ona döndü. "Mutlu yıllar." dedi.
Bu cümle binlerce kez söylenmişti dünyada. Ama ilk defa, biri bunu özellikle ona söylüyordu.
"Mutlu yıllar." dedi Elyonael. Ellerini bırakmadılar. Ve bu sefer kimse onu görmezden gelmedi. Çünkü o da oradaydı.
