3. bölüm · Misafir Kalanlar

3.BÖLÜM: GÖRÜNMEZLİK

Nehir Çilek

Bir şehire yerleşmenin en kolay yolu, ondan hiçbir şey istememektir. Elyonael bunu üçüncü günün sonunda fark etti. İlanlara bakarken kelimelerin nasıl seçildiğini öğrendi önce. Deneyimli. Referanslı. Tam zamanlı. Her biri görünmeyen bir kapıydı ve o kapılar nazikçe ama kesin bir biçimde yüzüne kapanıyordu. Kimse kaba değildi. Kimse onu kovmuyordu. Sadece yer yoktu.

Bir görüşmede adam yaşını sordu. Söyledi. Adamın yüzü değişmedi ama sesinin tonu küçüldü. Teşekkür etti, geri dönüş yapacaklarını söyledi. Elyonael bunun ne demek olduğunu biliyordu. İnsanlar hayır demeyi yumuşatmayı severdi.

Dışarı çıktığında hava hala aynıydı. Şehir, onun reddedilmiş olmasından etkilenmemişti. Tramvaylar geçiyor, bisikletliler hızla yanından akıyor, vitrinler ışıl ışıl duruyordu. Dünya, kişisel başarısızlıkları umursamamakta çok iyiydi.

Yürüdü.

Ucuz odalar buldu. Fotoğraflar gerçeğinden daha genişti. Bazıları çoktan tutulmuştu. Bazıları için depozito gerekiyordu. Bazılarında ise onu baştan sona süzen bakış, kelimelerden önce karar vermişti.

Gençti. Bu, kimliğinden daha yüksek sesle konuşuyordu. Akşam olduğunda ayakları ağrıyordu. Çantasının ağırlığı artmamıştı ama taşıması zorlaşmıştı. İnsan yorgunken geçmişi de ağırlaşırdı. Geçmiş sanki yük oluyordu.

Bir köprü de durdu. Suyun yüzeyinde ışıklar yine parçalanıyordu. Güzel bir manzaraydı. Fotoğraf çekebilirdi. İnsanlar belki burada mutlu olurdu.

Elyonael mutlu olurdu. Parası kaç gün daha yeterdi? Üç? Dört? Belki beş, dikkatli olursa. Sonra ne olacaktı?

Cevap gelmedi. Aslında çoğu zaman gelmezdi. Sorular, Elyonael'in zihninde yankı yapmayı severdi ama nadiren bir yere varırlardı. İnsan, kesinliği olmayan şeylerle de yaşamayı öğrenebilirdi. Belki yetişkinlik buydu; çözüm değil, dayanıklılık.

Köprüler ayrıldı. Akşam kalınlaşıyordu. Işıklar daha parlak, gölgeler daha derin görünmeye başlamıştı. Gün içinde acele eden insanlar şimdi yavaşlıyor, konuşmalar uzuyor, mekanlar doluyordu. Şehir kendine dönüyordu. Elyonael o dönüşün dışında kalıyordu.

Vitrinlerin önünden geçti. Bazı yerlerde müzik vardı; içeridekiler birbirine doğru eğilmiş, masaların üstünde eller duruyordu. Paylaşılan bir şeyler vardı orada. Günün yorgunluğu, küçük zaferler, yarına ertelenmiş korkular.

Bir masaya oturmanın ne kadar karmaşık olabileceğini düşündü. Bir sandalyenin seni tanımaya başlaması... tehlikeliydi. Korkutucuydu.

Cebinden telefonunu çıkardı. Ekran karardı, sonra yüzünü gösterdi. Yorgun gözüküyordu ama bu onu şaşırtmadı. Son günlerde şaşırma yeteneğini de kaybetmişti. Her şey olması gerektiği gibiydi; zor, pahalı ve mesafeli.

Haritayı açtı. İşaretlediği yerlerin çoğunda kırmızı notlar vardı:

Geri dönüş yapılacak.
Başkası bulundu.
Uygun değil.

Kelimeler küçüktü ama etkileri büyüktü. Telefonu kapattı. Bir süre avucunda tuttu. Sanki bırakırsa şehirle arasındaki son bağ da kopacakmış gibi.

Aç değildi henüz. Ama yaklaşıyordu. Açlık önce düşünce olurdu, sonra hisse dönüşürdü. Hesap yaptı tekrar; ucuz bir şey alabilirdi, ayakta yenilebilecek, kimseyle konuşmayı gerektirmeyecek bir şey. Bu da bir yetenekti: ihtiyacı minimuma indirmek.

Yürüdü. Sokak daraldı. Gürültü değişti. Daha sıcak, daha kapalı bir hal aldı. Bir köşeyi döndüğünde ışığı gördü.

Küçük bir kafe. Camları buğuluydu. İçerisi kalabalık ama taşmıyordu. Masalar dolu, insanlar yakın ama boğucu değil. İçeriden gelen ses, davetkar olmaya çalışmıyor; sadece vardı.

Elyonael durdu. 'Burası geçici olabilir.' dedi kendi kendine.

Sadece birkaç dakika. Bir içecek. Bir sandalye. Sonra yine yürürdü. Kimse bir fincan kahve içti diye bağ kurmazdı.

Kapıyı açtı. Sıcaklık yüzüne çarptı. Bir anlığına, bedeninin ne kadar üşümüş olduğunu fark etti. İnsan bazen rahatı hissedene kadar rahatsızlığının farkına varmazdı.

İçerideki konuşmalar birbirine karışıyordu ama sert değildi. Bir çift tartışıyordu, iki arkadaş gülüyor, bir adam tek başına kitabına eğilmişti. Hayat burada daha küçük ölçekliydi. Taşınılabilirdi.

Tezgaha doğru ilerledi. Menüye baktı ama kelimeler netleşmedi. Yorgunluk, harfleri birbirine benzetiyordu.

Parmakları çantasının askısına takıldı; hala gidebileceğini hatırlamak ister gibi.

Sıranın kendisine geldiğini fark ettiğinde başını kaldırdı. Ve ilk kez biri doğrudan ona baktı. Bakış sıradandı. Ne uzun sürdü ne kısa. İçinde merak yoktu. Sadece bir insanın başka bir insana baktığı kadardı. Ama Elyonael için alışılmadık kadar netti.

"Ne alırsın?" dedi kız. Sesi yumuşaktı. Profesyonel ve sıcak. Gün içinde yüzlerce kez tekrar edilmiş bir cümle gibi, ama yine de eksilmemiş.

Elyonael cevap vermeden önce fark etti: biri onu bekliyordu. Bu küçücük gecikme, kalbinin ritmini bozdu. Menüye tekrar baktı, rastgele bir şey seçti. Söylerken telaffuzu kaydı. Düzeltmeye hazırlandı; insanlar genelde yardım etmek isterdi.

Kız gülümsedi. Anlamıştı. Ve bu kez Elyonael, anlaşılmanın utanılacak bir şey olmadığını hissetti. Fişi uzattı. Teşekkür etti. Kenara çekildi. Ellerinin titrediğini yeni fark ediyordu. Bu bir mucize değildi ama uzun zamandır ilk kez, yokluğu varsayılmamıştı. Adını sormadılar. Nereden geldiğini de. Kimse onu ailesi yüzünden yargılamadı. Yaşı yüzünden küçümsenmedi. Küçüktü ama birisi onu dümdüz görmüştü. Görünmez değildi.

Bardağın hazırlanışını izledi. Buhar yükseldi. İçerideki sesler devam etti. Hayat, onun için durmamıştı. Ama ilk kez, o da durmuştu.

Bardağı aldığında sıcaklık avuçlarına yerleşti. Refleksle teşekkür etti; kelime ağzında kolay çıktı ama anlamı arkadan, biraz gecikerek yetişti. Uzun zamandır teşekkür etmek otomatikti. İnsanlara yük olmadan var olmanın parçasıydı.

Kenarda boş bir masa buldu. Sandalyeyi çekerken çıkardığı ses ona fazla yüksek geldi ama kimse dönüp bakmadı. Hayat burada küçük gürültülere alışkındı.

Oturdu. Gitmek için acele etmediği nadir anlardan biriydi bu. Ama kalıyor gibi de hissetmiyordu. Daha çok, iki hareket arasındaki boşlukta duruyordu.

Başını eğdi. Buhar yükseliyordu. Sıcak şeylerin ortak bir özelliği vardı; insanı kısa süreliğine şimdiye zorlarlardı. Kaçamazdın.

Bir yudum aldı. Dili yandı. Bu iyi geldi. Zihni hemen konuşmaya başladı.

'Yarın başka yerlere bakarım.'
'Belki sabah daha şanslı olur.'
'Belki yaşımı sormazlar.'
'Belki biri eksiktir.'

Belki kelimesi, umudun en ucuz haliydi. Taşıması kolaydı, kaybetmesi de.

Masaların arasından biri geçti. Bir cümle bıraktı havaya, Elyonael anlamadı. Sonra başka bir masa güldü. Bardaklar tokuştu. Kapı açıldı, kapandı. Şehir içeri sızıyordu.

Normalde bu sesleri filtrelerdi. Kendini korumanın yolu buydu; dışarıyı kısmak. Ama şimdi, bilmeden, dikkatini verdi.

Rosie tezgahın arkasında başka biriyle konuşuyordu. Başını hafif yana eğişi, dinlediğini belli eden küçük mimikleri... Elyonael bakmamaya çalıştı ama gözleri geri dönüyordu.

Bu rahatsız ediciydi. Birine tekrar tekrar bakmak, onu hayatına davet etmek gibi gelirdi.

Kupayı iki eliyle sardı. Sıcaklık azalmaya başlamıştı.

Arka masada bir kelime yükseldi. Fransızca. Ama şu yetişkinlerin kullandığı, karmaşık iş kelimelerinden biri. Başını kaldırdı. Yanılmış olabilir miydi? Hayır, o tınıyı tanıyordu. Anlamını bilmediği yüzlerce şeyin içinden bazı sesleri ayırmayı öğrenmişti. Küçükken kelimelerin nasıl kurulduğunu merak eder, harfleri birbirine bağlamaya çalışırdı. Okula gitmemişti belki ama dinlemeyi bırakmamıştı.

Kadın devam etti, hızlı konuşuyordu. Elyonael cümleleri yakalayamadı ama müziğini duydu. Dünyanın bir yerinde, bir zamanlar , o sesleri takip etmek istemişti.

Telefonu aklına geldi. Açsa kelimelerin anlamlarına bakabilirdi. Ama uygulama yavaştı, bazen yüklenene kadar konuşma bitmiş olurdu. İnsan teknolojinin gerisinde kalınca kendini daha da küçük hissederdi.

Yine de garip bir şey oldu. Utanmadı. Bilmemek, ilk kez eksiklik gibi gelmedi. Daha çok kapı aralığı gibiydi.

Başını hafifçe o masaya çevirdi. Dinledi. Kaçırdı. Tekrar dinledi. Şehir, yabancı bir organizma olmaktan çıkıp çözülmesi gereken bir şeye dönüşüyordu.

Rosie birine servis götürdü, sonra geri döndü. Eli boşken kısa bir anlığına bakışları dolaştı ve Elyonael'e değdi. Bu sefer kaçırmadı. Gözlerini indirmedi hemen. Çünkü şimdi, saklamak kadar yorucu olan başka bir ihtimal hissediyordu: Belki de görülebilirdi. Kalbi buna hazır değildi ama düşünce oradaydı. Masaya bırakılmış, geri alınmayan bir nesne gibi.

Kupadan son yudumunu aldı. Gitmesi gerektiğini düşündü. Ama ayakları acele etmedi. Dışarıdaki dünya konuşmaya devam etti. Almanca, İngilizce, tekrar Fransızca... Hepsi birbirine karışıyor ama ilk kez, Elyonael hepsinin dışında değilmiş gibi hissetti. Henüz içinde değildi ama kapının önündeydi.

Kupayı bıraktığında içindeki sıcaklık neredeyse tamamen sönmüştü. Masada kalmak için geçerli bir sebepte kalmamıştı. İnsan bazen ayrılmayı, orada bulunmaktan daha iyi becerirdi.

Ayağa kalktı. Çantasını omzuna alırken bedeninin verdiği o tanıdık sinyal geri geldi: devam et.

Kapıya doğru yürüdü. Her adım alışılmış bir sona yaklaştırıyordu onu. Bu ana hazırlanmıştı. Görünmeden gelir, sessizce giderdi.ardından eksik bırakılmış hiçbir şey olmazdı.

Tam kapıyı açıcakken bir ses geldi.

"Hey"

Refleksle durdu. İsmini söylememişti kimse. Yine de çağrıldığını biliyordu. Arkasına döndü.

Rosie tezgahın yanından hafifçe ona doğru eğilmişti. Elinde küçük bir şey vardı. Peçeteye sarılmış, aceleyle hazırlanmış gibi. "Bunu unutmuş olabilirsin." dedi.

Elyonael baktı. Unutmamıştı. Ama kızın yüzü, bunun doğru cevap olmadığını anlatan yumuşak bir ifade vardı. Bu bir hata düzeltmesi değildi. Bir bahane, küçük bir körüydü. Yaklaştı. Peçeteyi aldı. İçinde minik bir kurabiye vardı.

"Ev yapımı." dedi Rosie, omuz silkerek. "Günün sonuna doğru bedava oluyorlar."

Bu cümle belli ki defalarca kullanılmıştı. Pratikti. Koruyucuydu. Ama içindeki iyi niyet yine de saklanamıyordu.

Elyonael ne söylemesi gerektiğini düşündü. Teşekkür etmek yeterli miydi? Yeterince miydi?

"Sağol." dedi sonunda. Sesinin bu kadar gerçek çıkmasına şaşırdı.

Rosie başını salladı. Sanki olması gereken buydu. Ne fazla, ne eksik. Ardından başka birine döndü; hayat bekliyordu.

Elyonael kapıyı açtı. Gece aynı geceydi. Sokak aynı sokaktı. Sorunları çözülmemişti. Parası hala azdı, işi hala yoktu, yarın hala belirsizdi. Ama avucunda biri tarafından verilmiş küçük, sıcak bir şey vardı. Ve uzun zamandır bir kez, şehir onu tamamen yutmamıştı.

Yürümeye başladı. Bu kez adımların sesi biraz daha geç silindi.