17. bölüm · Miras: kan bağı

Yıkıntıların arasında

Okuyaz_ Diriliş

Babam, kırbacı indirmeye devam ediyordu. Her darbede, sırtımda yeni bir yarık açılıyor, kan daha da hızlı akıyor, sırtımdan aşağı süzülüp yerde küçük birikintiler oluşturuyordu. Acı, o kadar yoğundu ki, artık her bir darbeyi ayrı ayrı hissetmiyordum. Tek bir acıydı. Kesintisiz, amansız, yutucu bir acı.

Ama ben, çığlık atmıyordum.

Dudaklarımı o kadar sıkı sıkmıştım ki, kanıyordu. Dişlerimin arasından sızan kan, çenemden damlıyor, yerdeki kan birikintilerine karışıyordu. Ona bu zevki vermeyecektim. Ona, beni kırabileceğini, sesimi alabileceğini, itaat etmemi sağlayabileceğini göstermeyecektim. Bu, benim son direnişimdi. Alara'ya olan bağlılığımın, ona duyduğum sevginin, kendime olan saygımın son kalesiydi.

Babam, her darbede daha da öfkeleniyordu. Kırbaç, artık sadece sırtımı değil, ruhumu da parçalıyordu. Her vuruşta, babamın bana olan nefretini, hayal kırıklığını, belki de kendi yenilgisini hissediyordum. O, beni kaybediyordu. Alara'ya. Özgürlüğüme. Kendi yoluma.

"O seni kurtaracak mı sanıyorsun?" diye bağırıyordu, nefes nefese. Sesindeki o güven, o otorite gitmiş, yerini çılgın bir öfkeye, bir çaresizliğe bırakmıştı. "O bir canavar! Seni sadece kullanıp atacak! Tıpkı annen gibi!"

Annem.

Babamın ağzından annemin adını duymak, kırbacın her darbesinden daha derin bir acı verdi. Annem, onun ağzında bir hakaretti. Bir silahtı. Beni vurmak için kullandığı en keskin bıçaktı.

"Annem... annem senden daha iyiydi!"

Acıyla bağırdım. Sesim, o kadar yüksekti ki, depoda yankılandı, duvarlara çarptı, sanki annemin ruhu da bana katılmış gibiydi.

"O, senin gibi bir canavar değildi! O sevgi doluydu, merhamet doluydu! Sen ise... sen sadece bir güç manyağısın! Bir hiçsin!"

Babam, bir an için durdu. Sanki sözlerim onu durdurmuştu. Gözlerimde, şaşkınlık ve öfke arasında gidip gelen bir ifade vardı.

Sonra, kırbacı bıraktı. Yere fırlattı. Metal ve deri, taş zemine çarptı, iğrenç bir ses çıkardı.

Yumruklarına sarıldı.

İlk yumruk, yüzüme indi. Burnumdan kan fışkırdı. Başım, geriye savruldu, boynum kütürdedi. İkinci yumruk, karnıma saplandı. Nefesim kesildi, ciğerlerim yandı. Üçüncü, dördüncü, beşinci Her darbede, yüzümde yeni bir yara açılıyor, dudaklarım parçalanıyor, gözüm şişiyor, dişlerim sallanıyordu.

Ama ben, hâlâ çığlık atmıyordum.

Dişlerimi sıktım, gözlerimi kapadım. Acının, beni alıp götürmesine izin vermemeliydim. Babamın yumruklarının ritmine, nefesimin kesilmesine, kanın boğazımdan aşağı akmasına odaklanmamalıydım.

Başka bir yere gitmeliydim.

Alara'nın yanına.

Gözlerimin önünde, restoranın loş ışığı belirdi. Alara, karşımda oturuyordu. Koyu bordo kadife elbisesi, mum ışığında parlıyordu. Elinde, benim verdiğim papatyalar vardı. Onları kokluyor, bana gülümsüyordu.

"Alara..." diye fısıldadım, içimden. "Alara, seni düşünüyorum."

Babamın yumruğu, yanağıma indi. Kafam, yana savruldu. Ama gözümün önündeki görüntü, kaybolmadı. Alara hâlâ oradaydı. Gülümsüyordu.

Fabrikayı hatırladım. Onu, kelepçeli, iğnenin altında gördüğüm an. Hiç ses çıkarmamıştı. Hiç çığlık atmamıştı. Gözlerini bana dikmiş, sanki "Dayan, Enes, dayan," der gibi bakmıştı.

"Korkuyorum," demişti. "Seni kaybetmekten korkuyorum."

"Ben de korkuyorum, Alara," diye fısıldadım. "Sensiz olmaktan korkuyorum. Babamın beni kendine benzetmesinden, onun gibi bir canavar olmaktan korkuyorum. Ama sen varsın. Senin sayende, hâlâ insanım."

Babamın son yumruğu, tam gözüme indi. O kadar şiddetliydi ki, başım geriye savruldu, zincirler sarsıldı, tüm vücudum havada sallandı.

Gözlerim karardı.

Tamamen değil. Ama neredeyse. Uzaklardan, biri sesleniyor gibiydi. Alara'nın sesi. Ama bulanık, uzak, erişilmez.

"Enes! Enes, duyuyor musun beni?"

Duymak istedim. Cevap vermek istedim. Ama sesim çıkmıyordu.

Dudaklarım, sadece şekil aldı. Onun adı.

"Alara"

Sonra, her şey siyaha döndü. Ama karanlığın içinde, hâlâ onun adı vardı. Bir umut ışığı gibi. Bir can simidi gibi. Beni karanlıkta tutan, boğulmamı engelleyen tek şey.

"Alara"

Babam, yumruklarını indirmeyi bıraktı.

Nefes nefeseydi. Solukları, deponun soğuk havasında beyaz buharlar halinde yükseliyor, kayboluyordu. Yüzü, öfkeden kıpkırmızıydı. Damarları boynunda şişmiş, alnında ter damlaları parlıyordu. Bana baktı. O bakışta, nefret vardı, hayal kırıklığı vardı, belki de en ufak bir pişmanlık kırıntısı. Ama en çok, alay vardı.

"Hâlâ direniyorsun, değil mi?"

Sesi, alay doluydu. Sanki bir böceğin kanat çırpışını izliyor gibiydi.

"Hâlâ o kaltak için dayanıyorsun. Ne kadar da aptalca. Ne kadar da anlamsız. O senin için ne yaptı ki? Seni benim elimden kurtardı mı? Hayır. Seni buradan çıkarıp götürdü mü? Hayır. Sadece başını belaya soktu, başını belaya sokacak."

Her kelimesi, bir bıçak gibi saplanıyordu. Ama ben, onun sözlerine değil, kendi içimdeki ateşe odaklanıyordum. Alara'nın adına. Onun yüzüne. Onun gözlerine.

"Senin gibi düşünmüyorum, baba," dedim, sesim kısık ama kararlıydı. "Senin için değer, çıkardır. Onun için ise sevgidir. Sadakattir. Onun için ben, bir araç değilim. Ben, benim."

Babam, bir an için sustu. Sanki söylediklerim onu düşündürmüştü. Ama hemen toparlandı. Yüzünde, o alaycı ifade yeniden belirdi.

"Sevgi mi? Sadakat mi? Ne kadar da safsın, Enes. Bu dünyada sevgi yoktur, sadakat yoktur. Sadece güç vardır, çıkar vardır. O da bunu bilir. Seni de kullanır, tıpkı herkesi kullandığı gibi. Ama sen, bunu görecek kadar akıllı değilsin."

Başımı kaldırdım. Gözlerim, babamın gözlerine dikildi. O nefret dolu, alaycı bakışların içine. Elimden gelen son güçle.

"Belki de öyledir. Belki de ben, aptalım. Ama bir şey biliyorum, baba."

Duraksadım. Dudaklarımı yaladım. Kanın tadı, hâlâ ağzımdaydı.

"Alara, bana senin vermediğin bir şeyi verdi. Umudu. Özgürlüğü. Kendim olma cesaretini. Ve ben, bunun için ona minnettarım. Onu seviyorum."

Babamın yüzü, bembeyaz kesildi. Sanki ona en büyük ihaneti yapmıştım. Sanki bir ayna tutmuştum yüzüne ve o, aynada kendini görmekten nefret ediyordu.

"O ismi ağzına alma!" diye bağırdı. Sesi, depoda yankılandı. "O ismi ağzına alma, yoksa... yoksa seni burada bırakırım! Kanlar içinde, ölüme terk ederim!"

Ama ben, korkmuyordum. Çünkü Alara'nın adı, bana güç veriyordu.

"Alara," diye tekrarladım, bu sefer daha güçlü. Sesim, zincirlerin arasında yankılandı, duvarlara çarptı. "Alara... Alara... Alara ben kanlı papatya için savaşıyorum"

Her tekrarda, sesim daha da güçleniyordu. Sanki onun adı, bir büyüydü. Beni iyileştiren, güçlendiren, hayata bağlayan bir büyü.

Babam, çıldırmış gibiydi. Elindeki kırbacı son bir kez havaya kaldırdı. Ama bu sefer, öfkeyle değil, bir çaresizlikle. Sanki yenildiğini anlamıştı.

"Artık anla ihanetin bedelini!"

Son darbe, sırtıma indi. O kadar şiddetliydi ki, zincirler sarsıldı, vücudum havada sallandı, tüm kemiklerim sızladı. Dayanamadım. Gözlerim kapandı. Düşüyordum. Karanlığa.

Ama düşmeden önce, son bir kez daha fısıldadım. Dudaklarım, neredeyse kıpırdamıyordu. Sesim, bir nefesten ibaretti.

"Alara Seni seviyorum."

Sonra, her şey siyaha döndü.

Ama karanlığın içinde, hâlâ onun adı vardı. Bir umut ışığı gibi. Bir can simidi gibi. Beni karanlıkta tutan, boğulmamı engelleyen tek şey.

Alara.

Ve belki de, o gece, onun adı sayesinde hayatta kaldım. Onun adı sayesinde, pes etmedim. Onun adı sayesinde, babama karşı direndim.

Çünkü Alara, benim her şeyimdi. Sevdamdı. Umudumdu. Hayatımdı.

Karanlık.

Sadece karanlık. Öyle yoğun, öyle ağır bir karanlıktı ki, sanki üzerime çökmüş, beni ezmişti. Nefes alamıyordum. Hareket edemiyordum. Sadece düşünebiliyordum.

Ama karanlığın içinde, bir ışık vardı.

Uzaklarda, bir nokta. Önce küçük, sonra büyüyen, giderek yaklaşan bir ışık. Ve o ışığın içinde, bir yüz. Alara'nın yüzü. Ela gözleri, bana bakıyor, gülümsüyordu. Restoranda olduğu gibi. Papatyaları kokladığı gibi. O gülümseme, karanlığı deliyor, içimi ısıtıyordu.

"Alara..."

Sesim, karanlıkta kayboluyor, yankısız bir boşluğa düşüyordu.

"Alara, ben buradayım. Beni görüyor musun? Duyuyor musun?"

Ama o, duymuyordu. Sadece bakıyor, gülümsüyor, sonra kayboluyordu. Işık sönüyor, karanlık yeniden çöküyordu. İçimde bir panik yükseliyor, boğazımı sıkıyordu.

"Gitme!"

Bağırdım. Ama sesim, çıkmıyordu. Sadece içimde bir çığlık vardı, karanlığa hapsolmuş.

"Gitme, lütfen! Beni yalnız bırakma!"

O anda, bir el yüzüme dokundu.

Sıcak. Yumuşak. Tanıdık. Alara'nın eli. Parmakları, yanağımda geziniyor, terimi, kanımı siliyordu. O kadar hafif dokunuyordu ki, bir rüzgarın esintisi gibiydi. Ama içimi ısıtan bir ateş gibiydi.

"Enes! Enes, duyuyor musun beni?"

Sesi, uzaktan, bulanık geliyordu. Sanki bir tünelin ucundan, sanki bir rüyanın içinden. Ama oradaydı. O, oradaydı. Gerçekti. Yaşıyordu. Benimleydi.

"Alara..."diye

Fısıldadım. Dudaklarım, neredeyse kıpırdamıyordu. Sesim, bir nefesten ibaretti.

"Alara, korkuyorum. Çok korkuyorum. Sensiz olmaktan korkuyorum. Onu kaybettiğim gibi, seni de kaybetmekten korkuyorum."

Gözlerimden yaşlar sızmaya başladı. Ağlamıyordum. Sızmıyorlardı. Bilinçsizce, bedenimin bir tepkisiydi. Ama belki de, ruhumun feryadıydı.

Eli, yanağımı okşadı. Hafifçe, bir papatya yaprağı gibi. Nazikçe, bir annenin dokunuşu gibi. Sıcaklığı, tenimde yayılıyor, acımı dindiriyor, korkumu azaltıyordu.

"Buradayım," dedi. Sesi, o kadar yumuşaktı ki, bir ninni gibi geliyordu. "Gitmiyorum. Hiçbir yere gitmiyorum. Söz veriyorum."

"Söz mü?" diye sordum, bir çocuk gibi. "Gerçekten söz mü?"

"Söz."

Gözlerimi açmaya çalıştım. Ama göz kapaklarım, o kadar ağırdı ki Sanki üzerlerine kurşun dökülmüştü. Sanki dağlar kadar ağırlık vardı. Her açma çabamda, daha da kapanıyorlardı.

"Gözlerini aç, Enes. Bana bak. Lütfen."

Sesi, yalvarıyordu. İlk kez, onu bu kadar çaresiz duyuyordum. Alara Kılıç, Kanlı Papatya, yalvarıyordu. Bana. Gözlerimi açmam için.

Zorladım. Tüm gücümü topladım. Dağları kaldıracak gücü. Göz kapaklarımı, bir milimetre araladım. Işık, acıttı. Ama dayandım.

Onu gördüm. Yüzü, bana eğilmişti. Gözleri, kıpkırmızıydı. Ağlamıştı. Yanağında, bir damla yaş parlıyordu. Alara Kılıç, ağlıyordu. Benim için.

"Yanımda kal," dedim, sesim bir fısıltıdan ibaretti. "Lütfen, yanımda kal. Bırakma beni."

"Kalacağım," dedi. Elimi tuttu. Parmaklarımız, birbirine kenetlendi. "Hep yanında olacağım. Söz veriyorum."

O söz, içime işledi. Bir ilaç gibi, damarlarımda dolaştı, yaralarımı sardı, acımı dindirdi, korkumu aldı götürdü. Sanki zehirli bir yükten kurtulmuştum. Sanki yeniden doğmuştum.

Gözlerim, yeniden kapandı. Ama bu sefer, korkuyla değil, huzurla. Çünkü biliyordum ki, o yanımdaydı. Bırakmayacaktı. Hiçbir yere gitmeyecekti.

Ve sonra, her şey siyaha döndü. Ama bu karanlık, önceki gibi değildi. İçinde, bir ışık vardı. Alara'nın ışığı. Ve o ışık, karanlığı deliyor, bana yol gösteriyor, bana umut veriyordu.

"Alara"

Fısıldadım, dudaklarımda bir gülümsemeyle.

"Alara, seni seviyorum."

Ve sonra, derin, huzurlu bir uykuya daldım. Onun eli, elimde. Onun sözü, kalbimde. Onun sevgisi, ruhumda.

Bu sefer, kabuslar değil, umutlar içeren bir uyku. Onunla ilgili. Bizimle ilgili. Birlikte kuracağımız yeni hayatla ilgili.

Ve belki de, bu gece, o ışık için yaşamaya değerdi. Onun için. Alara için. Aşkım için.

...

Gözlerimi açtığımda, ilk hissettiğim şey, yumuşak bir yastığın başımı okşadığıydı. Koku, tanıdıktı. Lavanta. Annemin kullandığı yumuşatıcının kokusu. Odamdaydım. Malikanedeki odam. Perdeler aralıktı, gün ışığı incecik çizgiler halinde içeri sızıyor, yere düşen gölgeler dans ediyordu.

Gözlerimi kırpıştırdım. Tavan, tanıdıktı. Duvarlar, tanıdıktı. Her şey, tanıdıktı. Ama ben, aynı değildim. Daha ağır, daha yorgun, daha kırılgandım. Ve daha özgür.

Her yerim ağrıyordu. Sanki bir dağın altında kalmış, sonra kurtulmuş gibiydim. Ama sırtım, özellikle. Bir ateş gibi yanıyordu. Her nefes alışımda, kaburgalarım sızlıyor, ciğerlerim yanıyordu. Ama bu acı, tanıdıktı. Deponun soğuk zemininde, babamın kırbacı altında hissettiğim acı. Ama şimdi, bir fark vardı. Şimdi, bir yataktaydım. Güvendeydim.

Başımı çevirdim. Çok yavaş, çok dikkatli. Çünkü her hareketimde, sırtımdaki yaralar geriliyor, acı katlanıyordu.

Sandalyede, başı öne eğik, uyuyan Alara'yı gördüm.

Saçları dağılmıştı. Yüzü yorgundu. Gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Bir gece değil, belki de günlerdir uyumamış gibiydi. Eli, yatağın kenarında, benimkine yakın duruyordu. Parmak uçları, neredeyse bana değiyordu. Sanki uykusunda bile, beni kaybetmekten korkuyor gibiydi.

Onu izledim. Uzun uzun. İçimde, tarifsiz bir duygu vardı. Minnettarlık mı, sevgi mi, yoksa sadece huzur muydu? Belki de hepsi. Hepsi bir arada. Öyle yoğun, öyle karmaşıktı ki, tarif edemiyordum. Sadece hissediyordum. Ve bu his, sırtımdaki tüm acılardan, babamın tüm darbelerinden daha güçlüydü.

"Alara," diye fısıldadım. Sesim, o kadar kısıktı ki, neredeyse duyulmuyordu. Boğazım kupkuruydu. Her kelime, bir çakıl taşını yutar gibi acıtıyordu.

Ama o, duydu. Hemen uyandı. Sanki uyumuyor, sadece beklemişti. Başını kaldırdı. Gözleri, endişeyle bana baktı. Endişe, korku, sonra rahatlama. Bir film şeridi gibi, gözlerinin içinde yansıdı.

"Uyandın," dedi. Sesinde, bir rahatlama, bir sevinç, bir şükran vardı. Sanki bir mucize olmuştu. "Çok şükür."

"Sen... sen hep burada mıydın?"

Sordum, cevabını bilmeme rağmen. Sadece, ondan duymak istiyordum. Onun ağzından, benim için yaptıklarını.

Başını salladı. Saçları, omuzlarına döküldü. Yorgun ama güzel.

"Evet. Ateşin düşene kadar yanından ayrılmadım. Üç gün oldu, Enes. Üç gün boyunca, burada yanında baş ucunda bekledim."

İçimde bir şey kıpırdadı. Onun için bu kadar önemli olduğumu bilmek Güzel bir duyguydu. Ama aynı zamanda, hüzünlü. Çünkü o, buna değer miydi? Onca zahmete, onca acıya değer miydi? Ben, değer miydim?

"Babam" dedim. Kelime, ağzımdan zorla çıktı. "Babam nerede?"

Alara'nın yüzü, bir an gerildi. Sanki içinden bir şey geçiyordu. Ama hemen sakinleşti. Yüzüne, o her zamanki kararlı ifadeyi yerleştirdi.

"Kaçtı. Adamları dağıldı. Klinik 44'ün izini bulmaya çalışıyoruz. Ama o bir daha sana dokunamayacak. Bunun sözünü veriyorum."

Başımı salladım. Babam, bir gün hesap verecekti. Ama şimdi, sadece dinlenmeliydim. İyileşmeliydim. Alara'nın yanında, onun sevgisiyle.

"Alara," dedim, elimi ona doğru uzatarak. Parmaklarım, havada biraz sallandı. Çünkü gücüm yetmiyordu.

"Elimi tutar mısın?"

Alara, bir an tereddüt etti. Gözlerimde, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Sonra, elini uzattı. Parmakları, benimkilere dokundu. Soğuktu. Ama sonra, ısındı. Kenetlendik.

"Teşekkür ederim," dedim. "Her şey için. Beni bulduğun için. Beni kurtardığın için. Yanımda olduğun için."

Alara, başını salladı. Gözleri, yine dolmuştu.

"Bir şey değil," dedi. Sesi, yumuşak, neredeyse bir fısıltıydı. "Senin için her şeyi yaparım. Bunu bil."

O söz, içimi ısıttı. Ve biliyordum ki, o sözü tutacaktı. Çünkü Alara, sözünün eriydi. Tıpkı bana verdiği söz gibi. "Hep yanında olacağım."

Elimi sıktı. Biraz daha sıkı. Ben de karşılık verdim. Bu küçük, sessiz iletişim, babamla 23 yılda kurduğumuz tüm iletişimden daha değerliydi.

Gözlerimi tekrar kapadım. Ama bu sefer, uyumak için değil, sadece dinlenmek için. Onun varlığını, elinin sıcaklığını, nefesinin sesini hissediyordum. Bu, belki de hayatımdaki ilk gerçek dinlenme anıydı.

Ve biliyordum ki, uyandığımda, yine bir savaşın ortasında olacağız. Ama bu sefer, sadece hayatta kalmak için değil. Yaşamak için savaşacağız. Onun için. Kendim için. Birlikte olmak için.

Bu düşünce, sırtımdaki her yaradan daha güçlüydü. İyileştirici bir ilaç gibi damarlarımda akıyor, ruhumu sarıyor, bana yeniden doğma gücü veriyordu.

Sabah kahvaltısının ardından odaya çekilmiştim. Alara'nın getirdiği ilaçları içmiş, sırt üstü yatmaktan yanlarıma dönmüştüm. Sırtım hâlâ acıyordu, ama artık dayanılır gibiydi. Belki de onun yanında olmak, her şeyi hafifletiyordu. Belki de onun varlığı, en güçlü ilaçtı.

Kitap okuyordum. Ama gözlerim, sayfalarda değil, Alara'daydı. O, masada oturmuş, tabletiyle ilgileniyordu. Saçlarını gevşek bir topuz yapmıştı, birkaç tel yüzüne dökülmüştü. Yüzünde, o her zamanki ciddi ifade vardı. Ama ara sıra, göz ucuyla bana bakıyor, gülümsüyordu. O gülümseme, içimi ısıtıyor, tüm acılarımı unutturuyordu.

"Ne okuyorsun?" diye sordu, başını kaldırmadan.

"Bir şey," dedim, kaçamak bir cevapla. Aslında, okumuyordum. Sadece sayfaları çeviriyordum. Ona bakmak için bir bahaneydi bu.

Alara, gülümsedi. O gülümseme, odanın loşluğunda bir ışık gibiydi.

"Emin misin? Gözlerin sayfalarda değil, bende."

Yakalanmıştım. Gülümsedim.

"Ne yapabilirim? Sen daha güzelsin."

Alara, başını salladı. Ama yüzünde, hafif bir kızarıklık vardı. Alara Kılıç, kızarıyordu. Bunu görmek, içimi tarifsiz bir mutlulukla doldurdu.

Tam o sırada, Alara'nın cebindeki özel telefon çaldı.

Yüzünde, bir an endişe belirdi. Sonra, normalleşti. Ama o anlık endişe, beni de tedirgin etti. O özel telefon, sadece önemli işler için çalardı. Tehlikeler için. Düşmanlar için.

Telefonu açtı, mesafeli bir sesle konuştu. "Evet?"

Bir süre dinledi. Yüzünde, anlayamadığım bir ifade vardı. Ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ama o, iyi gizliyordu. Ustaydı.

Sonra, bana döndü. Gözlerinde, bir şey vardı. Anlayamadım.

"Kapıda bir kadın var. Seni tanıdığını söylüyor. Duru."

Duru?

İsmi, çocukluğumdan bir yankı gibi geldi.

Yıllar önce, başka bir hayatta. Komşumuzdu. Birlikte oynardık. Ağaçlara tırmanır, saklambaç oynar, hayaller kurardık. Sonra, ailesi taşınmış, bir daha da görmemiştim. Ama şimdi, burada, malikanenin kapısındaydı. Nasıl? Neden?

"Duru mu?" dedim, şaşkınlıkla. "Burada mı? Nasıl?"

Alaranın yüzünde ifade yoktu. Ama gözlerinde, bir şey vardı. Soğukluk muydu, kıskançlık mı, yoksa sadece bir uyarı mı? Anlayamadım.

"Tanıyorsun demek." Sesi, istemeden biraz soğuk çıkmıştı.

"Evet, çocukluk arkadaşım. Ama yıllardır görmedim. Burayı nasıl buldu?"

Alara, cevap vermedi. Sadece, korumaya içeri almasını söyledi.

Birkaç dakika sonra, kapı açıldı.

İçeri, zarif giyimli, kumral saçlı bir kadın girdi. Üzerinde sade, bej bir pardesü vardı. Saçları, omuzlarına dökülüyordu. Yüzünde, hafif bir makyaj vardı. Gözleri, hemen beni buldu. Ve bir sevinç, bir rahatlama ifadesiyle parladı.

"Enes!" dedi, sevinçle. Sesinde, bir özlem, bir hasret vardı. Sanki yıllardır kaybettiği bir kardeşini bulmuş gibiydi.

"Aman Allahım, gerçekten senmişsin! Sosyal medyanda paylaştığın o belirsiz konum birkaç eski dostun peşine düşmemize neden oldu. Sonunda buldum seni."

Sosyal medya? Son zamanlarda hiçbir şey paylaşmamıştım. Belki de eski bir paylaşımdı, dikkatsizlikle açık kalmıştı. Ama Duru, burayı bulmuştu. Ve şimdi, karşımdaydı.

Duru, bana doğru ilerledi ve sarılmak istedi. Kollarını açtı. Yüzünde, bir özlem, bir sevgi vardı.

Bir an tereddüt ettim. Gözüm, Alara'ya kaydı. Yüzü, ifadesizdi. Ama gözleri, buz gibiydi. O bakışta, bir uyarı vardı. Belki de bir kıskançlık.

Hafif, nazik bir kucaklaşma yaptım. Sırtımı sıkmadı, çünkü yaralarımı biliyordu. Sonra, geri çekildim.

"Duru Şaşırttın beni. İyisin, umarım?"

"Ben iyiyim de, sen" Duru'nun gözleri, yüzümdeki morluklara, şişliklere takıldı. "Aman Allahım, yüzüne ne oldu? Ve bu yer Burası neresi?"

Cevap vermek üzereydim. Ama Alara'nın soğuk bakışları altında, kelimeler boğazımda düğümlendi. Ne diyecektim? Babam beni kaçırdı, işkence etti? O kurtardı? Bu malikane, onun sığınağı? Bu kadın, Alara Kılıç, Kanlı Papatya?

"Bu bir arkadaşımın evi," dedim, kısaca. "Biraz kaza geçirdim."

Duru, endişeyle baktı. "Kaza mı? Çok kötü görünüyorsun. Doktora göründün mü?"

"Göründüm. Teşekkür ederim."

Duru, sonunda Alara'ya döndü. Onu süzdü. Yüzünde, hafif bir şaşkınlık vardı. Bu kadar güzel, bu kadar etkileyici bir kadın beklemiyordu belki de.

"Bu da Alara, değil mi? Memnun oldum."

Eli havada kaldı. Alara'ya uzatmak istedi. Ama Alara, elini uzatmadı. Sadece başıyla onayladı. Tek kelime etmedi. Sadece baktı. Soğuk, mesafeli, tehditkâr.

Duru'nun eli, havada kaldı. Bir an, ne yapacağını bilemedi. Sonra, elini indirdi. Yüzünde, hafif bir utanç, hafif bir kırgınlık vardı.

Garip bir sessizlik oldu. Duru, bana bakıyor, Alara'ya bakıyor, sonra tekrar bana dönüyordu. Sanki bir şeylerin farkındaydı. Aramızdaki o görünmez bağın, o elektriğin, o tehlikenin.

"Enes, seninle konuşmam gerek," dedi Duru, sesini alçaltarak. "Özel."

Alara, hemen ayağa kalktı. Sandalyesi, arkada hafifçe gıcırdadı.

"Ben dışarıda olacağım."

Sesi, soğuk ve mesafeliydi. Arkasını döndü, kapıya yürüdü. Adımları, hızlı ve kararlıydı. Kapıyı arkasından kapatırken, bana son bir bakış attı.

O bakışta, ne vardı?

Kıskançlık mı? Beni başka bir kadınla paylaşmak zorunda kalmanın verdiği rahatsızlık mı?

Güvensizlik mi? Benden uzaklaşacağımdan, onu bırakacağımdan korkmak mı?

Yoksa sadece bir yaralı birinin çaresizliği mi? Onca savaştan, onca acıdan sonra, bulduğu huzuru kaybetmek istememek mi?

Bilmiyordum. Ama o bakış, içime işledi. Bir ok gibi saplandı.

Kapı kapandığında, Duru karşıma oturdu. Yüzü, artık o neşeli, sevinçli halinden eser yoktu. Yerine, ciddi, neredeyse endişeli bir ifade vardı. Sanki bana kötü bir haber vermeye gelmişti. Sanki bir felaketin habercisiydi.

Gözlerini bana dikti. O bakışta, eski günlerden bir şeyler vardı. Çocukluğumuzdan. Ama şimdi, o çocukluk bitmişti. Artık yetişkindik. Ve yetişkinlerin dertleri, çok daha ağırdı.

"Enes, kim bu kadın?" diye sordu, doğrudan. Lafı dolandırmadan, hiçbir şeyi ima etmeden. Duru, hep böyleydi. Dürüsttü. Açıktı. Ne düşünüyorsa, onu söylerdi.

"Bir arkadaşım," dedim, kaçamak bir cevapla. Aslında, "arkadaş" kelimesi, onu tarif etmek için çok yetersizdi. Çok basitti. Alara, arkadaştan çok daha fazlasıydı. O, her şeydi. Ama Duru'ya bunu nasıl anlatabilirdim? Onun dünyası, Alara'nın dünyasından o kadar uzaktı ki.

"Arkadaş mı?" Duru'nun kaşları çatıldı. "Öyle mi görünüyor? O kadının sana bakışı, bir arkadaşın bakışı değildi. Daha çok bir sahiblenmeydi. Ona ait olan bir şeye bakar gibiydi."

Cevap vermedim. Çünkü Duru, haklıydı. Alara'nın bakışı, sahipleniciydi. Kıskançtı. Ama bu, beni rahatsız etmiyordu. Tam tersine, hoşuma gidiyordu. Onun için önemli olduğumu, onun gözünde bir değerim olduğunu hissettiriyordu.

Duru, derin bir nefes aldı. Sanki söyleyeceği şey, onu da zorluyordu. Ama yine de söylemeliydi. Benim için.

"Enes, seni uyarmaya geldim. O kadın tehlikeli. Onunla ilgili haberler duydum. Yeraltı dünyasında adı çıkmış biri. 'Kanlı Papatya' diyorlar. Senin gibi birinin onunla ne işi olabilir?"

Sesinde, bir korku vardı. Bir endişe. Belki de, benim adıma korkuyordu. Beni kaybetmekten, benim bir daha gözden kaybolmamdan korkuyordu.

"Sen nereden biliyorsun onu?" diye sordum, kaşlarımı çatarak. Aslında, cevabı biliyordum. Ama ondan duymak istedim. Duru'nun dünyasında, Alara nasıl bir yere sahipti?

"Herkes biliyor, Enes. Televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada. O bir fenomen. Ama aynı zamanda, bir bela. Babaları öldüren, düzenleri yıkan bir kadın. Onun yanında duranların sonu, iyi olmuyor."

Öfkelendim. Onu tanımıyordu. Kimse tanımıyordu. Alara, sadece bir fenomenden ibaret değildi. O, bir savaşçıydı. Bir kurbandı. Bir devrimciydi. Ve ben, onun yanında olmayı seçmiştim.

"Sen onu tanımıyorsun, Duru. O, sandığından çok daha fazlası. O, bir canavar değil. O, bir mağdur. Ona bu hali yapanlar, onu bu hale getirenler var. Ve ben, onun yanındayım."

Duru, endişeyle baktı. Gözlerinde, bir şey vardı. Acıma mı? Yoksa sadece, beni anlama çabası mı?

"Belki tanımıyorum. Ama senin gözündeki o ifadeyi tanıyorum. Aşıksın, değil mi?"

Cevap vermedim. Ama sustuğum, her şeyi anlatıyordu.

"Enes, dikkatli ol. Aşk, insanı kör eder. Ve senin etrafındaki her şey, çok karanlık görünüyor. Bu kadın, seni bu karanlığa daha da çekebilir. Ya da belki de, o karanlıktan çıkmana yardım edebilir. Ama hangisi olduğunu bilmiyorum. Sadece dikkatli ol."

Başımı salladım. "Söz veriyorum."

Duru, ayağa kalktı. Çantasını aldı. Yüzünde, bir hüzün vardı. Sanki bir vedaydı bu. Belki de, uzun bir süre daha görmeyecekti beni.

"Gitmeliyim. Ama söz ver, dikkatli olacaksın."

"Söz."

Kapıya yöneldi. Tam çıkarken, arkasına döndü. Son bir kez, gözlerimin içine baktı.

"Bir şey daha, Enes. O kadın gözlerinde bir şey var. Kaybedecek bir şeyi olmayan birinin bakışları. Ona dikkat et. Çünkü kaybedecek bir şeyi olmayan bir insan, her şeyi yapabilir. İyi de, kötü de."

Kapı kapandı.

Duru gitmişti.

Ama onun sözleri, zihnimde yankılanıp duruyordu.

"Kaybedecek bir şeyi olmayan birinin bakışları."

Alara, gerçekten de öyleydi. Uzun süre, kaybedecek bir şeyi olmamıştı. Ailesini, çocukluğunu, masumiyetini, hatta belki de insanlığını kaybetmişti. Ama şimdi... şimdi, belki de artık öyle değildi. Belki de, benimle birlikte, kaybedecek bir şeyi olmuştu.

Beni.

Bu düşünce, içimi hem mutluluk hem de korkuyla doldurdu. Çünkü onun için bir değerim olduğunu bilmek güzeldi. Ama aynı zamanda, onu kaybetme ihtimali, onun için bir zayıflık olabilirdi. Ve Alara'nın düşmanları, bu zayıflığı kullanabilirdi.

Pencereye yürüdüm. Dışarıda, Duru'nun arabası uzaklaşıyordu. Arkasından baktım. Çocukluğum, onunla birlikte, yeniden uzaklaşıyordu.

Duru gittikten sonra, odada garip bir sessizlik çöktü. Duru'nun sözleri, hâlâ zihnimde yankılanıyordu. Ama ondan da önemlisi, kapının arkasında bekleyen kadındı. Alara.

Kapı yavaşça açıldı. Alara içeri girdi.

Yüzünde, o her zamanki ifade yoktu. Ama bu sefer, farklıydı. Daha soğuk, daha mesafeli, daha kırılgan. Gözleri bana bakıyordu, ama içleri bomboştu. Sanki bir anda, tüm duygularını, tüm hislerini bir kutuya koyup kilitlemişti.

Yatağın kenarına oturdu. Ama bana değil, yere bakıyordu. Ellerini kucağında birleştirmişti. Parmakları, hafifçe titriyordu.

"Konuştunuz mu?" diye sordu. Sesi düzdü. Mekanikti. Sanki bir robot konuşuyordu.

"Evet." Cevabım da kısaydı. Ne diyeceğimi bilmiyordum.

"Ne konuştunuz?"

Bu soruyu bekliyordum. Ama yine de, içimde bir tedirginlik vardı.

"Eski günleri. Çocukluğumuzu. Komşuluk günlerini."

Alara, başını salladı. Sanki anlıyormuş gibi. Ama gözleri, hâlâ yerdeydi.

"Anlıyorum."

Sessizlik.

Uzun, ağır, boğucu bir sessizlik.

Sonra, elini uzattı. Elimin üzerine koydu. Eli soğuktu. Çok soğuk.

"Alara, bir şey mi oldu?"

Sordum, elimi onun elinin üzerine kapatarak. Isıtmaya çalıştım.

Bana baktı. Gözlerinde, o soğuk ifade vardı. Ama altında, bir şey daha vardı. Acı mıydı, kıskançlık mı, yoksa sadece korku muydu? Bilmiyordum. Ama bir şey vardı. Derinde, çok derinde, bir yerlerde.

"O Duru. Senin için önemli biri miydi?"

Sesi, titriyordu. Çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek kadar. Ama ben duydum.

"Çocukluk arkadaşımdı. Ama yıllardır görmedim. Neden soruyorsun?"

Alara, başını öne eğdi. Saçları, yüzünü kapattı. Ellerini, ellerimden çekti.

"Sadece merak ettim."

Sessizlik.

Yine sessizlik.

Alara'nın ne düşündüğünü anlamaya çalıştım. Ama o, bir kitap gibiydi. Kapalıydı. Kilitliydi. Ve anahtar, sadece kendindeydi.

"Alara, eğer bir şey varsa, söyle. Lütfen. Benimle konuş."

Başını kaldırdı. Gözlerimde, bir şey aradı. Belki de, bir yalan. Belki de, bir ihanet.

Ama bulamadı. Çünkü yoktu.

"Söyleyecek bir şey yok."

Ayağa kalktı.

"Dinlen. Akşam görüşürüz."

Kapıya yürüdü. Adımları, hızlı ve kararlıydı. Ama omuzları, çökmüştü. Sanki bir yük taşıyordu. Görünmez, ama ağır bir yük.

"Alara."

Durdu.

"Sen benim için her şeyden önemlisin. Bunu bil."

Alara, arkasını dönmedi. Sadece başını salladı.

Kapıyı açtı, çıktı.

Kapı kapandığında, içimde bir sızı hissettim.

Onu incitmiştim. Belki de farkında olmadan. Belki de, Duru'nun gelişiyle, onun güvensizliğini, kıskançlığını, belki de korkusunu tetiklemiştim.

Ama bilmiyordum, nasıl düzelteceğimi.

O, hep güçlüydü. Hep kararlıydı. Hep dimdik ayaktaydı. Ama şimdi, o kırılgan halini görmüştüm. Ve bu, beni daha da üzmüştü.

Yatağa uzandım. Tavana baktım.

Alara'nın gözleri, hâlâ gözlerimin önündeydi.

O soğuk ifadenin ardındaki acıyı, kıskançlığı, korkuyu düşündüm.

"Sen benim için her şeyden önemlisin."

Bu sözü, ona tekrar tekrar söylemeliydim. Gözlerinin içine bakarak. Elim tutarken.

Çünkü o, sözlerden çok, eylemlerden anlıyordu. Ve ben, ona göstermeliydim. Ne kadar önemli olduğunu. Ne kadar sevdiğimi.

Gözlerimi kapattım. Uyumaya çalıştım. Ama uyku, gelmiyordu.

Sadece Alara vardı. Onun yüzü. Onun gözleri. Onun dokunuşu.

Ve içimde, onu daha da çok sevme arzusu.

Gece oldu.

Saatlerdir Alara, odama gelmemişti. Akşam yemeğini yalnız yemiştim. Yemek, ağzımda hiçbir tat bırakmamıştı. Onu merak ediyordum. Belki de hâlâ kızgındı. Belki de Duru'nun gelişi, onun içinde bir fırtına koparmıştı. Onu tanıyordum. Dışarıdan ne kadar soğuk, ne kadar güçlü görünse de, içinde bir yanardağ vardı. Ve o yanardağ, şimdi sessizce kaynıyordu.

Kitabı bıraktım. Zaten bir saattir aynı sayfaya bakıyordum. Gözlerim, satırlarda değil, kapıdaydı. Her an açılacak, Alara içeri girecek, belki bir şey söyleyecek, belki de hiçbir şey söylemeyip yanıma oturacaktı. Ama kapı, kapalı kaldı.

Yatağımdan kalktım. Sırtımdaki yaralar, her hareketimde sızlıyordu. Ama bu acı, umurumda değildi. Sadece Alara'yı düşünüyordum. Onun yalnız olduğunu, belki de odasında oturup karanlığa baktığını, içindeki fırtınayla boğuştuğunu biliyordum.

Kapıya yürüdüm. Her adımımda, yüreğim biraz daha hızlanıyordu. Koridora çıktım. Ay ışığı, incecik bir çizgi halinde pencerelerden sızıyor, taş zemine düşüyordu. Malikane, sessizliğe bürünmüştü. Sanki herkes uyumuştu. Ama ben, uyuyamazdım. Onun yanında olmalıydım.

Koridorda ilerledim. Ayak seslerim, sessizlikte yankılanıyordu. Onun odasının önüne geldim. Kapının altından, loş bir ışık sızıyordu. Uyanıktı. Bekliyordu. Belki de beni bekliyordu.

Kapıyı çaldım. Hafifçe. Tıklattım.

"Alara?"

Ses gelmedi. Sadece sessizlik.

Kapıyı araladım. Yavaşça, usulca.

İçeri baktım.

Alara, pencerenin önünde duruyordu. Sırtı bana dönüktü. Elleri, arkasında kenetlenmişti. Işık, yüzüne vuruyor, onu daha da güzel, daha da ulaşılmaz gösteriyordu. Ama yüzünde, hüzün vardı. Onu sırtından bile olsa hissediyordum. O hüzün, omuzlarına çökmüş, onu eziyordu.

"Alara..."

Sesim, odanın sessizliğinde yankılandı.

Arkasını döndü. Gözlerinde, yaşlar vardı. Alara Kılıç, ağlıyordu. Benim için değil, belki de kendisi için. Ama ağlıyordu. Ve bu, içimi paramparça etti.

"Enes Ne yapıyorsun burada? Dinlenmen gerek."

Sesi, boğuktu. Ağlamaktan kısılmıştı. Ama yine de, beni düşünüyordu. Benim iyileşmemi istiyordu.

"Seni görmeye geldim. Konuşmamız gerek."

Yanına yürüdüm. Her adımımda, aramızdaki mesafe azalıyordu. Ona doğru. Işığa doğru. Eve doğru.

Elimi kaldırdım. Yanağındaki yaşı sildim. Parmak uçlarım, teninin sıcaklığını hissetti. Sıcaktı. Ama üşüyordu. İçten içe.

"Alara, seni incittiysem, özür dilerim. Duru O sadece bir arkadaş. Geçmişten bir hatıra. Ama sen... sen benim için daha fazlasısın. Sen, benim geleceğimsin."

Alara, başını salladı. Gözleri, hâlâ yaşlarla doluydu.

"Biliyorum. Ama korkuyorum, Enes. Çok korkuyorum."

"Neden korkuyorsun? Benden mi? Bizi sevmemizden mi?"

"Hayır. Senden değil. Bizden de değil. Onun gibi normal birinin, seni benden almasından korkuyorum. O, benim olmadığım bir dünyanın parçası. Temiz, masum, karanlıktan uzak. Belki de sen, o dünyaya aitsin. Benim değil."

Gülümsedim. Onun korkularını anlıyordum. Çünkü ben de aynı korkuları taşıyordum. Onu kaybetmekten, onun karanlığında kaybolmaktan değil, onsuz kalmaktan korkuyordum.

"Kimse beni senden alamaz, Alara. Çünkü ben, seninim. Sadece senin. Ruhum, bedenim, her şeyim. Senin karanlığın, benim aydınlığım. Benim aydınlığım, senin karanlığın. Biz, bir bütünüz."

Alara, gözlerimin içine baktı. Uzun uzun. Sanki bir şey arıyordu. Korku mu, tereddüt mü, pişmanlık mı?

Bulamadı. Çünkü onlar, bende yoktu.

"Ben de seninim, Enes. Sadece senin."

Ellerimiz, birbirine kenetlendi. Sımsıkı. Hiç bırakmayacak gibi.

O gece, saatlerce konuştuk. Duru'dan, geçmişten, gelecekten. Korkularımızdan, umutlarımızdan. Alara, bana çocukluğunu anlattı. Yetimhaneyi, yangını, Sadri'yi. Ben de ona annemi anlattım. Levent'i, işkenceyi, intikamı. Birbirimizin yaralarını sardık. Birbirimizin karanlığında ışık olduk.
Ne kadar dinlesekte birbirimize aynı şeyleri anlatsakta bıkmıyorduk.

Sabaha karşı, birbirimize sarılıp uyuduk. Alara'nın saçları, yüzüme dökülüyordu. Nefesi, boynumda dolaşıyordu. Kalbi, benim kalbime yakındı. Aynı ritimde atıyordu.

İlk kez, huzurlu bir uykuydu. Kabuslar yoktu. Çığlıklar yoktu. Sadece huzur vardı. Sadece Alara vardı.

Çünkü artık, yalnız değildik.

Birbirimiz vardı.

Ve bu, her şeye bedeldi.
...

Sabah oldu. Güneş, perdelerin arasından süzülen ışıklarla odaya usulca yayılıyor, toz zerreciklerini altın rengine boyuyordu. Gözlerimi açtığımda, ilk gördüğüm şey Alara'nın yüzü oldu.

Hâlâ yanımdaydı.

Saçları, yastığa dağılmıştı. Koyu kumral teller, beyaz yastık kılıfında adeta bir tablo gibi duruyordu. Yüzü bana dönüktü, dudakları hafifçe aralıktı. Uyuyordu. Öyle masum, öyle huzurlu görünüyordu ki, onu uyandırmak içimden gelmedi. Ona bakarken, zaman durmuş gibiydi. Sanki dünyanın tüm kötülükleri, tüm savaşları, tüm acıları bir anda silinmiş, geriye sadece bu an, sadece bu kadın kalmıştı.

Kirpiklerini saydım. Uzun, koyu, hafif kıvrımlı. Her bir kirpiğinde, onun geçirdiği onca fırtınanın izi varmış gibi geldi. Dudaklarına baktım. İnce, soluk, ama bir o kadar da etkileyici. O dudaklardan dökülen her kelime, bir silah gibiydi. Düşmanlarına karşı, bana karşı değil. Bana karşı hep yumuşaktı. Hep koruyucuydu. Yanağındaki bene dokundum, parmak ucumla. Çok hafif, onu uyandırmamak için.

"Alara" diye fısıldadım, sesim bir nefesten ibaretti. "Sen bir devrimsin."

Gözleri, yavaşça açıldı. Önce bulanıktı bakışları, sonra netleşti. Beni gördü. Dudaklarının kenarında, o nadir, o kırılgan gülümseme belirdi. Günaydın demiyordu, sadece bakıyordu. Ama o bakış, binlerce kelimeden daha anlamlıydı.

"Günaydın," dedim, sesim hâlâ kısıktı.

"Günaydın."

Bir an, öylece birbirimize baktık. Sessizlik, odanın içinde usulca dans eden ışık hüzmeleriyle birlikte akıp gidiyordu. Konuşmaya gerek yoktu. Her şey, gözlerimizdeydi. Onun ela gözlerinde, kendimi kaybetmiştim. O gözler, bir okyanus gibiydi. Derin, gizemli, tehlikeli. Ama ben, yüzmeyi öğrenmiştim. Onunla birlikte.

Sonra, Alara konuştu. Sesi, sabahın sessizliğinde bir müzik gibiydi.

"Enes, sana bir şey itiraf etmeliyim."

Yüzünde, ciddi bir ifade vardı. Ama korku yoktu. Sadece bir kararlılık, bir samimiyet.

"Nedir?"

Merakla bekledim. Alara Kılıç'ın itiraf edeceği bir şey Bu, ender rastlanan bir olaydı. O, sırlarını hep saklardı. Duygularını hep gizlerdi. Ama şimdi, açılıyordu. Bana.

"O gece depoda sen bayıldığında, çok korktum."

Sesi, titriyordu. Ama gözlerini kaçırmıyordu. Gözlerimin içine bakıyor, en karanlık yerlerimi görüyormuş gibi konuşuyordu.

"Hayatımda ilk kez, birini kaybetmekten bu kadar korktum. Sadri'nin laboratuvarında, Zeynep'in naaşının başında bile bu kadar korkmamıştım. Ama sen... senin için öyle bir korktu ki, içimdeki tüm duvarları yıktı."

Gözleri doldu. Ama ağlamadı. Alara Kılıç, ağlamazdı. Ağalsada göstermezdi. Ama gözlerindeki o parıltı, onun ne kadar kırılgan olduğunu, ne kadar insan olduğunu gösteriyordu.

"O an anladım ki, sen benim için her şeysin. Her şeyden önce. Her şeyden çok."

Bu sözler, içime işledi. Bir sıcaklık gibi yayıldı damarlarımda. Yaralarımı sardı, korkularımı dindirdi. Onun için bir değerim olduğunu bilmek, tüm babamın darbelerinden daha güçlüydü.

"Sende benim her şeyimsin alara ve ben bunu seninle o dar sokakta karşılştırdığımzda hissettim."

Ona sarıldım. Sımsıkı. Hiç bırakmayacakmış gibi. Sırtımdaki yaralar acıyordu, ama umurumda değildi. Onun kokusunu içime çekiyordum. Toprak ve elektrik karışımı, bir fırtına öncesi gibi. O koku, artık evimdi.

"Birlikteyiz," dedim, kulağına fısıldayarak. "Her şeye rağmen birlikteyiz. Babama rağmen. Sadri'ye rağmen. Geçmişimize rağmen."

Alara, başını omzuma yasladı. Saçları, yüzüme değiyordu. Gözlerimi kapadım. O an, tüm dünyayı unuttum. Sadece onun varlığı vardı. Sadece onun sıcaklığı. Sadece onun nefesi.

"Birlikte," diye fısıldadı.

O kelime, havada asılı kaldı. Bir antlaşma gibi. Bir söz gibi. Geleceğe, umuda, aşka dair.

Ve biliyordum ki, ne olursa olsun, bu sözü tutacaktık. Birlikte olacaktık. Savaşacaktık. Kazanacaktık. Ya da kaybedecektik. Ama hep birlikte.

...

Çünkü Alara, benim devrimimdi. Ve ben, onun devriminin içinde olmak istiyordum. Sonsuza dek.

Güneş Malikanenin bahçesine vuruyor, çınar ağaçlarının yapraklarını altın rengine boyuyordu. Kuşlar, dallarda cıvıldaşıyor, rüzgâr yaprakları hafifçe sallıyor, yeni bir günün tazeliği her yere yayılıyordu. Dün geceki yağmurun toprak kokusu, hâlâ havadaydı. Islak çimenler, ayaklarımızın altında hafifçe çıtırdıyordu.

Alara'yla birlikte bahçede yürüyorduk. Ellerimiz, birbirine kenetlenmişti. Parmaklarımız, birbirine geçmiş, sanki hiç ayrılmayacak gibiydi. Onun avucu, sıcak ve güven vericiydi. Tüm zorluklara, tüm tehlikelere rağmen, buradaydı. Yanımdaydı.

Yürürken, arada bir omuzlarımız birbirine değiyordu. Bu küçük temaslar, içimi ısıtıyor, tüm acılarımı unutturuyordu. Onun varlığı, bir ilaç gibiydi. Zehirli belki, ama iyileştirici.

"Alara, nereye gideceğiz?" diye sordum, sesim bir çocuğunki kadar kırılgandı. Bu soru, sadece bir yer sormak değildi. Geleceği soruyordum. Umudu soruyordum. Birlikteliğimizi soruyordum.

Alara, durdu.

Bana baktı. Gözlerinde, o her zamanki kararlılık vardı. O tanıdık, o güçlü, o asla pes etmeyen bakış. Ama altında, başka bir şey daha vardı. Umut. Belki de, ilk kez gördüğüm bir umut. Alara Kılıç, umut ediyordu. Birlikte olmayı. Bir geleceği.

"Sen güvende olacağın bir yere gideceksin," dedi, sesi yumuşaktı. O kadar yumuşaktı ki, neredeyse bir fısıltıydı. "Benim gideceğim yerler senin için değil."

Bu sözler, içime bir bıçak gibi saplandı. Tanıdıktı. Restoranda da aynı sözleri söylemişti. Kulübede de. Her seferinde, beni geride bırakmıştı. Ama şimdi, farklıydı. Şimdi, onu kaybetmek istemiyordum. Onsuz olmak istemiyordum.

"Yine mi?" diye sordum, sesimde acı vardı. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Ama ağlamadım. Ağlamayacaktım. "Yine beni geride bırakacak mısın? Tıpkı restoranda olduğu gibi? Tıpkı kulübede olduğu gibi?"

Alara'nın gözleri doldu. O ela gözler, buğulanmıştı. Dudakları titredi. Ama ağlamadı. Alara Kılıç, ağlamazdı.

"Senin için tehlikeli olan her şey, benim," dedi, bakışlarını benden kaçırarak. Yere baktı. Ellerimi bıraktı. Sanki benden uzaklaşmak, beni korumak için yapıyordu bunu. Ama bilmiyordu ki, onsuz olmak, en büyük tehlikeydi.

"Ben bir yıkımım, Enes. Etrafımdaki her şeyi mahvediyorum. Sadri'nin laboratuvarını, Kara Murat'ın krallığını, babanın düzenini Her şeyi. Seni de mahvetmeme izin veremem."

Bir adım attım.

Elimi, yüzüne doğru uzattım. Parmak uçlarım, yanağında gezdirdi. Teni, sıcaktı. Nemliydi. Sanki ağlamıştı. Ama göstermemişti.

"Çok geç, Alara."

Fısıldadım, gözlerinin içine bakarak.

"Beni çoktan mahvettin. Ama farkında değilsin. Beni, senin olduğun bu karanlıkta canlandırdın. O restoranda, babamın koltuğunda oturan o ölü adam değilim artık. Senin sayende uyandım. Ve şimdi, beni uyandıran şeyden ayrılmamı mı bekliyorsun?"

Alara, gözlerimin içine baktı. İçimi, ruhumu, en karanlık yerlerimi görüyormuş gibi. Sanki tüm sırlarımı, tüm korkularımı, tüm umutlarımı okuyor gibiydi.

"Korkuyorum," dedi. Sesi, o kadar alçaktı ki, neredeyse duyulmuyordu. Bir rüzgarın esintisi gibi. Bir yaprağın düşüşü gibi.

"Seni kaybetmekten korkuyorum. Seni öldürmekten korkuyorum. Tıpkı onu kaybettiğim gibi."

"Zeynep'i mi?" diye sordum, anlayışla.

Başını salladı. Gözleri buğulanmıştı. Ama ağlamıyordu.

"Hayır. Seni. Seni kaybetmekten korkuyorum. Ve bu korku, beni zayıf düşürüyor. Kontrolümü kaybettiriyor. Sadri'nin bana öğrettiği her şeyi unutturuyor. Duyguların zayıflık olduğunu, sevginin bir ihanet olduğunu, herkesin bir gün seni terk edeceğini Ama sen, sen bana her şeyin yanlış olduğunu öğrettin."

Elimi, yanağımdan çekip, onun ellerini tuttum.

Elleri sıcaktı. Canlıydı. Sanki ilk kez, gerçekten canlıydı.

"Ben de korkuyorum, Alara."

İtiraf ettim. Çünkü o, itiraf etmişti. Ve ben, ondan daha az cesur değildim.

"Sensiz, o eski ölü adama dönüşmekten korkuyorum. Babamın kuklası olmaktan, onun istediği gibi bir canavar olmaktan korkuyorum. Ama sen varsın. Senin sayende, hâlâ insanım. Hâlâ hissedebiliyorum. Hâlâ sevebiliyorum."

Gözlerinin içine baktım. O ela gözlerde, yıldızlar parlıyordu.

"Bu korku seni zayıf düşürmüyor, Alara. Seni insan yapıyor. Ve ben, senin o yanına aşığım. Korkularına, zaaflarına, kırılganlıklarına. Çünkü onlar, seni sen yapan şeyler."

Alara'nın dudaklarında, hafif bir gülümseme belirdi.

O gülümseme, içimi ısıttı. Sanki güneş, bulutların arasından çıkmıştı.

"Aşığım," dedi, fısıltıyla. "Ben de aşığım, Enes."

O an, dünya durdu.

Sadece onun sözleri vardı. Sadece onun gözleri. Sadece onun nefesi.

Ve ben, o an, her şeyin anlamını buldum. Tüm acıların, tüm işkencelerin, tüm kayıpların. Hepsi, bu ana çıkmıştı. Bu söze. Bu duyguya.

Ona sarıldım. Sımsıkı. Hiç bırakmayacakmış gibi.

Sırtımdaki yaralar acıyordu, ama umurumda değildi. Onun kokusunu içime çekiyordum. Toprak ve elektrik karışımı, bir fırtına öncesi gibi. O koku, artık evimdi.

"Birlikteyiz," dedim, kulağına fısıldayarak. "Her şeye rağmen birlikteyiz. Babama rağmen. Sadri'ye rağmen. Geçmişimize rağmen. Tüm düşmanlarımıza rağmen."

Alara, başını omzuma yasladı.

Saçları, yüzüme değiyordu. Gözlerimi kapadım. O an, tüm dünyayı unuttum. Sadece onun varlığı vardı. Sadece onun sıcaklığı. Sadece onun nefesi.

"Birlikte," diye fısıldadı.

O kelime, havada asılı kaldı. Bir antlaşma gibi. Bir söz gibi. Geleceğe, umuda, aşka dair.

....

Güneş kayboluyor, ışığını yeryüzünen siliyordu. Malikanenin bahçesi, karanlığa gömülmüştu. Kuşlar, şarkılarını söylemeyi bırkmış rüzgâr, ağaçların arasında usulca dolaşıyor, yaprakları fısıldatıyordu.

Ve biz, onun kollarında, huzurla bekliyorduk.

Geleceği. Umudu. Ve belki de, yeni bir başlangıcı.

Çünkü Alara, benim devrimimdi. Ve ben, onun devriminin içinde olmak istiyordum. Sonsuza dek.

O anda, aşağıda bir patlama oldu.

Ses, o kadar şiddetliydi ki, yer sarsıldı, duvarlar titredi, pencerelerin camları çatırdadı. Sanki bir deprem olmuştu. Sanki dünya, ayaklarımızın altında yıkılıyordu. Toz ve duman, her yeri kapladı. Nefes almak zorlaştı. Gözlerim yanmaya başladı.

Çatı sarsıldı. Ayaklarımızın altındaki zemin, kayıyor gibiydi. Işıklar, bir anda tamamen söndü. Elektrikler kesilmişti. Karanlık, her yeri sardı. Sadece ayın solgun ışığı, duman bulutlarının arasından sızıyor, alevlerin kızıllığı ise karanlığı delip geçiyordu.

Karanlıkta, Alara'nın nefesini hissediyordum. Hızlı, düzensiz, ama kararlı. Ellerimi sıkıyordu. O kadar sıkıydı ki, parmaklarım acıyordu. Ama bırakmıyordum. Ben de onun ellerini sıkıyordum.

"Peki ya sonra?" diye sordu. Sesi, karanlıkta bir umut fısıltısı gibiydi. O kadar alçaktı ki, neredeyse duyulmuyordu. Ama ben duydum. Her kelimesini, her harfini.

"Yıkıntıların arasında ne kalır?"

Bu soru, sadece bir soru değildi. Geleceği soruyordu. Umudu soruyordu. Bizden geriye ne kalacağını soruyordu.

Elimi daha da sıktım. Parmaklarım, onunkilere daha da kenetlendi. Ona, cevabımı hissettirmek istiyordum. Sözlerimle değil, dokunuşumla.

"Biz kalırız," dedim, kesin bir tonla. Sesim, karanlıkta yankılandı, duvarlara çarptı, bana geri döndü. "Her şey bittiğinde, tüm savaşlar sona erdiğinde, tüm düşmanlar yok olduğunda, sadece biz kalacağız. Sen ve ben."

Alara'nın elleri, titredi. Ama bırakmadı.

"Ve belki de bu sefer, yıkıntıların üzerine yeni bir şey inşa edebiliriz. Birlikte. Taşları tekrar dizebilir, duvarları yeniden örebilir, kaybettiklerimizin yerine yenilerini koyabiliriz. Ama bu sefer, daha sağlam. Daha güçlü. Daha güzel."

Alara, bana baktı.

Alevlerin kızıllığı, yüzünü aydınlatıyordu. Saçları, rüzgârda dalgalanıyor, gözlerinde yangının yansıması parlıyordu. O ela gözlerde, yıldızlar vardı. Ama bu sefer, yıldızların arasında, bir umut ışığı da vardı.

"Birlikte," diye fısıldadı.

Uzaklarda, helikopter sesleri duyuluyordu.

Giderek yaklaşıyor, giderek daha da gürültülü oluyordu. Zamanımız tükeniyordu. Ama Alara, hâlâ bana bakıyor, hâlâ bekliyordu.

"Öyleyse," dedi Alara. Sesi, bu sefer daha kararlıydı. Daha güçlü. Sanki bir karar vermişti.

"Gidelim. Yıkıntıların içinden. Birlikte."

Ona doğru gülümsedim.

Zeynep'in papatyasının kurumuş yapraklarını hatırlatan, narin ama dayanıklı bir gülümsemeydi bu. Kırılgan, ama pes etmeyen. Solmuş, ama hâlâ direnen.

Ve ilk kez, Alara sırtını dönüp gitmek yerine, benimle birlikte, karanlığa doğru bir adım attı.

Birlikte.

O kelime, havada asılı kaldı. Helikopter pervanelerinin giderek yaklaşan gürültüsüne meydan okur gibi. Sanki bir büyüydü. Sanki bir duaydı. Sanki bir savaş çığlığıydı.

Elim, onun elindeydi. Parmaklarımız, kan ve kirle birbirine karışmıştı. Ama bu kirlilik, bizi rahatsız etmiyordu. Tam tersine, bizi birbirimize bağlıyordu. Bu dokunuş, babamın işkence aletlerinden daha güçlüydü. Kırbaçtan, kelepçeden, iğneden daha güçlüydü.

Beni yere bağlıyordu. Burada olmamı sağlıyordu. Uçurumun kenarından çekip alıyor, kaybolmamı engelliyordu.

Ve biliyordum ki, nereye gidersek gidelim, neyle karşılaşırsak karşılaşalım, birlikte olduğumuz sürece, her şeyin üstesinden gelebilirdik.

Birlikte.

Çünkü Alara, benim devrimimdi.

Ve ben, onun devriminin içinde olmak istiyordum. Savaşmak, kaybetmek, kazanmak, yaşamak, ölmek. Ama hep onunla. Hep birlikte.

Alevler, yükseliyor, gökyüzünü kızıla boyuyordu. Helikopterler, üzerimizde daireler çiziyor, ışıldaklarıyla etrafı aydınlatıyordu. Ama biz, karanlıkta, birbirimizin ellerini tutmuş, bekliyorduk.

Ne gelecekten korkuyorduk, ne ölümden. Ne düşmanlardan, ne ihanetten. Sadece birbirimiz vardı. Ve bu, her şeye değerdi.

"Hadi," dedim. "Gidelim."

Alara, başını salladı.

Ve birlikte, karanlığa doğru yürümeye başladık. Alevlerin arasından, dumanların içinden, yıkıntıların ortasından.

Geleceğe. Umuda. Ve belki de, yeni bir hayata. Birlikte.

Malikanenin çatısına kadar uzanan alevler gökyüzünü kızıla boyamıştı.

Her yer ateşti. Her yer duman. Sanki cehennemin ta kendisiydi burası. Ama biz, bu cehennemin içinde, birbirimizin elini tutmuş, ayakta duruyorduk.

Alara, önce merdivendem indi.

Bir an için, onu izledim. Karanlığın içinde, bir gölge gibi süzülüyordu. Saçları rüzgârda dalgalanıyor, elleri iki yanında, vücudu dimdik. Havadaki o bir saniyesi, benim için bir ömür kadar uzundu.

Ya tutunamazsa? Ya düşerse? Ya kaybedersem onu?

Bu düşünceler, beynimde bir şimşek gibi çaktı. Ama hemen söndü. Çünkü Alara, sağlam basmıştı. Yere ayakları değdiğinde, bir an için dizleri büküldü, sonra doğruldu. Arkasına baktı. Bana.

"Enes hadi!" diye bağırdı. Sesi, alevlerin uğultusuna karışıyordu. Ama ben duydum. Her zaman duyardım onu. Ben ilerledikçe alevler daha çok yayılıyor beni takip ediyordu.

Derin bir nefes aldım. Sırtımdaki yaralar, her hareketimde acıyordu. Ama şimdi, acıyı hissedecek zamanım yoktu.

Attım.

Havada, bir an için, kendimi boşlukta hissettim. Ayaklarımın altında zemin yoktu. Sadece karanlık. Sadece alevler. Ve onun bekleyen elleri.

Yere indiğimde, dizlerim sarsıldı. Acı, tüm vücuduma yayıldı. Ama ayakta kaldım. Düşmedim.

Alara, hemen yanıma geldi. Eli, omzumdaydı. Endişeyle yüzüme baktı.

"Güvende misin?"

Sesi, titriyordu. Alara Kılıç'ın sesi titriyordu. Benim için.

Başımı salladım. Konuşacak halim yoktu. Nefes almaya çalışıyordum. Her nefes alışımda, ciğerlerim yanıyordu.

Ayağa kalktım. Zorla, acıyla, ama kalktım. Ona doğru topallayarak yürüdüm. Her adımımda, sırtımdaki yaralar geriliyor, kanım daha da hızlı akıyordu. Ama durmadım. Ona ulaşmalıydım.

Yanına vardığımda, gülümsedim. Dudaklarım çatlamıştı, dişlerim kan içindeydi. Ama gülümsedim. Zayıf, yorgun, ama gerçek bir gülümsemeydi bu.

"Seninleyim, değil mi?"

Alara, bir an için sustu. Gözlerimde bir şey aradı. Korku mu, tereddüt mü, pişmanlık mı? Bulamadı. Çünkü onlar, bende yoktu.

"Evet," dedi. "Benimlesin."

O da gülümsedi. Çok kısa, çok nadir. Ama orada. Alevlerin kızıllığında, dumanların arasında, o gülümseme, bir umut ışığı gibiydi.

Elimi uzattım. Parmaklarım, onunkilere dokundu. Soğuktu. Ama hemen ısındı. Kenetlendik.

"Birlikte," dedim.

"Birlikte," dedi.

Ve birlikte, karanlığa doğru yürüdük.

Arkamızda, malikane yanıyordu. Alevler, gökyüzüne yükseliyor, geceyi gündüze çeviriyordu. Ama biz, arkamıza bakmıyorduk. Sadece önümüze bakıyorduk. Birbirimize.

Ellerimiz, hâlâ kenetliydi. Parmaklarımız, birbirine geçmiş, sanki hiç ayrılmayacak gibiydi. Bu dokunuş, tüm acılardan, tüm korkulardan daha güçlüydü.

Ve biliyordum ki, nereye gidersek gidelim, neyle karşılaşırsak karşılaşalım, birlikte olduğumuz sürece, her şeyin üstesinden gelebilirdik.

Çünkü Alara, benim devrimimdi. Ve ben, onun devriminin içinde olmak istiyordum. Sonsuza dek.

Arabanın arka koltuğunda, Alara'nın omzuna yaslanmıştım.

Başım, onun omzundaydı. Saçları, yüzüme değiyor, hafifçe gıdıklıyordu. Nefesinin sıcaklığı, tenimde bir yel gibi geziniyordu. Gözlerim kapalıydı, ama uyumuyordum. Sadece dinleniyordum. Vücudumun her hücresi, her kası, her kemiği acıyordu. Ama bu acı, tanıdıktı. Artık beni korkutmuyor, yormuyor, ezmiyordu. Sadece, yaşadığımı hatırlatıyordu.

Onun varlığını hissediyordum. Elinin sıcaklığını, nefesinin sesini, kalbinin atışını. Sanki o an, dünyadaki tek gerçek şeydi. Diğer her şey, birer yanılsama, birer hayal, birer rüyaydı.

Araba, İstanbul'un labirent gibi sokaklarında ilerliyordu. Motorun uğultusu, dışarıdaki gece sessizliğini yarıyordu. Zaman zaman, uzaktan köpek sesleri, bazen de bir ambulansın sirenleri duyuluyordu. Ama biz, bu seslerin hiçbirini duymuyorduk. Sadece birbirimizi duyuyorduk.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordum. Sesim, kısık ve yorgundu. Ama içinde, bir merak, bir heyecan, bir umut vardı.

Alara, başını bana doğru çevirdi. Saçları, omzuma döküldü. Gözlerimde, bir şey aradı. Korku mu, tereddüt mü, pişmanlık mı? Bulamadı. Çünkü onlar, bende yoktu.

"Bilmiyorum," dedi. Sesi, yumuşaktı. O kadar yumuşaktı ki, neredeyse bir fısıltıydı. "Ama birlikte olduğumuz sürece nereye gittiğimizin bir önemi yok."

Gülümsedim.

Gözlerimi açtım, ona baktım. Yüzü, arabanın loş ışığında bir tablo gibiydi. Saçları dağılmış, yüzü yorgundu. Ama gözleri... Gözleri parlıyordu. Umutla, sevgiyle, kararlılıkla.

"Birlikte," diye tekrarladım.

Bu kelime, artık bir söz değildi. Bir antlaşmaydı. İkimiz arasında, kanla, gözyaşıyla, acıyla yazılmış bir antlaşma. Geleceğe, umuda, aşka dair.

Alara, başını cama yasladı. Gözlerini kapadı. Ama uyumuyordu. Sadece dinleniyordu. Tıpkı benim gibi.

Önümüzde, İstanbul'un labirent gibi sokakları uzanıyordu. Karanlık, dar, virajlı sokaklar. Her biri, ayrı bir tehlike, ayrı bir sır barındırıyordu. Klinik 44, hâlâ orada bir yerlerdeydi. Sadri'nin gölgesi, hâlâ üzerimizdeydi. Bitmemiş bir listedi. Hesaplaşılacak çok şey vardı.

Ama şu an, sadece bir şey önemliydi.

Yanımda, elimi sıkı sıkı tutan bir kadın vardı. Parmakları, benimkilerin arasına geçmiş, sanki hiç ayrılmayacak gibiydi. Sıcaklığı, tenimde yayılıyor, tüm acılarımı unutturuyordu.

Ve ben, ilk kez, nereye gittiğimizi değil, kiminle gittiğimi düşünüyordum.

Alara, tabletini açtı.

Ekranın mavimsi ışığı, yüzünü aydınlattı. Gözlerindeki yorgunluk, daha da belirginleşti. Parmakları, ekranda gezindi. Bir şeyler yazdı. Sadece iki kelime.

"Kural 8: Yaşamak."

Mesajı gönderdi ve tableti kapattı.

Başını, yeniden cama yasladı. Gözlerini kapadı. Dudaklarında, hafif bir gülümseme vardı. O gülümseme, içimi ısıttı.

Dışarıda, şafak sökmeye başlıyordu.

Gecenin karanlığı, yerini gri bir aydınlığa bırakıyordu. Ufukta, pembemsi bir ışık belirmişti. Kuşlar, ötmeye başlamıştı. Yeni bir gün doğuyordu.

Onun elini sıktım. Alara, uykusunda hafifçe kıpırdandı. Parmaklarımız, yeniden kenetlendi.

"Birlikte," diye fısıldadık.

Sesimiz, o kadar alçaktı ki, neredeyse duyulmuyordu. Ama biz duyduk. Çünkü biz, birbirimizi her zaman duyardık.

Başını, omzuma yasladı. Saçları, yüzüme değdi. Gözlerimi kapadım.

Ve biliyordum ki, bu, yeni bir başlangıçtı.

Yıkıntıların arasında, kan ve gözyaşlarıyla sulanmış, ama belki bir gün filiz verebilecek bir başlangıç. Tıpkı Alara'nın malikanenin bahçesinde bulduğu papatyalar gibi. Güneşi çok az gören, ama yine de büyümeye devam eden.

Tıpkı bizim gibi.

Çünkü Alara, benim devrimimdi.

Ve ben, onun devriminin içinde olmak istiyordum. Sonsuza dek.

Birlikte.