27. bölüm · Miras: kan bağı

Geçmişin hatrına

Okuyaz_ Diriliş

Malikanenin kütüphanesi, son haftalarda adeta bir savaş odasına dönüşmüştü. Duvarlara astığımız dev ekranlarda, Yılan'la ilgili toplayabildiğimiz her bilgi, her ipucu, her bağlantı yanıp sönüyordu. Haritalar, fotoğraflar, şifreli mesajlar, telefon kayıtları, banka hesap dökümleri Her şey ortadaydı. Ama hiçbir şey, anlamlı bir bütün oluşturmuyordu.
Ben, Alara, orta yerde duruyordum. Kollarım bağlı, gözlerim kısık, ekranlardaki o karmaşanın içinde bir anlam arıyordum. İçimde bir şeyler çırpınıyordu. Sadece öfke değildi bu. Daha derin, daha karanlık bir histi. Yılan'ın yüzünü görme arzusuyla, ondan korkmanın verdiği eziklik birbirine girmişti. kendi ailemi korumak arasında sıkışıp kalmıştım. Alara'ya bakıyordum ara sıra. Zeynep kucağında uyuyordu, beşikte Ali Ertuğrul huzur içindeydi. Onların masumiyeti, bu odanın zehirli havasına direniyordu. Ama ben her geçen gün daha çok zehirleniyordum. Can, bilgisayarının başında, gözleri kızarmış, parmakları klavyede. Geceden beri uyumamıştı. Yüzündeki solgunluk, bitkinliğin ötesinde bir şey anlatıyordu. suçluluk. Çünkü Can, her başarısız arayıştan sonra kendini sorumlu tutuyordu. Ona defalarca "Bu bir insanın çözeceği iş değil" demiştim, ama dinlemiyordu.
Cemile, elindeki not defteriyle telefonla konuşuyor, babasının eski iş arkadaşlarından bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Sesi yorgundu. Her kapattığı konuşmada biraz daha küçülüyor gibiydi. O da babasını kaybetmişti. O da bu Yılan denen yaratığın gölgesinde büyümüştü. Ama o, benden farklı olarak, intikam değil, adalet istiyordu. Belki de bu yüzden daha saf, daha kırılgandı. Melisa ise ekranlardaki verileri tarıyor, hiçbir detayın gözden kaçmasına izin vermiyordu. Melisa Onun gözlerinde benimkine benzer bir şey vardı. intikam. Ama onunki daha soğuk, daha hesaplıydı. Yılan, onun da bir şeylerini çalmıştı. Kim bilir neydi o? Asla anlatmıyordu. Sadece susuyor ve çalışıyordu.
Alara, kucağında Zeynep Rana, yanında beşiğinde Ali Ertuğrul, onlara destek oluyor, ara sıra bir fikir veriyor, bazen de sadece sessizce dinliyor, bize güç veriyordu. Alara Ona her baktığımda içimde bir şey sızladı. Onu bu karanlığın içine çektiğim için utanıyordum. O, aydınlıktı. O, umuttu. Ama ben onu yanımda tutmaya devam ettikçe, bu karanlığın onu da yutmasından korkuyordum.
"Yine çıkmaz sokak," dedi Can, ellerini klavyeden çekerek.
Sesi öyle yorgun, öyle çaresiz çıkmıştı ki, içim burkuldu. Can, her zaman çözüm üreten adamdı. Onu böyle görmek, beni daha da kararttı. Başını arkaya yasladı, gözlerini kapadı. Bir an, ağlayacak gibi oldu. Ama ağlamadı. Sadece derin bir nefes aldı.

"Yılan, iz bırakmıyor. Sanki bir hayalet. Sanki hiç var olmamış."
Bu sözleri duyunca, içimdeki o çırpıntı daha da hızlandı. Yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım avuçlarıma battı. Acı hissetmedim. Hiçbir şey hissetmiyordum aslında. Sadece boşluk. Sadece öfke. Sadece o adamın boğazına yapışıp "Neden?" diye haykırma isteği.
Cemile, telefonu kapattı. Yüzü bitkindi. Göz altları morarmıştı. Gece boyunca uyumadığını belli eden o ağır bakışla bana döndü.
"Babamın arkadaşları da bir şey bilmiyor," dedi. Sesi titriyordu. "Ya da söylemek istemiyorlar. Herkes korkuyor. Herkes, Yılan'dan bahsetmekten bile çekiniyor."
Dudaklarını ısırdı. Telefonu masaya bıraktı. Sonra fısıltıyla ekledi.
"Bir tanesi, 'Kızım, bu işi bırakın. Yılan'ın adını anmayın bile. Yoksa sizi de bulur, sizi de' dedi. Sonra kapattı."
Sustu. O an, odadaki sessizlik ağırlaştı. Sanki duvarlar üzerimize geliyordu. Sanki Yılan, bu odada bir köşede oturuyor, bizi izliyor, konuşmalarımızı dinliyor, zaferini kutluyordu.
Melisa, ekranlardaki verilere bakarken, "Bir şey var," dedi. Sesi sakindi. Soğukkanlıydı. Parmaklarıyla bir ekranı işaret etti.
"Bir desen. Küçük, ama var. Her mesaj, her talimat, hep aynı saat diliminde gelmiş. Gece 3 ile 4 arasında."
Ekrana yaklaştım. Gerçekten de, bir desen vardı. Küçük, ama inkar edilemezdi.
Melisa devam etti.
"Sanki bir oyun oynuyor. Sanki bizi izliyor, ne yaptığımızı, ne düşündüğümüzü, nerede olduğumuzu biliyor."
Bu sözler üzerine, içimden soğuk bir rüzgar geçti. Tüylerim diken diken oldu. Bizi izliyor muydu gerçekten? Şimdi, bu odada mıydı? Kameralarımızı mı hacklemişti? Telefonlarımızı mı dinliyordu? Can doğruldu, gözlerini açtı. Ekrana baktı. Kaşları çatıldı.
"Gece 3 ile 4" diye mırıldandı. "Bu saat, insanın en savunmasız olduğu saat. Kabusların bastığı, mantığın sustuğu saat."
"Belki de," dedi Alara.
Sesi, odanın o ağır, zehirli havasını bir anda deldi. Herkes ona döndü. Alara, Zeynep'i omzuna yasladı, başını okşadı. Önce Zeynep'in uykudaki yüzüne baktı uzun uzun. Sonra Ali Ertuğrul'a. Sonra bana. Ve o anda, gözlerinde bir şey gördüm. Korku yoktu. Çaresizlik yoktu. Kararlılık vardı. Ve bana olan güveni. O güven, içimdeki karanlığı bir an için dağıttı.
"Belki de," dedi tekrar, "Yılan'ı bulmanın yolu, izini sürmek değil. Onun oyununa girmek, onun kurallarıyla oynamak, onun kibrini kullanmak."
Ona baktım. Alara Ne kadar güçlüydü. Ne kadar akıllıydı. Ben, öfkeyle, nefretle, intikamla düşünüyordum. O ise, stratejiyle, zekayla, sabırla.
"Nasıl?" diye sordum.
Sesim boğuk çıktı. Çünkü içimde bir umut kıpırtısı vardı. Hem de en umutsuz anda.
Alara, Zeynep'i diğer omzuna aldı, rahat etmesi için pozisyonunu değiştirdi. Sonra doğrudan gözlerimin içine baktı. O bakış, beni yerimde çiviledi.
"Onu kışkırtarak," dedi. Sesi pürüzsüz, keskin, bir hançer gibi.
"Belki de, onu oyun oynamaya davet ederek. Onu, bize bir mesaj göndermeye, bir ipucu vermeye, bir hata yapmaya zorlayarak."
Sustu. Odada kimse nefes almıyor gibiydi.
Alara devam etti.
"Yılan, kibirli. Bunu biliyoruz. Kendini akıllı sanıyor. Kendini yenilmez sanıyor. Eğer ona meydan okursak, eğer onun oyununu bozarsak, eğer onu utandırırsak hata yapacak. Çünkü kibir, hatanın annesidir."

Bu sözleri duyunca, içimde bir şey değişti. O karanlık, o yoğun, o boğucu öfke. Yerini başka bir şeye bırakmaya başladı. Umuda. Belki de intikamın değil, adaletin umuduydu bu. Belki de Alara, beni karanlıktan çekip çıkaracak olan ışıktı.
Cemile, not defterine bir şeyler yazmaya başladı. Can, klavyeye eğildi, parmakları yeniden hareketlendi. Melisa, ekranlardaki verileri yeniden düzenliyordu. Ve ben Alara'ya baktım. Zeynep uykusunda mırıldandı, Ali Ertuğrul beşiğinde hafifçe kımıldadı. Alara gülümsedi. Yorgun bir gülümsemeydi bu, ama samimiydi. "Yapabiliriz, Enes," dedi fısıltıyla. Sadece benim duyabileceğim bir sesle. O an, içimdeki tüm karanlığa rağmen, ona inandım. Çünkü o, bana hep inanmıştı. Başımı salladım. "Peki," dedim. "Nasıl yapacağız?"
Ve böylece, yeni bir oyun başladı. Yılan'ın oyunu değil, bizim oyunumuz.

Ertesi gün, Bora Yalçın'ı aradım.
Sabahın körüydü aslında. Güneş yeni yeni doğuyor, malikanenin bahçesine vuran ışık, perde aralarından sızıyordu. Ama ben, gece boyunca gözüme uyku girmemişti. Yine düşünmüştüm. Yine sorgulamıştım. Yine o aynı soru nasıl bir toplulukla karşı karşıyaydım? Ve şimdi, bu sorunun cevabına ulaşmak için, en son konuşmak istediğim adamı arayacaktım.
Bora Yalçın.
Uzun zamandır konuşmamıştık. Geçmişte, düşmandık. Sonra, zoraki müttefik olduk. Sonra, yollarımız ayrıldı. Ama şimdi, ortak bir düşmanımız vardı. Yılan. Ve onun gibi, karanlıkta gizlenen, ağlar ören, zehir saçan bir canavarla savaşmak için, belki de en iyi yardımcı, yine karanlığı tanıyan biriydi. Telefonu elime aldığımda, parmaklarım biraz titriyordu. Bora Onunla aramızda ne çok şey vardı. Levent'i birlikte öldürmüştük. Annemin intikamını almıştı. Ama aynı zamanda bana ihanet etmişti. Sonra, bir şekilde, yine yanımda olmuştu. Karmaşık bir ilişkiydi bu. Nefretle minnet arasında gidip gelen, bir türlü oturmayan, hep üzerimde bir yük gibi duran bir geçmiş. Bir an düşündüm. Gerçekten aramalı mıydım? Belki de onu hayatımdan tamamen çıkarmalıydım. Ama sonra, Alara'nın sözleri geldi aklıma. "Onun kibrini kullan." Yılan'ın kibrini kullanmak için, önce Yılan'ı tanımak gerekiyordu. Ve Yılan'ı tanıyan var mıydı? Belki de vardı. Belki de Bora.
Derin bir nefes aldım. Tuşlara bastım.
Telefon üç kez çaldı. Her çalışta içimde bir gerilim yükseliyordu. Dördüncü çalışta açtı.
"Enes."
Sesi her zamanki gibiydi. Soğuk. Mesafeli. Sanki aylardır konuşmamış iki insan değil de, dün akşam görüşmüş iki tanıdık gibi. Sadece adımı söyledi. Ne "nasılsın?" ne "nerelerdesin?" ne de "neden aradın?" Sadece "Enes."
Bu, Bora'nın tarzıydı. Duygularını gizlemekte ustadır. Onun yüzünden ne düşündüğünü, ne hissettiğini asla anlayamazsınız. Bir zamanlar buna kızmıştım. Şimdi ise, belki de onu anlıyordum. Çünkü ben de aynı yola giriyordum. Duygularımı saklıyordum. Herkesten. Hatta Alara'dan bile bazen.
"Uzun zaman oldu," dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. Oysa içim fırtınalar kopuyordu. Bu adam, hayatımın en zor anlarında yanımdaydı. Ama aynı zamanda, en karanlık anlarıma da ortak olmuştu. Levent'in ölümü O geceyi hiç unutamıyorum. Bora'nın gözlerindeki o boşluk. Benim ellerimdeki kan. Annemin hayaleti. Her şey birbirine karışmıştı.
"Ne istiyorsun, Enes?" dedi Bora, doğrudan konuya girerek. Sesinde bir sabırsızlık sezdim. Belki de meşguldü. Belki de beni duymak istemiyordu. Ama umurumda değildi. Ona ihtiyacım vardı. Ve bu, beni zayıf hissettiriyordu.
Elimi karnıma götürdüm. O eski yara. Bora'nın açtığı yara. İyileşmişti artık, ama izi kalmıştı. Tıpkı aramızdaki ilişki gibi. İyileşmişti belki, ama izi hep kalacaktı.
"Yardımına ihtiyacım var, Bora," dedim, doğrudan konuya girerek. Artık lafı dolandıracak halim yoktu. Zaman daralıyordu. Yılan, her an bir hamle yapabilirdi. Ve ben, ondan bir adım önde olmalıydım.
"Yılan'ı biliyor musun?"
Söyler söylemez, telefonun diğer ucunda bir sessizlik oldu. Uzun, derin, ağır bir sessizlik. O kadar uzundu ki, acaba hattı mı kopardı diye düşündüm. Telefona baktım. Bağlantı devam ediyordu. Bora nefes alıyor muydu? Belki de nefesini tutmuştu. Belki de benim gibi, o da o ismi duyunca irkilmişti. Yılan. O lanetli isim. Herkesin dilinden düşmeyen, ama kimsenin tam olarak tanımadığı o yaratık.

Sonunda konuştu. Sesi alçalmıştı. Neredeyse fısıltıya dönüşmüştü. Bu, Bora için nadir bir şeydi. Bora asla fısıltıyla konuşmazdı. Bora, her zaman yüksek sesle, her zaman net, her zaman korkusuz konuşurdu. Ama şimdi fısıldıyordu.
"Herkes bilir Yılan'ı," dedi. "Ama kimse tanımaz. Hayalet gibidir." Bu sözleri duyunca, içimde bir şey sızladı. Hayal kırıklığı mıydı? Yoksa korku muydu? Bilmiyordum. Ama Bora gibi birinin bile "hayalet" demesi, Yılan'ın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyordu. "Bora," dedim, sesimi yükseltmeden, ama kararlılıkla. "Onu bulmama yardım et." Durdum. Boğazım düğümlendi. Çünkü şimdi, en zor kısmı söyleyecektim. Geçmişimizle yüzleşecektim. O yaraları yeniden deşecektim.
"Geçmişin hatırına."
Bu kelimeler ağzımdan çıkarken, gözlerim doldu. Evet, ağlayacak gibi oldum. Ama ağlamadım. Ağlamak, zayıflıktı. Ve ben, zayıf görünemezdim. Ne Bora'ya, ne kendime, ne de bu odadakilere.
Ama içimden geçenleri anlatamam. Levent'in cansız bedeni geliyordu gözümün önüne. Annemin son sözleri. Babamın boş bakışları. Ve Bora... Bora'nın o gece bana uzattığı el. O kirli, kanlı, ama kurtarıcı el.
Geçmişin hatırına.
Ne çok şey vardı o üç kelimenin içinde. Ne çok acı. Ne çok nefret. Ne çok pişmanlık. Ve belki de, biraz minnet. Uzun bir sessizlik daha.
Bora'nın nefes aldığını duyuyordum. Düşünüyordu. Tartıyordu. Evet, Bora her şeyi tartardı. Her adımını hesaplardı. Onun için duygular, sadece birer zayıflıktı. Ama şimdi, o sessizlikte, bir şeyler kırılıyor gibiydi.
Sonunda konuştu.
"Geçmişin hatırına," diye tekrarladı. Sesi farklıydı. Daha yumuşak. Daha insani. Belki de yanılıyordum. Belki de sadece duymak istediğim şeyi duyuyordum.
Ama sonra ekledi. "Levent'i birlikte öldürdük. Annenin intikamını aldık. Sanırım, bu, bir şeyleri affetmek için yeterli sebep."
Bu sözler, içime işledi. Affetmek Bora affetmekten bahsediyordu. Bora, affetmeyi bilmeyen adam. Acımasız, soğuk, hesaplı Bora. Affetmek diyordu. Yutkundum.
"Teşekkür ederim, Bora," dedim. Sesim titriyordu. Fark ettim. Ama umursamadım. Çünkü o an, gerçekten teşekkür ettim. Sadece yardımı için değil. O gece Levent'i öldürdüğümde yanımda olduğu için de teşekkür ettim. Annem için. Kendim için. Ve belki de, hayatta kalabilmek için.
"Bir şey değil," dedi Bora, yine eski soğuk sesine dönerek. Ve sonra, beni en çok yaralayan cümleyi ekledi.
"Ama beni kardeşin gibi görme, Enes. Bunu unutma."
Bu cümle, bir bıçak gibi saplandı yüreğime. Neden? Neden böyle söylemişti? Neden o an, o hassas anın tam ortasında, bir duvar örmüştü aramıza? Kardeş gibi görme.
Oysa ben, belki de onu kardeş gibi görüyordum. İstemeyerek de olsa. Zorla da olsa. O, hayatımda babamdan sonra en çok mücadele ettiğim, en çok nefret ettiğim, ama en çok da anladığım adamdı. Belki de o yüzden söylemişti. Çünkü o da hissediyordu. O da biliyordu. Ama korkuyordu. Korkuyordu, çünkü duygular, insanı zayıflatır. Ve Bora, zayıf olmayı göze alamazdı.
Telefonu kapattı. Bip sesi kulağımda çınlıyordu. Bir süre öylece bekledim. Telefona baktım. Ekran kararmıştı. Ama ben hâlâ, Bora'nın son sözlerini düşünüyordum.
"Beni kardeşin gibi görme."
Gözlerimi kapadım. Derin bir nefes aldım.
"Çok geç, Bora," diye fısıldadım kendi kendime. "Çok geç."
Odanın kapısı açıldı. Alara içeri girdi, Zeynep uyanmış, kucağında huzursuzlanıyordu. Bana baktı. Yüzümü gördü. Bir şey anladı.
"Konuştun mu?" diye sordu. Başımı salladım.
"Yardım edecek mi?"
"Evet," dedim. Ama içimden, "Evet, ama kardeş değiliz" diye geçirdim.
Alara, Zeynep'i bana uzattı. "Tut," dedi.
Zeynep'i kucağıma aldım. Küçücük bedeni, sıcacıktı. Gözlerini açtı, bana baktı. O masum bakış, içimdeki tüm karanlığı eritti.
Belki de Bora haklıydı. Belki de onu kardeş gibi görmemeliydim. Ama Zeynep, bana her şeyi öğretmişti. Sevgiyi, fedakarlığı, bağlılığı. Belki bir gün, Bora da öğrenirdi. Belki bir gün, o da bir Zeynep bulurdu. Ama o güne kadar, yolumuz ayrıydı. Sadece ortak düşmanımız vardı. Sadece Yılan. Ve Yılan'ı bulacaktık.
Birlikte. Belki kardeş değil, belki dost da değil. Ama birlikte. Çünkü bazen, düşmanlıklar, en sağlam ittifakları doğurur.

Alara yanıma oturdu, başımı omzuma yasladı. Zeynep gözlerini yumdu, yeniden uyudu.
Ve ben, içimdeki o karmaşayla, Bora'nın sözleriyle, Yılan'ın hayaletiyle, bir sonraki hamleyi düşünmeye başladım.
...
Ertesi sabah, güneş daha doğmamıştı ki uyandım. Yine rüya görmüştüm. Yine aynı rüya. Babam, kütüphanede, sırtı bana dönük, bir şeyler arıyordu. Ona seslendim, dönmedi. Yaklaştım, omzuna dokundum. Ve o anda, yüzünü gördüm. Ama babamın yüzü değildi. Boşluktu. Sadece boşluk. Ve o boşluğun içinden bir ses geliyordu. "Yılan."
Terk edilmiş fabrikaya girerken, içimde tuhaf bir his vardı. Sanki daha önce buradaydım. Sanki bu kapıları, bu koridorları, bu paslı merdivenleri tanıyordum. Ama ilk defa geliyordum. Belki de babam gelmişti. Belki de babamın ayak izleri, bu tozlu zeminde hâlâ duruyordu.
Bora yanımda yürüyor, sağa sola bakıyor, her köşeyi, her çıkışı, her tehlikeyi hesaplıyordu. Elleri cebinde, yüzü ifadesiz. Ama gözleri... Gözleri her zamankinden daha keskindi. Sanki karanlığın içinde bir ışık arıyordu. Ya da bir gölge.
"Hissediyor musun?" diye sordu Bora, fısıltıyla.
Neyi hissettiğimi sordum.
"Zamanın burada durduğunu," dedi. "Sanki bir şeyler yarım kalmış. Sanki biri, bir gün çıkıp gelecekmiş gibi." Sözleri, içime işledi. Evet, zaman durmuştu. Duvarlardaki yazılar, devrilmiş makineler, kırık camlar Her şey, bir anın fotoğrafı gibiydi. O an, neydi peki? O an, babamın son nefesi miydi? Yoksa Yılan'ın ilk fısıltısı mı?
Fabrikanın derinliklerine doğru ilerledik. Bora, bir el feneri çıkardı, ışığı duvarlara vurdu. Toz zerreleri, ışıkta dans ediyordu. Sanki ruhlardı onlar. Sanki burada ölen işçilerin, burada çalışan masum insanların hayaletleri. Ve sonra, Bora'nın el feneri, bir duvardaki yazıyı aydınlattı.
"Enes, buraya bak," dedi, sesinde bir heyecan vardı. Bora'da heyecan Nadir görülen bir şey.
Yaklaştım. Duvara kazınmıştı. Harfler büyük, derin, sanki öfkeyle, sanki nefretle, sanki son bir çığlıkla kazınmıştı.
"YILAN'IN GÖLGESİNDE, KİMSE ÖZGÜR DEĞİLDİR."
Yazıyı okurken, ellerim titremeye başladı. Bu, sıradan bir uyarı değildi. Bu, bir meydan okumaydı. Bu, "ben buradayım, ben her yerdeyim, benden kaçamazsınız" diyen bir haykırıştı.
Ama aynı zamanda, bir ipucuydu. Çünkü bu yazı, yeniydi. Toz tabakasının altında değildi. Belki birkaç aylıktı. Bora, yazının yanına eğildi, parmaklarıyla harfleri okşadı.
"Bu el yazısını tanıyorum," dedi.
Nefesimi tuttum.
"Nereden?" diye sordum, sesim çatallaştı.
Bora bana döndü. Gözleri karanlıktı.
"Levent'in evindeki duvarda," dedi. "Onu öldürdüğümüz gece. Aynı yazı. Aynı harfler. Aynı öfke." Bu sözler, beynimde bir şimşek gibi çaktı. Levent,Yılan, Aynı yazı Demek ki Levent, Yılan'la bağlantılıydı. Demek ki Levent'in ölümü, aynı ağın parçalarıydı.
"Bora," dedim, sesim titriyordu. "Yılan, Levent'i de mi kullanıyordu?" Bora, başını salladı.
"Levent, Yılan'ın bir piyonuydu," dedi. "Ama piyon olduğunu bilmiyordu. Kendini, oyunun sahibi sanıyordu. Oysa sadece bir araçtı. Tıpkı... tıpkı senin baban gibi."
Babam da mı bir piyondü? Babam da mı Yılan'ın oyununda bir araçtı? Yoksa babam, oyuna karşı mıydı? Belki de bu yüzden istifa etti. Hazyır babam istifa etmedi. Ettirildi.Belki de babam, Yılan'a meydan okumuştu. Ve bedelini işiyle ödemişti. Duvara yaslandım. Dizlerim bağ çözüyordu. Bora yanıma geldi, elini omzuma koydu. Onun eli, ağırdı, sıcaktı, güven vericiydi. Ne kadar istemesem de, ona güveniyordum.
"Bora," dedim, gözlerimi kapayarak. "Bu yazıyı kazıyan adamı bulmamız lazım."
"Bulacağız," dedi Bora. "Ama önce, bir adım geri gidelim. Bu yazı, bize bir şey söylüyor. Sadece bir tehdit değil. Aynı zamanda bir imza. Yılan, imzasını atıyor. Demek ki, kendini göstermekten korkmuyor. Demek ki, bizden korkmuyor."
Gözlerimi açtım.
"O zaman, onu korkutacağız," dedim.
Bora'nın dudaklarının kenarında, küçük bir gülümseme belirdi. O gülümseme, onun için bir kahkaha kadardı.
"İşte bu yüzden seni seviyorum, Enes," dedi. Ve sonra, her zamanki soğuk sesine dönerek, "Hadi, daha fazla delil toplamalıyız. Zaman daralıyor."
Fabrikanın derinliklerine doğru yürümeye devam ettik. Her adımda, ayak seslerimiz boşluğa karışıyor, duvarlardan yankılanıyordu. Sanki peşimizden gelen biri vardı. Sanki Yılan, bizi izliyordu.
Ama ben, Bora'nın yanında, kendimi daha güçlü hissediyordum. Çünkü Bora, karanlığı tanıyordu. Ve belki de, karanlığın içinde, bir ışık bulabilirdik.
Ya da belki, karanlığın ta kendisi olacaktık.
Ama önemli değildi. Önemli olan, Ailemi böyle bir tehlikeden korumamdı. Önemli olan, Yılan'ın gölgesini yok etmekti. Ve bunun için, her şeyi yapmaya hazırdım.
Her şeyi.
İki gün sonra, telefonuma bir mesaj geldi.
Sabahın nuruydu yine. Alara, Zeynep'i emzirmiş, Ali Ertuğrul'u uyutmuş, bitkin bir halde koltuğa uzanmıştı. Ona bakıyordum. Gözleri kapalıydı ama uyumuyordu, biliyordum. Son günlerde hiçbirimiz gerçekten uyuyamıyorduk. Uykuya daldığımızda bile, kabuslar bizi bekliyordu. annemin hayaleti, Yılan'ın o soğuk, maskeli yüzü
Ben, pencere kenarında oturuyordum. Dışarıda yağmur çiseliyordu. Damlalar, cama vurup süzülüyor, sanki ağlıyor gibiydi. Belki de bulutlar, bizim için ağlıyordu. Belki de tüm doğa, bu karanlık oyunun farkındaydı. Telefon, sessizce titredi. Önce umursamadım. Son günlerde o kadar çok gereksiz mesaj, o kadar çok boş numara gelmişti ki Ama içimde bir his vardı. Tüylerim diken diken oldu. Sanki birisi, karanlığın içinden, parmaklarını sırtımda gezdirmişti.
Telefonu elime aldım. Numara, tanıdık değildi. Kayıtlarda yoktu. Ne bir isim, ne bir şirket, ne bir ülke kodu. Sadece rakamlar. Anlamsız, rastgele, ama bir o kadar da ürkütücü. Mesajı açmak için parmağımı ekrana götürdüm. Bir an durdum. Açarsam, bir daha geri dönüş olmayacaktı. Açarsam, Yılan'ın oyununa adım atmış olacaktım. Ama açmazsam, belki de bir ipucunu, bir fırsatı, bir anlamı sonsuza kadar kaybedecektim. Derin bir nefes aldım.
Açtım.
Ekranda, sadece bir cümle vardı. Küçük harflerle, neredeyse fısıltı gibi, ama bir o kadar da keskin

"Kovalamaca başlasın. İlk ipucu: Annenin en sevdiği çiçek."
Kanım dondu.
Elimden telefon düşecek gibi oldu. Parmaklarım uyuşmuştu, hissetmiyordum. Gözlerim o cümleye kilitlenmişti, bir türlü başka yere bakamıyordum. Sanki ekrandaki harfler, canlanıp boğazıma sarılacaktı. Annenin en sevdiği çiçek...
Annem Onu kaybettiğimde daha altı yaşındaydım. Yüzünü hatırlıyorum. Gülüşünü hatırlıyorum. Kokusunu hatırlıyorum. Ama en sevdiği çiçek Hiç düşünmemiştim. Hiç sormamıştım. Babam da anlatmamıştı. Belki de anlatmak istememişti. Belki de her çiçek, ona annemi hatırlatıyordu.
Yılan, bunu nereden biliyordu? Yılan, annemi tanıyor muydu? Yoksa sadece beni korkutmak için, rastgele bir şey mi yazmıştı? Ama hayır Bu kadar spesifik, bu kadar kişisel bir şey, rastgele olamazdı. Boğazım düğümlendi. Nefes almakta zorlanıyordum. Sanki odanın duvarları daralıyor, tavan alçalıyor, yer ayaklarımın altından kayıyordu.
"Alara," diye seslendim. Sesim boğuk, çatlak, neredeyse tanınmaz haldeydi.
Alara, gözlerini hemen açtı. Uyumadığını biliyordum. Benim ses tonumdan bir şeyler olduğunu anlamıştı. Koltuğundan doğruldu, Zeynep'i dikkatlice kucağında tutarak bana döndü. "Ne oldu?" diye sordu. Yüzünde endişe vardı, ama panik yoktu. Alara, panik yapmazdı. O, fırtınanın ortasında bile sakin kalabilen nadir insanlardandı. Telefonu ona uzattım.
Alara, telefonu aldı. Ekrana baktı. Bir süre sessizce okudu. Yüzü önce bembeyaz oldu, sonra solgunlaştı, sonra sanki içindeki tüm kan çekildi. Dudakları titredi.
"Yılan," diye fısıldadı. Sesinde korku vardı, evet. Ama aynı zamanda bir tür hayranlık da vardı. Sanki karşısındaki düşmanın ne kadar büyük olduğunu yeni anlamış gibiydi. "Seninle oynuyor. Anneni biliyor. Her şeyi biliyor."
Her şeyi biliyor...
Bu sözler, içime bir bıçak gibi saplandı. Çünkü doğruydu. Yılan, annemi biliyordu. Belki de onu tanıyordu. Belki de onunla bir bağlantısı vardı. Annemi öldürmüştü ya da öldürtmüştü. Ve şimdi, benimle oynuyordu. Fareyle kedi gibi. Önce yoracak, sonra korkutacak, sonra.
Düşünmek bile istemiyordum.
Belkide levent değil yılan annemi öldürtmüştü. Levent sadece bir kozdu. Bir kuklaydı.
Ayağa kalktım. Dizlerim titriyordu. Pencereye yürüdüm. Yağmur hâlâ yağıyordu. Damlalar, camda birleşiyor, süzülüyor, kayboluyordu. Tıpkı annem gibi. Tıpkı babam gibi. Her şey, bir anda kayboluyordu.
"Annemin en sevdiği çiçek" dedim, sırtım Alara'ya dönük. "Bilmiyorum. Hatırlamıyorum."
Sesim yabancı geliyordu kulağıma. Çaresizdi. Zayıftı. İşte o an anladım Yılan, beni en zayıf yerimden vurmuştu. Annemi hatırlamıyordum. Onun sevdiği çiçeği bilmiyordum. Onun gözlerinin rengini hatırlamakta bile zorlanıyordum.
Ne tür bir evlattım ben?
Gözlerim yaşardı. Ama ağlamadım. Ağlamak, Yılan'a güç verecekti. Ağlamak, onun oyununu kazanmasına izin vermek olacaktı.
Alara, Zeynep'i beşiğine nazikçe yatırdı. Sonra yanıma geldi. Arkamda durdu. Ellerini omzuma koydu. Sıcacıktı. O sıcaklık, içimdeki donmuşluğu biraz olsun eritti.
"Papatya," dedi Alara.
Başımı çevirip ona baktım.
"Ne?"
"Annemin en sevdiği çiçek papatyaydı," dedi Alara. Gözleri doluydu, ama sesi sağlamdı. "Zeynep de papatyayı seviyor. Bahçede gördüğünde gülümsüyor. Belki de... belki de tüm annelerin ortak sevgisidir papatya. Belki de tüm çocukların, annelerini hatırlatan çiçeğidir."
Bu sözler, yüreğime işledi. Papatya Sadeliği, saflığı, masumiyeti temsil eden bir çiçek. Annem de öyleydi işte. Masumdu. Saftı. Belki de bu yüzden öldü. Bu karanlık dünyada, masumlar yaşayamazdı.
"Peki senin annen?" diye sordum fısıltıyla. "O da mı papatya severdi?"
Alara başını salladı. "Evet. Ve ben de. Zeynep de."
Bir an sustuk. Yağmur damlaları, camda ritmik bir melodi çalıyordu. O melodi, sanki annelerimizin ninnisiydi. Sanki bize "Korkmayın" diyordu. Sanki "Buradayız, sizinleyiz, sizi izliyoruz" diyordu. Telefona baktım. Mesaj hâlâ ekrandaydı. O soğuk, acımasız, meydan okuyan cümle.
"Kovalamaca başlasın."

Hemen mesajı cevaplamalı mıydım? Beklemeli miydim? Yoksa hiç cevap vermemeli miydim? Ya bu bir tuzaksa? Ya bu bir hataysa? Ya Yılan, sadece tepkimi ölçmek istiyorsa?
Ama içimdeki o ses, o eski, o karanlık, o intikam dolu ses, "Cevapla" diyordu. "Ona korkmadığını göster. Ona oynamaya hazır olduğunu göster."
Parmaklarım klavyede gezindi. "Papatya" yazdım. Gönder tuşuna bastım.
Parmaklarım titriyordu. Kalbim öyle hızlı atıyordu ki, duvarlardan yankılanacağını sandım.
Bir dakika geçti. İki dakika. Üç dakika.
Cevap gelmedi.
Alara, yanımda duruyor, sessizce bekliyordu. Eli hâlâ omzumdaydı. Nefes alıp verişini duyuyordum. Sakin ve düzenliydi. O sakinlik, bana da geçiyordu.
"Belki de," dedi Alara, "cevap vermeyecek. Belki de sadece seni bekletecek. Çünkü beklemek, en büyük işkencedir."
Haklıydı. Beklemek Yılan, beni bekletecekti. Beni merakta bırakacaktı. Beni çaresiz hissettirecekti.
Ama tam umudu kesmiştim ki, telefon titredi.
Yeni bir mesaj. Parmaklarım uyuşmuştu, açmak için ekrana dokunamıyordum. Alara, elini telefonun üzerine koydu, bana baktı. "Beraber açalım" dedi. İkimiz birden ekrana dokunduk.
Mesaj açıldı.
"Doğru. Tebrikler. İkinci ipucu: Babanın en büyük korkusu."
Babamın en büyük korkusu.
Bu sefer, daha kolaydı. Babamı tanıyordum. Babamla saatlerce konuşmuştum. Onun korkularını, endişelerini, zaaflarını biliyordum. Ama yine de, bu soruyu cevaplamak, içimdeki bir yarayı deşmek gibiydi.
Babam Güçlü adam. Karizmatik lider. Herkesin saygı duyduğu, korktuğu, hayran olduğu adam. Ama aslında, çok kırılgandı. Çok yalnızdı. Annem öldükten sonra, hiçbir kadını sevmemişti. Çünkü korkuyordu. Korkuyordu, çünkü sevdiği birini bir daha kaybetmekten korkuyordu.
"Yalnız kalmak," dedim, sesim titreyerek. "Babamın en büyük korkusu, yalnız kalmaktı. Her zaman öyleydi." Alara'ya baktım. Onun gözlerinde yaşlar vardı. Çünkü o da biliyordu. O da görmüştü babamın yalnızlığını. Dev malikanede, devasa odalarda, dev ekranların önünde, tek başına oturan bir adam. Çocukları yanında, torunları kucağında, ama yine de yalnız. Çünkü sevdiği kadın, hayatının aşkı, gitmişti. Ve onun yerini kimse dolduramamıştı.
"Yalnızlık," dedi Alara, "en büyük korku değil aslında. En büyük korku, sevdiğini kaybettikten sonra, onun yokluğunda yaşamayı öğrenmek zorunda kalmak." Bu sözler, tam yüreğime oturdu. Evet, babam da bunu yaşamıştı. Annemi kaybettikten sonra, onun yokluğunda yaşamayı öğrenmek zorunda kalmıştı. Ve belki de, hiçbir zaman tam olarak öğrenememişti.
Mesajı yazdım.
"Yalnız kalmak."
Gönderdim.
Bekledik.
Bu sefer cevap daha hızlı geldi. Sanki Yılan, parmaklarını klavyede bekliyordu. Sanki o da, tıpkı benim gibi, bu oyundan zevk alıyordu.
Mesaj açıldı.
"Tebrikler. Oyun başladı."
Üç cümle. Sadece üç cümle. Ama her biri, bir hançer gibi saplandı kalbime. Oyun başlamıştı. Yılan'ın oyunu. Ve ben, bu oyunda bir piyondum. Ama belki de, piyon olmak zorunda değildim. Belki de, taşları değiştirebilirdim. Belki de, oyunun kurallarını ben belirleyebilirdim.
Telefonu masaya bıraktım. Alara'ya döndüm.
"Korkuyor musun?" diye sordu.
Evet, korkuyordum. Ama korkumun adı Yılan değildi. Korkumun adı, sevdiklerimi kaybetmekti. Alara'yı, Zeynep'i, Ali Ertuğrul'u, Cemile'yi, Can'ı, Melisa'yı Hepsini kaybetmekten korkuyordum.
"Evet," dedim. "Korkuyorum. Ama bu korku, beni durdurmayacak." Alara, bana sarıldı. Sımsıkı sarıldı. Başımı omzuna yasladım. Saçlarının kokusu, annemin kokusunu hatırlattı. Belki de papatyaydı o koku. Belki de annelerin kokusu, hep aynıydı.
"Birlikteyiz," dedi Alara. "Ve birlikte, her şeyin üstesinden geliriz." Gözlerimi kapadım. O an, Yılan'ı unuttum. Onun mesajlarını, ipuçlarını, tehditlerini unuttum. Sadece Alara'nın sıcaklığı vardı. Sadece Zeynep'in uykudaki mırıltısı. Sadece Ali Ertuğrul'un beşiğinde hafifçe kımıldayışı. Hayat, devam ediyordu. Yılan'a rağmen. Belki de onu inatla. Gözlerimi açtım. Alara'nın gözlerinin içine baktım.
"Peki," dedim. "Oyun başladıysa, hadi oynayalım. Ama kendi kurallarımızla."
Alara gülümsedi. O gülümseme, bana güç verdi.
"Ne yapacağız?" diye sordu.
"Önce," dedim, "annemin mezarına gideceğim. Çiçek götüreceğim. Papatya."
"Yalnız mı?"
Başımı salladım.
"Bu sefer, evet. Yılan'ın beni görmesini istiyorum. Beni izlemesini istiyorum. Çünkü beni izledikçe, belki de bir hata yapacak. Ve o hatayı, onu yakalamak için kullanacağım."
Alara, bir an düşündü. Sonra "Dikkatli ol," dedi. "Ve unutma ne olursa olsun, eve dön. Bize dön. Bizi bekleyen bir baban var." Bu sözler, içimi ısıttı. Evet, ben bir babaydım artık. Zeynep'in babası, Ali Ertuğrul'un babası. Ve bir baba, her şeye rağmen, evine dönmeliydi.
" Döneceğim," dedim. "Söz veriyorum."
Alara, bir kez daha sarıldı. Bu kez daha uzun, daha sıkı, daha anlamlı. Sonra ayrıldık.
Ceketimi aldım. Kapıya yöneldim.
Arkamdan Alara'nın sesi geldi.
"Enes."
Durdum. Başımı çevirdim.
"Annemin mezarına da papatya götür," dedi. "Onu da unutma." Başımı salladım. "Unutmam," dedim.
Ve çıktım. Yağmur, hâlâ yağıyordu. Damlalar yüzüme vurdu. Soğuktu, ama can yakıcı değildi. Sanki annem, bana dokunuyordu. Sanki babam, arkamdan bakıyordu. Sanki Alara, Zeynep, Ali Ertuğrul, Cemile, Can, Melisa hepsi, yanımdaydı.
Yalnız değildim. Ve Yılan, ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar korkunç olursa olsun, ne kadar gizemli olursa olsun Onu bulacaktım.
Ama önce, anneme papatya götürecektim.
Ve belki de, onun mezarında, Yılan'ın bir sonraki hamlesini bekleyecektim. Çünkü oyun, başlamıştı. Yağmur, şiddetini artırmıştı.
Annemin mezarı, şehrin en eski mezarlığındaydı. Babam, onu kimsenin rahatsız etmemesi için, gösterişten uzak, sade bir yere defnetmişti. Mezar taşında sadece adı yazıyordu: "Nazlı Korkmaz". Doğum ve ölüm tarihleri. Ve altında, küçük harflerle "Sevgiyle anılacaksın."
Papatyaları, mezarın başına bıraktım.
Eğildim. Parmaklarımı, ıslak toprağa dokundurdum. Soğuktu. Nemliydi. Hayat kokuyordu. Garip bir şekilde, ölümün olduğu yerde, hayatın en yoğun kokusu vardı. Belki de bu yüzdendi, mezarlıklar huzur veren yerler.
"Anne," dedim fısıltıyla. "Özledim."
Sesim, yağmurun içinde kayboldu. Kimse duymadı. Belki annem duydu. Belki de duymadı. Ama söylemek istedim. Yıllardır söyleyemediğim her şeyi, şimdi, onun mezarında, yalnız başıma, yağmur altında söylemek istedim.
"Babama bir şey olmuş, anne," dedim. "Onu da kaybettim. Ve şimdi, bir canavar peşimde. Adı Yılan. Sen tanır mıydın onu? Belki tanırdın. Belki de senden korkardı. Çünkü sen, hepimizden güçlüydün." Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Yağmur, gözyaşlarımı saklıyordu. Belki de bu yüzden yağmur yağıyordu. Annem, bana ağlama fırsatı vermek için, gökyüzünü ağlatıyordu.
Arkamdan bir ses geldi.
"Acını anlıyorum, Enes."
Döndüm.
Bora, siyah şemsiyesiyle, birkaç adım ötemde duruyordu. Yüzü ifadesizdi, ama gözlerinde bir şey vardı. Saygı mıydı? Pişmanlık mıydı? Acıma mıydı? Hepsi birden olabilirdi.
"Beni mi izliyorsun?" diye sordum. Sesim sert çıktı. Oysa içim, fırtınalar kopuyordu.
Bora, başını iki yana salladı. "Hayır. Annemin mezarı da burada. Her hafta gelirim. Bugün tesadüfen" Durdum. "Belki de tesadüf değildir. Belki de kader, bizi bir kez daha karşı karşıya getirmek istiyor." Kader Ne çok kullandığımız, ne az anlam verdiğimiz bir kelimeydi. Her şeyi kaderin üzerine yıkardık. Ama aslında, her şeyin sorumlusu kendimizdik. Kader, sadece bir bahaneydi.

"Babanın mezarı nerede?" diye sordum.
Bora, eliyle uzaktaki bir noktayı işaret etti. "Şuradaki çınar ağacının dibinde. Annemin yanında. Onları yan yana gömmemiştim. Ama belki de gömmeliydim. Belki de affetmeliydim."
Bu sözler, içime işledi. Affetmek Bora gibi bir adamın ağzından affetmek kelimesini duymak, garip geliyordu. Ama belki de, herkes affedilmeyi hak ediyordu. Belki de ben bile, bir gün affedilmeyi hak edecektim.
"Bora," dedim, ayağa kalkarak. "Dosyadaki fotoğraflar O adam, Yılan, senin babansa Neden bana yardım ediyorsun? Neden kendi babana ihanet ediyorsun?"
Bora, şemsiyeyi biraz yana çekti. Yağmur, yüzüne vurdu. Islanmasına izin verdi. Sanki acısı, yağmurla birlikte akıp gidecekti.
"Çünkü," dedi, "babam, benim babam değildi. En azından, benim tanıdığım baba değildi. O, bir canavardı. Bir canavarı, hangi kan taşırsa taşısın, sevmek zorunda değilsin." Bu sözler, bana kendi babamı hatırlattı. Babam da bir canavar mıydı? Belki de evet. Belki de herkes, bir başkasının gözünde canavardı. Ama babam, en azından bana iyi bir baba olmuştu. Onu canavar yapan, koşullardı. Belki de Yılan da öyleydi. Belki de Yılan, aslında bir kurbanmış, zamanla canavara dönüşmüş.
"Peki," dedim, "şimdi ne yapacağız?"
Bora, annemin mezarına baktı. Papatyaları gördü. Yüzünde bir şey değişti. Belki de tanıyordu. Belki de annemi tanıyordu. Ama sormadım. Cevaplamak istemezdi belki.
"Yılan'ın oyununu bozacağız," dedi. "Ama onun kurallarıyla değil. Bizim kurallarımızla."
"Nasıl?"
Bora, bana döndü. Gözlerinde bir ateş vardı. Daha önce hiç görmediğim bir ateş.
"Onu kıskandırarak," dedi. "Kibrini kullanarak. Ona, artık tek olmadığını, artık kazanamayacağını, artık korkutamayacağını göstererek."
Bu sözler, Alara'nın söylediklerini hatırlattı. Alara da aynısını söylemişti. Yılan'ın kibrini kullan. İkisi de aynı şeyi düşünüyordu. Belki de doğru yol buydu.
"Peki, nereden başlayacağız?" diye sordum.
Bora, cebinden bir telefon çıkardı. Sıradan bir telefon değildi. Özeldi. Güvenliydi. Sadece tek bir numara kayıtlıydı.
"Bu telefon," dedi Bora, "babama aitti. Öldüğü gece, onun cebinden aldım. İçinde, Yılan'la yaptığı tüm görüşmelerin kayıtları var. Ama şifreli. On yıldır çözmeye çalışıyorum. Çözemedim."
Telefonu elime aldım. Ağırdı. Soğuktu. Sanki içinde, on yıllık bir nefret, on yıllık bir acı, on yıllık bir pişmanlık vardı.
"Şifre ne olabilir?" diye sordum.
Bora, başını salladı. "Bilmiyorum. Ama senin bulabileceğini düşünüyorum."
"Neden?"
Bora, bana baktı. Gözlerinde bir şey kırıldı.
"Çünkü," dedi, "babama en çok benzeyen sensin. Onun gibi düşünüyorsun. Onun gibi hareket ediyorsun. Onun gibi karanlıksın."
Bu sözler, bir bıçak gibi saplandı kalbime. Annemim katiline benziyordum. Onun gibi karanlıktım. Belki de bu yüzden, onu bulabilecektim. Belki de bu yüzden, onu anlayabilecektim.
"Peki," dedim, telefonu cebime koyarak. "Deneriz."
Bora, başını salladı. Sonra, annemin mezarına baktı.
"Annem de papatya severdi," dedi. "Belki de tüm anneler sever." Bu sözler, içimi ısıttı. Belki de gerçekten, tüm anneler aynıydı. Tüm anneler, çocuklarını korumak için can verirdi. Tüm anneler, sevginin en saf halini temsil ederdi.
"Bora," dedim. "Teşekkür ederim."
"Ne için?"
"Her şey için," dedim. "Levent için. Annem için. Ve şimdi, bu yardımın için." Bora, bir şey söylemedi. Sadece başını eğdi. Sonra, şemsiyesini açtı, arkama döndü ve yürümeye başladı.Arkamdan seslendim.
"Bora!"
Durdum. Başını çevirdi.
"Kardeşim olmasan da," dedim, "dostum olabilir misin?" Bora, uzun süre sustu. Yağmur, aramızda bir perde gibiydi. Onu net göremiyordum. Ama gözlerindeki o kırılgan ifadeyi, uzaktan da hissediyordum.
"Olurum," dedi sonunda. Sesi, yağmurun içinde zar zor duyuluyordu. "Ama dikkatli ol. Çünkü dostlarım, genellikle kısa ömürlü olur."
Sonra döndü ve yürüdü. Annemin mezarının başında, yağmur altında, bir süre daha bekledim. Telefonu cebimden çıkardım. Bora'nın babasının telefonu. Şifreli. On yıllık sır.
Papatyalar, yağmurda ıslanıyor, yaprakları toprağa dökülüyordu. Annem, belki de izliyordu. Belki de, "Yapabilirsin oğlum" diyordu.
"Yapacağım, anne," diye fısıldadım. "Yapacağım."
Ve mezarlıktan ayrıldım. Arkamda, yağmur hâlâ yağıyordu. Önümde, karanlık bir yol vardı. Ama artık yalnız değildim. Alara vardı. Çocuklarım vardı. Cemile, Can, Melisa vardı. Ve şimdi, Bora vardı. Yılan, ne kadar güçlü olursa olsun, bu kalabalığın içinde, tek başına kalacaktı.
Ve tek kalan, hep kaybederdi. Sonraki günler

...
Yılan'ın bilmeceleriyle geçti.
Sabah oluyordu, akşam oluyordu, günler birbirine karışıyordu. Zaman, o kütüphanede, o ekranların önünde, o bitmek bilmeyen sorgulamaların içinde eriyip gidiyordu. Bazen pencereden dışarı baktığımda, güneşin doğduğunu görüyordum, sonra bir bakıyordum batmış, sonra yine doğmuş. Ama ben, aradaki saatleri hiç yaşamamış gibi hissediyordum. Sanki hayatım, sadece bu odaya, bu ekranlara, bu bilmecelere sıkışmıştı. Her gün, farklı bir numaradan, farklı bir saatte, farklı bir ipucu geliyordu. Bazen sabahın köründe, uykunun en ağır bastığı anda telefon titriyor, kalbim güm güm atmaya başlıyordu. Bazen gece yarısı, herkes uyurken, sessizliğin içinde o bildirim sesi, bir çığlık gibi yankılanıyordu. Bazen de öğle vakti, güneş en tepe noktasındayken, her şey çok sıradan ve normal görünürken, Yılan'ın soğuk nefesi ensemizi yakalıyordu. Bazı ipuçları çok basitti. Sanki bize "Bak, ne kadar da kolay, hâlâ çözemiyorsunuz" der gibiydi. "Babamın ilk arabasının markası", "Annemin düğününde taktığı küpenin rengi", "Çocukluk evimizin sokağının adı" gibi sorular Bunları cevaplamak, geçmişin yaralarını deşmekten başka bir işe yaramıyordu. Her cevap, içimde bir acıyı yeniden canlandırıyor, bana ne kadar çok şey kaybettiğimi hatırlatıyordu. Bazılarıysa o kadar karmaşıktı ki, saatlerce düşünmek zorunda kalıyorduk. Şifreler, rakamlar, harfler, semboller Yılan, sanki bir matematik dehasıydı. Sanki her bilmece, onun zekasının bir göstergesiydi. "Üç kardeşin yaşları toplamı, babanın ölüm yılının rakamları toplamına eşittir" gibi sorular Bu soruları çözmek için, Can saatlerce bilgisayarın başından kalkmıyordu.

Can, bilgisayar korsanı yetenekleriyle, mesajların kaynağını bulmaya çalışıyordu. Başını ekrandan kaldırmıyordu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. Saçları dağınıktı, sakalları bir karış olmuştu. Geceden beri uyumadığını söylemişti. Ama bu, artık her gece böyleydi. Can, Yılan'ı bulma takıntısıyla, kendini tüketiyordu.
"Bir şey buldun mu?" diye sordum, yanına giderek.
Can, ellerini klavyeden çekti. Başını iki yana salladı. Yorgunluktan çatlamış dudaklarını ısırdı.
"Her mesaj, farklı bir sunucudan geçiyor," dedi, sesi boğuk çıktı. "Farklı ülkeler, farklı şehirler, farklı ağlar. Birini yakalıyorum, diğeri çıkıyor. Sanki bir labirent. Sanki Yılan, bana 'Bak ne kadar zekiyim' diyor." Sesi öyle çaresiz çıkmıştı ki, içim burkuldu. Can'ın omzuna elimi koydum.
"Yoruldun," dedim. "Biraz dinlensen"
"Dinlenemem," diye sözümü kesti Can. Başını ekrana çevirdi, gözleri yeniden parlamaya başladı. "O her mesaj gönderdiğinde, beni daha da hırslandırıyor. Ona yenildiğimi kabullenmek istemiyorum. O bir hayalet olabilir, ama ben hayaletleri yakalamakta uzmanım." Bu sözler, bana Can'ın ne kadar inatçı olduğunu hatırlattı. Onu tanıdığım günden beri, hiçbir şeyi yarım bırakmazdı. Bir kere bir şeye kafayı taktı mı, sonucunu alana kadar uğraşırdı. Yılan da, belki de Can'ın bu huyunu biliyordu. Belki de onu yıpratmak için, bilinçli olarak bu oyunu oynuyordu. Cemile, bulmacaları çözmeye çalışıyor, babasının eski bağlantılarından yardım istiyordu. Bir köşede oturmuş, telefonla konuşuyordu. Yüzü bitkindi, göz altları morarmıştı. Son günlerde uyumadığını belli eden o ağır bakışla, elindeki not defterine bir şeyler karalıyordu.
"Evet, anlıyorum," dedi telefona, sesi yorgun. "Ama lütfen, bir kerecik olsun, konuşun benimle. Babamın dostusunuz. Babam size güvenirdi."
Bir süre dinledi. Yüzü giderek daha da solgunlaştı. Sonra, telefonu kapattı.
Bana döndü. Gözlerinde yaşlar vardı, ama ağlamadı. Cemile, ağlamayı sevmezdi. Onun için ağlamak, zayıflıktı. Ama bazen, zayıf olmak da insanın hakkıydı.
"Yine kapattı," dedi, sesi titreyerek. "Herkes korkuyor. Herkes Yılan'dan bahsetmekten bile çekiniyor. Babamın en yakın arkadaşı bile 'Kızım, bu işi bırakın' dedi. 'Yılan'ı unutun. Yoksa sizi de...'"
Sözünü tamamlayamadı. Dudaklarını ısırdı. Elindeki not defterini masaya fırlattı.
"Yılan, sadece bir kişi değil ki," dedi fısıltıyla. "Bir sistem. Bir korku imparatorluğu. Herkes onun gölgesinde yaşıyor. Herkes ondan korkuyor. Ve biz, bu korkunun içinde, küçük bir ışık yakmaya çalışıyoruz."
"Yakacağız," dedim, sesime güvenmeye çalışarak. "Karanlık ne kadar büyük olursa olsun, bir mum bile ona yeter." Cemile, bana baktı. Gözlerinde, inanmak istediğini ama inanamadığını gördüm.
"Umarım haklısındır, Enes," dedi. "Umarım haklısındır." Melisa, desenleri analiz ediyor, Yılan'ın psikolojisini, stratejisini, zayıf noktalarını anlamaya çalışıyordu. Melisa, odanın en uzak köşesinde, dev ekranın karşısında duruyordu. Kolları bağlı, gözleri ekranda. Yüzünde hiçbir ifade yoktu. Sanki bir heykeldi. Sanki duygularını tamamen bastırmış, sadece mantığıyla hareket ediyordu.
"Bir desen yakaladım," dedi, arkasını dönmeden.
Yanına gittim. Ekranda, Yılan'ın gönderdiği tüm mesajların bir dökümü vardı. Tarihler, saatler, içerikler, ipuçları Her şey, bir tablo halinde düzenlenmişti.
"Bak," dedi Melisa, parmağıyla ekrandaki bir noktayı işaret ederek. "Her bilmece, belirli bir duyguyu hedefliyor. Önce acı, sonra öfke, sonra pişmanlık, sonra korku Sanki duygularımızı test ediyor. Sanki neye tepki verdiğimizi, neyden etkilendiğimizi, nereden vuracağını anlamaya çalışıyor." Bu sözler, içimi ürpertti. Yılan, sadece bilmeceler sormuyordu. Aynı zamanda bizi analiz ediyordu. Zayıflıklarımızı, korkularımızı, acılarımızı öğreniyordu. "Peki," dedim, "bu bize ne söylüyor?" Melisa, bana döndü. Gözleri soğuktu, ama içinde bir ateş vardı.
"Şunu söylüyor," dedi. "Yılan, duygularımızla oynuyor. Çünkü duygusal kararlar, mantıklı kararlardan daha zayıftır. Duygularımıza yenilirsek, hata yaparız. Ve onun istediği de bu. Hata yapmamız. Çünkü hata, onun kazanması demek."
"O zaman ne yapmalıyız?"
Melisa'nın dudaklarının kenarında, küçük bir gülümseme belirdi. O gülümseme, onun için bir zafer işaretiydi. "Duygularımızı bir kenara koyacağız," dedi. "Sadece mantığımızla hareket edeceğiz. Yılan ne hissetmemizi istiyorsa, tam tersini hissedeceğiz. O ne düşünmemizi istiyorsa, tam tersini düşüneceğiz. Onun oyununu, onun kurallarıyla değil, bizim kurallarımızla oynayacağız." Bu sözler, bana Alara'nın söylediklerini hatırlattı. Alara da aynı şeyi söylemiştim Yılan'ın kibrini kullan. Şimdi Melisa da aynı şeyi söylüyordu. Belki de gerçekten doğru yol buydu.
Bora Yalçın, kendi bilgi ağını devreye sokmuş, eski düşmanlarını, eski dostlarını sorguluyordu.
Bora, malikaneye gelmişti. İlk kez gelişi değildi, ama her gelişinde aynı havayı getiriyordu. karanlık, gizemli, tehlikeli. Elleri cebinde, yüzü ifadesiz, gözleri her zamanki gibi keskin. O odada durduğunda, sanki duvarlar biraz daha geriliyor, tavan biraz daha alçalıyor, hava biraz daha ağırlaşıyordu.
"Eski dostlarımdan birinden bir bilgi aldım," dedi Bora, yanıma gelerek. Sesi alçaktı, kimsenin duymasını istemiyor gibiydi.
"Ne?" diye sordum, heyecanla.
Bora, cebinden küçük bir kağıt çıkardı. Üzerinde bir adres yazılıydı. "Şehir dışında, terk edilmiş bir depo. Yılan'ın son buluşma yeri olduğu söyleniyor." Elimi uzattım, kağıdı aldım. Parmaklarım titriyordu.
"Güvenilir mi?" diye sordum.
Bora, bir an düşündü. Gözlerini kaçırdı. Bu, onun için nadir bir şeydi. Bora, genellikle gözlerinin içine bakar, yalan söylerken bile kaçırmazdı. Ama şimdi, kaçırıyordu.
"Tam olarak değil," dedi. "Ama şu an, bundan daha iyi bir ipucumuz yok."
"Yılan'ın tuzağı olabilir mi?" diye sordum.
Bora, başını salladı. "Olabilir. Ama riske değer."
Bu sözler, içimde bir huzursuzluk yaptı. Bora'nın bu kadar kolay "riske değer" demesi, beni endişelendiriyordu. Acaba Bora, gerçekten Yılan'ı bulmak mı istiyordu, yoksa başka bir amacı mı vardı? Ona güvenmek istiyordum, ama geçmişteki ihanetleri unutmamı engelliyordu.
"Bora," dedim, kağıdı cebime koyarken. "Sana bir şey sormam gerek." Bora, başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. "Sor."
"Yılan'ın oğlu olduğunu söyledin," dedim, sesimi alçaltarak. "Ama Yılan'la bağlantın sadece bu kadar mı? Emin olmak istiyorum. Çünkü sana güveniyorum. Ama güvenim sınırsız değil."
Bora'nın yüzünde bir şey değişti. Sanki bir duvar yıkılıyor, arkasından karanlık bir oda çıkıyordu. Gözleri donuklaştı, dudakları titredi.
"Enes," dedi, sesi fısıltıya dönüştü. "Sana söylemediğim çok şey var. Ama hepsi, geçmişte kaldı. Şimdi, sadece bir amacım var Yılan'ı yok etmek. Ve bu amaç uğruna, her şeyi yapmaya hazırım."
"Hersey mi?"
Bora, başını eğdi. "Her şey."
Bu sözler, içimi ürpertti. Bora'nın "her şey" derken neyi kastettiğini bilmiyordum. Ama biliyordum ki, Bora için "her şey", gerçekten her şey demekti.
Alara, evden, bebeklerle ilgilenirken, bize destek oluyor, fikir veriyor, bazen de sadece sessizce dinliyor, güç veriyordu. O gün akşamüstüydü. Güneş batıyor, odanın duvarlarına kızıl bir ışık vuruyordu. Alara, Zeynep'i kucağında sallıyor, Ali Ertuğrul da beşiğinde huzur içinde uyuyordu. O an, her şey çok normal, çok sakin, çok huzurlu görünüyordu. Sanki Yılan diye bir şey yoktu. Sanki annen ölmemişti. Sanki her şey bir kabustu ve uyanmıştım. Ama uyanmamıştım. Ve kabus, devam ediyordu.
"Ne kadar güzel," dedi Alara, Zeynep'in yüzüne bakarak. "Ne kadar masum. Ne kadar habersiz. Onun dünyasında, Yılan diye bir şey yok. Sadece anne, baba, süt, uyku, oyun" Bu sözler, yüreğime işledi. Zeynep Onun için her şeyi yapardım. Onu korumak için, Yılan'ın boğazını sıkardım. Onun gülüşü için, her şeyi göze alırdım.
"Onu koruyacağız," dedim, Alara'nın yanına oturarak. "Yılan ne yaparsa yapsın, Zeynep'e ve Ali Ertuğrul'a kimse dokunamaz." Alara, bana baktı. Gözlerinde hem sevgi vardı hem de korku. "Peki ya sana bir şey olursa, Enes?" diye sordu. "Ya Yılan, sana saldırırsa? Ya onun oyununda kaybedersen?" Bu soru, beni derinden sarstı. Çünkü cevabını bilmiyordum. Evet, Yılan'ı bulmak istiyordum. Evet, intikam almak istiyordum. Ama aynı zamanda, ailemin yanında olmak, onları büyütmek, onlarla yaşlanmak istiyordum. Ve belki de, ikisini birden yapamazdım.
"Kaybetmeyeceğim," dedim, Alara'nın elini tutarak. "Söz veriyorum." Alara, başını omzuma yasladı. Zeynep, kucağında mırıldandı. Ali Ertuğrul, beşiğinde hafifçe kımıldadı.
O an, her şey çok güzeldi. Ve ben, bu güzelliği korumak için, her şeyi yapmaya hazırdım.
Ama ne kadar uğraşırsak uğraşalım, bir türlü ilerleme kaydedemiyorduk. Yılan, her bilmecede biraz daha ileri gidiyor, biraz daha derine iniyor, biraz daha fazla acıtıyordu. Sanki bizimle oynuyor, bizi oyalıyor, adeta bir kedi fareyle oynar gibi, bizi kıvrandırıyor, yoruyor, yıpratıyordu.
En son bilmece, diğerlerinden farklıydı.
Telefonuma bir video geldi. Videoyu açtım.
Babam vardı. Babam, bir odada, bir sandalyede oturuyordu. Elleri bağlıydı, gözleri bağlıydı, ağzı bantlanmıştı. Hareket etmiyordu. Sanki ölmüştü. Ama göğsü inip kalkıyordu. Yaşıyordu.
Videonun altında bir yazı vardı.

"Bu görüntüler, babanın son günleri Şimdi, bana bir iyilik yap. Babanı kurtarmak için ne yapardın? Onu kurtarabilir miydin? Yoksa onu ben mi kurtardım?" Soru, bir bıçak gibi saplandı kalbime.
"Onu kurtarabilir miydin? Yoksa onu ben mi kurtardım?"
Yılan, babamı öldürecek miydi? Yoksa kurtarmış mıydı? Bu ne demekti?
Ellerim titriyordu. Videoyu tekrar izledim. Babamın yüzünü görmek istiyordum. Gözleri bağlı olmasa da, yüzündeki ifadeyi görmek istiyordum. Korkuyor muydu? Üzgün müydü? Yoksa kabullenmiş miydi? Ama göremedim.
Sadece bir sandalyede oturan, elleri bağlı, çaresiz bir adam vardı. Ve o adam, benim babamdı.

"Alara," dedim, sesim çatallandı. "Bu ne demek? Babamı öldürmeye mi çalışıyor, Yılan Yoksa... Yoksa onu kurtaran mıydı?"
Alara, videoyu izledi. Yüzü bembeyazdı.
"Yılan," dedi fısıltıyla, "bir oyun daha oynuyor. Seni şüpheye düşürmek istiyor. Baban kaçırıldığındını biliyor, onunla ilgili her şeyi sorgulatmak istiyor. Çünkü şüphe, en büyük düşmandır. Şüphe, en sağlam bağları bile koparır." Bu sözler, içime işledi. Yılan, gerçekten de zekiydi. Bizi sadece bilmecelerle oyalamıyor, aynı zamanda aramıza şüphe tohumları ekiyordu.
Can, yanımıza geldi. Videoyu o da izledi. Yüzünde bir ifade vardı. Anlamıştı.
"Bu video," dedi Can, " montaj. Görüntüler gerçek, ama ses yok. Yılan, ne söylediğini duymamızı istemiyor. Belki de babam, videoda bir şey söylüyordu. Belki de Yılan'ın kim olduğunu söylüyordu."
"Peki neden kesti?" diye sordum.
Can, başını salladı. "Çünkü," dedi, "Yılan, o sırrın ölmesini istiyor. Ya da belki de o sırrı, sadece kendisi biliyor."
O gece, kimse uyuyamadı.
Bora, depoya gitmek için hazırlık yapıyordu. Can, videoyu defalarca analiz ediyordu. Cemile, babasının eski arkadaşlarını yeniden aramaya başlamıştı. Melisa, yeni bir desen arıyordu.
Ve ben, oturmuş, Alara'nın kucağında uyuyan Zeynep'i izliyordum. Onun masum yüzü, bana her şeyin bir anlamı olduğunu hatırlatıyordu. Her acının, her kaybın, her gözyaşının bir anlamı vardı. Belki de Yılan, bu anlamı yok etmek istiyordu. Belki de Yılan, sadece kaos, sadece korku, sadece şüphe bırakmak istiyordu.
Ama kazanamayacaktı. Çünkü biz, onun istediği gibi dağılmamıştık. Daha da sıkı sarılmıştık. Daha da güçlenmiştik. Alara'nın elini tuttum.
"Her şey yoluna girecek," dedim.
Alara, bana baktı. Gözlerinde inanç vardı.
"Biliyorum," dedi. "Çünkü sen varsın."
O gece, ilk kez, Yılan'ın bilmecelerini değil, Zeynep'in uykudaki mırıltılarını dinledim.
Ve içimde, yeni bir umut doğdu.
Yılan'ı bulacaktım. Ama önce, babamın videosunu çözecektim. Ve sonra, her şey bitecekti. Ya benim zaferimle, ya da benim yok oluşumla. Ama artık, ne olacağını umursamıyordum. Çünkü sevdiklerim, arkamdaydı. Ve onlar, her şeye değerdi.

Bir akşam, kütüphanede toplanmıştık.
Güneş batmıştı, odanın içi loş bir ışıkla kaplanmıştı. Kimse perdeyi açıp da dışarıdaki karanlığı içeri almak istemiyordu. Sanki o karanlık, Yılan'ın ta kendisiydi. Sanki bir ışık yaksak, bir perdeyi aralasak, Yılan içeri sızacak, aramıza girecek, belki de birimizin yerine geçecekti. Saçma bir korkuydu bu, biliyordum. Ama son günlerde, mantıklı olan her şey, mantıksızlaşmıştı. Saçma olan her şeyse, gerçeğe dönüşmüştü. Herkes, bitkindi.
Can, bilgisayarının başında, gözleri kıpkırmızı, elleri klavyenin üzerinde uyuya kalmış gibiydi. Başı öne düşmüş, neredeyse ekrana değecekti. Onu izliyordum. Ne kadar çok çalışmıştı. Ne kadar çok uğraşmıştı. Ama Yılan, ondan hep bir adım öndeydi. Can, bunu kabullenemiyordu. Kabullenmek, yenilmekti onun için. Ve Can, yenilmeyi asla kabullenmezdi. Cemile, koltuğa uzanmış, gözleri tavanda, elindeki not defteri yere düşmüştü. Yüzü solgundu, dudakları çatlamıştı. Günlerdir uyumadığını, günlerdir düzgün bir şey yemediğini belli ediyordu. Babasının eski arkadaşlarından umudunu kesmiş, artık onları aramayı bırakmıştı. Çünkü her arayış, her telefon, her soru, sadece daha fazla çaresizlik getiriyordu. Melisa, ekranların önünde, ayakta duruyordu. Ama o da yorgundu. Saçları dağınıktı, gözlerinin altında koyu halkalar vardı. Bir türlü çözemediği desenler, bir türlü anlamlandıramadığı veriler, beynini kemiriyor, uykusuz bırakıyordu. Bora, duvara yaslanmış, kolları bağlı, gözleri boş boş ileriye bakıyordu. Yüzü ifadesizdi, ama içinde bir fırtına koptuğunu biliyordum. Onun babasının telefonundaki şifreleri çözmeye çalışıyorduk, ama nafile. On yıllık sır, on yıllık acı, on yıllık nefret Hepsi o küçük cihazın içinde sıkışıp kalmıştı.
Alara, Zeynep'i kucağında uyutmuş, beşiğin yanında oturuyordu. Ali Ertuğrul da uyuyordu. İkisi de masumdular. İkisi de bu karanlıktan habersizdiler. Belki de bu yüzden, onlara bakmak, içimdeki tüm kötülüğü, tüm nefreti, tüm intikam ateşini bir an için unutturuyordu. Ve Ben, orta yerde duruyordum. Kollarım bağlı, gözlerim yerde. Ne yapacağımı bilmiyordum. Yılan'ın her gün gönderdiği bilmeceler, giderek daha kişisel, daha acımasız, daha tahammül edilemez hale geliyordu. Artık sadece babamı değil, Alara'yı, Can'ı, Cemile'yi, Melisa'yı, Bora'yı da hedef alıyordu. Onların sırlarını, korkularını, zayıflıklarını biliyordu. Sanki yıllardır bizi izliyordu. Sanki hayatlarımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi kayıt altına almıştı. Derin bir sessizlik vardı odada. Ne bir fısıltı, ne bir iç çekiş, ne bir telefon sesi. Sadece duvar saatinin tıkaç sesi, ritmik ve acımasız. Tık. Tık. Tık. Sanki Yılan, bize "Zamanınız daralıyor" diyordu.
Can, başını kaldırdı. Gözleri öyle yorgundu ki, sanki yıllardır uyumamıştı. Göz kapakları ağırlaşmış, neredeyse kapanacaktı. Ama direniyordu. Can, her zaman direnirdi. O, pes etmeyenlerdendi.
"Yılan, çok zeki," dedi.
Sesi boğuktu, halsizdi. Kollarını masaya dayadı, başını ellerinin arasına aldı. Parmaklarıyla şakaklarını ovuşturdu.
"Biz onu yakalamaya çalışırken, o bizi avlıyor." Başını kaldırdı, gözlerini ekrandan ayırmadan devam etti. "Sanki her hamlemizi, önceden biliyor. Daha biz düşünmeden, o cevabı vermiş oluyor. Daha biz harekete geçmeden, o karşı hamlesini yapmış oluyor." Sesi titriyordu. Can, ağlamak üzereydi. Ama ağlamadı. Can, ağlamazdı. Ama o an, ağlamak istediğini biliyordum. Çünkü onun gözlerinde, sadece yorgunluk değil, aynı zamanda bir çaresizlik vardı. Ve Can, çaresizliği en zor kabul eden insandı.
"Belki de," dedim, "gerçekten biliyordur."
Herkes bana döndü.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Melisa, kaşlarını çatarak.
"Melisa'nın söylediği gibi," dedim, yavaşça yürümeye başladım. Sözlerimi tartarak, ağır ağır konuşuyordum. "Sistemimize sızmış olabilir. Bilgisayarlarımızı, telefonlarımızı dinliyor olabilir. Hatta belki de" Durdum. Söylemek istediğim şey çok ağırdı. Çok korkunçtu. Ama söylemeliydim.
"Belki de aramızda biri, onunla işbirliği yapıyor."
Bu söz, odada bir bomba gibi patladı.
Herkes, birbirine baktı. Gözlerde şüphe, yüzlerde endişe, kalplerde korku. Can, ayağa kalktı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.
"Enes," dedi, sesi sertti. "Bu ciddi bir suçlama. Bunu yapmazdın. Ne diyorsun sen?"
"Bir şey demiyorum," dedim, ellerimi kaldırarak. "Sadece bir ihtimalden bahsediyorum. Yılan, her şeyi biliyorsa, bunun tek yolu var. Ya teknolojik olarak çok üstün, ya da içimizden biri ona bilgi sızdırıyor." Melisa, ekranlardan uzaklaştı, bana doğru yürüdü. Yüzünde bir ifade vardı. Kırgınlık mıydı, yoksa anlayış mıydı? Karar veremedim.
"Ben bu ekranlardan başka bir şey görmüyorum saatlerdir," dedi Melisa. "Her veriyi, her mesajı, her ipucunu teker teker inceliyorum. Eğer aramızda bir hain varsa, onu bulurum."
"Peki buldun mu?" diye sordu Cemile, koltuğundan doğrularak.
Melisa, başını iki yana salladı. "Hayır. Ama bu, olmadığı anlamına gelmez. Sadece, çok iyi saklandığı anlamına gelir." Cemile, elindeki not defterini aldı, karıştırdı. Sonra bıraktı. Yorgun bir iç çekişle arkasına yaslandı.
"O zaman ne yapacağız?" diye sordu Cemile, sesi çaresizdi. Sesindeki o çaresizlik, içimi parçaladı. Cemile, hep güçlü olmuştu. Hep ayakta durmuştu. Ama şimdi, o da yorulmuştu. O da pes etmek üzereydi. Dudaklarını ısırdı, gözlerini kaçırdı. Sonra fısıltıyla ekledi.
"Babamın arkadaşları bile yardım etmiyor. Yılan'dan o kadar korkuyorlar ki, ismini ağızlarına almaya cesaret edemiyorlar. Biz de aynı korkuyu yaşıyoruz. Ama biz, onlar gibi kaçamayız. Biz, savaşmak zorundayız. Ama nasıl?"
Bu soru, hepimizin aklındaki soruydu. Nasıl? Nasıl savaşacaktık? Hangi silahla? Hangi stratejiyle? Hangi umutla?
"Pes etmeyeceğiz," dedim.
Sesim, odanın dört bir yanında yankılandı. İçimdeki o kararlılık, o inat, o intikam ateşi, sözlerime güç veriyordu.
Herkes bana baktı. Gözlerde bir umut kıpırtısı, bir inanma arzusu vardı.
"Ama farklı bir yol denemeliyiz," dedim, yürümeye devam ederek. "Yılan'ın oyununda, onun kurallarıyla, onun silahlarıyla oynayamayız. Çünkü o, bu oyunun ustası. Onun evinde, onun kuralarıyla oynarsak, kaybederiz."
Bora, duvardan ayrıldı. Bana doğru bir adım attı. Yüzü ifadesizdi, ama gözleri parlıyordu.
"Peki ne yapacağız?" diye sordu Bora, sessizce.
Sesi sakindi, ama içinde bir heyecan vardı. Bora, heyecanını belli etmezdi. Ama şimdi, belli ediyordu. Çünkü belki de, benim söyleyeceğim şey, onun da aklındaydı. Onun da beklediği şeydi.
Durdum. Herkesin gözlerinin içine baktım. Can'ın yorgun ama dirençli gözlerine. Cemile'nin çaresiz ama umutlu gözlerine. Melisa'nın soğuk ama meraklı gözlerine. Bora'nın karanlık ama ateşli gözlerine. Ve Alara'nın gözlerine. Alara, başını hafifçe eğdi. Bana gülümsedi. O gülümseme, bana güç verdi. Onayladığını, arkamda olduğunu, ne dersem diyeyim destekleyeceğini anladım.
"Onun bilmediği bir şey kullanacağız," dedim, sesimi yükseltmeden, ama herkesin duyacağı netlikte.
"Ne?" diye sordu Can, merakla.
"Onun tahmin edemeyeceği birini."
Herkes, merakla bana baktı.
Cemile, kaşlarını çattı. "Kimden bahsediyorsun, Enes?"
Melisa, başını yana eğdi. "Yılan'ın tanımadığı biri mi var? Herkesi tanıyor sanki."
Bora, sessizce bekliyordu. Gözlerini üzerimden ayırmıyordu. Derin bir nefes aldım. Söyleyeceğim şey, belki de çılgıncaydı. Belki de işe yaramayacaktı. Ama denemeye değerdi.
"Yılan, bizimle ilgili her şeyi biliyor," dedim. "Ailemizi, arkadaşlarımızı, bağlantılarımızı, geçmişimizi, korkularımızı, zayıflıklarımızı. Ama bir şeyi bilmiyor."
"Ne?" diye sordu Alara, beşikten kalkarak yanıma geldi. Alara'nın yanımda duruşu, bana bambaşka bir güç veriyordu. Sanki onun varlığı, Yılan'ın tüm karanlığını siliyor, yerine umut koyuyordu.
"Yılan, sıradan birini bilmez," dedim. "Bizim dünyamızın dışında, bu karanlık oyunun içinde olmayan, masum birini. Belki de bir çocuğu. Belki de yaşlı birini. Öyle birini ki, Yılan onu tehdit olarak görmez. Öyle birini ki, Yılan onun varlığından haberdar bile değildir."
Melisa, kaşlarını çattı. "Böyle biri var mı gerçekten?"
"Evet," dedim. "Zeynep."
Herkes sustu.
Alara'nın yüzü bembeyaz oldu.
"Zeynep mi?" diye fısıldadı. "Enes, ne diyorsun sen? Onu bu işin içine mi çekeceksin? Daha bebek o."
"Hayır," dedim, hemen açıklamaya başlayarak. "Onu tehlikeye atmayacağım. Asla. Ama Yılan, Zeynep'i bilmiyor. Onun varlığından bile haberdar değil. Çünkü Zeynep, bizim karanlık dünyamızın dışında. O, masum. O, temiz. Yılan, onu asla tehdit olarak görmez."
"Peki nasıl kullanacağız onu?" diye sordu Can, hâlâ anlamamış gibi.
"Zeynep üzerinden bir oyun kuracağız," dedim. "Yılan'a, onun bilmediği bir şey olduğunu, onun kontrolü dışında bir şey olduğunu hissettireceğiz. Ona, artık her şeyi bilmediğini, artık her şeye hakim olmadığını göstereceğiz."
Bora, başını salladı. "Bu çok riskli, Enes. Yılan, bir bebeği bile hedef alabilir. Onun için masumiyet, bir zayıflık değil, bir fırsattır."
"Biliyorum," dedim. "Ama Zeynep'i asla riske atmayacağım. Onu kullanmayacağım. Sadece onun varlığını, onun masumiyetini, onun temizliğini bir sembol olarak kullanacağız. Yılan'a, onun kirli dünyasının dışında, hâlâ temiz bir şeyler olduğunu hatırlatacağız."
Alara, bir süre sessiz kaldı. Herkes, onun ne diyeceğini bekliyordu. Zeynep, onun kızıydı. Onun canıydı. Onu korumak, onun en doğal hakkıydı.
Sonunda Alara, başını kaldırdı. Gözleri doluydu, ama sesi sağlamdı.
"Zeynep, bu ailenin bir parçası," dedi. "Ve bu aile, birlikte savaşır. Onu tehlikeye atmayacağız, ama onun varlığını, onun ışığını, onun umudunu bir silah olarak kullanacağız. Belki de Yılan, karanlıkta o kadar çok kaybolmuş ki, bir ışık gördüğünde ne yapacağını şaşıracak."
Bu sözler, içimi ısıttı. Alara, ne kadar güçlüydü. Ne kadar cesurdu. Yanına gittim, elini tuttum.
"Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla.
Alara, başını omzuma yasladı.
"Her zaman," dedi.
Can, ayağa kalktı. Yorgunluğu bir anda dağılmış gibiydi. Gözleri yeniden parlamaya başlamıştı.
"Peki," dedi, "nasıl başlıyoruz?"
Melisa, ekranın başına geçti, parmakları klavyede dans etmeye başladı.
"Önce, Zeynep'in masumiyetini bir sembol haline getireceğiz," dedi. "Yılan'a, onun var olduğunu, onun temiz olduğunu, onun asla kirlenmeyeceğini hissettireceğiz."
Cemile, not defterini eline aldı, bir şeyler yazmaya başladı.
"Ve aynı zamanda," dedi, "Yılan'a, artık onun oyununu oynamayacağımızı, kendi oyunumuzu kuracağımızı göstereceğiz." Bora, bana döndü. Yüzünde, ilk kez gördüğüm bir ifade vardı. Saygı mıydı? Hayranlık mıydı? Yoksa umut muydu?
"Enes," dedi Bora. "Belki de gerçekten farklı bir yol buldun. Belki de bu, Yılan'ın sonu olacak."
"Olacak," dedim, kararlılıkla. "Ya onun sonu olacak, ya da bizim. Ama pes etmeyeceğiz."
O gece, ilk kez, bir umut ışığı yandı içimde.
Yılan, ne kadar zeki olursa olsun, ne kadar güçlü olursa olsun, ne kadar korkunç olursa olsun Onu alt edecektik. Çünkü biz, onun bilmediği bir şeye sahiptik. Umuda. Sevgiye. Aileye.
Ve belki de, en güçlü silah buydu.
Belki de, Yılan'ın asla sahip olamadığı, asla anlayamadığı, asla yenemeyeceği şey.
Zeynep'in gülüşü.
Alara'nın bakışı.
Can'ın sadakati.
Cemile'nin cesareti.
Melisa'nın zekası.
Bora'nın karanlık ama sadık yüreği.
Ve benim intikam ateşim.
Hepsi birleştiğinde, Yılan'ın karanlığını delecek bir ışık olacaktı.
Emin değildim ama umutluyum
Ve umut, her şeyin başlangıcıydı.