22. bölüm · Miras: kan bağı
Küçük bir mucize
Malikanenin büyük penceresinden Boğaz'ın maviliğine dalıp gitmiştim.
Evliliğimizden 1 yıl geçmişti.
Sabah güneşi, suların üzerinde altın rengi bir halı seriyor, martılar usulca süzülüyor, dalgalar hafif hafif kıyıya vuruyor, sanki bir ninni söylüyorlardı. Rüzgâr, hafif hafif esiyor, perdelere dokunuyor, onları usulca hareketlendiriyordu. Her şey, çok sakin, çok huzurlu, çok normaldi.
Alara, hâlâ uyuyordu.
Onun uyuyan halini, her sabah izlerdim. Saçları, yastığa dağılmış, yüzü bana dönük, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme. Bazen sayıklardı, bazen de derin, huzurlu nefesler alırdı. Son günlerde hamileliğin yorgunluğu onu daha çok yoruyor, ben de onu uyandırmamak için sessizce odadan çıkıyor, kahvemi alıp pencereye oturuyordum.
Bu anlar, benim için en değerli anlardı. Onun güvende olduğunu, huzur içinde uyuduğunu bilmek, içimi tarifsiz bir mutlulukla dolduruyordu.
Evliliğimizin ilk ayları, beklediğimizden daha sakin geçmişti.
Tüm o fırtınalar, savaşlar, işkenceler, ihanetler Sanki başka bir hayatın acı hatıraları gibiydi. Sanki bir rüyaydı. Bazen, gece yarısı uyandığımda, Alara'nın yanımda olduğunu görmek için elimi uzatıyordum. Tenine dokunduğumda, gerçek olduğunu anlıyordum. O, buradaydı. Ve her şey, gerçekten de bitmişti.
Şimdi, huzur vardı.
Derin, sakin, insanın içini ısıtan bir huzur. Birbirimize duyduğumuz güven, her geçen gün biraz daha derinleşiyor, aramızdaki bağ daha da sağlamlaşıyordu. Artık birbirimizden saklayacak sırrımız yoktu. Artık birbirimizden korkmuyorduk. Sadece seviyorduk. Ve birlikte büyüyorduk.
Zümrüt Yatırım, istikrarlı bir şekilde büyümeye devam ediyordu.
Artık sadece bir yatırım firması değil, aynı zamanda sosyal sorumluluk projelerine odaklanan, değer odaklı bir şirkettik. Alara, özellikle kadın girişimcilere yönelik projeleri yönetiyor, onlara danışmanlık yapıyor, onların hayallerini gerçekleştirmelerine yardımcı oluyordu.
Her başarılı proje, o ilk düğün salonunda hissettiğimiz o yabancılaşma duygusunu biraz daha silip atıyordu. Artık o salondaki insanların bakışları umurumda değildi. Artık kendimizdik. Kendi krallığımızı kurmuştuk. Ve kimse, bize bir şey yapamazdı.
Haluk'a artık "baba" demeye yavaş yavaş alışıyorduk.
Ara sıra ofisi ziyaret ediyor, fikir veriyor, bazen de sadece oturup sessizce çayını içiyordu. Eski güç savaşları yerini, bazen biraz resmi de olsa, bir saygı ve anlayış zeminine bırakmıştı. Artık birbirimize düşman değildik. Sadece, bir zamanlar yaralanmış, ama şimdi iyileşmeye çalışan bir aileydik.
Ona ilk kez "baba" dediğimde, dilim yabancı bir kelimeyi söyler gibi takılmıştı. Ama zamanla, alıştım. Ve o da, bu kelimeyi duymaktan memnuniyet duyar gibiydi.
Alara'ya ilk kez "Alara Hanım" dediğinde, şaşırmıştım.
O eski soğuk, mesafeli tavır yerini yumuşak, neredeyse babacan bir üsluba bırakmıştı. Belki de yaşlanıyordu. Belki de, gerçekten değişmişti. Ama ne olursa olsun, bu değişim, hepimiz için iyiydi. Artık onun yanında otururken, içimde bir korku, bir gerginlik yoktu. Sadece bir saygı, bir anlayış, ve belki de, en ufak bir sevgi vardı.
"Enes," dedi bir gün, ofisimi ziyaret ettiğinde. Gözleri, raporlardaydı. Yüzünde, o her zamanki sert ifade yoktu. Yerine, düşünceli bir ifade vardı.
"Şu Zümrüt Yatırım'ın son raporunu inceledim. İyi iş çıkarıyorsunuz."
Sesi, takdir doluydu.
"Teşekkür ederim, baba," dedim, o kelimeyi hâlâ tam oturtamamış olsam da. "Alara'nın çok emeği var. Kadın girişimcilerle yaptığı projeler, şirketin itibarını çok artırdı."
Haluk, başını salladı. Dudağının kenarında, hafif bir gülümseme belirdi.
"Biliyorum," dedi. "Onun dik duruşunu fark etmemek elde değil. Sibel anlatıyor. Müşterileri etkiliyormuş. Bir iş toplantısında, rakiplerin masasını nasıl dağıttığını, herkes konuşuyor."
İçimde bir gurur dalgası yükseldi.
Alara, gerçekten de herkesi etkiliyordu. Onun o sakin, kararlı, ama bir o kadar da insan cana yakın tavrı, herkesin gönlünü kazanıyordu. İnsanlar, artık onu "Kanlı Papatya" olarak değil, "Alara Hanım" olarak tanıyordu. Ve bu, onun en büyük zaferiydi.
"Onunla gurur duyuyorum, baba," dedim. "Onunla her zaman gurur duydum."
Haluk, bana baktı. Gözlerimin içine. O bakışta, bir anlayış, bir de kabul vardı.
"Biliyorum," dedi. "Biliyorum."
Bir akşamüstü, ofiste son e-postalarımı kontrol ederken, yan odadan Alara'nın sevinç çığlığını duydum.
Ses, o kadar ani ve yüksekti ki, kahvemi neredeyse dökecektim. Kalbim anında hızlandı. Bu sıradan bir sevinç değildi. İçinde, tarif edemediğim bir heyecan, bir umut, bir de şaşkınlık vardı.
Hemen yanına koştum. Sandalyem devrildi, ama umurumda değildi. Kapıyı açtığımda, Alara'yı ekranının başında, elleri havada, yüzünde bir gülümsemeyle buldum.
"Ne oldu? İyi bir şey mi?" diye sordum, endişeyle. Acaba bir tehdit miydi? Yoksa yeni bir fırsat mı? Ama onun yüzündeki ifade, ikincisi olduğunu gösteriyordu.
Alara, ekranını bana doğru çevirdi. Yüzünde, tarifsiz bir mutluluk vardı. Gözleri parlıyordu, ışıl ışıldı. Sanki içinde bir ışık yanıyor, tüm karanlığı aydınlatıyordu.
"Bak," dedi, heyecanla. Sesinde, bir çocuğun yeni bir oyuncak keşfetmiş gibi bir sevinç vardı. "Genç Kadın Girişimciler Derneği'nden bir davet maili geldi. Beni yılın 'Yükselen Yıldız' ödülüne aday göstermişler. Ve ödül töreninde kısa bir konuşma yapmam isteniyor."
Davetiye mailini okudum.
İçim, tarifsiz bir gururla doldu.
"Alara," dedim, ellerini tutarak. Parmaklarım, onunkilerin arasında kenetlendi. "Bu harika bir haber! Bunu hak ettin. Sadece işini değil, aynı zamanda kim olduğunu da kanıtladın." Bir an durdum, kelimeleri seçtim. "O düğün salonunda üzerine yapıştırılmaya çalışılan 'sokak sersemisi', 'altın avcısı' etiketlerine verilmiş en güzel cevap bu. O insanlara, senin sandıkları gibi olmadığını, kendi ayakların üzerinde duran, başarılı, güçlü bir kadın olduğunu gösterdin."
Alara'nın gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sadece gülümsedi. O gülümseme, içimi ısıttı.
"Ya konuşamasam?" diye sordu, endişeyle. Sesinde, bir tedirginlik vardı. "Ne söyleyeceğim? Herkes bana bakacak. Binlerce insan Ve ben ne diyeceğimi bilemiyorum. Ya heyecanlanırsam? Ya unutursam? Ya saçmalarsam?"
Gözlerimin içine baktım. O ela gözlerde, bir korku, bir heyecan, bir de kararlılık vardı.
"O zaman onlara, bakan herkese nasıl baktığını göster," diye cevapladım, kararlılıkla. "Onlara, bir zamanlar kendini onlara ait hissetmeyen, ama şimdi kendi kulvarını inşa eden bir kadının hikayesini anlat. Ne hissettiğini, ne düşündüğünü, ne yaşadığını anlat. Sana kim olduğunu söyleyenlere değil, senin kim olduğunu bilenlere kulak ver. Ve unutma, orada sadece sen olacaksın. Alara olarak. Benim Alara'm olarak."
Gözlerimin içine baktı. Uzun uzun.
"Sen de orada olacak mısın?" diye sordu.
"Her zaman," dedim, elimi biraz daha sıkarak. "Sadece orada değil, yanında. Arkanda. Her zaman. Her yerde."
Alara, başını salladı. Gülümsedi.
Ve biliyordum ki, o gece, sahneye çıktığında, orada yalnız olmayacaktı. Ben, onunla olacaktım. Sahnede değil belki, ama kalbinde. Ve her zaman olduğu gibi, onun en büyük destekçisi, en sadık arkadaşı, en güçlü koruyucusu olacaktım. Çünkü o, benim her şeyimdi. Ve ben, onun her şeyiydim.
O gece, yatak odamızda, konuşma metni üzerinde çalışmaya başladık.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Dışarıda, rüzgâr esiyor, ağaçları sallıyor, perdeleri hafifçe hareketlendiriyordu. Ama biz, sadece masanın üzerine yaydığımız kağıtlara, defterlere, bilgisayar ekranına odaklanmıştık.
Alara, kelimelerle boğuşuyordu. Cümleleri defalarca yazıp siliyor, bazen bir kelimenin üzerinde saatlerce düşünüyor, bazen de hüsranla kağıdı buruşturup kenara fırlatıyordu.
"Olmuyor, Enes," dedi, başını ellerinin arasına alarak. Sesinde, bir yorgunluk, bir çaresizlik, bir de hayal kırıklığı vardı. "Ya fazla savunmacı oluyor, ya da fazla duygusal. Ne istediğimi bir türlü anlatamıyorum. Ne söylemek istediğimi biliyorum, ama kelimeler yetmiyor."
Yanına oturdum. Sandalyemi, onunkine iyice yaklaştırdım. Elini tuttum. Parmaklarım, onunkilerin arasında kenetlendi.
"Kendin ol, Alara," dedim, sesimi olabildiğince yumuşak çıkarmaya çalışarak. "Ne kadar uğraşırsan uğraş, herkesi memnun edemezsin. Kimileri seni sevecek, kimileri nefret edecek. Kimileri anlayacak, kimileri asla. Ama kendin olursan, kendine yakışanı söylersen, sözlerin kalıcı olur. Sana ne hissettiriyorsa, ne düşündürüyorsa, ne yaşatıyorsa, onu söyle. İçinden geldiği gibi."
Alara, derin bir nefes aldı. Gözlerini kapadı. Bir an, ne diyeceğini düşündü. Sanki iç dünyasına dalmış, duygularını, düşüncelerini, anılarını tarıyordu.
Sonra, kalemi eline aldı.
Yazmaya başladı.
Bu sefer, daha farklıydı. Daha akıcı, daha içtendi. Kelimeler, sanki kendiliğinden akıyor, kağıda dökülüyor, birer birer diziliyor, anlamlı bütünler oluşturuyordu. Gözleri parlamıştı, yüzünde o tanıdık, kararlı ifade vardı.
Bir ara, sustu. Kalemi bıraktı. Bana döndü. Gözlerimin içine baktı.
"Biraz da sen yardım et," dedi. "Bir cümleyi düzelt, bir fikri genişlet. Sen de bu konuşmanın bir parçasısın. Sen olmadan, ben bu kadar ileri gidemezdim. Sen olmadan, ben bu halde olmazdım."
Gülümsedim. İçim, tarifsiz bir sıcaklıkla doldu.
"Birlikte," dedim.
Ve birlikte, saatlerce çalıştık.
Bazen bir kelime üzerinde tartıştık, bazen bir cümleyi defalarca değiştirdik, bazen de bir fikri tamamen atıp, yerine yenisi koyduk. Yorgunduk, ama mutluyduk. Çünkü birlikteydik. Ve birlikte, her şeyin üstesinden gelebilirdik.
Sabaha karşı, nihayet bitirdik.
Kağıtlar, masanın üzerine dağılmıştı. Bilgisayar ekranı, son halini almış metinle parlıyordu.
Alara, metni yüksek sesle okudu.
Sesi, yorgun ama gururluydu. Her kelime, yüreğinden geliyor, her cümle, onun özünü yansıtıyordu.
Bitirdiğinde, bana baktı.
"Oldu mu?" diye sordu, endişeyle.
Gözlerimin içine baktı. O ela gözlerde, bir tedirginlik, bir de umut vardı.
"Mükemmel oldu," dedim, elimi onun elinin üzerine koyarak. "Senin kadar. Ne eksik, ne fazla. Tıpkı senin gibi. Güçlü, kırılgan, cesur, duygusal, kararlı, ve her şeyden önemlisi, gerçek."
Alara'nın gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sadece gülümsedi. O gülümseme, içimi ısıttı.
"Teşekkür ederim," diye fısıldadı.
"Bir şey değil," dedim. "Senin için her şeyi yaparım. Bunu bil."
Ve biliyordum ki, bu konuşma, sadece bir ödül töreni için yazılmış bir metin değildi. Onun hayatının, onun mücadelesinin, onun zaferinin bir özetiydi. Ve ben, o metnin her kelimesinde, onun ruhunu, onun yüreğini, onun sevgisini duyuyordum.
Ödül töreni gecesi, salona Alara, Ece ve ben birlikte girdik.
Salon, devasa bir balo salonuydu. Kristal avizeler, ışıltılı dekorlar, zarif giyimli insanlar Her şey, göz kamaştırıcıydı. Ama benim gözlerim, sadece bir kişideydi.
Alara, uzun, zarif, siyah bir elbise giymişti. Kumaş, teninde dalgalanıyor, her hareketinde ışıkla dans ediyordu. Saçlarını toplamış, boynuna annesinden kalan gümüş kolyeyi takmıştı. Işıltılıydı. Güzelden de öte, etkileyici ve zarifti. Sanki bir prenses gibiydi. Ama aynı zamanda, bir kraliçe gibi.
Yanına yaklaştım. Kulağına eğildim.
"Harika görünüyorsun," diye fısıldadım. Sesim, titriyordu. Heyecandan mı, gururdan mı, yoksa sadece onun güzelliğine hayranlıktan mı? Bilmiyordum.
Alara, bana döndü. Gözlerimin içine baktı. O ela gözlerde, bir korku, bir heyecan, bir de umut vardı.
"Korkuyorum," diye fısıldadı. Eli, elimi sıkıyordu.
"Korkma," dedim, elimi biraz daha sıkarak. "Ben buradayım. Her zaman. Yanında."
Ece, yanımızda, gururla gülümsüyordu. Gözleri, Alara'daydı.
"Seni ilk günden beri biliyordum, Alara," dedi. "Başaracağını biliyordum. Senin azmini, kararlılığını, inancını gördüm. Ve şimdi, buradasın. İşte, başardın."
Alara'nın gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sadece gülümsedi.
Sahneye davet edildiğinde, elini sıktım.
"Git," dedim. "Onlara, kim olduğunu göster. Onlara, bizim kim olduğumuzu göster. Onlara, sevginin, inancın, emeğin ne kadar büyük bir güç olduğunu göster."
Alara, başını salladı. Derin bir nefes aldı. Ve sahneye çıktı.
Işıklar, üzerine vuruyordu. Parlak, sarı, sıcak ışıklar. O anda, tüm salon ona bakıyordu. Yüzlerce çift göz, onun üzerindeydi. Ama o, sadece bana bakıyordu. Gözleri, benimkileri arıyordu. Buldu.
Derin bir nefes aldı. Konuşmaya başladı.
"Bir zamanlar," dedi, sesi ilk başta hafif titriyordu, ama sonra güçlendi, kristal gibi berraklaştı. "kendimi hiçbir yere ait hissetmediğim bir dünyanın içine düşmüştüm. O dünyanın kurallarını bilmiyordum, ve kurallarını bilmediğim için de, o dünya beni dışlıyordu. Ama sonra anladım ki, asıl mesele, onların kurallarını öğrenmek değil, kendi değerlerinle yaşayabileceğin yeni bir alan yapmaktı."
Salonda, derin bir sessizlik oldu. Öyle bir sessizlikti ki, iğne düşse sesi duyulurdu. Herkes, dikkatle dinliyordu. Gözler, ondan ayrılmıyordu.
"Bana bu ödülü layık gördüğünüz için teşekkür ederim. Ama asıl teşekkürüm, bana sadece 'aşkı' değil, 'kendimi' bulma cesaretini veren adama ve en karanlık zamanımda bile yanımda duran, bana inanan herkese. Bize hep 'ait olmadığımız' yeri aramamız söylenir. Ben ise size şunu söylemek istiyorum: Eğer size ait bir yer yoksa, kendiniz inşa edin. Çünkü en sağlam temeller, sizin emeğinizle ve inancınızla atılır."
Konuşması bittiğinde, salondan yükselen alkış, kulaklarımda çınlıyordu. Öyle güçlü, öyle coşkulu, öyle içten bir alkıştı ki, yer sarsılıyordu.
Aşağı indiğinde, onu kucakladım. Sımsıkı. Hiç bırakmayacakmış gibi.
"Mükemmeldin," diye fısıldadım kulağına. "O salondaki herkesten daha çok 'kendin'din. Daha doğal, daha samimi, daha cesur."
"Senin sayende," dedi, başını omzuma yaslayarak.
"Bizim sayemizde," diye düzelttim. "Birlikte başardık. Senin sayende değil, bizim sayemizde."
Alara, bana baktı. Gözlerimin içine. O ela gözlerde, yıldızlar parlıyordu.
Ve biliyordum ki, bu ödül, sadece bir geceydi. Ama bizim başarımız, sonsuza dek sürecekti.
O gece, eve döndüğümüzde, malikanenin kapısının önünde durduk.
Ay, tepemizde, yuvarlak ve parlaktı. Işığı, taş duvarlara vuruyor, her şeyi gümüş rengine boyuyor, büyülü bir atmosfer yapıyordu. Rüzgâr, hafif hafif esiyor, çınar ağaçlarının yapraklarını hışırdatıyor, sanki bir şeyler fısıldıyordu.
Alara, anahtarı eline aldı. Ama takmadı. Bana döndü.
"Artık buraya girerken," dedi, sesi yumuşak ve düşünceliydi. "bir sığınak ya da bir savaş alanı değil, bir 'ev' olarak görüyorum."
Sustu. Gözlerimin içine baktı.
"Ve bunun en büyük sebebi sensin."
Gülümsedim. İçim, tarifsiz bir sıcaklıkla doldu.
Cebimden anahtarı çıkardım ve ona uzattım.
"O zaman," dedim, sesim duygulanmıştı. "kendi evine hoş geldin, Alara."
Alara, anahtarı aldı. Parmakları, benimkilere değdi. Sıcaktı.
Kapıyı açtı.
Gıcırtılı ses, gecenin sessizliğinde yankılandı.
İçeri adım attığımızda, malikanenin o soğuk taşları artık bana soğuk gelmiyordu.
Çünkü her köşesinde, birlikte verdiğimiz mücadelelerin, paylaştığımız kahkahaların ve birbirimize verdiğimiz sözlerin sıcaklığı vardı. Koridorlarda yürürken, ayak seslerimiz taş zeminde yankılanıyor, sanki geçmişle konuşuyordu.
Salona geçtik. Şömineyi yaktım. Alevler, turuncu ve sarı ışıklar saçıyor, duvarlara büyülü gölgeler düşürüyordu.
O gece, ödül töreninde çekilmiş fotoğrafımızı masanın üzerine koydum.
Fotoğrafta, el ele, gurur ve mutlulukla gülümsüyorduk. Işıklar, üzerimize vuruyor, sanki bir tablo gibiydik.
"Bak," dedim, fotoğrafı işaret ederek. "İşte bizim hikayemizin özeti. Sadece aşk değil. Kazanılmış bir onur."
Alara, fotoğrafa baktı.
Gülümsedi.
"Kazanılmış bir onur," diye tekrarladı. "Çok güzel söyledin."
Bana döndü. Gözlerimin içine baktı. O ela gözlerde, yıldızlar parlıyordu.
"Ve bu onuru, sana borçluyum," dedi.
"Hayır," dedim, elimi tutarak. "Birbirimize borçluyuz. Birlikte kazandık. Birlikte başardık. Birlikte, buradayız."
Elimi, daha da sıktı.
Ve biliyordum ki, bu ev, artık bir sığınak değildi. Artık bir savaş alanı değildi. Artık, sadece bir evdi. Ama en önemlisi, onun eviydi. Ve benim evimdi. Bizim evimizdi.
...
Bir sabah, kahvaltı masasında oturmuş, Boğaz'ın usul usul akan sularını izliyorduk.
Güneş, yeni doğmuştu. Işıkları, suyun üzerinde dans ediyor, altın rengi desenler oluşturuyor, her dalgada farklı bir tablo çiziyordu. Martılar, havada süzülüyor, ara sıra çığlık atıyor, sanki yeni bir güne merhaba diyorlardı. Her şey, çok sakindi. Huzurluydu.
Alara, karşımda oturuyor, kahvesini yudumluyordu. Elindeki gazeteyi katlayıp masanın üzerine koydu. Yüzündeki ifadeyi tam anlamlandıramadım; şaşkınlık, biraz hüzün ve belki de bir tür rahatlama karışımı bir şeydi.
"Bak," dedi, sesi sakin ama düşünceliydi. "Babam, şirketler grubundaki CEO'luk görevinden istifa etmiş. Yönetim kurulunda kalacak, ama günlük operasyonları bırakıyor."
Çatalımı bıraktım.
Bu haber, beklediğim bir şey değildi. Haluk, gücün ve kontrolün simgesiydi. Onun için şirket, hayatının merkeziydi. Onun için güç, her şeydi. Para, itibar, korku Her şey, onun kontrolündeydi.
Ve şimdi, kendi isteğiyle bırakıyordu.
Bu, bir hezimet miydi, yoksa bilinçli bir seçim mi? Düşündüm. Belki de, yılların yorgunluğu. Belki de, artık savaşacak gücü kalmamıştı. Belki de, oğlunu kaybettiğini anlamıştı.
Elimi, Alara'nın elinin üzerine koydum.
"Nasıl hissediyorsun?" diye sordum, sesimi olabildiğince yumuşak çıkarmaya çalışarak.
Bir an düşündü. Gözleri, Boğaz'ın sularına takıldı. Sanki cevabı, orada, dalgaların arasında arıyordu.
"Garip," diye itiraf etti. "Onunla olan tüm savaşım, onun bu gücü elinde nasıl tuttuğu, nasıl kontrol ettiği üzerineydi. Ona karşı gelmek, onun kurallarını reddetmek, onun oyunlarını bozmak Her şey, onun gücüyle ilgiliydi."
Sustu. Derin bir nefes aldı.
"Şimdi kendi isteğiyle bırakıyor. Sanki yıllardır savaştığım kale, bir anda boşalmış gibi hissediyorum. İçinde ne bir düşman var, ne de bir zafer. Sadece boşluk. Anlam veremiyorum."
O an, bir şeyi fark ettim.
Belki de, Alara'nın savaşı, onun gücüne değil, o gücün arkasındaki yalnız ve mutsuz adama isyan etmişti. Onun sevgisizliğine, ilgisizliğine, baskısına. Ve şimdi o adam, kalenin surlarından iniyor, elindeki kılıcı bırakıyor, beyaz bayrağı çekiyordu.
"Belki de," diye mırıldandım, "sadece yoruldu. Yılların yükü, artık onu eziyor. Belki de, artık savaşacak gücü kalmadı."
Elimi, biraz daha sıktım.
"Belki de, bizim mücadelemizi, senin kendi yolunu çizme çabamızı, benim senden ayrı bir birey olma isteğimi görünce, kendi hayatını yeniden düşünmeye başladı. Belki de, sonunda, anladı."
Alara, bana böyle mi? diye sorar gibi baktı.
Ellerim sıcaktı.
"Anladı," dedim. "Anlamak zorundaydı. Çünkü eğer anlamasaydı, beni kaybedecekti. Ve belki de, beni kaybetmek, onun için tüm gücünden daha ağırdı."
Alara'nın gözleri doldu.
"Belki de," diye fısıldadı.
Ve birlikte, Boğaz'ın sularına daldık.
Güneş, yükseliyor, ışığını yeryüzüne saçıyordu.
Yeni bir gündü. Yeni bir başlangıç.
Ve biliyordum ki, bu, sadece bir istifa haberi değildi. Bir devrin kapanışıydı. Ve yeni bir devrin başlangıcı.
Hem onun için, hem de bizim için.
O akşam, Haluk bizi aradı.
Telefon çaldığında, ekranda ismini gördüm. İçimde garip bir his vardı. Ne korku, ne heyecan, ne de öfke. Sadece bir merak. Ne diyecekti?
Açtım. Konuştum.
Sesinde, alışık olmadığımız bir yorgunluk, ama aynı zamanda bir dinginlik vardı. Sanki yılların yükünü omuzlarından atmış, hafiflemişti. Sanki içindeki fırtına dinmiş, yerini sakin bir denize bırakmıştı.
"Oğlum," dedi. Sesi, yumuşaktı. Neredeyse, çocukluğumda duyduğum o nadir anlardaki gibi. "Artık her şeyi didik didik etmek, her karara müdahale etmek istemiyorum. Yıllarca, her şeyin kontrolü bende sandım. Ama şimdi anlıyorum ki, asıl kontrol edilmesi gereken, kendi içimdeki fırtınaymış."
Sustu. Derin bir nefes aldı.
"Sen ve Alara şirketten bağımsız, sağlam bir şey inşa ettiniz. Küçük, ama temeli sağlam. Benim koskoca imparatorluğum, kumdan kaleler gibiydi. Ama sizin krallığınız, taştan. Belki de benim öğrenmem gereken, nasıl bırakacağım. Nasıl teslim edeceğim. Nasıl güveneceğim."
Sesinde, ilk kez, bir pişmanlık, bir de gurur vardı. Pişmanlık, geçmiş için. Gurur, benim için. Oğlu için.
Telefon kapandığında, bir an sustum. Bana baktı. Alara'ya.
Gözlerindeki şaşkınlık yerini yavaş yavaş bir anlayışa bırakıyordu.
"Sanırım sen haklısın," dedi. "O da kendi içinde bir yolculuğa çıkmış. Belki de, yıllardır aradığı şeyi, sonunda bulmuş."
"Babam," diye fısıldadım, ona sarılarak. "O da değişiyor. Tıpkı senin gibi. Tıpkı benim gibi. Tıpkı hepimiz gibi. Belki de, asıl mesele, değişmek değil. Değişime direnmemek."
Alara, başını omzuma yasladı.
"Değişime direnmemek," diye tekrarladı. "Çok doğru."
Ve biliyordum ki, bu konuşma, sadece bir baba-oğul arasında geçen sıradan bir konuşma değildi.
Bir hesaplaşmaydı. Bir vedaydı. Ama aynı zamanda, yeni bir başlangıcın habercisiydi.
Babam, artık eski babam değildi. Ben de, eski ben değildim. Ve aramızdaki ilişki, artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı. Daha iyi olacaktı. Daha sağlıklı. Daha insani.
O gün, ani bir iş seyahatine çıkmak zorunda kalmıştım. Alara'yı malikanede, Gülizar Hanım'ın gözetiminde bırakmıştım. İçimde, hafif bir tedirginlik vardı. Onu yalnız bırakmak, özellikle de hamileyken Ama işler, bazen beklenmedik şeyler çıkarıyordu karşına.
Toplantıdayken, telefonum susturulmuştu. Ama aklım, hep Alara'daydı. Onun şimdi ne yaptığını, nasıl hissettiğini, bebeğimizin nasıl olduğunu düşünüyordum.
Toplantı bittiğinde, hemen aradım.
"Alara, iyi misin?" diye sordum, endişeyle.
"İyiyim," dedi, sesi sakindi. "Babam buradaydı. Bahçede çay içtik."
Durdum. Babam. Onunla baş başa mı kalmıştı? Endişem, bir anda arttı.
"Ne konuştunuz?" diye sordum, dikkatle.
"Seni," dedi. "Ve geçmişi. Ve geleceği. Daha sonra anlatırım. Şimdi dinlen, sen de yorulmuşsundur."
Telefonu kapattım. İçimde, tarifsiz bir merak vardı. Ne konuşmuşlardı? Babam, ona ne söylemişti?
Eve döndüğümde, Alara'yı kütüphanede buldum. Kitap okuyordu. Yüzünde, huzurlu bir ifade vardı.
"Hoş geldin," dedi, gülümseyerek.
"Hoş buldum," dedim, yanına oturup elini tutarak. "Babamla ne konuştunuz? Merak ettim."
Alara, derin bir nefes aldı. Anlatmaya başladı.
Onu dinledim.
Her kelimesinde, içimde bir anlayış, bir de hüzün büyüyordu.
O an, bir şeyi daha iyi anladım. Babam, sadece bir baba değildi. O da bir insandı. Hataları olan, pişmanlıkları olan, korkuları olan bir insan.
Ve belki de, ilk kez, onu olduğu gibi kabul edebilirdim.
"Teşekkür ederim," dedim, Alara'ya sarılarak. "Ona katlandığın için. Benim için."
"Katlanmadım," dedi. "Anlamaya çalıştım. Sadece."
Gözlerimin içine baktı. O ela gözlerde, bir anlayış, bir sevgi, bir de umut vardı.
Ve biliyordum ki, babamla aramızdaki buzlar, gerçekten de erimeye başlamıştı.
Ve bu, her şeyden daha değerliydi. Sonsuza dek.
Bundan bir kaç gün önce Alara beni bahçeye, ilk evlilik teklifini ettiğimiz aynı çınar ağacının altına davet etti.
Güneş batıyordu. Gökyüzü, kırmızı, turuncu, mor Her zamankinden daha güzeldi. Sanki özel bir gün için, özel bir ışıklandırma yapılmıştı. Kuşlar, yuvalarına çekilmiş, sessizlik, etrafı sarmıştı. Ağacın altında, küçük bir masa hazırlanmıştı. Üzerinde, iki kadeh, bir şişe şampanya alkolsüz, onun için, ve yanında, küçük, sade bir paket vardı.
Alara, gülümseyerek beni bekliyordu. Yüzünde, daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Mutluluk muydu, heyecan mı, yoksa bir sır mı? Bilmiyordum.
"Ne oldu?" diye sordum, merakla. "Neden buradasın? Bu ağacın altında ilk kez..."
Gülümsedi.
"Yeni bir proje üzerinde çalışıyorum," dedi, sesimde hafif bir titreme ile paketi uzatarak. "Yatırım gerektirecek uzun vadeli, emek yoğun ve hayatımızın en değerli projesi olacak."
Kaşlarımı kaldırdım. Merakla paketi aldım. Açtım. İçinden, minik, pamuklu, beyaz bir patik çıktı. Ve yanına iliştirilmiş, küçük, pembe bir not.
"Bu..." dedim, anlamaya çalışarak. Ne işi vardı bir patiğin burada?
"Okumadın," dedi Alara, notu işaret ederek.
Notu aldım, okudum.
"Dünyaya gelmeye hazırlanan yeni ortak: 4 aylık. ETA: 5 ay."
Bir an, ne olduğunu anlamadım. Beynim, kelimeleri işlemekte zorlanıyordu. Yeni ortak? 4 aylık? ETA?
Sonra, yavaş yavaş, gözlerim büyüdü.
"Alara." diye fısıldadım, sesim heyecandan titreyerek. "Ciddi misin? Bu bu gerçek mi? Yani bir bebek mi? Bizim bir bebeğimiz mi olacak?"
Alara'nın gözleri doldu. Başını salladı.
"Evet," dedi. "Köklerimiz bir dal daha veriyor."
O an, dünya durdu.
Her şey, bir anda anlam kazandı. Tüm o savaşlar, acılar, işkenceler, korkular Hepsi, bu ana çıkmıştı. Hepsi, bu mutluluğa, bu umuda, bu hayata hizmet etmişti.
Onu kollarıma aldım, havaya kaldırdım ve etrafta döndürmeye başladım.
"Ben baba olacağım!" diye haykırdım gökyüzüne. Kahkaham, bahçenin sessizliğini yırtıp geçiyordu.
Sonra, bana döndü. Gözlerimin içine baktı. O ela gözlerde, bir sevgi, bir heyecan, bir de umut vardı.
"Ve sen," dedi, "sen harika bir anne olacaksın."
Ona sarıldım. Sımsıkı.
"Birlikte," diye fısıldadım.
"Birlikte," diye fısıldadı.
Ve biliyordum ki, bu, yeni bir başlangıçtı.
Sadece bizim için değil, küçük mucizemiz için de.
Güneş, batıyor, gökyüzü, kızıla boyanıyordu.
Ama içimizde, yeni bir güneş doğuyordu.
Ve bu, her şeyden daha değerliydi.
Sonsuza dek. Birlikte.
Ertesi gün, haberi babama vermeye gittik. Alara ve ben, karşısında durduk.
Villanın büyük salonundaydık. Güneş, camlardan içeri sızıyor, toz zerreciklerini altın rengine boyuyor, pahalı halıların üzerinde dans ediyordu. Bizi görünce, gazetesini bıraktı. Gözlüklerini çıkardı. Yüzünde, her zamanki ifadesiz ifade vardı. Ama gözlerinde, bir merak vardı.
"Hoş geldiniz," dedi. "Ne var, ne oldu?"
Alara, küçük, sade bir paketi uzattı. Paket, beyaz kağıda sarılıydı, üzerinde incecik, pembe bir kurdele vardı.
Babam, paketi aldı. Merakla açtı. İçinden, minik, pamuklu, beyaz bir patik çıktı.
Bir an, ne olduğunu anlamadı. Yüzündeki ifade, şaşkınlıkla sorgulama arasında gidip geliyordu.
Sonra, yavaş yavaş, gözleri büyüdü.
"Bu" dedi, sesi titrek. "Bu bir torun haberi mi?"
Alara, başını salladı. Gülümsedi.
"Evet, baba," dedi. "Bir torun haberi. 4 aylık. Sağlıklı."
Uzun, ağır bir sessizlik oldu.
O kadar uzun ve ağırdı ki, duvarlardaki saatin tik taklarını, hatta babamın kalp atışlarını duyar gibi oluyordum.
Sonra, babam, elini uzatıp, omzuma koydu.
Sıktı.
O kadar sert sıktı ki, parmakları omzuma battı. Ama acımadı. Çünkü o sıkış, bir öfke değil, bir duygu patlamasıydı. Yılların birikmiş sevgisinin, belki de pişmanlığının, bir anda ortaya çıkışıydı.
"Bu ev," dedi, sesi alışılmadık derecede duygulu, neredeyse kısıktı. "Bu ev uzun zamandır böyle bir neşeye ihtiyaç duyuyordu. Yıllardır, bu taş duvarların arasında, sadece kavga, gürültü, ve hırs vardı. Ama şimdi... şimdi, bir bebek sesi duyacağız. Bir umut, bir sevgi, bir hayat."
Sustu. Gözleri doldu.
"Allah analı babalı büyütsün," dedi, başını sallayarak.
Yanımıza yaklaştı. Gülizar Hanım. Gözleri yaşlıydı. Elleri titriyordu.
"Allah analı babalı büyütsün, Alara Hanım," diye tekrarladı. "Bu malikane, bebek sesiyle şenlenecek İNŞALLAH. Yıllardır, bu koridorlarda sadece ayak sesleri yankılanırdı. Ama şimdi bir bebeğin neşesi, bir annenin şarkısı, bir babanın kahkahası duyulacak."
O an, bir aile olduğumuzu hissettim.
Parçalanmış, dağılmış, yaralı Ama bir aile.
Ve şimdi, yeni bir üye, yeni bir umut, yeni bir sevgi.
Alara'ya baktım. O da bana bakıyordu. Gözlerimiz buluştu. Gülümsedik.
Ve biliyordum ki, bu haber, sadece bir müjde değildi.
Bir dönüm noktasıydı.
Babamla aramızda, yeni bir sayfanın açılmasıydı.
Ve bu, her şeyden daha değerliydi.
...
Alaranın hamileliğnin dördüncü ayıydı.
Her sabah, aynı kabusla uyanıyordu. "Sabah bulantıları" tabiri, bu yoğun, insanı bitap düşüren hissin yanında çok hafif kalıyordu. Sanki içinde sürekli hareket halinde, huzursuz bir deniz vardı. Bir fırtına. Durdurulamaz, kontrol edilemez bir fırtına.
Ben, onun ne çektiğini görüyor, ama bir türlü engel olamıyordum. Sadece yanında olabiliyor, sadece ona destek olabiliyordum. İçim, bir çaresizlik, bir üzüntü, bir de sevgiyle doluydu.
Bir sabah, güneş daha yeni malikanenin taş duvarlarını aydınlatmaya başlamışken, o tanıdık mide bulantısı dalgasıyla yataktan fırladı. Hızla banyoya koştu. Ben, derin uykudaydım. Uyandığımda, yanımda yoktu. Kalbim, bir anda hızlandı.
"Alara?" diye seslendim, endişeyle.
Banyodan çıktı. Yüzü solgundu. Gözlerinin altında mor halkalar vardı. Yatağa yöneldi.
Gözleri, yarı uykulu ama endişeli bir ifadeyle bana dikilmişti.
"Yine mi?" diye fısıldadım, yatağın kenarına oturup saçlarını geri iterek. Parmaklarım, saç tellerinde geziniyor, terli alnını siliyordu.
Sadece başını sallayabildi. Konuşacak hali yoktu. Boğazı hâlâ yanıyordu.
"Bir şey getireyim mi?" diye sordum, sesimi olabildiğince yumuşak çıkarmaya çalışarak. "Zencefilli gazoz? Tuzlu kraker? Nane limon?"
"Kraker" diye zorlukla cevapladı. "Teşekkürler."
Hemen aşağıya, mutfağa koştum. Gülizar Hanım, telaşla bana bakıyordu.
"Enes Bey, bir şey mi oldu?" diye sordu.
"Alara'nın midesi bulandı," dedim. "Tuzlu kraker var mı? Hızlı olmalıyım."
Elinde bir paket tuzlu kraker ve bir bardak zencefilli gazozla döndüm.
Yanına, yatağın kenarına oturdum.
"Yavaş yavaş ye," dedim, bir eliyle sırtını okşayarak. "Küçük lokmalar halinde. Acele etme. Vaktimiz var."
Krakeri, küçük lokmalar halinde yemeye çalıştı.
"Bazen," diye mırıldandı, sesi hâlâ güçsüz, "korkuyorum. Vücudum benim değilmiş gibi geliyor. Hiçbir şey yiyememek güçsüz hissettiriyor. Sanki içimde, benden bağımsız, benim kontrol edemediğim bir güç var."
"Biliyorum," dedim, elimi onun elinin üzerine koyarak. "Ama unutma, vücudun inanılmaz bir şey yapıyor. Küçük bir mucize büyütüyor. Bir hayat. Senin ve benim hayatımız. Ve sen, bununla tek başına başa çıkmıyorsun. Ben her an buradayım. Sadece kraker getirmek için değil. Her şey için. Her an."
Gözleri doldu.
"Bebeğin ilk tekmelerini hissettiğinde," diye ekledim, gözlerimde bir umut ışıltısıyla, "bunun tüm zorluklara değeceğini biliyorum. Ve o güne kadar, ben senin kraker tedarikçin, sırt ovucun, ve zaman zaman da seni güldüren palyaçon olacağım."
"Çok romantik," diye şakayla karışık söylendi, dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirerek.
Alnına eğildim. Nazikçe bir öpücük kondurdum.
"Senin için her şeyi yaparım, Alara," diye fısıldadım. "Bunu biliyorsun. Her şeyi. Ne gerekiyorsa. Ne istersen. Sadece söyle."
Ve biliyordum ki, bu zorlu günler, geçecekti. Bir gün, sabah bulantıları bitecek, yerini bebeğin tekmelerine, heyecanına, mutluluğuna bırakacaktı.
Ve o güne kadar, sabredecektik.
Ve bu, her şeyden daha değerliydi.
O gün, şehir dışındaki bir müşteri toplantısı için erkenden yola çıkmıştım.
Sabahın nurunda kalkmış, Alara'yı öpmüş, usulca odadan çıkmıştım. Uyanmasın diye sessiz olmaya çalışmıştım. Son günlerde hamilelik onu çok yoruyor, uykusu daha ağır oluyordu.
Toplantı, saatlerce sürdü. Ama aklım, hep Alara'daydı. Acaba iyi miydi? Bir şeye ihtiyacı var mıydı? Bulantısı artmış mıydı?
Dönüş yolunda, içimde bir huzursuzluk vardı. Onu görmek, yanında olmak, onun güvende olduğunu bilmek istiyordum.
Malikaneye vardığımda, sessizlik beni karşıladı. Gülizar Hanım, mutfakta bir şeyler karıştırıyordu.
"Alara Hanım nerede, Gülizar Hanım?" diye sordum.
"Kütüphanede, Enes Bey," dedi, gülümseyerek. "Kitap okuyor. Bebeğe de anlatıyormuş."
Gülümsedim.
Kütüphanenin kapısına geldiğimde, içeriden tek bir ses geliyordu. Alara'nın sesi. Yumuşak, sakin, huzur verici. Kitap okuyordu.
Kapıyı usulca araladım. İçeri baktım.
Kütüphanenin deri koltuğunda oturuyordu. Ayaklarını altına almış, kocaman, kalın bir kitabı karnına dayamıştı. Saçları, omuzlarına dökülüyor, yüzüne düşen telleri ara sıra geriye atıyordu. Gözleri, sayfalardaydı. Öyle derin, öyle odaklanmıştı ki, dünyadan kopmuş gibiydi.
Kitaplar, onun için her zaman bir sığınak olmuştu. Bunu biliyordum.
Yanına sessizce yaklaştım. Ayak seslerim, halının üzerinde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Fark etmedi.
Önce, saçlarına hafifçe dokundum. Parmak uçlarım, saç tellerinde bir gezintiye çıktı.
İrkildi. Kitaptan başını kaldırdı. Beni gördü.
"Enes!" diye şaşırdı, kalbi hızla çarparak. Gözleri, ışıl ışıldı. "Ne zaman geldin? Seni hiç duymadım."
"Biraz oldu," diye fısıldadım, koltuğun kenarına ilişerek. "Seni böyle görmeye dayanamadım."
Yanağına dokundum. Teni, sıcaktı.
"O kadar güzelsin ki Kitaba dalmışsın, bebeğimiz de içinde büyüyor Sanki bu odada, tüm dünyadan bağımsız, kusursuz bir alem kurmuşsunuz. Sadece sen, bebeğin, ve hikaye."
Başını omzuma dayadı.
"Kitap iyi mi?" diye sordum.
"Harika," diye cevapladı, heyecanla. "Sana şu kısmı anlatmalıyım Kahramanımız, tam da çok zor bir durumda, ama pes etmiyor. İnanılmaz bir cesareti var."
Gözlerimi kapadım.
"Anlat," dedim. "Bana hikayeni anlat, Alara."
Ve anlattı.
Sesi, bir müzik gibiydi. Yumuşak, sakin, huzur verici. Her kelimesinde, kitabın dünyasına daha da daldım. Ama aslında, onun dünyasına daldım. Onun sesine, onun nefesine, onun varlığına.
O an, malikanenin kütüphanesinde, dünyanın tüm gürültüsü dışarıda kalmıştı. Sadece ben, o, ve hikaye vardı.
Ve biliyordum ki, bu anlar, en değerli hazinemizdi.
Sessizlik. Huzur. Sevgi.
Ve bir kitap.
...
Akşam yemeği, mum ışığının yemek odasındaki gümüş şamdanları yumuşattığı o özel saatteydi. Loş ışık, gümüşlerin üzerinde dans ediyor, duvarlara büyülü gölgeler düşürüyordu. Her şey, çok romantikti. Ama Alara'nın yüzündeki ifade, romantizmden uzaktı.
Masada, Gülizar Hanım'ın tam da onun tarif ettiği gibi hazırladığı bir ziyafet vardı. Fırında közlenmiş renkli biberler, sarmısak ve zeytinyağıyla ışıl ışıl parlayan patlıcanlar, taze yeşil fasulye, mis gibi kokan taze ekmek.
"Ah," diye iç geçirdi Alara, çatalını en sevdiği kırmızı bibere doğru uzatırken. "Nihayet. Günlerdir hayalini kuruyordum."
Ama işte o anda oldu.
Çatalı ağzına giderken, içinde bir şey ters gitti. Yüzü, bir anda ekşidi. O lezzetli sebzenin kokusu bile, onun midesinde ani ve isyankar bir dalga yapmıştı.
Çatalını hemen indirdi. Bir yudum su içti, bu tatsız hissi bastırmaya çalıştı.
"Yine mi?" diye sordum, sesim hem şefkatli hem de endişeliydi.
"Evet," diye inledi, hayal kırıklığıyla. "İçimdeki bu küçük melek sürekli sebzeleri reddediyor. Ama ben onları o kadar çok istiyorum ki! Günlerdir hayalini kuruyorum, sabırsızlıkla bekliyorum, ve şimdi"
Hafifçe gülümsedim.
"Belki de bebeğimiz, annesinin sağlıklı beslenme takıntısına bir mola verdirmek istiyordur," diye şaka yaptım.
"Bu hiç de komik değil," diye sızlandı, ama dudaklarının kenarında bir gülümseme beliriyordu. "Ciddi ciddi, bu küçük insanın iradesi benimkinden daha güçlü geliyor. Daha doğmadan, bana hükmetmeye başladı."
Çatalını, ızgara etten bir parça almaya uzattı. Etin kokusu ve görüntüsü, midesini bulandırmıyordu.
"Görüyor musun?" diye şaşkınlıkla sordu. "Bu küçük zorba, sebzeleri reddedip et yememi istiyor. Bu normal mi? Hamilelerin canı ekşi bir şeyler çeker, turşu falan Ama et? Hem de ızgara et?"
Gülümsemesini büyüttüm.
"Belki de minik bir süper kahraman yetiştiriyorsun," dedim. "Güce ihtiyacı var. Bol proteine. Kas yapacak, kemik yapacak, belki de uçacak."
Bir lokma eti ağzına götürdü. Çiğnedi. Midesi sakinleşti. Yüzündeki ifade, rahatlamıştı.
"Bu çok tuhaf," diye mırıldandı, bir lokma daha alarak. "Kendi vücudum üzerindeki kontrolümü, avuç içi büyüklüğündeki bir insana kaptırmışım gibi hissediyorum. Daha doğmadan, beni yönetmeye başladı. Bu, ilginç bir deneyim."
Elimi, onun elinin üzerine koydum.
"Sadece geçici bir dönem," diye fısıldadım. "Ve unutma, bu küçük zorba da senin bir parçan. Belki de vücudunun şu an ihtiyacı olan şeyi söylüyor. Onu dinlemelisin. İkinci bir kendin gibi."
Bir an, karnına, orada büyüyen o küçük, inatçı bebeğimize baktı. Yüzünde, biraz huzursuz, biraz şaşkın, ama aynı zamanda derinden etkilenmiş bir ifade vardı.
"Peki," diye iç çekerek sordu, "o zaman bu küçük süper kahraman için yarın kahvaltıda ne planlıyorsun? Biftek mi? Izgara köfte mi? Yoksa kanlı bir antrikot mu?"
Kahkahası, yemek odasını doldurdu. Ben de ona katıldım.
Ve biliyordum ki, bu küçük zorluklar, bu tatlı telaşlar, bu beklenmedik istekler, hepsi, birer hatıra olacaktı.
Ve bu, her şeyden daha değerliydi.
Sonsuza dek. Birlikte.
Banyodan, ılık buharın içinden çıktı. Yüzü, yumuşacıktı, pembe pembe olmuştu. Saçları, omuzlarına ıslak ıslak dökülüyor, pamuklu pijamasının yakasını hafifçe ıslatıyordu. Aynanın karşısında dişlerini fırçalarken, karındaki yuvarlaklığa gözü takıldı. Eli, istemsizce karnına gitti. Avucunu, oradaki minik tümseğe koydu. Yüzünde, tarifsiz bir ifade vardı. Şaşkınlık, heyecan, mutluluk, ve biraz da korku. Hâlâ bazen inanmakta zorlanıyordu. İçimizde bir hayat büyüyordu.
Odadan çıkıp yatak odasına geçti. Ben, henüz yatağa yatmamıştım. Başucundaki ışığı yakmış, elinde bir dosyayı gözden geçiriyordum. Ama gözlerim, dosyada değil, kapıdaydı. Onu bekliyordum.
Beni görünce, o dosyayı hemen kenara koydum. Yüzümde, bir gülümseme belirdi.
"Yarın akşam," dedim, sesim yorgun ama sakindi. "Babamın davetlisi olduğumuz o açılışa gidiyoruz. Kısa süreceğine söz verdi. Seni yormak istemem. Çok kalabalık olur, çok gürültü olur, hemen sıkılırsın. Ama mecburuz, ne yapalım."
"Tamam," diye mırıldandı, yatağın kenarına oturup saçını tararken. "Kısa olsun yeter. Bir saat, en fazla iki. Sonra çıkarız."
İşini bitirip yatağa uzandı. Işığı söndürdüm. Yanına, ona doğru döndüm. Kollarımı, etrafına doladım. Bir elimi, karnının üzerine koydum. Nazikçe. Sanki oradaki minik hayatı, rahatsız etmekten korkar gibi.
"İyi misin?" diye fısıldadım saçlarına. Nefesim, saç tellerini hafifçe hareketlendiriyordu. Sesim, uykuya yenik düşmüş gibi ağırdı.
"Evet," diye fısıldadı. Gözlerini kapamıştı. Yüzü, bana dönüktü. Dudaklarının kenarında, hafif bir gülümseme vardı. "Sadece biraz yorgunum. Ve biraz mutlu. Çok mutlu."
Nefesi, boynumda bir esinti gibiydi. Düzenli, sakin, huzur verici.
"Ben de," dedim.
Ve birlikte, sessizlik içinde, karanlıkta, uykuya daldık.
Dışarıda, rüzgâr esiyor, ağaçları sallıyor, yaprakları hışırdatıyordu. Ama içeride, sadece huzur vardı. Sadece sevgi vardı. Sadece biz vardık.
Ve biliyordum ki, bu anlar, en değerli hazinemizdi.
...
Sabah olduğunda, gözlerimi açtım.
Güneş, henüz doğmamıştı. Odanın içi, loş ve serindi. Perdelerin arasından süzülen ilk ışıklar, yere düşen gölgeleri dans ettiriyor, her şeyi huzurlu bir tabloya dönüştürüyordu.
Alara, hâlâ yanımdaydı. Uyuyordu. Yüzü, bana dönüktü. Saçları, yastığa dağılmış, birkaç tel yüzüne düşmüştü. Dudaklarının kenarında, hafif bir gülümseme vardı. Öyle masum, öyle huzurlu görünüyordu ki, onu izlemek içimi tarifsiz bir mutlulukla dolduruyordu.
Onun için, bu kadar zorlu bir yolculuğun ardından, bu huzuru hak etmişti.
Birlikte, nice zorluklar atlatmış, nice savaşlar vermiştik. İşkenceler, ihanetler, korkular, kayıplar Ama şimdi, sadece huzur vardı. Sadece sevgi vardı. Sadece biz vardık.
Usulca kalktım. Onu uyandırmamak için sessizce odadan çıktım. Ayaklarımın ucuna basarak, kapıyı gıcırdatmamaya özen göstererek.
Mutfağa indim.
Gülizar Hanım, ortalığı topluyordu. Beni görünce, şaşırdı.
"Enes Bey, bu kadar erken kalktınız? Alara Hanım'a bir şey mi oldu?" diye sordu, endişeyle.
"Hayır, iyi," dedim, gülümseyerek. "Ona bir sürpriz yapmak istiyorum. Kahvaltı hazırlayacağım."
"Ama Enes Bey, siz" diye itiraz etmeye çalıştı.
"Yok, ben yaparım," dedim, kararlılıkla. "İzin verin."
Gülizar Hanım, bir an baktı. Sonra, gülümsedi. Başını salladı.
"Peki," dedi. "Size yardım edeyim bari."
Birlikte, kahvaltıyı hazırlamaya başladık.
Taze sıkılmış portakal suyu, çıtır çıtır kızarmış ekmekler, reçeller, zeytinler, peynir çeşitleri Her şeyi, özenle yerleştirdim. Masanın üzerine, küçük bir vazo içine, bahçeden kopardığım bir demet papatya koydum.
Sofra, hazırdı.
Yukarı çıktım. Kapıyı araladım. Alara, hâlâ uyuyordu.
Yanına gittim. Yanağına, hafifçe bir öpücük kondurdum.
"Günaydın," diye fısıldadım.
Gözlerini araladı. Bana baktı. Gülümsedi.
"Günaydın," dedi, sesi uykuluydu.
"Kahvaltı hazır," dedim. "Aşağı inelim mi?"
Mutfağa indiğinde, sofrayı gördü.
"Vay canına," dedi, şaşkınlıkla. "Bu ne güzellik? Kim hazırladı? Gülizar Hanım mı?"
"Ben," dedim, gururla.
"Sen mi?" Gözleri, iyice büyüdü. "Ne zaman? Nasıl?"
"Erken kalktım," dedim, omuz silkerek. "Sana bir sürpriz yapmak istedim. Güzel bir gün geçirmen için."
Gözlerimin içine baktı. O ela gözlerde, bir sevgi, bir minnet, bir de mutluluk vardı.
"Her günüm," dedi, "zaten senin sayende güzel geçiyor."
Ve birlikte, kahvaltıya oturduk.
Dışarıda, güneş yükseliyor, ışığını malikanenin bahçesine saçıyor, çınar ağaçlarının yapraklarını altın rengine boyuyordu.
Kuşlar, cıvıldıyor, rüzgâr, hafif hafif esiyor, yaprakları hışırdatıyordu.
Yeni bir gündü. Yeni bir umut. Ve yeni bir başlangıç.
Elimi, onun elinin üzerine koydum. Parmaklarımız, birbirine kenetlendi.
Ve biliyordum ki, bu yolculuk, sonsuza dek sürecekti. Mutlu. Huzurlu. Ve her zaman, birbirimize ait.
Köklerimiz sağlamdı artık. Taşların arasında açan çiçek, şimdi kocaman bir ağaç olmuş, dallarını gökyüzüne uzatıyor, gölgesinde yeni hayatlar filizlendiriyordu.
Yol uzundu, evet. Ama artık yalnız değildik. Bir aileydik.
Ve bu, her şeyden daha değerliydi.
Köklerimiz sağlamdı artık. Taşların arasında açan çiçek, şimdi kocaman bir ağaç olmuş, dallarını gökyüzüne uzatıyor, gölgesinde yeni hayatlar filizlendiriyordu. Yol uzundu, evet. Ama artık yalnız değildik. Bir aileydik. Ve bu, her şeyden daha değerliydi.
