16. bölüm · Miras: kan bağı
Karanlıkta uyanış
Güneş, malikanenin bahçesine vuruyor, çınar ağaçlarının yapraklarını altın rengine boyuyordu. Sabah serinliği, camdan içeri sızıyor, yüzüme vuruyor, beni usulca uyandırıyordu. Gözlerimi açtığımda, ilk işim yatağın kenarında duran kehribarı avucuma almaktı. Hâlâ sıcaktı. Hâlâ annemin kokusunu taşıyordu. Dudaklarıma götürdüm, öptüm.
"Günaydın, anne."
Her sabah yaptığım gibi, ona seslendim. Cevap gelmiyordu biliyordum. Ama içimde, onun beni duyduğunu, gülümsediğini hissediyordum.
Pencerenin önüne geçtim. Güneş, malikanenin taş duvarlarına vuruyor, bahçedeki çınar ağaçlarının yapraklarını altın rengine boyuyordu. Kuşlar, dallarda cıvıldaşıyor, rüzgâr ağaçların arasında usulca dolaşıyor, yaprakları fısıldatıyordu. Her şey, eskisi gibiydi. Ama hiçbir şey, eskisi gibi değildi.
Üç ay geçmişti. Üç ay boyunca, hayatımdaki her şey değişmişti. Levent'in gölgesi kalkmış, malikane sessizliğe değil, huzura bürünmüştü. Artık koridorlarda yürürken, birinin beni izlediğini hissetmiyordum. Artık her gece, aynı kabuslarla uyanmıyordum. Artık, özgürdüm.
Can, Cemile ve Melisa ile her gün okula gidiyor, derslerime çalışıyor, sıradan bir genç gibi yaşıyordum. Hatta Can'la birlikte okulun basketbol takımına bile girmiştim. İlk maçımızda, Can'ın son saniyede attığı üçlükle kazanmıştık. O an, tribünlerde Cemile ve Melisa'nın çığlıklarını duyduğumda, gerçekten mutlu olduğumu hissetmiştim.
Ama mutluluk, hep böyle mi olacaktı? Yoksa kader, bana yeni bir sınav mı hazırlıyordu? Bilmiyordum.
"Enes! Kahvaltı hazır!"
Ses, aşağıdan geliyordu. Maya'nın sesi değildi bu. Artık Maya yoktu. Onun sesi, malikanede bir daha asla yankılanmayacaktı. Bu ses, yeni aşçının sesiydi. Gülümsedim. Geçmiş, geride kalmıştı.
Merdivenlerden indim, büyük salona girdim. Sofra kurulmuştu, sıcak çörekler, reçeller, taze sıkılmış portakal suyu. Her zamanki gibi. Ama babam, her zamanki gibi gazetesini okumuyordu bugün. Camdan dışarı bakıyor, elinde bir kahve fincanı tutuyor, derin düşüncelere dalmıştı.
"Günaydın, baba."
Sesim, salonun sessizliğinde yankılandı. Babam, arkasını döndü. Yüzünde, her zamanki ifadesizlik vardı. Ama gözlerinde, bir şey vardı. Ne olduğunu tam anlayamıyordum. Endişe miydi, kararlılık mı, yoksa sadece bir babanın oğluna bakışı mı?
"Günaydın. Otur, kahvaltını yap. Sonra odama gel. Konuşmamız gereken şeyler var."
Sesinde, o her zamanki otorite vardı. Ama içinde, başka bir şey daha vardı. Belki de, yıllardır ertelediği bir konuşmayı yapma zamanının geldiğini düşünüyordu.
Merakla oturdum. Ne konuşacaktık? Son aylarda, babamla aramızdaki mesafe azalmıştı. Levent'in ölümü, belki de onu da sarsmıştı. Ama yine de, tam anlamıyla bir baba-oğul ilişkisi kurmuş sayılmazdık. O, hep mesafeliydi. Ben, hep çekingen.
Kahvaltımı bitirdim, babamın çalışma odasına yöneldim. Koridorlarda yürürken, duvarlardaki tablolar gözüme ilişti. Atalarımın yüzleri, bana bakıyor, sanki "Artık senin zamanın geldi," diyorlardı.
Kapıyı çaldım. İçeriden, o tanıdık ses geldi.
"Gel."
İçeri girdim. Babam, masasının ardında oturuyordu. Önünde, kalın bir dosya vardı. Kahverengi, kenarları yıpranmış, eski bir dosya. Ama içinde ne olduğunu bilmiyordum.
Karşısına oturmamı işaret etti. Oturdum.
"Otur, Enes. Zamanı geldi."
Kalbim hızlandı. Ne zamanı? Ne konuşacaktı?
"Ne zamanı, baba?"
Cevap vermedi. Dosyayı açtı. İçinde, fotoğraflar, haritalar, listeler vardı. Bir an için, geçmişteki o belgeleri hatırladım. Annesinin mektubu, Karadeniz Finans'ın kayıtları, Levent'in suçları Ama bu, başka bir şeydi. Çünkü babamın yüzünde, o zamanki gibi bir suçluluk değil, bir sorumluluk vardı.
"Biliyorsun, bu şehir, sadece bizden ibaret değil. Korkmazlar, bu şehrin en güçlü ailesi. Ama tek değil."
Parmağıyla dosyadaki bir listeyi işaret etti.
"On bir lider var. On bir aile, bu şehrin kaderini belirliyor. Yıllardır, bu on bir aile arasında bir denge var. Ama dengeler, değişiyor."
Merakla sordum: "Nasıl değişiyor?"
Babam, bir fotoğraf çıkardı. Orta yaşlı, sert bakışlı, esmer bir adam. Yüzünde, acımasızlık okunuyordu. Altında, ismi yazılıydı: "Kara Murat."
"Bunlardan biri, Kara Murat. On bir liderden biriydi. Ama artık değil."
"Öldü mü?"
Babam, başını salladı. "Öldürüldü. Yerine geçen, onu öldüren kişi. Bir kadın."
Bir fotoğraf daha çıkardı. Ve o an, dünyam durdu.
Alara Kılıç.
Fotoğrafta, siyah bir deri ceket içinde, keskin bakışlı, asi, güzel bir kadın vardı. Saçları rüzgârda dalgalanıyor, gözleri bir yırtıcı gibi parlıyordu. Onu tanıdım. İnternet kafede gördüğüm, arka sokakta kurtardığım, kitapçıda saatlerce konuştuğum Alara. Ama şimdi, bambaşka bir Alara vardı karşımda. Daha büyük, daha güçlü, daha tehlikeli.
Babamın sesi, o fotoğrafa bakarken duyuldu. Sesi, nefretle doluydu.
"Alara Kılıç. Takma adı 'Kanlı Papatya'. Kara Murat'ı öldürdü, yerine geçti. Artık on bir liderden biri. Ülkenin yarısı onu seviyor, yarısı ondan korkuyor. Ama ne olursa olsun, o bir bela. En büyük düşmanlarımızdan biri."
Fotoğrafa baktım. Alara'nın gözleri, bana bakıyor, beni çağırıyor gibiydi. O gözlerde, acı vardı, güç vardı, isyan vardı. Kimdi bu kadın? Neler yaşamıştı? Neden böyle biri olmuştu?
"Neden düşmanımız?" diye sordum, sesim beklediğimden daha güçlü çıktı.
Babam, dosyayı kapattı. Gözlerini bana dikti.
"Çünkü o, düzeni bozmak istiyor. Bizim kurduğumuz düzeni. Levent'in yaptıkları, onun için bir bahane. O, bu şehrin temellerini sarsmak istiyor. O yüzden, ondan uzak dur. Anlaşıldı mı?"
Başımı salladım. "Anlaşıldı, baba."
Ama içimde, başka bir ses vardı. Ona hayran olduğumu söyleyen, onu tanımak istediğimi fısıldayan bir ses. Onun gözlerinde, kendi acımı görmüştüm. Onun direnişinde, kendi savaşımı hissetmiştim.
Alara Kılıç, düşman değildi. O, benim gibiydi. Kaybetmiş, acı çekmiş, ama pes etmemişti. Ve şimdi, ayağa kalkmış, savaşıyordu.
Babamın sözlerini dinliyordum ama içimden, onu düşünüyordum. Onu tekrar görmek istiyordum. Onunla konuşmak, onu anlamak, belki de ona yardım etmek istiyordum.
Çünkü Alara Kılıç, bir devrimdi. Ve ben, devrimin içinde olmak istiyordum.
...
Bir hafta geçti. Babam, o dosyayı gösterdiğinden beri, içimde bir ateş yanıyordu. Alara'nın fotoğrafı, gözlerimin önünden gitmiyordu. Onu düşünüyordum. Onunla konuşmak, onu anlamak, belki de ona yardım etmek istiyordum. Ama nasıl? O, babamın en büyük düşmanlarından biriydi. Ve babam, bana ondan uzak durmamı söylemişti.
Sabah erkenden, babamın sesiyle uyandım.
"Enes, giyin. Bugün, liderler toplantısı var. Artık işlerin bir kısmını sen yöneteceksin. Bu yüzden, benimle geleceksin."
Sesinde, bir emir vardı. Ama aynı zamanda, bir gurur da vardı. Oğlunu, ilk kez, kendi dünyasına sokuyordu.
Kalktım, giyindim. Babamın hazırlattığı takım elbise, üzerime tam oturmuştu. Koyu mavi, kusursuz kesimli, pahalı bir kumaş. Aynada kendime baktım. Artık bir çocuk değildim. Bir savaşçıydım. Ama bugün, bambaşka bir savaş alanına giriyordum. Bu savaş alanında, silahlar değil, sözler vardı. Düşmanlar değil, rakipler vardı. Ve kurallar, bildiğimden çok farklıydı.
Babamla birlikte arabaya bindik. Yol boyunca, hiç konuşmadık. O, pencereye bakıyor, ben de ona bakıyordum. Aklımda, tek bir soru vardı. Alara da orada olacak mı?
Toplantı, şehrin en lüks otellerinden birindeydi. En üst kat, tamamen kapatılmıştı. Güvenlik, sıkıydı. Kapıda, iki iri yarı adam, kimlik kontrolü yaptı, üstümüzü aradı. Babam, onlara soğuk bir bakış attı, adamlar hemen geri çekildi. Sonra, içeri buyur ettiler.
Asansörle en üst kata çıktık. Kapılar açıldığında, uzun, geniş bir koridor vardı. Duvarlarda, eski tablolar, pahalı halılar. Koridorun sonunda, dev bir ahşap kapı. Babam, kapıyı itti, içeri girdik.
Salon, dev bir cam masanın etrafında kurulmuştu. Masa o kadar parlaktı ki, içinde kendimi görüyordum. Etrafta, on bir sandalye vardı. Ama sadece dokuzu doluydu. İki sandalye boştu.
Babam, baş köşedeki sandalyesine oturdu. Ben de yanına, ona en yakın sandalyeye oturdum. Gözlerim, diğer liderleri süzüyordu. Yaşlı, tecrübeli, gözleri kurt gibi parlayan adamlar. Her biri, bu şehrin bir parçasını yönetiyor, her biri kendi bölgesinde bir kraldı. Ama hepsi, babamın karşısında saygıyla oturuyor, onun sözünü bekliyordu.
Ve sonra, o geldi.
Kapı açıldı. İçeri, siyah bir takım elbise giymiş, saçları topuz yapılmış, sade ama etkileyici bir kadın girdi. Alara Kılıç. Arkasında, iki koruması vardı. Ama o, korumasız gibiydi. Çünkü o, tek başına bir orduydu. O yürürken, salonun havası değişti. Sanki herkes, nefesini tutmuş, onu izliyordu.
Salonda, bir sessizlik oldu. Bazı liderler, ona nefretle baktı. Bazıları, korkuyla. Bir tanesi, kaşlarını çattı, başını iki yana salladı. Alara, hiçbirine aldırış etmedi. Boş sandalyeye oturdu, gözlerini masaya dikti. Sanki bu salon, onun için sıradan bir yerdi. Sanki bu adamlar, onun için bir hiçti.
Babam, ayağa kalktı. Sesi, salonda yankılandı, herkes sustu.
"Hoş geldiniz. Bugün, yeni bir dönemin başlangıcı. Artık işlerin bir kısmını, oğlum Enes yönetecek."
Babamın işaretiyle ayağa kalktım. Yanında, dimdik durdum. Gözlerim, masadaki liderlerde gezinirken, Alara'ya takıldı. O da başını kaldırmış, bana bakıyordu. Göz göze geldik.
Babam, soğukkanlı bir şekilde konuştu.
"Alara Hanım, oğlum Enes. Artık işlerin bir kısmını o yönetecek."
Alara, başını hafifçe eğdi. Sesinde, ne sıcaklık vardı ne de soğukluk. Sadece bir selam.
"Tanıştığıma memnun oldum, Enes."
Beni tanımıyor gibi davranıyordu.
Gülümsedim. Ama tedbirli bir gülümsemeydi. Onun kim olduğunu biliyordum. Ama aynı zamanda, ona hayran olduğumu da biliyordum.
"Ben de, Alara Hanım. Efsaneleri duydum. Ama gerçekte daha etkileyicisiniz."
Alara'nın dudaklarında, hafif bir gülümseme belirdi. Ama o gülümseme, sıcaklıktan çok, bir tebessümdü. Sanki, "Sen de öylesin," der gibiydi.
Toplantı başladı. Liderler, aralarındaki anlaşmazlıkları, sınırları, paylaşımları konuştular. Babam, onları dinliyor, ara sıra söz alıyor, kararlar veriyordu. Ben, sessizce dinledim. Ama gözlerim, sürekli Alara'ya kayıyordu.
O, konuşmuyordu. Sadece dinliyor, ara sıra not alıyor, bazen başını sallıyordu. Ama her hareketinde, bir güç vardı. Bir liderin, bir savaşçının duruşu. Ona bakarken, içimde tarifsiz bir duygu büyüyordu.
Kumral saçları, ela gözleri. Bu kız bir tablo gibi. Ama gözlerindeki acı, yüzündeki güç Kim seni bu kadar incitti? Babam ondan nefret ediyor. Ama ben Ona hayranım. Bu kız bir devrim. Ona dokunmak istiyorum.
Toplantı bitti. Liderler, ayağa kalktı, birbirleriyle vedalaştı. Alara da kalktı, korumalarıyla birlikte kapıya yöneldi. Tam çıkarken, bir an bana baktı. Göz göze geldik. Sonra, çıktı.
Babam, yanıma geldi. Eli, omzumdaydı. Sesi, fısıltıydı ama tehditkârdı.
"O kızdan uzak dur, Enes. O bir bela. Seni mahveder."
Ona döndüm. Sesimde, saygı vardı ama boyun eğme yoktu.
"Baba, ben çocuk değilim. Kimin tehlikeli olduğunu bilirim."
Babam, gözlerini bana dikti. O bakışta, yılların birikmiş endişesi vardı.
"O sadece tehlikeli değil. O ölümcül. Ona aşık olursan, sonun Kara Murat ve sadri gibi olur."
Cevap vermedim. Sadece başımı salladım.
Ama içimde, bir ses fısıldıyordu. "Ya ben de ölümcülsem?"
Kapıya baktım. Alara, çoktan gitmişti. Ama onun bakışları, hâlâ üzerimdeydi. Onun gülümsemesi, hâlâ gözlerimin önündeydi.
Ve biliyordum ki, bu toplantı, sadece bir başlangıçtı.
Alara kılıç
Yalının önünde, soğuk rüzgar yüzüme çarpıyordu. Ama içimde, başka bir şey vardı. Sıcaklık mı? Heyecan mı? Yoksa sadece, yıllardır hissetmediğim bir şeyin ilk kıpırtısı mı?
Korumalarım kapıyı açtı, arabaya bindim. Camdan dışarı baktım. Enes, hâlâ oradaydı. Elleri cebinde, bana bakıyordu. O bakış Daha önce hiç görmediğim bir bakıştı. Babam Sadri, bana hep "Kadın olduğunu unut, Alara. Zayıflık, ölümdür" demişti. Kara Murat da aynı şeyi söylerdi. Ama Enes O, bana bir kadınmışım gibi bakıyordu. Bir savaşçı değil, bir lider değil, bir tehdit değil. Sadece bir kadın.
Arabam hareket etti. Arkamda, yalının ışıkları sönüyor, Enes’in silüeti kayboluyordu. Ama onun bakışları, hâlâ üzerimdeydi.
Başımı cama dayadım. İstanbul’un ışıkları, gece karanlığında pırıl pırıl parlıyordu. Boğaz’ın üzerinde bir vapur geçiyor, düdüğü uzaklardan duyuluyordu. Normalde, bu saatte ben hep plan yapardım. Hangi bölge, hangi rakip, hangi hamle? Ama şimdi, aklımda tek bir şey vardı: Enes’in gözleri.
Belki de hayat sadece intikam ve kan değildi. Belki de, başka bir şeyler de vardı. Ama ona âşık olmak, beni öldürebilirdi. Hem de nasıl. Çünkü ben, Alara Kılıç, aşık olamazdım. Aşk, zayıflıktı. Ve zayıflık, ölümdü.
Ellerim, hâlâ titriyordu. Bileğimdeki A-43 dövmesi, elbisenin altında gizliydi ama ben onu hissediyordum. O dövme, bana kim olduğumu hatırlatıyordu. Yetimhanedeki o yangın gecesini, Sadri’nin bana verdiği ilk silahı, ilk öldürdüğüm adamı, Kara Murat’ın son nefesini Ben, bir savaşçıydım. Bir liderdim. Ama şimdi, ilk kez, sadece bir kadın olmak istiyordum.
Telefonum titredi. Mesaj gelmişti. Ekrana baktım.
"Enes: bu akşam görüşelim mi?"
Kalbim, yerinden çıkacak gibi atıyordu. Parmaklarım titriyordu. Cevap yazdım, sildim, yeniden yazdım. Ne yazmalıydım? Olur mu, olmaz mı? Tehlikeli olduğumu mu söylemeliydim? Yoksa ondan uzak durmasını mı?
Sonunda, yazdım: "Olur. Ama unutma, ben tehlikeliyim."
Parmağım, gönder tuşunda titredi. Bastım. Mesaj gitti.
Aklımda, bin bir soru vardı. Ne yapıyordum ben? Enes Korkmaz, Haluk Korkmaz’ın oğluydu. Babamın en büyük düşmanlarından birinin oğlu. Onunla buluşmak, intihar etmekti. Ama içimdeki o ses, bana "Git" diyordu. Belki de, Sadri’nin benden çaldığı her şeyi, bu gece geri alacaktım.
Telefon, tekrar titredi. Hemen baktım.
"Enes: ben de öyleyim."
Yüzümde, küçük bir tebessüm oluştu. Ne zamandır gülmemiştim? Belki de, annemi kaybettiğimden beri. Belki de, yetimhanenin yandığı geceden beri.
Cama yaslandım, gözlerimi kapadım. Enes’in sesini duyar gibiydim. "Ben de öyleyim." O da tehlikeliydi. Belki de, ikimiz de birbirimizi yok edecektik. Ama belki de, ikimiz de birbirimizi kurtaracaktık.
Araba, Boğaz Köprüsü’nden geçiyordu. Işıklar, suyun üzerinde dans ediyordu. Enes’in restoranı, şehrin diğer yakasındaydı. Uzak bir yerdeydi. Ama içimdeki heyecan, mesafeyi unutturuyordu.
Korumam, ön koltuktan seslendi: "Alara Hanım, silahınızı alayım mı?"
Bir an düşündüm. Sonra, başımı salladım. "Hayır. Bu gece silah taşımayacağım."
Korumam, şaşırdı. "Ama Alara Hanım, riskli"
"Söyledim, taşımayacağım."
Sesim, o kadar kesindi ki, korumam cevap vermedi. Sustu.
Elim, çantama gitti. Silahı çıkardım, koltuğun yanına koydum. Bu gece, ben sadece bir kadın olacaktım. Alara Kılıç değil, Kanlı Papatya değil, sadece bir kadın. Kim olduğumu unutmalıydım.
Ama bileğimdeki dövme, bana sürekli hatırlatıyordu. Kim olduğumu, nereden geldiğimi, neler yaptığımı. Hızla bilekliği çekip taktım, dövmeyi gizledim.
Aynanın karşısında, yaralarımı kapattım. Her gün yaptığım gibi. Ama bu sefer, bir allık da sürdüm. Gözüme rimel çektim. Saçlarımı toplamak için elimi kaldırdığımda, bileklik biraz kaydı, dövme gözüktü. Hızla düzelttim.
Sonra, boynuma annemden kalan gümüş kolyeyi taktım. İlk defa takıyordum. Manevi Babam Sadri, "Duygular zayıflıktır" demişti. Ama annem, "Sevgi, en büyük güçtür" derdi. İkisinin de sözleri kulaklarımdaydı. Ama şimdi, annemi dinlemek istiyordum.
Arabadan indim. Taksiye bindim. Taksiciye restoranın adresini söylerken, sesim titriyordu. Taksici, aynadan bana baktı, gülümsedi. "İlk buluşma mı?"
Cevap vermedim. Sadece başımı salladım.
Tam o sırada, telefonum titredi.
"Enes: Sizi görmek için sabırsızlanıyorum."
Ellerim terliyordu. Bu bir tuzak olabilir miydi? Belki de babası bizi izliyordur? Belki de, Haluk Korkmaz, oğlunu bir koz olarak kullanıyordur?
Ama sonra, Enes’in gözleri geldi aklıma. O bakış, yalandı. Yalan olamazdı. İçimdeki o ilk kez hissedilen umut, korkularımı bastırdı.
Belki de aşk dedikleri, en büyük intikamdır. Sadri'nin benden çaldığı her şeyi, bu gece geri alacağım.
Taksi hareket ederken, camdan dışarı baktım. İstanbul'un ışıkları, gözlerimde ilk kez umut olarak yansıyordu. Enes’i düşündüm. Onun gülümsemesini, ona baktığımda gözlerinde gördüğüm o parıltıyı.
Belki de, hayat sadece intikam ve kan değildi. Belki de, başka bir şeyler de vardı. Aşk, belki de en büyük devrimdi. Ve ben, bu devrimin içinde olmak istiyordum.
Restoranın adresini söylerken, sesim titriyordu. Taksici, adresi not aldı, arabayı çalıştırdı.
Tam o sırada, telefonum titredi. Mesaj gelmişti.
"Enes: Sizi görmek için sabırsızlanıyorum."
Ellerim terliyordu. Telefonu sıkıca tuttum. Bu bir tuzak olabilir miydi? Belki de babası bizi izliyordur? Belki de, Haluk Korkmaz, oğlunu bir koz olarak kullanıyordur?
Ama sonra, Enes’in gözleri geldi aklıma. O bakış, yalandı. Yalan olamazdı. İçimdeki o ilk kez hissedilen umut, korkularımı bastırdı.
"Belki de aşk dedikleri, en büyük intikamdır. Sadri'nin benden çaldığı her şeyi, bu gece geri alacağım."
Taksi hareket ederken, camdan dışarı baktım. İstanbul'un ışıkları, gözlerimde ilk kez umut olarak yansıyordu.
Ve içimden, sessizce fısıldadım:
"Enes, belki de sen, benim kaderimsin."
Enesten
Restoranın önünde, ceketimin düğmelerini ilikliyordum. Saat 19:58. İki dakika kalmıştı. İçimde bir heyecan, bir tedirginlik, bir umut. Gözlerim, caddeyi tarıyor, her gelen arabaya umutla bakıyor, her geçen taksinin arkasından hayal kırıklığıyla izliyordum.
"Belki de gelmeyecek. Belki de beni ciddiye almadı."
Kendi kendime fısıldadım. Ama içimdeki bir ses, "Gelecek," diyordu. "Gelecek ve her şey değişecek."
Tam o sırada, uzaktan bir taksi yaklaştı. Farları, gece karanlığında iki parlak nokta gibi parlıyordu. Yavaşladı, restoranın önünde durdu. Kalbim, yerinden çıkacak gibi atıyordu. Ellerim terledi. Derin bir nefes aldım.
Taksinin kapısı açıldı. Önce, ince bir topuk ayakkabısı yere değdi. Siyah, zarif, ipek gibi parlayan bir ayakkabı. Sonra, koyu bordo kadife elbisesi içinde Alara belirdi. Elbise, vücuduna öyle güzel oturuyordu ki, sanki onun için yapılmıştı. Saçları toplanmıştı, birkaç tel yüzüne dökülüyor, mum ışığında parlıyordu.
Nefesimi tuttuğumu fark ettim. Onu hiç böyle görmemiştim. Güzelden de öte, etkileyici ve zarif görünüyordu. Sanki bir tabloda değil, hayatın içindeydi. Ama hayat, bu kadar güzel miydi? O, hayatın ta kendisiydi.
"Aman Allahım O bir tablo gibi."
Kendi kendime mırıldandım. Sonra, hızla yanına yaklaştım, elimi uzattım. Avucumda, onun sıcaklığını hissetmek istiyordum.
"Hoş geldiniz, Alara Hanım. Burayı bulmakta zorlanmadınız umarım?"
Sesim, titriyordu. Heyecandan mı, yoksa onun güzelliği karşısında kendimi kaybetmekten mi, bilmiyordum.
Alara, elimi tuttu. Dokunuşu hafif ve bir o kadar da elektrikliydi. Sanki bir kıvılcım, parmak uçlarımdan kalbime yayılıyordu.
"Hayır, buldum. Aslında kaybolmayı umuyordum belki de."
Kaybolmayı umuyordu. Ne demek istiyordu? Belki de bu gece, ikimiz de kaybolmak istiyorduk. Bulunmaktan, tanınmaktan, kim olduğumuzu hatırlamaktan kaçmak. Sadece bir erkek, bir kadın olmak.
Arkamda sakladığım küçük bir demet papatyayı uzattım. Beyaz, temiz, masum. Alara'nın tam zıttı. Ama belki de, onun içinde kaybettiği masumiyeti hatırlatmak istiyordum.
"Sizin için. Umut ediyorum ki siyah bir gül kadar karanlık olmadığımı gösterir."
Alara, nazikçe gülümsedi. O gülümseme, içimi ısıttı. Sanki yıllardır hasret kaldığım bir bahar güneşiydi.
"Teşekkür ederim. Çok düşüncelisiniz."
Papatyaları aldı, kokladı. Gözlerinde, bir an için, o soğuk ifade kayboldu. Yerine, sıcaklık, belki de hüzün geldi.
İçeri girdik. Masa, en kuytu köşede, deniz manzaralıydı. Mum ışığı, Alara'nın yüzüne vuruyor, onu daha da güzel gösteriyordu. Sanki bir tabloda değil, bir rüyadaydım.
Garson, menüleri getirdi. Ben, menüyü inceliyor, arada Alara'ya bakıyordum. O, menüye bakıyor, ama gözleri dalgındı. Belki de, o da benim gibi, bu anın tadını çıkarıyordu.
"Ne önerirsiniz?" diye sordu Alara.
"Ben şefin salatasını ve kuzu tandırı tercih ederim. Ama siz, ne isterseniz."
"Aynı olsun."
Garson gitti. İkimiz de bir an sessiz kaldık. Mum ışığı, aramızda dans ediyordu. Alara'nın gözleri, bana bakıyor, ben de ona. Sanki kelimelere gerek yoktu. Her şey, gözlerimizdeydi.
Sonra, ben konuştum. Sessizliği bozmak, belki de ona olan hayranlığımı dile getirmek istedim.
"Sizi toplantıda görünce. Çok etkilendim."
Alara, kaşlarını kaldırdı. Şaşırmış gibiydi. Belki de, ona iltifat eden, onu bir kadın olarak gören çok az insan olmuştu.
"Etkilendiniz mi? Neden?"
"Çünkü karşınızda onca adam vardı. Hepsi sizden büyük, hepsi sizden tecrübeli. Ama siz, onlara meydan okudunuz. Hiç korkmadınız."
Alara, elindeki su bardağını tuttu, bir yudum aldı. Hareketleri, o kadar zarifti ki, sanki bir kraliçeydi.
"Korku, zayıflıktır, Enes. Ben zayıf değilim."
Gözlerinin içine baktım. O ela gözlerde, yıldızlar parlıyordu.
"Biliyorum. Ama herkesin bir zayıflığı vardır. Sizinkisi ne?"
Alara, bir an sustu. Sanki içinden bir şeyler geçiyor, yaşadığı onca şeyi düşünüyordu. Sonra, fısıldadı. Sesinde, bir sıcaklık, bir güven vardı.
"Belki de, bu gece öğreneceksiniz."
Saatlerce konuştuk. Alara, bana hiç duymadığım, hiç bilmediğim şeyler anlattı. Yetimhanede geçen çocukluğunu, annesini kaybedişini, yangını, Sadri'yi, ilk öldürdüğü adamı, Kara Murat'ı, yeraltı dünyasında yükselişini, Kanlı Papatya oluşunu. Her kelimesinde, acı vardı, güç vardı, isyan vardı.
Ben de ona anlattım. Annemi, Levent'i, işkenceyi, Maya'nın ihanetini, intikamı. Ona, annemin kehribarını gösterdim, sıcaklığını hissettirdim. Ona, annemden kalan mektubu okudum, satır aralarındaki acıyı, sevgiyi, vefayı anlattım.
İkimiz de, aynı ateşte yanmıştık. İkimiz de, aynı karanlıktan geçmiştik. Ve şimdi, bu restoranda, bu mum ışığında, birbirimizi bulmuştuk.
Alara'nın elini tuttum. Sıcaktı, yumuşaktı. Sanki hiç silah tutmamış, hiç kan dökmemiş gibiydi.
"Alara Bu gece, seni tanıdığım için çok mutluyum. İlk görüşmemiz olmasada birbirimizi tamıdığımz ilk an"
Alara, gülümsedi. O gülümseme, içimi ısıttı.
"Ben de, Enes. Ben de."
Dışarıda, İstanbul'un ışıkları parlıyordu. Ama biz, sadece birbirimize bakıyorduk. Ve biliyordum ki, bu gece, her şey değişecekti
Saatlerdir konuşuyorduk. Alara bana hayatını anlatmıştı, ben de ona. İkimiz de aynı ateşte yanmıştık, aynı karanlıktan geçmiştik. Ama şimdi, bu mum ışığında, birbirimizin yaralarını sarıyorduk sanki.
Masada, papatyalar duruyordu. Alara onun için getirdiğim çiçekleri, yanına koymuştu. Beyaz yaprakları, loş ışıkta parlıyor, masumiyeti simgeliyordu. Ama Alara'nın gözlerindeki acı, o masumiyetin çok uzağındaydı.
Onun elini tuttum. Sıcaktı, yumuşaktı. Sanki hiç silah tutmamış, hiç kan dökmemiş gibiydi. Sanki o da benim gibi, sevgiye hasret bir insandı.
"Alara,Sizden bir şey rica edeceğim."
Sesim, beklediğimden daha yumuşak çıktı. Alara, başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. Merak vardı, belki de biraz tedirginlik.
"Ne?"
"Sadece Alara. Alara Hanım değil. Alara."
Bir an sustu. Dudaklarında, hafif bir gülümseme belirdi. O gülümseme, içimi ısıttı.
"Alara."
Tek kelime. Ama içinde bir dünya vardı. İsmi, ağzımdan öyle güzel çıkıyordu ki, sanki bir şarkıydı.
Gözlerinin içine baktım. O ela gözlerde, yıldızlar parlıyordu. O gözler, yıllardır acı görmüştü, ölüm görmüştü, ihanet görmüştü. Ama şimdi, belki de ilk kez, umut görüyordu.
"Alara Siz bir devrimsiniz. Sizinle tanıştığım için çok mutluyum."
Alara, elini çekmedi. Sadece başını salladı. O baş sallayışta, ne vardı? Kabul mü, teslimiyet mi, yoksa sadece bir anlaşma mı?
"Ben de, Enes. Ben de."
Tam o sırada, restoranın kapısı sertçe açıldı. İçeri, babam girdi. Arkasında, dört koruması vardı. Yüzü, öfkeyle kıpkırmızıydı. Gözleri, ateş saçıyordu. Hiç bu kadar öfkeli görmemiştim onu.
"ENES!"
Sesi, restoranda yankılandı. Müzik durdu, garsonlar olduğu yerde dondu. Herkes, bize bakıyor, fısıldaşıyordu.
Alara, hemen geri çekildi. Eli, çantasına gitti. Ama silah yoktu. Biber gazı vardı. Onu koruyacak tek şey.
Ayağa kalktım. Babamın karşısında, dimdik durdum.
"Baba, ne yapıyorsun?"
Babam, masaya yürüdü, elini masaya vurdu. Bardaklar sarsıldı, su dalgalandı.
"Sen ne yapıyorsun?! Ben sana o kızdan uzak dur dedim! O bir bela! Seni mahvedecek!"
Alara, ayağa kalktı. Soğukkanlılığını koruyordu. Ama ellerinin titrediğini gördüm.
"Haluk Korkmaz, oğlunuzla sadece sohbet ediyorduk."
Babam, Alara'ya döndü. Gözlerinde nefret vardı. Öyle bir nefretti ki, sanki yıllardır birikmişti.
"Sohbet mi? Seninle sohbet edilir mi, Alara Kılıç? Seninle edilen her sohbet, bir ihanettir! Senden uzak durmasını söyledim oğluma! Ama dinlemedi!"
Babamın karşısına geçtim. Onun öfkesine, onun nefretine karşı durdum.
"Baba, ben çocuk değilim! Kiminle konuşacağıma, kiminle görüşeceğime kendim karar veririm!"
Babam, bana döndü. Sesinde, hem öfke hem de endişe vardı.
"O, Kara Murat'ı öldürdü, Enes! Onun ellerinde kan var! Ona yaklaşma!"
Alara, sakin bir sesle konuştu. O sakinlik, babamın öfkesini daha da artırdı.
"Evet, Kara Murat'ı ben öldürdüm. Çünkü o, bir canavardı. Tıpkı senin kardeşin gibi, Levent gibi."
Babamın yüzü, iyice kızardı. Yumruklarını sıktı, damarları şişti.
"Sen kimsin, benim kardeşimi benimle karşılaştıracak?! Seni ezecek gücüm var!"
Babamın göğsüne elimi koydum. Onu durdurmak, onu sakinleştirmek istedim.
"Baba, yeter! Burası restoran, herkes bize bakıyor. Çık dışarı, sakinleş. Sonra konuşuruz."
Babam, bir an için bana baktı. Sonra, etrafına bakındı. Herkes, bize bakıyor, fısıldaşıyor, cep telefonlarıyla görüntü alıyordu.
"İyi. Ama bu iş bitmedi, Enes. Bunu unutma."
Arkasını döndü, korumalarıyla birlikte çıktı. Restoran, yeniden sessizliğe gömüldü. Ama bu sessizlik, huzurlu değildi. Gerilim doluydu.
Alara, masaya oturdu. Elleri titriyordu. Ama göstermemeye çalışıyordu. Onun yanına oturdum, elini tuttum.
"Üzgünüm, Alara. Babam... Babam böyledir."
"Önemli değil. Ben, daha kötülerine alışkınım."
Gözlerinin içine baktım. O ela gözlerde, hâlâ o acı vardı. Ama şimdi, bir de korku vardı.
"Alara Bu gece, seni tanıdığım için mutluyum. Sadece seni tanımak istedim. Başka bir şey değil."
Alara, gülümsedi. Ama bu gülümseme, hüzünlüydü.
"Ben de öyel Enes. Ben de."
Ayağa kalktı, çantasını aldı.
"Gitmeliyim. Babana, bir şey olmayacağını söyle. Ona zarar vermeyeceğim."
Ayağa kalktım. Onu bırakmak istemiyordum. Daha konuşacak çok şeyimiz vardı. Daha paylaşacak çok acımız, çok umudumuz vardı.
"Alara, gitme. Daha konuşacak çok şeyimiz var."
Alara, arkasını döndü, bana baktı. O bakışta, ne vardı? Ayrılık mı, veda mı, yoksa belki de bir söz mü?
"Belki başka zaman. Ama şimdi, gitmeliyim."
Kapıya yöneldi. Arkasından baktım. Her adımı, bir vedaydı. Her adımı, içimde bir yara açıyordu.
"Alara!"
Durdu.
"Sizi tekrar görebilecek miyim?"
Alara, bir an düşündü. Sanki içinde bir savaş vardı. Sonra, başını salladı.
"Belki. Ama unutma, Enes. Ben tehlikeliyim."
Kapıyı açtı, çıktı. Restoran, yeniden sessizliğe gömüldü. Ama bu sessizlik, bomboştu.
Masaya oturdum. Papatyalar, hâlâ oradaydı. Alara'nın gülümsemesi, gözlerimin önündeydi. Onun sesi, kulaklarımdaydı.
"Ben de tehlikeliyim, Alara. Belki de, birbirimizi dengeleyeceğiz."
Papatyaları elime aldım. Beyaz yaprakları, masumiyeti simgeliyordu. Ama Alara, masum değildi. Ben de değildim. Belki de, ikimiz de, kaybettiğimiz masumiyeti, birbirimizde bulacaktık.
Garsona seslendim. Hesabı istedim. Ödedim, kalktım. Restorandan çıkarken, bir an durdum. Arkama baktım. Boş masalar, loş ışık, ve papatyalar.
Alara'nın gittiği yöne baktım. O çoktan kaybolmuştu. Ama içimde, onun ateşi vardı. Ve o ateş, hiç sönmeyecekti.
Restoranın önünde duruyor, Alara'nın arkasından bakıyordum. Taksi, uzaklaşıyor, kırmızı stop lambaları gece karanlığında giderek sönükleşiyor, sonunda bir nokta olup kayboluyordu. Arkamda, restoranın loş ışıkları, önümde ise bomboş bir cadde. Rüzgâr hafifçe esiyor, ceketimin eteklerini oynatıyordu. Ama ben, soğuğu hissetmiyordum. Sadece içimdeki boşluğu hissediyordum.
Elim cebime gitti. Kehribarı çıkardım, avucuma aldım. Hâlâ sıcaktı. Hâlâ annemin kokusunu taşıyordu. Onu sıktım, sıcaklığını hissettim. Sanki annem, yanımdaydı. Sanki bana bir şeyler fısıldıyordu.
"Anne, ne yapmalıyım? Onu seviyorum. Ama o, babamın düşmanı. O, belki de herkesin düşmanı."
Cevap gelmedi. Sadece kehribarın sıcaklığı vardı. Ama o sıcaklık, bazen bir evet, bazen bir hayırdı. Bazen bir "Bekle," bazen bir "Git." Ne dediğini tam anlayamıyordum. Ama onun yanımda olduğunu bilmek, bana güç veriyordu.
"Biliyorum, anne. Tehlikeli. Ama ben de tehlikeliyim. Belki de, birbirimizi dengeleyeceğiz."
Kehribarı dudaklarıma götürdüm, öptüm. Sonra, tekrar cebime koydum. Kalbimin üzerine, en yakın yere.
Arkasını döndüm, yürümeye başladım. Arkamda, restoranın ışıkları giderek sönükleşiyor, önümde ise karanlık bir yol uzanıyordu. Sokak lambaları, loş ışıklarını yere vuruyor, gölgeler oluşturuyordu. Ama ben, karanlıktan korkmuyordum. Çünkü içimde, bir ateş vardı. Alara'nın ateşi.
"Belki de, ona aşık olmak beni öldürecek. Ama belki de, onunla birlikte, yeniden doğacağım."
Adımlarım hızlandı. Karanlık, beni yutuyordu. Ama ben, ona doğru yürüyordum. Alara'ya. O devrime. O ateşe.
Gözlerimi gökyüzüne kaldırdım. Yıldızlar, parlıyordu. Her biri, bir umut, bir dilek, bir hayaldi. Belki de Alara, onlardan biriydi. Uzak, ulaşılmaz, ama ışığıyla yolumuzu aydınlatan.
"Alara Sen bir devrimsin. Ve ben, devrimin içinde olmak istiyorum."
Dudaklarımda, hafif bir gülümseme belirdi. Alara'nın gülümsemesi gibi değildi. O, acıyla gülümserdi. Ben ise, umutla.
Cebimdeki kehribarı bir kez daha hissettim. Hâlâ sıcaktı. Hâlâ annem oradaydı.
"Umarım doğru kararı veriyorumdur, anne. Umarım sen de onaylarsın."
Cevap yoktu. Ama içimdeki his, bana doğru yolda olduğumu söylüyordu.
Adımlarımı daha da hızlandırdım. Artık neredeyse koşuyordum. Karanlık sokaklarda, tek başıma. Ama yalnız değildim. Annem yanımdaydı, kehribarım yanımdaydı, ve içimde, Alara'nın ateşi vardı.
"Alara Bekle beni. Geliyorum."
Gece, sessizliğe bürünmüştü. Ama ben, o sessizliğin içinde, bir devrimin ayak seslerini duyuyordum. Alara'nın ayak seslerini. Ve ben, o sesin peşinden gidiyordum.
Nereye varacağımı bilmiyordum. Belki bir uçuruma, belki bir ateşe, belki de bir yeniden doğuşa. Ama nereye olursa olsun, gidiyordum. Çünkü Alara, bir devrimdi. Ve ben, devrimin içinde olmak istiyordum.
...
Güneş, malikanenin bahçesine vuruyor, çınar ağaçlarının yapraklarını altın rengine boyuyordu. Işık, taş duvarların arasından süzülüp yere düşen gölgeleri dans ettiriyordu. Alarayla geçirdiğim akşam yemeğinden sonra kendimi biraz daha iyi hissediyordum. O soslu makarna, o küçük papatya Basit şeylerdi belki, ama içimi ısıtmıştı.
Sırtımdaki yaralar hâlâ acıyordu, her hareketimde babamın kırbacını hatırlatan sızılarla doluydu. Ama artık dayanılmaz değildi. Belki de onun yanında olmak, her şeyi hafifletiyordu. Onun varlığı, bir ilaç gibiydi. Zehirli belki, ama iyileştirici.
Malikanenin bahçesinde yürüyordum. Alara'nın bana anlattığı papatyaları arıyordum. O kuytu köşeyi bulmuştum gerçekten. Duvarla çevrili, güneşi çok az gören ama yine de büyümeye devam eden minik çiçekler. Beyaz yaprakları, loş ışıkta bile parlıyordu.
Tıpkı bizim gibi, diye düşünmüştüm. Karanlıkta büyüyen, ama yine de hayata tutunan. Tıpkı Alara gibi. Onun da içinde bir yerlerde, bu papatyalar gibi kırılgan ama dirençli bir şey vardı. Belki de onu sevmemin sebebi buydu. Onun karanlığında, kendi ışığımı bulmuştum.
Tam o sırada, arkamda bir gölge hissettim. Öyle bir his ki, tüylerimi diken diken etti. İçgüdüsel olarak dönmek istedim, ama çok geçti.
Sert bir el, omzuma yapıştı. Parmaklar, etime saplanırcasına sıkıyordu. Diğer bir el, ağzımı kapattı. Kumaşın kloriform kokusu burnuma doldu. O tanıdık, o iğrenç koku. Babamın adamları, yine gelmişti.
Direnecek gücüm yoktu. Sırtımdaki yaralar, babamın darbeleri, Alara'nın yanında geçen o huzurlu anların ardından gelen bu ani saldırı Hepsi bir anda geri geldi. Gözlerim karardı. Dünya, başımın etrafında dönmeye başladı.
"Alara..."
Fısıldamak istedim, ama sesim çıkmadı. Dudaklarım, sadece şekil aldı. Onun adı, dilimin ucunda, boğazımda düğümlendi. Belki de son sözümdü bu. Belki de bir daha onu göremeyecektim.
Gözlerim kapanırken, son düşüncem onun adı oldu. Onun gülümsemesi. Restoranda oma papatya uzattığım an.
Ve sonra, her şey siyaha döndü. Ama karanlığın içinde, hâlâ onun adı vardı. Bir umut ışığı gibi parlıyordu. Alara.
Bilmiyordum, ama o gece, beni bulacaktı. Yine. Her zaman olduğu gibi. Çünkü Alara, sözünün eriydi. Ve ben, onun sözüne inanmıştım.
Bilinç, bir çivi gibi sert ve acımasızca geri geldi.
Gözlerimi açtığımda, ilk hissettiğim şey soğuktu. Öyle bir soğuktu ki, kemiklerime işliyor, kanımı donduruyordu. Rutubet kokusu, ciğerlerime doluyor, her nefes alışımda midemi bulandırıyordu. Bu koku, tanıdıktı. Karanlık, küf, pas ve ter kokusu. Levent'in deposu gibi, ama daha farklı. Daha eski, daha karanlık, daha ölümcül.
Başımı kaldırmaya çalıştım. Boynum, her hareketimde bir bıçak saplanıyormuş gibi acıyordu. Ağır, soğuk bir ağırlık bileklerimi kavramıştı. Zincirler. Tavandan sarkan kalın, paslı zincirler. Onların arasında sallanıyordum. Ayaklarım, yerden bir karış yüksekteydi. Gömleğim yırtılmış, sırtım çıplaktı. Havayı hissettim. Soğuk, nemli hava, sırtımdaki yaraların üzerinde geziniyor, acıyı daha da keskinleştiriyordu.
Her yerim ağrıyordu. Ama bu acı, tanıdıktı. Depoda geçen o günler, Levent'in işkenceleri Ama bu, başka bir yerdi. Daha soğuk, daha karanlık. Sanki bir mezardı burası. Benim için kazılmış bir mezar.
Ve karşımda, ellerinde siyah eldivenlerle, babam duruyordu.
Bir an için, onu tanımakta zorlandım. O her zamanki kusursuz takım elbisesi yoktu. Üzerinde koyu gri bir gömlek vardı, kolları dirseklerine kadar sıvanmıştı. Ellerindeki siyah deri eldivenler, kan ve terle parlıyordu. Bir sandalyede oturuyordu. Bacak bacak üstüne atmış, sırtını duvara yaslamış, sanki bir tiyatro seyircisi gibi bana bakıyordu. Yüzünde, o her zamanki ifadesizlik yoktu. Yerine, soğuk, acımasız, bir o kadar da hayal kırıklığına uğramış bir öfke vardı. Gözleri, beni delip geçiyordu. İçimdeki her şeyi görüyormuş gibi. Korkumu, çaresizliğimi, ama en çok da isyanımı.
Bir an için, göz göze geldik. O bakışta, yılların birikmiş hayal kırıklığı, kontrol edilemeyen bir öfke, ve belki de en ufak bir pişmanlık kırıntısı vardı. Ama hemen kayboldu. Yerine, o bildik, acımasız ifade geldi.
"Uyandın mı, oğlum?"
Sesi, alay doluydu. Sanki bu bir oyundu. Sanki ben, onun için bir hiçtim. Sanki karşısında kanlar içinde asılı duran, kendi oğlu değildi. Bir düşmandı. Bir haindi.
Boğazım, kupkuruydu. Her kelime, bir çakıl taşını yutar gibi acıtıyordu. Ama konuşmak zorundaydım. Ona, hâlâ dimdik ayakta olduğumu göstermeliydim.
"Baba" Sesim, o kadar kısıktı ki, neredeyse duyulmuyordu. "Ne yapıyorsun?"
Babam, ayağa kalktı. Sandalyesi, arkada hafifçe gıcırdadı. Elinde, kalın, siyah bir kırbaç vardı. Onu havada şaklattı. Ses, depoda yankılandı, duvarlara çarptı, bana geri döndü. Sanki bana vuruyordu.
"Ne yapıyorum?" diye tekrarladı, sanki sorum çok saçmaymış gibi. Yanıma yaklaştı. Her adımı, taş zeminde yankılanıyor, kalbimin atışına karışıyordu. "Sana terbiye veriyorum, Enes. O kaltak seni nasıl da büyülemiş. Kendinden geçirmiş, aklını çelmış, benim oğlumu benden soğutmuş. Ama ben, seni bu illetten kurtaracağım."
Yüzüme doğru eğildi. O kadar yakındı ki, nefesini duyabiliyordum. Pahalı kolonyasının kokusu, depodaki rutubet kokusuna karışıyor, mide bulandırıcı bir hal alıyordu.
"O bir kaltak değil!" Kelimeler, ağzımdan öyle bir öfkeyle fırladı ki, babam bir an için geri çekildi. Sırtımdaki yaraların acısına, zincirlerin soğukluğuna, her şeye rağmen, sesim güçlü, meydan okuyan bir tondaydı. "Onun adı Alara. Ve sen... sen ondan korkuyorsun. Onun gücünden, onun etkisinden, onun bana verdiği o özgürlük duygusundan korkuyorsun."
Babamın yüzü, bembeyaz kesildi. Sanki ona en büyük ihaneti yapmıştım. Sanki bir ayna tutmuştum yüzüne ve o, aynada kendini görmekten nefret ediyordu.
"Ben mi korkuyorum? Ben, Haluk Korkmaz mı? Bu şehrin en güçlü adamı mı? Seni aptal çocuk!"
Kırbacı havaya kaldırdı. Ağır, siyah deri, bir yılan gibi kıvrılıyordu. Gözlerimi kapadım.
İlk darbe, sırtıma indi.
Acı, öyle şiddetliydi ki, nefesim kesildi. Derim, bir anda yarıldı. Sanki ateşten bir bıçak, sırtımda bir yarık açmıştı. Kan, hemen akmaya başladı, sırtımdan aşağı süzülüyordu.
Dişlerimi sıktım. O kadar sıktım ki, çenem acıdı. Dudaklarımı yardım. Kanın tadı, ağzımda yayıldı. Çığlık atmamalıydım. Ona bu zevki vermemeliydim. Bu, onun için bir zafer olurdu. Benim için ise, en büyük yenilgi.
Gözlerimi açtım. Babamın gözlerinin içine baktım. O nefret dolu, çılgın bakışların içine.
"Alara..."diye
Fısıldadım, sadece kendimin duyabileceği bir sesle. Ama belki de, onun duymasını umarak.
"Alara, beni duyuyor musun?"
Cevap gelmedi. Sadece babamın öfkeli nefesi, kırbacın şaklaması ve kanımın yere damlama sesi vardı.
Ama içimde, bir ses vardı. Alara'nın sesi. O gece, ateşler içinde yatarken söylediği sözler: "Buradayım. Gitmiyorum. Hiçbir yere gitmiyorum."
O sözlere tutundum. Bir ip gibi. Bir umut ışığı gibi. Babamın karanlığında, kaybolmamak için.
