15. bölüm · Miras: kan bağı
Yeni bir başlangıç
Malikanenin büyük demir kapıları, önümde ağır ağır açıldı. Gıcırtılı ses, sabahın sessizliğinde bir çığlık gibi yankılandı. Güneş, henüz tam doğmamıştı; ilk ışıkları, taş duvarları altın rengine boyuyor, bahçedeki çınar ağaçlarının uzun gölgelerini yere seriyordu. İçeri adımımı attığımda, ciğerlerime dolan hava tanıdıktı. Toprak kokusu, çiçek kokusu, ve o hep var olan, tarif edemediğim ağırlık. Bu ev, her zaman ağırdı. Ama bugün, daha da ağırdı.
Koridorda bekleyen kalabalığı gördüm. Hizmetçiler, bahçıvanlar, şoförler Hepsi sıralanmış, sessizce bana bakıyordu. Gözlerinde, korku mu vardı, merak mı, yoksa saygı mı? Bilmiyordum. Umurumda da değildi. Benim gözlerim, merdivenlerin başında duran adamdaydı.
Babam.
Haluk Korkmaz, elleri arkasında, dimdik duruyordu. Üzerinde her zamanki gibi kusursuz kesimli siyah bir takım elbise vardı. Yüzü, o hep bildiğimiz ifadesizlikteydi. Ama gözleri... Gözleri, bu sefer farklıydı. O hep mesafeli, hep soğuk bakan gözler, şimdi üzerimdeydi. Beni süzüyor, tartıyor, belki de yargılıyordu. Ama ne düşündüğünü asla bilemezdim.
Yanından geçerken, bir an durdu. Bekledim. Bir şey söyleyecek sandım. Ama sadece elini kaldırdı, omzuma hafifçe dokundu. O kadar. Sonra, hiçbir şey söylemeden, yürüyüp gitti. Arkasından baktım. O dimdik duruş, o ağır adımlar Hiç değişmemişti. Ama o dokunuş, yılların suskunluğunu, belki de bir anlayışı taşıyordu. Belki de, sadece bir teslimiyetti. Bilmiyordum.
Tam arkamı dönüp odama yönelecektim ki, bir çığlık kopardı sessizliği.
"ENES!"
Ses, koridorda yankılandı, duvarlara çarptı, bana geri döndü. Selin yenge, kalabalığın arasından fırladı. Yüzü kıpkırmızıydı, gözleri yaşlarla doluydu. Saçları dağılmış, elbisesi buruşmuştu. Sanki günlerdir uyumamış gibiydi. Belki de uyumamıştı.
"Selin yenge" dedim, ama sözümü bitiremedim.
Üzerime yürüdü. O kadar hızlıydı ki, Can ve Melisa ancak yetişip tuttular kollarından. Çırpınıyor, kurtulmaya çalışıyordu.
"Kocamı nasıl öldürürsün?! Nasıl kıyarsın ona?! O senin amcandı! Kanındı! Kanındı, duymuyor musun?!"
Sesi, o kadar çatlak, o kadar acı doluydu ki, bir an için içim sızladı. Ama sonra, Levent'in yüzü geldi gözümün önüne. Depoda, bana işkence ederken ki gülüşü. Annemin mektubundaki o satırlar. "Onlar beni susturdu."
Dikildim olduğum yerde. Sesimi sakin tutmaya çalıştım, ama içimde bir volkan kaynıyordu.
"Selin yenge," dedim, her kelimeyi özenle seçerek. "Levent Amca, annemi öldürdü."
Selin yenge, bir an için durdu. Ama hemen yeniden bağırmaya başladı, daha da hırslı, daha da acı dolu.
"Yalan! Hepsi yalan! Sen ne diyorsun, Enes? Annen kaza yaptı! Herkes biliyor! Sen ne saçmalıyorsun?!"
"Kaza değildi, Selin yenge. Levent Amca'nın adamları, annemin arabasının frenlerine oynadı. Yoldan çıktı, uçurumdan yuvarlandı. Bir kaza süsü verdiler. Annem uçurumdan düşmesine rağmen ölmemisti.
Levent onu öldürttü."
Selin yenge'nin elleri havada kaldı. Ağzı açık, bana bakıyordu. Gözlerinde, öfke ile korku arasında gidip gelen bir ifade vardı.
"Sen... Sen yalan söylüyorsun Levent O yapmaz O iyi bir adamdı. İyi bir kardeşti. İyi bir babaydı."
Sesi, titriyordu. Kelimeler, boğazından zorla çıkıyordu.
Yaklaştım, gözlerinin içine baktım. O bakışımda, ne öfke vardı ne de küçümseme. Sadece bir gerçek vardı. Ve o gerçek, onu yıkacak kadar ağırdı.
"İyi bir adam, annemi öldürmez, Selin yenge. İyi bir adam, yeğenine işkence etmez. İyi bir adam, bir ailenin servetini çalmak için iki masum insanı öldürtmez. Bora Yalçın'ın babasını, annesini. Onları da Levent Amca öldürttü."
Ağzını açtı, bir şey söylemek istedi, ama kelimeler boğazında düğümlendi. Sadece hıçkırıklar çıkıyordu ağzından.
"Levent... Levent yapmaz... O... O..."
Eğildim, sesimi alçalttım. Sadece onun duyabileceği bir sesle konuştum.
"Levent Amca'nın itirafını dinlemek ister misin, Selin yenge? Kendi ağzından. Depoda bana yaptıklarını, annemi nasıl öldürttüğünü, Yalçın ailesini nasıl yok ettiğini. Hepsini anlattı. Ses kaydı var. İstersen, şimdi dinletirim."
Selin yenge, geri adım attı. Bir, iki, üç adım. Yüzü, bembeyaz kesilmişti. Dudakları titriyor, elleri titriyor, tüm vücudu titriyordu.
"Yalan... Yalan..." diye mırıldandı, ama sesinde artık inanç yoktu. Sadece bir çaresizlik, bir teslimiyet vardı.
Can ve Melisa, onu bıraktı. Selin yenge, duvara yaslandı, dizleri tutmuyordu. Ağlamaya başladı. Sessizce, hıçkırarak. O acı, o çaresizlik, o yıkılış Onu izlerken, bir an için içimde bir şey kıpırdadı. Ama hemen bastırdım.
Arkamı döndüm. Gözlerim, koridorda duran diğerlerine kaydı.
Alaz, duvara yaslanmış, başı öne eğik duruyordu. Üzerinde pahalı bir takım elbise vardı ama içi boşalmış gibiydi. Sanki o takım elbisenin içinde, gerçek bir insan değil de, bir hayalet duruyordu. Gözlerini kaldırıp bana baktı. O bakışta, ne öfke vardı ne de meydan okuma. Sadece korku vardı. Çıplak, katıksız, insanı küçülten bir korku.
"Enes" dedi, sesi kısıktı. "Enes, biz... Biz kuzeniz"
Yanına yürüdüm. Her adımımda, biraz daha küçülüyor, biraz daha büzüşüyordu.
"Kuzen mi, Alaz?" Dedim, sesim soğuktu. "O kulübede, bana su dolu kovaya başımı daldırırken de kuzen miydik? Bana mum damlaları dökerken de kuzen miydik?"
Alaz, cevap veremedi. Sadece başını öne eğdi, sustu.
Yiğit, onun yanında, daha da küçülmüştü. Sanki yere girmek istiyor, yok olmak istiyor gibiydi. Elleri ceplerinde, omuzları çökmüş, yüzü yere dönüktü. Bana bakmıyordu bile. Bakamıyordu.
İkisine de bir şey söylemedim. Sadece, yanlarından geçip gittim. Ama o sessizlik, binlerce kelimeden daha ağırdı. Adımlarım, taş zeminde yankılanıyor, koridor boyunca ilerliyordum. Arkamda, Selin yenge'nin hıçkırıkları, Alaz'ın korkusu, Yiğit'in sessizliği Ve önümde, daha gidecek çok yol vardı.
Merdivenlere geldiğimde, bir an durdum. Arkama baktım. Babam, hâlâ merdivenlerin başında duruyor, bana bakıyordu. Yüzünde, yine hiçbir ifade yoktu. Ama gözlerinde, bir şey vardı. Anlayamadım.
Başımı salladım, ona. Cevap vermedi. Sadece, başını hafifçe eğdi, o kadar.
Döndüm, yürümeye devam ettim. Artık, bu evde her şey değişmişti. Ve ben, artık o küçük, çaresiz Enes değildim.
Koridorun sonuna geldiğimde, durdum. Ayaklarım, taş zemine mıhlanmış gibiydi. İlerleyemiyordum. Çünkü karşımda, yıllardır kardeşim sandığım, güvendiğim, sevdiğim, ama aslında hiç tanımadığım bir hayalet duruyordu.
Maya.
Siyah bir elbise giymişti. Başı öne eğik, elleri önünde kenetlenmiş, öylece duruyordu. Karanlık saçları, omuzlarına dökülüyor, yüzünün yarısını kapatıyordu. Yüzünde, o hep bildiğimiz soğuk, ifadesiz bakış vardı. Ama ben, o bakışın ardında bir şeyler olduğunu biliyordum. Çünkü onu tanıyordum. Ya da tanıdığımı sanıyordum. Korku muydu bu? Pişmanlık mı? Yoksa sadece, her şeyin bittiğini bilmenin verdiği o derin, tarifsiz teslimiyet mi?
Adımlarımı attım. Her adımda, yıllar geride kalıyor, her adımda, o masum, sevgi dolu kızın hayali gözümün önünden siliniyordu. Maya'nın tam karşısında durdum. O kadar yakındım ki, nefesini duyabiliyordum. Ama aramızda, koca bir uçurum vardı. İhanetin, yalanın, kaybettiğim yılların açtığı koca bir uçurum.
Uzun bir an, ikimiz de konuşmadık. Sadece birbirimize baktık. Onun gözlerinde, o soğuk, buz gibi bakışın altında, bir şeyler arıyordum. O eski Maya'dan bir iz, bir kırıntı, bir pişmanlık belirtisi Ama bulamıyordum. Ya da bulmak istemiyordum.
Derin bir nefes aldım. Sesimi sakin tutmaya çalıştım, ama içimdeki fırtına, sesime yansıyordu.
"Maya."
Tek kelime. Ama içinde bir dünya vardı. İhanetin acısı, kaybedilen güven, yılların biriktirdiği her şey. O isim, şimdi dilimde bir yara gibiydi.
Maya, başını kaldırdı. Gözlerinde, o soğuk ifade vardı. Ama dudakları... Dudakları titriyordu. Çok hafif, neredeyse fark edilmeyecek bir titreme. Ama ben gördüm.
"Enes."
Sesi, kısık ve boğuktu. Sanki onca yıl, o masum, sevgi dolu, korunmaya muhtaç kızı oynamaktan sesi kısılmış gibiydi. Sanki o rol, onun gerçek sesini, gerçek benliğini yutmuş gibiydi.
Sordum. Cevabını bilmeme rağmen sordum. Belki de, ondan duymak istiyordum. Belki de, hâlâ içimde bir umut vardı.
"Pişman mısın?"
Maya, bir an için sustu. Gözleri, benden kaçtı, yere kaydı. Elleri, önünde biraz daha sıkıldı. Sonra, başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. O bakışta, o soğuk ifade vardı. Ama altında, bir şey daha vardı. Acı mıydı? Yoksa sadece, rolünün gereğini yapıyor muydu?
Başını iki yana salladı.
"Pişman değilim. Levent'in kızıyım. Ona sadıktım."
Sözler, ağzından öyle rahat, öyle doğal çıktı ki, sanki yıllardır bu cevabı vermeye hazırlanmış gibiydi. Sanki içinde, en ufak bir pişmanlık, en ufak bir vicdan azabı yoktu.
İçimde bir şey koptu. O an, o son umut da yok oldu. Artık, gözümde o eski Maya yoktu. Sadece, karşımda duran, Levent'in kızı, bir hain vardı.
Sesimi sakin tutmaya çalıştım. Ama içimdeki volkan, kaynamaya devam ediyordu.
"Levent öldü. Ona olan sadakatin bitti. Şimdi, ne olacaksın?"
Maya, cevap vermedi. Sadece başını öne eğdi, sustu. O sessizlik, binlerce kelimeden daha ağırdı. O sessizlik, bir itiraftı belki de. Ya da sadece, bir çaresizlikti.
Bekledim. Belki bir şey söyler diye. Belki, o soğuk maskenin altından, bir insan çıkar diye. Ama sadece sessizlik vardı.
Arkamı döndüm. Ona sırtımı dönmek, aslında geçmişe, o güvendiğim, sevdiğim yıllara sırtımı dönmekti. Ama dönmek zorundaydım. Çünkü artık, o yıllar yoktu. O Maya yoktu.
Odamın kapısına yürüdüm. Arkamda, koridorun sonunda, bir hayalet duruyordu. Can, Cemile ve Melisa, sessizce peşimden geldi. Kapıyı açtım, içeri girdim. Son bir kez arkama baktım. Maya, hâlâ oradaydı, başı öne eğik, kıpırdamadan.
Kapıyı kapattım.
Dışarıda, malikane sessizliğe gömüldü. Ama içimdeki fırtına, dinmek bilmiyordu. Maya'nın sözleri, kulaklarımda yankılanıyordu: "Pişman değilim." Belki de, gerçekten pişman değildi. Belki de, onun için ben, sadece bir görev, bir hedeftim. Ve görevini tamamlamıştı.
Ama ben, onu unutmayacaktım. Ne yaptığını, kim olduğunu, neye dönüştüğünü. Asla unutmayacaktım.
...
Ertesi sabah, güneş malikanenin camlarından vurup odamı doldurduğunda, hâlâ uyumamıştım. Yatağımda öylece yatmış, tavana bakmış, Maya'nın sözlerini düşünmüştüm. "Pişman değilim." Bu iki kelime, gece boyunca zihnimde yankılanıp durmuş, uykumu kaçırmıştı. Ama artık düşünmenin zamanı geçmişti. Artık, harekete geçme zamanıydı.
Can, Cemile ve Melisa, tam güneş doğarken odama geldiler. Kapı vuruldu, içeri girdiler. Üçünün de yüzünde, aynı kararlılık vardı. Aynı ateş. Üçü de benim için, her şeyi riske atmış, bu karanlık yolda benimle yürümüş insanlardı. Şimdi, yolun sonuna gelmiştik. Artık hesap günüydü.
Masanın etrafına oturduk. Önümde, bir kağıt vardı. Üzerinde üç isim yazılıydı: Alaz, Yiğit, Maya. Her birinin yanında, bana yaptıklarının listesi vardı. Alaz'ın kulübede suya daldırışları, mum damlaları, kahkahaları. Yiğit'in korkuyla karışık bakışları, ama yine de yapılanlara ortak oluşu. Maya'nın ise Maya'nın yıllar süren ihaneti, annemin mektubunu Levent'e anlatışı, depoda yüzüme karşı söylediği o soğuk sözler.
Parmağım, kağıdın üzerinde gezdirdim.
"Bugün, hesap günü." Sesim, beklediğimden daha sakindi. "Alaz, Yiğit ve Maya Onlar da benim çektiğim acıyı çekecekler. Ama elimizde kalmasınlar. Onlara, bana yaptıklarının aynısını yapacağız."
Can, başını salladı. O her zamanki rahat tavrıyla değil, ciddi, kararlı bir ifadeyle konuştu.
"Alaz ve Yiğit'i biz hallederiz. Seninle birlikte. O kulübede sana yaptıklarını unutmadım, Enes. Her saniyesini hatırlıyorum. O su kovasına başını soktuklarında, senin çırpınışlarını, nefes almak için verdiğin mücadeleyi Ben orada yoktum ama bana anlattığında, içimde bir ateş yanmıştı. O ateş, hâlâ sönmedi."
Can'ın sözleri, içimi ısıttı. Arkadaşım, yıllar sonra bile o acıyı unutmamıştı. Benimle birlikte taşıyordu.
Melisa, söz aldı. Gözleri, önce bana, sonra Cemile'ye kaydı.
"Maya'yı kim yapacak?"
Soru, havada asılı kaldı. Maya Onun adı, hâlâ içimde bir yara gibiydi. Ama o yarayı kapatmanın, belki de acıyla yüzleşmekten geçtiğini biliyordum. Bir an düşündüm. Kim yapmalıydı? Ben mi? Hayır. Benim ona yapacaklarım, belki de çok ağır olurdu. Çünkü içimde, hâlâ o eski Maya'ya dair bir şeyler vardı. Ona kıyamazdım. Ama birileri, ona yaptıklarının bedelini ödetmeliydi.
Gözlerim, Cemile'ye kaydı. Cemile, sessizce oturuyor, ellerini masada birleştirmiş, bana bakıyordu. Onun da Maya'ya bir hesabı vardı. Bora Yalçın tehdit ederken, Maya, Levent'in yanındaydı. Soylu İnşaat'ın başına gelen belaların, Cemile'nin babasının çektiği korkuların bir parçasıydı.
"Cemile, Maya'yı sen ve Melisa yapacaksınız. O, sana da ihanet etti. Babanı tehdit edenlerin yanında oldu."
Cemile'nin gözleri doldu. Dudakları titredi. Ama başını salladı, gözyaşlarını tutmaya çalışarak.
"Yaparım." Sesi, titriyordu ama kararlıydı. "Ona, bana yaptıklarının bedelini ödeteceğim. Babamı o kadar korkuttular ki, geceleri uyuyamaz oldu. Annemle fısıldaşır, ben duymayayım diye kapıları kilitlerlerdi. Maya, bunların hepsini biliyordu. Biliyordu ve yine de yaptı."
Melisa, elini Cemile'nin omzuna koydu, hafifçe sıktı. Ona güç vermek ister gibi.
"Birlikte yapacağız. Yalnız değilsin, Cemile. İkimiz birlikte, ona hesabını soracağız."
Cemile, Melisa'ya baktı, minnetle. Başını salladı, bu sefer daha güçlüydü.
ayağa kalktım. Sandalyem, arkada hafifçe gıcırdadı. Arkadaşlarıma baktım. Üçü de ayağa kalktı. Dört arkadaş, dört savaşçı.
"Öyleyse, başlayalım."
Kapıya yürüdüm. Arkamda, onların ayak sesleri. Koridorda ilerlerken, malikanenin ağır sessizliğini yarıyorduk. Yan odalarda, Selin yenge'nin hıçkırıkları hâlâ duyuluyordu. Ama ben, onu duymuyordum artık. Sadece, önümdeki hesabı düşünüyordum.
Merdivenlerden indik. Bodrum katına yöneldik. Oradaki odalar, yıllardır kullanılmıyordu. Ama bugün, kullanılacaktı. Kapıyı açtığımda, rutubet kokusu yüzüme çarptı. Ama umurumda değildi. Can, yanımda duruyor, yüzünde aynı kararlılıkla.
"Önce Alaz ve Yiğit," dedim. "Sonra Maya."
Can, başını salladı. "Alaz'ı sen mi istiyorsun, yoksa ben mi?"
Düşündüm. Alaz, bana en çok acı çektirenlerden biriydi. Çocukluğumun kabusu. Ama aynı zamanda, onunla yüzleşmek, belki de geçmişi kapatmak demekti.
"Alaz'ı ben hallederim. Yiğit'i sen."
Can, gülümsedi. O her zamanki güven veren gülümsemesiyle.
"Tamam. Ama sakın fazla ileri gitme, Enes. Onu öldürmek yok. Sadece, acısını tatsın."
Başımı salladım. "Biliyorum. Sadece, bana yaptıklarının aynısını yapacağım. Fazlası değil."
Melisa ve Cemile, diğer odaya yöneldi. Maya'yı bekliyorlardı.
derin bir nefes aldım. Artık, geri dönüş yoktu. Kapıyı açtım. İçeride, Alaz ve Yiğit, sandalyelere bağlanmış, korkuyla bekliyorlardı. Alaz, bana baktı. Gözlerinde, o bildik kibir yoktu. Sadece korku vardı. Yiğit ise, başını öne eğmiş, bana bakmıyordu bile.
Alaz'ın karşısında durdum. Uzun bir an, gözlerinin içine baktım.
"Alaz," dedim, sesim sakindi. "Çocukluğumu hatırlıyor musun? O kulübede bana yaptıklarını. Her şeyi, hatırlıyorum. Su varili, mum, açlık, susuzluk. Günlerce süren işkence."
Alaz'ın dudakları titredi. "Enes... Enes, lütfen Çocuktuk.Bilmiyordum."
"Bilmiyor muydun? O zaman şimdi öğreneceksin. Aynı acıyı çekeceksin. Tıpkı benim çektiğim gibi."
Can, yan tarafta duran su dolu kovayı getirdi. Bende Alaz'ın başını tuttup, suya daldırdım.
Alaz, çırpınmaya başladı. Elleri, ayakları, her yeri kıvranıyordu. Tam boğulacakken, başını sudan çıkardım.
soğukkanlılıkla sordu. "Nasıl? Güzel, değil mi? Bana yaptığın zaman da aynı zevki almıştın."
Alaz, öksürüyor, nefes almaya çalışıyordu. "Lütfen... Lütfen yeter"
bir mum yaktım. Alaz'ın koluna doğru eğdim. Sıcak damlalar, tenine düştü. Alaz, acıyla bağırdı.
"Bunu da hatırlıyor musun? O kulübede, bana mum damlaları dökerken çok eğlenmiştin."
Alaz, ağlamaya başladı. "Özür dilerim, Özür dilerim Enes Lütfen dur"
Ama ben, durmadım. Onlara ölümden beterini yapacaktım.
Bir kaç saat sonra bodurmq geldik.
Bodrum katına indiğimizde, rutubet kokusu ciğerlerimi doldurdu. Yıllardır kullanılmayan bu yer, adeta zamanın durduğu bir mezarlık gibiydi. Duvarlardaki nem lekeleri, paslanmış demir kapılar, yerlerdeki toz tabakas Ama en çok da, o sandalyelere bağlanmış iki figür vardı ki, bakmaya bile dayanamıyordum.
Alaz ve Yiğit.
Alaz, başını öne eğmiş, titriyordu. O kibirli, mağrur, her zaman tepeden bakan kuzenim, şimdi bir fare gibiydi. Üzerindeki pahalı gömlek terden sırılsıklamdı, saçları dağılmış, yüzü bembeyaz kesilmişti. Yiğit ise, onun yanında, daha da küçülmüştü. Gözlerini yere dikmiş, sanki yok olmak istiyor gibiydi.
Can, yanımda duruyor, sessizce bekliyordu. Ona döndüm.
"Alaz’ı ben hallederim. Yiğit’i sen."
Can, başını salladı. "Tamam. Ama dediğim gibi, fazla ileri gitme. Onları öldürmek yok. Sadece, tatsınlar."
Başımı salladım. "Biliyorum."
Alaz’ın karşısına geçtim. Uzun bir an, gözlerinin içine baktım. O korku dolu, çaresiz gözler. Çocukluğumda, aynı gözlerle bana bakmıştı, ama o zaman korku değil, zevk vardı içinde. Şimdi ise, sadece korku.
"Alaz." Sesim, o kadar soğuktu ki, kendim bile ürperdim. "Şimdi Çocukluğumu hatırlıyor musun? O kulübede bana yaptıklarını. Su varili, mum, işkence Her şeyi hatırlıyorum." Bu sözleri bir kaç defa tekrarlayıp aklına yerleştirmek istiyordum.
Alaz, başını kaldırdı. Dudakları titriyordu, gözleri yaşlarla doluydu. "Enes… Enes, lütfen Çocuktuk o zaman Bilmiyordu Ne yaptığımı bilmiyordum. Babamın emriydi. Mecbur kaldım. Lütfen"
Eğildim, yüzüne iyice yaklaştım. Nefesini duyabiliyordum. Ter kokuyordu, korku kokuyordu.
"Bilmiyor muydun? O zaman şimdi öğreneceksin. Aynı acıyı çekeceksin. Tıpkı benim çektiğim gibi. Aynı o baban gibi."
Can, yan taraftan su dolu kova boşlatıp yeni su doldurdu. Su o kadar soğuktu ki, buharı tütüyordu. Tıpkı depodaki gibi. Tıpkı Levent’in adamlarının başımı daldırdığı o varil gibi.
Alaz’ın saçlarından tuttum. Başını geriye çektim, gözlerinin içine baktım. O korku dolu, çaresiz gözler.
"Şimdi, hatırla, Alaz. O kulübede, bana yaptıklarını hatırla."
Başını suya daldırdım.
Alaz, çırpınmaya başladı. Elleri, ayakları, her yeri kıvranıyordu. Kabarcıklar çıkıyor, suyun yüzeyi dalgalanıyordu. Tam ciğerleri dolacak gibi olduğunda, başını sudan çıkardım.
Alaz, öksürüyor, nefes almaya çalışıyor, suyu tükürüyordu. Yüzü kızarmış, gözleri kan çanağına dönmüştü.
"Nasıl? Güzel, değil mi? Bana yaptığın zaman da aynı zevki almıştın."
Alaz, nefes nefese, "Lütfen… Lütfen yeter enes yalvarırım" diye inledi.
Bir mum yaktım. Alev, karanlıkta titredi. Alaz’ın gözleri, o alevde büyüdü, korkuyla baktı.
"Bunu da hatırlıyor musun? O kulübede, bana mum damlaları dökerken çok eğlenmiştin."
Mumu, Alaz’ın koluna doğru eğdim. Sıcak damlalar, tenine düşmeye başladı. Alaz, acıyla bağırdı. Çırpındı, iplerden kurtulmaya çalıştı.
"Dur! Dur, lütfen! Enes, yapma!"
"Durmayacağım. Sen durmadın. Günlerce durmadın."
Mumu, kolunda gezdirdim. Her damla, bir çığlık, bir yalvarış. Ama ben, durmadım. Çünkü onun yalvarışları, benim acımı unutturmuyordu. Onun gözyaşları, annemin gözyaşlarını silmiyordu.
Saatlerce devam ettim. Su varili, mum, açlık, susuzluk Alaz’a, bana yaşattıklarımın aynısını yaşattım. Her şeyi. Eksiksiz.
Alaz, artık bitkin düşmüştü. Yalvarıyor, ağlıyor, af diliyordu. Ama ben, durmadım.
Sonra, sıra Yiğit’e geldi.
Yiğit, sandalyesinde titriyor, gözlerini benden kaçırıyordu. Can, onun yanına gitti, başını tuttu. Ama ben, durdurdum onu.
"Dur, Can. Ben yapacağım."
Yiğit’in karşısına geçtim. O korku dolu, çaresiz gözler. Alaz’ın gölgesinde büyümüş, onun yaptıklarını sessizce izlemiş, bazen gülmüş, bazen de korkmuştu. Ama yine de yapmıştı.
"Yiğit."
Yiğit, başını kaldırdı. Gözleri yaşlarla doluydu, dudakları titriyordu.
"Enes… Enes, lütfen Ben yapmak istemedim Alaz zorladı Ben çocuktum Korktum"
"Korktun, evet. Ama yine de yaptın. O kulübede, bana işkence edilirken, sen de oradaydın. Sen de gördün. Sen de duydun çığlıklarımı. Ama durdurmadın. Ses çıkarmadın. Sadece izledin."
Yiğit, ağlamaya başladı. Hıçkırıklarla, gözyaşları içinde, yalvarıyordu.
"Özür dilerim… Özür dilerim Enes Ne olur"
Eğildim, yüzüne baktım. O korku dolu, çaresiz gözlerine.
"Şimdi, sen de korkacaksın. Ama yine de, bunu yaşayacaksın. Çünkü izlemekle yetinmek, yapmakla aynı şeydir, Yiğit. Sen de onlarla birlikte suçlusun."
Can, Yiğit’in başını tuttu, suya daldırdı.
Yiğit, çırpınmaya başladı. Ama o, Alaz gibi bağırmadı, bağıramadı. Sadece kabarcıklar çıkardı, sessizce, çaresizce.
Başını sudan çıkardığımda, öksürüyor, nefes almaya çalışıyordu. Gözleri, bana bakıyordu. O bakışta, korku vardı, pişmanlık vardı, belki de bir anlayış.
Mumu yaktım. Yiğit’in koluna doğru eğdim. Sıcak damlalar, tenine düştü. Yiğit, acıyla irkildi. Ama ses çıkarmadı. Sadece dişlerini sıktı, sessiz kaldı.
"Ağlamıyorsun, Yiğit. Ağlamayacak mısın? O kulübede, ben ağlarken, sen de ağlamıştın, hatırlıyor musun? Ama yine de izlemiştin."
Yiğit’in gözleri doldu. Ama yine de ağlamadı. Sadece başını öne eğdi, sustu.
Saatlerce devam ettim. Su varili, mum, açlık, susuzluk Yiğit’e, Alaz’a yaptıklarımın aynısını yaşattım. Ama o, Alaz gibi bağırmadı, yalvarmadı. Sadece sessiz kaldı. Ve o sessizlik, Alaz’ın çığlıklarından daha ağırdı.
Can, arkadan izliyordu. Yüzünde, en ufak bir acıma yoktu. Çünkü o da biliyordu. Bu, sadece bir intikam değil, bir hesaplaşmaydı. Geçmişle, acıyla, kaybedilen yıllarla.
Sonunda, durdum.
Alaz ve Yiğit, sandalyelerinde bitkin, yorgun, perişan bir haldeydi. Alaz, hıçkırıyor, Yiğit ise sessizce ağlıyordu.
Onlara baktım. İçimde, ne bir sevinç vardı, ne de bir pişmanlık. Sadece boşluk.
"Bitti," dedim, sesim kısıktı. "Artık, hesabınız ödendi."
Arkamı döndüm, Can’la birlikte odadan çıktım. Koridorda, Melisa ve Cemile’nin olduğu odaya yöneldim. Sırada, Maya vardı.
Ve onunla yüzleşmek, Alaz ve Yiğit’le yüzleşmekten çok daha zor olacaktı. Çünkü Maya, sadece bir düşman değildi. O, bir zamanlar kardeşim gibiydi. Ve bir kardeşe ihanet etmek, bir düşmana ihanet etmekten çok daha ağırdı.
Alaz ve Yiğit’in odasından çıktığımda, ellerim hâlâ titriyordu. Ama bu titreme, öfkeden değil, içimde biriken onca yılın ağırlığından, sonunda boşalmış olmanın verdiği garip bir halsizlikten kaynaklanıyordu. Koridorda yürürken, adımlarım ağırlaştı. Can, yanımda sessizce ilerliyordu. Ne soru soruyor, ne de bir şey söylüyordu. Sadece yanımdaydı.
Maya’nın olduğu odanın kapısına geldiğimizde, durdum. Elim, kapı kolunda. Ama içeri giremedim. İçimde, bir şey beni tutuyordu. Belki de, onun gözlerine bakmaya cesaret edemiyordum. Belki de, onun acı çekişini görmeye dayanamıyordum.
Kapı aralıktı. İçeriden, su sesleri geliyordu, birinin çırpındığını duyabiliyordum. Ve bir sessizlik. Maya’nın sessizliği.
Kapıyı yavaşça araladım. İçeri baktım.
Cemile, Maya’nın karşısında duruyordu. Gözleri doluydu, elleri titriyordu, ama durmuyordu. Maya, sandalyeye bağlanmış, başı öne eğikti. Siyah elbisesi, suyla sırılsıklamdı. Saçları, yüzüne yapışmış, damlalar süzülüyordu.
Melisa, arkada bekliyordu. Yüzünde, en ufak bir acıma yoktu. Sadece, soğuk bir kararlılık vardı.
Cemile, Maya’nın karşısında durdu, eğildi, yüzüne baktı. Sesinde, öfke vardı, acı vardı, ama aynı zamanda bir kırgınlık da vardı.
"Maya. Enes’e ihanet ettin. Ona güvendik, seni kardeşimiz gibi sevdik. Sen ise, bizi sattın."
Maya, başını kaldırdı. Yüzünde, o soğuk ifade vardı. Ama gözleri… Gözleri, korkuyla doluydu. O soğuk maskenin altından, bir insan çıkıyor gibiydi.
"Levent’in kızıyım. Ona sadıktım."
Cemile, öfkeyle bağırdı. Sesi, odada yankılandı.
"Levent öldü! Artık ona sadakat yok! Sadece sen varsın! Ve sen, hesap vereceksin!"
Melisa, su dolu kovayı getirdi. Cemile, Maya’nın başını tuttu. Maya, kıpırdamadı. Sadece, gözlerini kapadı.
Cemile, başını suya daldırdı.
Maya, çırpınmaya başladı. Ama ses çıkarmadı. Sadece kabarcıklar çıkarıyordu. Elleri, ayakları kıvranıyor, ipler geriliyor, ama ses çıkmıyordu.
Cemile, başını sudan çıkardı. Maya, öksürüyor, nefes almaya çalışıyordu.
"Nasıl? Güzel mi? Enes de böyle çırpınmıştı. Senin yüzünden."
Maya, cevap vermedi. Sadece nefes almaya çalışıyordu.
Cemile, bir mum yaktı. Alev, karanlıkta titredi. Maya’nın koluna doğru eğdi. Sıcak damlalar, tenine düştü. Maya, acıyla irkildi. Dudaklarını ısırdı, gözlerini kapadı. Ama ses çıkarmadı.
Melisa, arkadan konuştu. Sesi, soğuk ve sakindi.
"Ağlamıyorsun, Maya. Ağlamayacak mısın? Enes, senin için ağladı. Depoda, ona işkence ederken, senin gözlerine bakıp ağladı."
Maya’nın gözleri doldu. Yaşlar, yanaklarından süzülmeye başladı. Ama yine de ağlamadı. Sadece dişlerini sıktı, sessiz kaldı. O sessizlik, bağırmaktan daha ağırdı.
Cemile, saatlerce devam etti. Su varili, mum, açlık, susuzluk Maya’ya, bana yaşattıklarının aynısını yaşattı.
Ben, kapının aralığından, sessizce izledim.
Maya’nın her çırpınışında, depodaki günler gözümün önünden geçti. Suya daldırıldığım anlar, mum damlalarının tenimi yakışı, Maya’nın o soğuk, nefret dolu bakışları.
Ama aynı zamanda, gözümün önüne başka bir Maya da geliyordu. Kütüphanede kitapları karıştıran Maya. Bana not bırakan, "dikkatli ol" diye fısıldayan Maya. Yiğit’le bahçede konuşurken, bana umut veren Maya.
O Maya, şimdi yoktu. Karşımda, acı çeken, sessizce ağlayan, ama yine de pes etmeyen bir başka Maya vardı.
Cemile, sonunda durdu. Bitkin, yorgun, perişan bir haldeydi. Maya’nın karşısında durdu, ona baktı.
"Bitti," dedi, sesi kısıktı. "Artık, hesabın ödendi."
Maya, başını kaldırdı. Gözleri, kıpkırmızıydı, dudakları çatlamıştı. Ama yüzünde, o soğuk ifade yoktu artık. Sadece acı vardı.
Melisa, kapıya doğru yürüdü. Beni görünce, durdu. Göz göze geldik. Hiçbir şey söylemedi, sadece başını salladı, geçti.
Cemile de çıktı. Koridorda, Can’ın yanına gitti, sessizce durdu.
Ben, hâlâ kapının aralığındaydım. İçeride, Maya yalnızdı. Başı öne eğik, yerdeki su birikintisine bakıyordu.
İçeri girdim.
Ayak seslerimi duydu. Başını kaldırdı, bana baktı. O bakışta, ne öfke vardı ne de korku. Sadece bir teslimiyet vardı. Belki de, bir anlayış.
"Enes."
Sesi, kısıktı, boğuktu. Ama içinde, bir şey vardı. Pişmanlık mıydı, yoksa sadece yorgunluk muydu, bilmiyordum.
Karşısında durdum. Uzun bir an, konuşmadık. Sadece birbirimize baktık.
"Acıttı mı?" diye sordum.
Maya, başını salladı. "Evet."
"Beni de acıtmıştı. Depoda. Her gün, her saat, her saniye."
Maya’nın gözleri doldu. Ama ağlamadı. Sadece başını eğdi.
"Biliyorum."
Sustum. Bir an için, ona ne söyleyeceğimi bilemedim. Onu affetmeyecektim, bunu biliyordum. Ama ona yapılanların, benim acımı hafifletmediğini de biliyordum. Sadece, herkes aynı acıyı çekmişti. Ve artık, her şey bitmişti.
"Bitti, Maya. Artık, hesabın ödendi. Alaz’ın, Yiğit’in, senin. Ama bu, benim acımı dindirmedi. Sadece, herkes aynı şeyi yaşadı."
Maya, başını kaldırdı. Gözleri, yaşlarla doluydu.
"Ne olacak şimdi?"
Ona baktım. O korku dolu, çaresiz gözlerine.
"Bilmiyorum. Ama burada, bu evde, bu şehirde kalamazsın. Gideceksin. Hepiniz gideceksiniz."
Maya, başını salladı. Cevap vermedi.
Arkasını döndüm, kapıya yürüdüm. Kapıyı açtım, tam çıkacaktım ki, arkamdan sesi geldi.
"Enes."
Durdum.
"Üzgünüm. Her şey için üzgünüm."
Söyleyecek bir şeyim yoktu. Onu affetmeyecektim. Ama belki de, affedilmeyi beklemiyordu.
Kapıyı kapattım, çıktım. Koridorda, arkadaşlarım beni bekliyordu. Can, Cemile, Melisa. Üçü de yorgun, üçü de bitkin. Ama üçü de buradaydı, benim için.
"Bitti," dedim. "Artık, her şey bitti."
Can, omzuma elini koydu. "Hadi, çıkalım buradan."
Birlikte, merdivenlere yöneldik. Arkamızda, bodrum katı, karanlığa gömülüyordu. Alaz, Yiğit, Maya Hepsi orada, acılarıyla baş başa.
Ama ben, artık arkama bakmıyordum. Çünkü önümde, yeni bir hayat vardı. Annemin hatırasıyla, arkadaşlarımın sevgisiyle, ve kehribarın sıcaklığıyla.
...
Bir gün geçti. Alaz ve Yiğit’in, Maya’nın çığlıkları sustu. Bodrum katı, yeniden o eski, ağır sessizliğe büründü. Ama içimdeki fırtına, dinmek bilmiyordu. Maya’nın sözleri, kulaklarımda yankılanıp duruyordu. “Pişman değilim.”
O gece uyuyamadım. Yatağımda öylece yattım, tavana baktım, annemi düşündüm. Maya’yı düşündüm. Onu ilk gördüğüm anı, internet kafedeki o fotoğrafı, arka sokakta kurtardığım o geceyi. Sonra, kütüphanede bana not bırakışını, “dikkatli ol” diye fısıldayışını. Yiğit’le bahçede konuşurken gülüşünü. Ona duyduğum güveni, sevgiyi, kardeşlik hissini. Hepsi yalan mıydı? Onca yıl, oynadığı bir rolden ibaret miydi?
Sabah olduğunda, kararımı vermiştim. Maya’yla yüzleşmeliydim. Ona, içimdekileri söylemeli, belki de ondan duymak istediğim o son sözleri duymalıydım.
Bodrum katına indim. Koridorlar, hâlâ o rutubet kokusunu taşıyordu. Adımlarım, taş zeminde yankılanıyor, sessizliği yarıyordu. Maya’nın olduğu odanın kapısına geldim. Bir an durdum. İçimde, tarifsiz bir ağırlık vardı.
Kapıyı açtım.
Oda, loş ve sessizdi. Tek bir pencere vardı, onun da perdeleri sıkı sıkı çekilmişti. Işık, sadece kapının aralığından sızıyordu. Maya, yerde yatıyordu. Sırt üstü değil, yan dönmüş, dizlerini karnına çekmiş, küçülmüştü. Siyah elbisesi, hâlâ ıslaktı. Kollarındaki yanık izleri, koyu kırmızı lekeler halinde duruyordu. Saçları, dağılmış, yüzüne yapışmıştı. Nefes alıyordu, ama zorlukla. Her nefesinde, ince bir inilti duyuluyordu.
Kapıyı kapattım. Sesimi duydu. Kıpırdandı, başını çevirdi, bana baktı.
Gözleri, kıpkırmızıydı. Uykusuzluktan mı, ağlamaktan mı, yoksa işkencenin verdiği acıdan mı, bilmiyordum. Dudakları çatlamış, mosmor olmuştu. Yüzünde, o soğuk, ifadesiz bakış yoktu artık. Sadece acı vardı. Saf, katıksız, insanı küçülten bir acı.
"Maya."
Sesim, beklediğimden daha yumuşak çıktı. Oysa içimde, bir volkan kaynıyordu.
"Enes."
Sesi, o kadar kısıktı ki, duymakta zorlandım. Sanki onca yıl, o masum kızı oynamaktan, o yalanları sıralamaktan sesi kısılmış gibiydi.
Yere oturdum, karşısına. Aramızda, sadece birkaç adım vardı. Ama aramızda, koca bir uçurum vardı. İhanetin, yalanın, kaybettiğim yılların açtığı koca bir uçurum.
Uzun bir an, ikimiz de konuşmadık. Sadece birbirimize baktık. Ben, onun gözlerinde bir şeyler arıyordum. O eski Maya’dan bir iz, bir pişmanlık belirtisi, bir kırılma noktası. O ise, belki de affedilmeyi beklemeden, sadece anlaşılmak istiyordu.
Sessizliği bozdum. Sorularım, yıllardır içimde birikmişti. Artık sorma zamanıydı.
"Neden, Maya? Neden bize ihanet ettin? Neden onca yıl rol yaptın? Neden beni sattın?"
Maya, gözlerini kaçırdı. Yere baktı, sustu.
"Seni kardeşim gibi sevdim. Sana güvendim. Annemin mektubunu seninle paylaştım. Kehribarı, her şeyi. Sana anlattığım her şeyi, Levent’e taşıdın."
Maya’nın gözleri doldu. Ama yine de konuşmadı. Sadece, dudaklarını ısırdı, sessiz kaldı.
İçimdeki öfke, artık kontrol edilemez hale gelmişti. Sesimi yükselttim, odada yankılandı.
"KONUŞ! Neden yaptın bunu bana?!"
Maya, başını kaldırdı. Gözlerinde, yaşlar vardı. Ama sesi, şaşırtıcı derecede sakindi. Sanki bu anı, yıllardır bekliyormuş gibi.
"Çünkü sen, hep mutluydun, Enes."
Sözü, içime saplandı. Ne demek istiyordu?
"Annen vardı, baban vardı, arkadaşların vardı. Bir ailen vardı. Bir evin vardı. Her şeyin vardı. Benim ise hiçbir şeyim yoktu. Sadece Levent vardı. Ve o, bana 'bir gün her şey senin olacak' dedi. Ben de ona inandım."
Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Ağlamayacaktım.
"Her şey mi? Annemin ölümü mü? Benim işkence çekmem mi? Bora’nın ailesinin yok olması mı? Bunlar mıydı her şey?"
Maya, başını salladı. Gözyaşları, yanaklarından süzülüyor, yerdeki su birikintisine karışıyordu.
"Bilmiyordum. Bilmiyordum ne yaptığını. Sadece, babam dedi, ben de dinledim. Ona güvendim. Çünkü o, bana sahip çıkan tek kişiydi. Ama depoda… Depoda senin gözlerine bakarken O zaman anladım. Ne kadar yanlış yaptığımı."
gözlerim doldu. Sesim titriyordu.
"Anladın mı? Geç kaldın, Maya. Çok geç."
Maya, ağlamaya başladı. Hıçkırıklarla, gözyaşları içinde, konuştu.
"Biliyorum. Çok geç. Affetmeni beklemiyorum. Sadece… Sadece bilmeni istedim. O depoda, sana baktığımda İçimde bir şey koptu. O an anladım, senin benim için ne kadar önemli olduğunu. Ama çok geçti. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Levent, seni öldürecekti. Ben de… Ben de izledim. Çaresizdim."
Sustum. Ona bakıyordum. O çaresiz, yorgun, bitkin haline. Belki de, gerçekten pişmandı. Belki de, o depoda, gözlerinde gördüğüm o anlık pişmanlık, gerçekti.
Ama bu, onu affedeceğim anlamına gelmiyordu. Çünkü affetmek, unutmak demekti. Ve ben, unutamazdım.
Ayağa kalktım. Maya’ya baktım, son bir kez.
"Maya, seni affetmeyeceğim. Bunu bil. Yaptıklarını asla unutmayacağım. Annemi, bana yaptıklarını, her şeyi."
Maya, başını salladı. Ağlıyordu, sessizce.
"Ama öldürmeyeceğim de. Çünkü sen, benim kardeşim gibiydin. Ve bir zamanlar, seni gerçekten sevmiştim."
Arkamı döndüm. Kapıya yürüdüm.
Arkamdan, Maya’nın sesi geldi. O kadar kısıktı ki, duymakta zorlandım. Ama duydum.
"Enes."
Durdum.
"Teşekkür ederim. Her şey için. Seni seviyordum. Gerçekten."
Cevap vermedim. Kapıyı açtım, çıktım, kapattım.
Koridorda, bir an durdum. Sırtımı duvara dayadım, gözlerimi kapadım. İçimde, tarifsiz bir boşluk vardı. Ne bir sevinç, ne bir pişmanlık, ne de bir öfke. Sadece boşluk.
Ama aynı zamanda, hafif bir huzur da vardı. Çünkü artık, her şey bitmişti. Maya’yla yüzleşmiştim. Ona söyleyeceklerimi söylemiş, ondan duymak istediklerimi duymuştum. Ve şimdi, yoluma devam edebilirdim. Annemin hatırasıyla, arkadaşlarımın sevgisiyle, ve kehribarın sıcaklığıyla.
Malikanenin büyük salonu, yıllardır bu ailenin en önemli kararlarının alındığı yerdi. Babam, bu salonda oturur, emirler verir, şehrin kaderini belirlerdi. Levent Amca, bu salonda kibirle gülümser, kirli planlarını yapardı. Annem, bu salonda piyano çalar, ben küçükken ona hayranlıkla bakardım.
Bugün, bu salonda, bir karar daha alınacaktı. Ama bu karar, diğerlerinden farklıydı. Bu karar, bir sondu.
Büyük avizenin ışığı, salonu aydınlatıyor, mermer zemine vuruyordu. Duvarlardaki tablolar, atalarımın yüzleri, sessizce bana bakıyordu. Sanki onlar da bu anı izliyor, belki de yargılıyorlardı.
Karşımda, onlar duruyordu. Selin yenge, Alaz, Yiğit ve Maya.
Selin yenge, yüzü solgun, gözleri kıpkırmızıydı. Ağlamaktan şişmişti. Alaz, başı öne eğik, ellerini önünde kenetlemiş, korkuyla bekliyordu. Yiğit, onun yanında, daha da küçülmüş, yere bakıyordu. Maya ise, en arkada, başı öne eğik, sessizdi.
Arkamda, Can, Cemile ve Melisa duruyordu. Onlar, benim yeni ailemdim. Beni yalnız bırakmayan, bu karanlık yolda benimle yürüyen insanlar.
Derin bir nefes aldım. Sözlerimi önceden hazırlamıştım. Ama şimdi, karşılarında dururken, kelimeler boğazımda düğümleniyordu. Ağır bir sessizlik vardı. Herkes, ne diyeceğimi bekliyordu.
Konuştum. Sesim, salonda yankılandı.
"Levent Amca, yaptıklarının bedelini ödedi. Ama siz, onun gölgesinde yaşamaya devam edemezsiniz. Bu evde, bu şehirde, bu ülkede, sizin için yer yok."
Selin yenge, hemen atıldı. Öfkeyle, acıyla bağırdı. Sesinde, hâlâ bir inat vardı.
"Bizi nereye göndereceksin? Burası bizim evimiz! Bizim malımız! Levent'in emeği, Levent'in hakkı! Bize böyle yapmaya hakkın yok!"
Selin yenge,ye döndüm. Onun acısını anlıyordum. Kocasını kaybetmişti, evini kaybediyordu, her şeyini kaybediyordu. Ama Levent'in yaptıkları, bunların hepsinden ağırdı.
"Selin yenge" dedim, sesimi yumuşatmaya çalışarak. "Levent Amca'nın tüm mal varlığına el konuldu. Bu ev, benim. Bu şehir, benim. Ve siz, buradan gideceksiniz."
Selin yenge, geri adım attı. Yüzü, bembeyaz kesilmişti. Dudakları titriyordu, söyleyecek sözü kalmamıştı.
Alaz, atıldı. Sesinde, hâlâ bir kibir kırıntısı, bir meydan okuma vardı. Ama o ses, titriyordu.
"Enes, biz kuzeniz! Kanımız! Aynı kandanız! Bizi nereye göndereceksin? Bu ev, bizim de evimizdi!"
Alaz'a döndüm. Gözlerinin içine baktım. O korku dolu, çaresiz gözlerine. Çocukluğumda, aynı gözlerle bana bakmıştı, ama o zaman korku değil, zevk vardı içinde.
"Kuzen mi, Alaz? O kulübede, bana işkence ederken kuzen miydik? Suya daldırırken, mumla yakarken kuzen miydik?"
Alaz, başını öne eğdi, sustu. O kibir, o meydan okuma, yok olup gitmişti.
"Sizi, yurt dışına göndereceğim. Uzaklara. Orada, yeni bir hayat kuracaksınız. Ama bir şartla."
Yiğit, korkuyla sordu. Sesinde, bir umut vardı belki de. Ya da sadece merak.
"Ne şartı?"
Gözlerimi, Maya'ya diktim. Maya, başını kaldırmış, bana bakıyordu. Gözlerinde, yaşlar vardı. Ama konuşmuyordu. Sadece bekliyordu.
"Bir daha asla, bu ülkeye dönmeyeceksiniz. Bir daha asla, benim yolumla kesişmeyeceksiniz. Bir daha asla, adımı anmayacaksınız. Sizin için, Enes Korkmaz öldü."
Sözlerim, salonda yankılandı. Duvarlara çarptı, bana geri döndü. Bir an, herkes sustu. Selin yenge, ağlamaya başladı. Hıçkırıkları, sessizliği yarıyordu.
"Oğlum... Oğlum nereye gideceğiz? Ne yapacağız? Bu evde büyüdük, bu şehirde yaşadık. Her şeyimiz burada. Bizi sürgüne mi gönderiyorsun?" Bunların hepsi para içindi ne beni ne babamı ne annemi umursamayan ilk fırsatta atmaya kalkan insanlardı.
Selin yenge'ye yaklaştım. Sesimi alçalttım, sadece onun duyabileceği bir sesle konuştum.
"Size yetecek kadar para var, Selin yenge. Rahat yaşarsınız. İyi bir evde, güzel bir hayatınız olur. Ama bir daha, bu şehre adım atarsanız, sonuçlarına katlanırsınız. Levent Amca'nın yaptıklarını asla unutmayın. Onun yüzünden annem öldü, ben işkence gördüm, Bora'nın ailesi yok oldu. Bunların hesabı, sizin üzerinizde değil. Ama bu evde kalmanız, bu şehrin size tahammül etmesi, adaletsizlik olur."
Selin yenge, başını salladı. Artık direnecek gücü kalmamıştı.
Alaz, başını kaldırdı. Gözlerinde, bir an için bir şey parladı. Ama hemen söndü.
"Tamam. Gideceğiz."
Sesi, kısıktı, boğuktu. İçinde, ne öfke vardı ne de kibir. Sadece bir teslimiyet vardı.
Yiğit, sessizce başını eğdi. Hiçbir şey söylemedi. Belki de, söyleyecek sözü kalmamıştı.
Maya, bana baktı. Gözlerinde, yaşlar vardı. Ama konuşmadı. Sadece başını salladı. O baş sallayışta, ne vardı? Pişmanlık mı, kabullenme mi, yoksa sadece bir vedaydı? Bilmiyordum. Ve bilmek de istemiyordum.
Arkamı döndüm. Onlara sırtımı dönmek, aslında geçmişe, o acı dolu yıllara sırtımı dönmekti. Ama dönmek zorundaydım. Çünkü artık, yeni bir hayat vardı önümde. Annemin hatırasıyla, arkadaşlarımın sevgisiyle, ve kehribarın sıcaklığıyla.
Salondan çıkarken, arkamda bıraktığım sessizliği duyabiliyordum. Selin yenge'nin hıçkırıkları, Alaz'ın derin nefesleri, Yiğit'in sessizliği, ve Maya'nın... Maya'nın ne olduğunu bilmiyordum.
Kapıdan çıktım. Koridorda, adımlarım hızlandı. Can, arkamdan seslendi.
"Enes, iyi misin?"
Durdum. Arkama baktım. Can, Cemile, Melisa Üçü de bana bakıyor, endişeyle.
Gülümsedim. İlk kez, gerçekten gülümsüyordum.
"İyiyim. Artık, her şey bitti."
Can, gülümsedi. "Hadi, gidelim. Bugün, yeni bir başlangıç."
Birlikte, malikaneden çıktık. Güneş, yüzümüze vuruyor, yeni bir günün habercisiydi.
Arkamda, geçmiş kalıyordu. Levent'in gölgesi, Alaz'ın korkusu, Yiğit'in sessizliği, Maya'nın ihaneti Hepsi, orada kalıyordu.
Önümde, yepyeni bir hayat vardı. Arkadaşlarımla, annemin hatırasıyla, ve kehribarın sıcaklığıyla. Ve en önemlisi, özgürlükle.
Malikanenin önünde, arabalar bekliyordu. Üç siyah araba, motorları çalışır vaziyette, kapıları açılmıştı. Şoförler, saygıyla başlarını eğmiş, bekliyorlardı. Bahçedeki çınar ağaçlarının yaprakları, hafif bir rüzgarla sallanıyor, sessiz bir veda fısıldıyordu sanki.
Selin yenge, Alaz ve Yiğit, valizlerini yüklerken, Maya bir an için durdu. Elinde küçük, siyah bir valiz vardı. Başını kaldırdı, bana baktı. Gözlerinde, ne olduğunu tam anlayamadığım bir ifade vardı. Korku muydu, pişmanlık mı, yoksa sadece bir vedaydı?
Yanına yürüdüm. Her adımımda, yıllar geride kalıyor, her adımda, o masum, sevgi dolu kızın hayali gözümün önünden siliniyordu. Maya’nın tam karşısında durdum. O kadar yakındım ki, nefesini duyabiliyordum. Ama aramızda, koca bir uçurum vardı. İhanetin, yalanın, kaybettiğim yılların açtığı koca bir uçurum.
"Maya. Gitmeden önce, bir şey söylemek istiyorum."
Sesim, beklediğimden daha sakindi. Oysa içimde bir fırtına kopuyordu.
Maya, başını kaldırdı. Gözlerinde, yaşlar vardı. Ama o soğuk, ifadesiz bakış yoktu artık. Sadece acı vardı. Belki de, bir anlayış.
"Söyle."
Sesi, o kadar kısıktı ki, duymakta zorlandım. Sanki onca yıl, o masum kızı oynamaktan, o yalanları sıralamaktan sesi kısılmış gibiydi.
Gözlerinin içine baktım. O kahverengi gözler, bir zamanlar bana güven veren, bana kardeşlik hissettiren gözler. Ama şimdi, sadece bir yabancıya bakıyordum.
"Seni affetmeyeceğim. Bunu bil."
Maya’nın dudakları titredi. Ama bir şey söylemedi. Bekledi.
"Ama unutmayacağım da. Ne yaptığını, kim olduğunu, neye dönüştüğünü. Asla unutmayacağım."
Sözlerim, ağır bir yük gibi, aramıza düştü.
"Sen, benim kardeşim gibiydin. Bir zamanlar, seni gerçekten sevmiştim. O yüzden, belki... Belki bir gün, her şey değişir. Belki bir gün, yolun düşer, gelirsin. Ama o gün, bugün değil."
Maya, ağlamaya başladı. Gözyaşları, yanaklarından süzülüyor, siyah elbisesine damlıyordu. Hıçkırıklarını tutmaya çalışıyor, ama başaramıyordu.
"Enes Üzgünüm. Her şey için üzgünüm. Annen için, sana yaptıklarım için, her şey için."
Ellerini kaldırdı, yüzünü kapattı. Omuzları sarsılıyor, sessizce ağlıyordu.
Bir an için, ona sarılmak istedim. O eski Maya’ya, o kardeşim sandığım kıza. Ama yapamadım. Çünkü aramızda, artık kapatamayacağım bir yara vardı.
Başımı salladım. Sadece başımı salladım.
"Biliyorum. Git şimdi. Kendine iyi bak."
Maya, başını kaldırdı. Gözleri, kıpkırmızıydı, yüzü gözyaşlarından sırılsıklamdı. Bir an için, sanki bir şey söylemek istedi. Dudakları kıpırdadı, ama ses çıkmadı. Sonra, vazgeçti.
Arkasını döndü, arabaya yürüdü. Adımları ağırdı, omuzları çökmüştü. Kapıyı açtı, içine oturdu. Bir kez daha bana baktı. Camdan, son bir kez.
Göz göze geldik. O bakışta, ne vardı? Pişmanlık mı, kabullenme mi, yoksa sadece bir vedaydı? Belki de, hiçbir zaman bilemeyecektim.
Kapı kapandı. Motor çalıştı.
Arabalar, malikanenin önünden ayrıldı. Arkalarından baktım, ta ki gözden kaybolana kadar. Selin yenge'nin arabası, Alaz ve Yiğit’in arabası, ve Maya’nın arabası. Üç araba, üç ayrı kader. Üçü de, geçmişte kalıyordu.
Rüzgâr, yaprakları savuruyor, bahçedeki çınar ağaçları hışırdıyordu. Güneş, bulutların arasından çıkmış, ışığını malikanenin taş duvarlarına vuruyordu. Her şey, eskisi gibiydi. Ama hiçbir şey, eskisi gibi değildi.
Can, yanıma geldi. Sessizce durdu, baktı.
"İyi misin, Enes?"
Başımı salladım. Ama iyi miydim, bilmiyordum. İçimde, tarifsiz bir boşluk vardı. Ama aynı zamanda, hafif bir huzur da vardı. Çünkü artık, her şey bitmişti. Geçmiş, orada kalıyordu.
"İyiyim," dedim. "Sadece Biraz yorgunum."
Melisa, arkamdan konuştu. "Dinlenmelisin. Uzun bir yolculuk oldu."
Cemile, elini omzuma koydu. "Biz buradayız. Yalnız değilsin."
Onlara döndüm. Can, Cemile, Melisa. Beni yalnız bırakmayan, bu karanlık yolda benimle yürüyen insanlar. Onlar, benim yeni ailemdi.
"Teşekkür ederim," dedim. "Hepinize teşekkür ederim."
Can, gülümsedi. "Ne demek? Takımız biz. Sonuna kadar."
Birlikte, malikaneye geri döndük. Arkamda, geçmiş kalıyordu. Levent’in gölgesi, Alaz’ın korkusu, Yiğit’in sessizliği, Maya’nın ihaneti Hepsi, orada kalıyordu.
Önümde, yepyeni bir hayat vardı. Arkadaşlarımla, annemin hatırasıyla, ve kehribarın sıcaklığıyla. Ve en önemlisi, özgürlükle.
Gökyüzüne baktım. Güneş, bulutların arasında parlıyor, ışığını yeryüzüne saçıyordu. Annem, orada bir yerlerdeydi. Bana gülümsüyor, belki de "Aferin oğlum," diyordu.
Kehribarı cebimden çıkardım, avucuma aldım. Hâlâ sıcaktı. Hâlâ annemin kokusunu taşıyordu.
"Huzur içinde yat, anne," diye fısıldadım. "Artık her şey bitti. İntikamın alındı. Adalet yerini buldu. Huzur içinde yat."
Kehribarı göğsüme götürdüm, dudaklarıma bastırdım. Sonra, cebime koydum.
Artık, yeni bir başlangıçtı. Ve ben, bu başlangıca hazırdım.
Arabalar, malikanenin önünden ayrılıp gözden kaybolduğunda, bir sessizlik çöktü üzerime. Öyle derin, öyle ağır bir sessizlikti ki, sanki tüm dünya durmuş, sadece ben kalmıştım. Rüzgâr durmuş, ağaçlar susmuş, kuşlar uçup gitmişti. Malikanenin taş duvarları, bu sessizliği yutuyor, içine hapsediyor, bana geri vermiyordu.
Arkamı döndüm, içeri yürüdüm. Ayak seslerim, taş zeminde yankılanıyor, koridorlarda kayboluyordu. Hizmetçiler odalarına çekilmiş, perde arkasından sessizce izliyor olmalıydılar. Ama umurumda değildi. Sadece yürüyordum. Her adımımda, geçmiş geride kalıyor, her adımımda, ağırlık biraz daha hafifliyordu.
Büyük salona girdim. Burası, yıllardır bu ailenin en önemli kararlarının alındığı yerdi. Babam, bu salonda oturur, emirler verir, şehrin kaderini belirlerdi. Levent Amca, bu salonda kibirle gülümser, kirli planlarını yapardı. Annem, bu salonda piyano çalar, ben küçükken ona hayranlıkla bakardım. Ve bugün, bu salonda, bir devir kapanmıştı.
Duvarlardaki tablolara baktım. Babamın babası, dedem. Sert bakışlı, gururlu bir adam. Onun zamanında, bu aile daha da güçlüymüş. Yanında, babaannem. Yumuşak yüzlü, hüzünlü bir kadın. Genç yaşta ölmüş, dedem bir daha evlenmemiş. Sonra, babam. Gençliğinde çektirilmiş bir fotoğraf, gözlerinde hırs, dudaklarında kararlılık. Annem... Annem.
Annemin fotoğrafının önünde durdum. O güzel, sıcak yüz. O şefkat dolu gözler. Beni kucağına alışı, saçlarımı okşayışı, ninniler söyleyişi. Bir zamanlar, bu salonda piyano çalardı. Beethoven, Chopin, Mozart. Parmakları tuşlarda gezerken, yüzünde öyle huzurlu bir ifade olurdu ki
Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Ağlamayacaktım.
"İyi misin, Enes?"
Can'ın sesi, arkamdan geldi. Dönmedim. Sadece başımı salladım.
"İyiyim. Sadece Yorgunum."
Yorgundum. Ama sadece bedenen değil, ruhen de yorgundum. Yılların biriktirdiği acı, öfke, intikam ateşi Hepsi, bir anda sönmüş, geride kocaman bir kül yığını bırakmıştı.
Melisa, arkadan konuştu. Sesi, her zamanki gibi sakindi, ama içinde bir sıcaklık vardı.
"Hak ettin. Dinlenmelisin. Uzun bir yolculuktu."
Cemile, yanıma geldi, elini omzuma koydu. Eli sıcaktı, güven veriyordu.
"Biz buradayız. Yalnız değilsin, Enes. Asla."
Arkama döndüm. Onlara baktım. Can, Cemile, Melisa. Üçü de bana bakıyor, endişeyle, sevgiyle. Beni yalnız bırakmayan, bu karanlık yolda benimle yürüyen insanlar.
Gözlerim doldu. Ama bu sefer, acıdan değil, minnetten.
"Teşekkür ederim." Sesim titriyordu. "Siz olmasaydınız, ben bunu başaramazdım. Annemin intikamını alamazdım, Levent'i durduramazdım, kendimi bulamazdım."
Can, gülümsedi. O her zamanki rahat, güven veren gülümsemesiyle.
"Ne demek? Takımız biz. Sonuna kadar."
Cemile, ağlıyordu. Ama bu sefer, acıdan değil, mutluluktan ağlıyordu. Gözyaşları, yanaklarından süzülüyor, gülümsemesine karışıyordu.
Melisa, kollarını açtı, hepimizi kendine çekti. Dört arkadaş, birbirimize sarıldık. Sımsıkı, hiç bırakmayacak gibi. Bu yaşananlar asla aklımdan gitmeyecek anılardı. Bir kere yaşanmış ama bir ömür aklımda kalacak sözlerdi.
O an, malikane yalnızlıkla doluydu belki. Ama ben, yalnız değildim. Annemin hatırası vardı, kehribarın sıcaklığı vardı, ve arkadaşlarımın sevgisi vardı. Onlar, benim yeni ailemdiler.
Sarılmaktan ayrıldık. Can, omzuma vurdu.
"Hadi, bugünlük bu kadar. Yarın, yeni bir gün. Dinlenmeye ihtiyacın var."
Başımı salladım. "Haklısın. Yarın, yeni bir başlangıç."
Birlikte, salondan çıktık. Arkamda, tablolar, geçmişin sessiz tanıkları, duruyordu. Ama ben, artık arkama bakmıyordum. Çünkü önümde, yepyeni bir hayat vardı.
Merdivenlere yöneldik. Can, Cemile ve Melisa, odalarına dağıldı. Ben, odama çıktım. Kapıyı açtım, içeri girdim. Her şey, eskisi gibiydi. Kitaplar, eşyalar, annemin kehribarının durduğu küçük kutu Ama ben, artık aynı değildim.
Pencerenin önüne geçtim, dışarı baktım. Güneş, batıyordu. Gökyüzü, kırmızıya, turuncuya, mora boyanmıştı. Muhteşem bir manzaraydı. Ama içimde, o manzaradan daha büyük bir huzur vardı.
Kehribarı cebimden çıkardım, avucuma aldım. Hâlâ sıcaktı. Hâlâ annemin kokusunu taşıyordu.
"Bitti, anne," diye fısıldadım. "Her şey bitti. Levent öldü, Maya gitti, Alaz, Yiğit, Selin yenge Hepsi gitti. Artık özgürüz."
Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Çünkü artık, ağlayacak bir şeyim kalmamıştı. Sadece huzur vardı.
Kehribarı dudaklarıma götürdüm, öptüm. Sonra, cebime koydum. Kalbimin üzerine, en yakın yere.
Kapı vuruldu. Can'ın sesi geldi.
"Enes, hazır mısın? Akşam yemeği hazır. Birlikte inelim."
Gülümsedim. "Geliyorum."
Kapıyı açtım, çıktım. Koridorda, Can, Cemile ve Melisa beni bekliyordu. Üçü de gülümsüyor, üçü de mutluydu.
Birlikte, merdivenlerden indik. Aşağıda, sofra kurulmuş, yemekler hazırdı. Hizmetçiler, saygıyla bekliyordu. Ama ben, onlarla değil, arkadaşlarımla oturmak istiyordum.
"Bugün, yemek odasında değil, bahçede yiyelim," dedim.
Can, şaşırdı. "Bahçede mi? Hava serin olmaz mı?"
"Serin olur. Ama güzel olur."
Birlikte, bahçeye çıktık. Çınar ağaçlarının altında, eski bir taş masanın etrafına oturduk. Hizmetçiler, yemekleri getirdi, sofrayı kurdu.
Güneş, batmıştı. Gökyüzü, yıldızlarla doluyordu. Ay, incecik bir hilal, ağaçların arasında parlıyordu.
Can, kadehini kaldırdı.
"Yeni bir başlangıca!"
Cemile, gülümseyerek kadehini kaldırdı. "Yeni bir başlangıca!"
Melisa, sessizce kadehini kaldırdı, başıyla onayladı.
Ben, kadehimi kaldırdım. Gökyüzüne baktım, yıldızlara, aya.
"Anneme. Ve özgürlüğe."
Dört kadeh, havada buluştu. Kristal sesi, bahçede yankılandı.
O gece, uzun uzun konuştuk. Geçmişten, gelecekten, hayallerden. Can, üniversiteyi kazanacağını söyledi. Cemile, babasının işlerini büyüteceğini. Melisa, okumaya devam edip, avukat olacağını.
Ben, onları dinledim. Gülümsedim. İçimde, tarifsiz bir huzur vardı.
Sabaha karşı, dağıldık. Odama çıktım, pencerenin önüne geçtim. Güneş, yeni doğuyordu. İlk ışıkları, bahçeyi altın rengine boyuyordu.
Kehribarı çıkardım, avucuma aldım. Sıcaklığı, annemin nefesi gibiydi.
"Huzur içinde yat, anne. Artık her şey bitti. Yeni bir gün doğuyor. Ve ben, yeni bir başlangıca hazırım."
...
Güneş, yükseldi. Işığı, odamı doldurdu. Ben, o ışığın içinde, gülümsedim. Ve biliyordum ki, annem de oradaydı. Gülümsüyor, bana bakıyordu.
Huzur içinde yat, anne. Artık, her şey bitti. Ve ben, özgürdüm.
Sabah oldu. Güneş, malikanenin bahçesine vuruyor, çınar ağaçlarının yapraklarını altın rengine boyuyordu. Kuşlar, dallarda cıvıldaşıyor, rüzgâr yaprakları hafifçe sallıyor, yeni bir günün tazeliği her yere yayılıyordu. Odamın penceresinde durmuş, dışarı bakıyordum. Ellerim, camın soğuk yüzeyinde. Ama içim, ılık bir bahar sabahı gibiydi.
Kehribar, avucumdaydı. Onu depoda bulmuştum. İşkence odasının bir köşesinde, tozların arasında, unutulmuş, terk edilmiş, yapayalnız. Sanki beni bekliyor gibiydi. Sanki annem, bana "Buradayım, beni bul," diyor gibiydi.
Kehribarı avucuma aldım, sıcaklığını hissettim. O sıcaklık, annemin nefesi gibiydi. O sıcaklık, çocukluğumdu, annemin kucağıydı, onun bana söylediği ninnilerdi, saçlarımı okşayışıydı.
Dudaklarıma götürdüm, fısıldadım.
"Bitti, anne. Levent öldü. Maya gitti. Alaz, Yiğit, Selin yenge Hepsi gitti. Artık özgürüz."
Gözlerim doldu. Ama ağlamadım. Çünkü artık, ağlayacak bir şeyim kalmamıştı. Acı çekmiştim, kaybetmiştim, savaşmıştım, kazanmıştım. Ve şimdi, geriye sadece huzur kalmıştı. Annem, artık huzur içinde yatabilirdi. Ve ben, yeni bir hayata başlayabilirdim.
Kapı vuruldu. Can'ın sesi geldi, neşeli, heyecanlı.
"Enes, hazır mısın? Okula geç kalacağız! Cemile çoktan arabaya bindi, Melisa da geliyor!"
Gülümsedim. Kehribarı dikkatle cebime, kalbimin üzerine koydum. Omzuma çantamı aldım. Bir kez daha odama baktım. Kitaplar, eşyalar, annemin fotoğrafı, yılların biriktirdiği her şey. Ama ben, artık aynı değildim. Bu oda, geçmişin bir hatırasıydı. Ben, geleceğe bakıyordum.
Kapıyı açtım, çıktım.
Koridorda Can, Cemile ve Melisa beni bekliyordu. Üçü de gülümsüyor, üçü de heyecanlıydı. Can'ın elinde kitaplar, Cemile'nin omzunda çantası, Melisa'nın elinde bir kahve bardağı. Sıradan bir sabah gibiydi. Ama hiçbir şey, sıradan değildi.
Can, kaşlarını kaldırdı. "Patron, bugün biraz geç kaldın. Neyse ki biz sabırlıyız."
Gülümsedim. "Kusura bakmayın. Biraz düşündüm."
Cemile, merakla sordu. "Ne düşündün?"
Cebimdeki kehribara dokundum. "Yarını düşündüm. Geleceği. Yeni bir başlangıcı."
Melisa, başını salladı, anlayışla. "En güzeli de bu. Geçmişe takılıp kalmamak."
Birlikte, merdivenlerden indik. Ayak seslerimiz, koridorda yankılanıyor, malikanenin sessizliğini yarıyordu. Hizmetçiler, saygıyla başlarını eğdi, geçip gittik. Dış kapıya vardığımızda, bir an durdum.
Arkama baktım. Malikanenin taş duvarları, yılların yorgunluğunu taşıyordu. Çınar ağaçları, rüzgârda hışırdıyor, sanki bir şeyler fısıldıyordu. Pencerelerde, annemin hayaleti var mıydı? Bilmiyordum. Ama onun orada olduğunu hissediyordum. Bana bakıyor, gülümsüyor, belki de "Aferin oğlum," diyordu.
Arkama bakmadan yürüdüm. Geçmiş, orada kalıyordu. Levent'in gölgesi, Alaz'ın korkusu, Yiğit'in sessizliği, Maya'nın ihaneti Hepsi, orada kalıyordu. Onları geride bırakıyordum. Çünkü önümde, yepyeni bir hayat vardı.
Arabaya bindik. Can, direksiyona geçti. Cemile, ön koltukta, Melisa ve ben arkada. Güneş, yüzümüze vuruyor, ısıtıyordu. Radyoda, eski bir şarkı çalıyordu. Can, aynadan bana baktı.
"Enes, bugün tarih sınavımız var. Çalıştın mı?"
Güldüm. "Çalıştım. Hem de çok iyi çalıştım."
Cemile, şaşırdı. "Gerçekten mi? Ne zamandır ders çalışmıyordun."
"Bazen, hayatta en önemli dersler, okulda öğrenilmiyor."
Melisa, gülümsedi. "Bu sözü bir yere not et, Enes. İleride ünlü olursan, alıntılanır."
Can, arabayı çalıştırdı. Motorun sesi, bahçede yankılandı. Malikanenin kapıları, arkamızda kapandı. Geride, geçmiş kalıyordu. Önümüzde, yol uzanıyordu. Uzun, belki de dikenli. Ama artık, korkmuyordum. Çünkü yanımda arkadaşlarım vardı. Çünkü içimde annemin kehribarı vardı. Çünkü artık, özgürdüm.
Cemile, camdan dışarı baktı. "Bugün hava çok güzel. Sanki her şey yeniden başlıyor gibi."
Can, gülümsedi. "Zaten başlıyor. Yeni bir gün, yeni bir başlangıç."
Melisa, sessizce başını salladı. "Ve biz, birlikte."
Birlikte. Kelime, içime işledi. Birlikte, her şeyin üstesinden gelmiştik. Birlikte, savaşmış, kazanmış, kaybetmiş, yeniden bulmuştuk. Ve şimdi, birlikte, yeni bir hayata adım atıyorduk.
Okula doğru ilerlerken, gökyüzüne baktım. Maviydi, tertemizdi. Kuşlar, süzülüyor, özgürlüğün şarkısını söylüyordu. Annem, orada bir yerlerdeydi. Gülümsüyor, bana bakıyordu.
Kehribarı cebimden çıkardım, avucuma aldım. Hâlâ sıcaktı. Hâlâ annemin kokusunu taşıyordu. Dudaklarıma götürdüm, öptüm. Sonra, cebime koydum. Kalbimin üzerine, en yakın yere.
"Huzur içinde yat, anne. Artık, her şey bitti. Ve ben, yeni bir başlangıca hazırım."
Can, aynadan bana baktı. "Ne diyorsun, Enes? Kendi kendine konuşuyorsun."
Gülümsedim. "Anneme söylüyordum. Artık, her şeyin yolunda olduğunu."
Can, başını salladı, anlayışla. "Öyle. Her şey yolunda."
Cemile, neşeyle bağırdı. "Okula vardık! Hadi, geç kalmayalım!"
Arabadan indik. Güneş, yüzümüze vuruyor, okulun bahçesi rengârenk çiçeklerle doluydu. Öğrenciler, koşuşturuyor, gülüyor, konuşuyordu. Sıradan bir sabah gibiydi. Ama benim için, her şey yeniydi.
Can, omzuma vurdu. "Hadi patron, tarih sınavında da birinci olalım."
Güldüm. "Olalım."
Birlikte, okula girdik. Arkamda, geçmiş kalıyordu. Levent'in gölgesi, Alaz’ın korkusu, Yiğit’in sessizliği, Maya’nın ihaneti Hepsi, orada kalıyordu. Önümde, yepyeni bir hayat vardı. Arkadaşlarımla, hatıralarımla, annemin kehribarıyla.
Ve en önemlisi, özgürlüğümle.
Güneş, yükseliyor, ışığı her yere yayılıyordu. Ben, o ışığın içinde, gülümsüyordum. Ve biliyordum ki, annem de oradaydı. Gülümsüyor, bana bakıyor, belki de "Aferin oğlum," diyordu.
Yeni bir gün, yeni bir başlangıç. Ve ben, bu başlangıca hazırdım.
