24. bölüm · Miras: kan bağı
Kara kartal
Araba, hastaneye doğru sanki zamanın dışında ilerliyordu.
Her şey yavaşlamıştı. Sokak lambalarının ışıkları, camda uzayan sarı çizgiler halinde akıp geçiyordu. Ama ben, onları görmüyordum bile. Gözlerim yoldaydı, ama aklım başka bir yerdeydi. Başka bir zamanda. Başka bir acının içindeydi.
Yıllar önce, aynı yoldan geçmiştim. Aynı korkuyla, aynı çaresizlikle. Annemin hastenede olduğunu söyeldiklerinde babamın adamlarıyla bu yollardan geçiyordum. Ama o zaman, yanımda kimse yoktu. Şimdi ise, Alara vardı. Ama korku, aynı korkuydu. Belki daha da büyüktü.
Direksiyonu öyle bir sıkıyordum ki, parmak eklemlerim bembeyaz olmuştu. Deri, kemiklerime işliyor, acı hissetmeme rağmen gevşetemiyordum. Sanki direksiyonu bırakırsam, ben de dağılacaktım. Sanki o an, tutunduğum tek sağlam şeydi.
Terliyordum. Soğuk terliyordum. Alnımdan süzülen damlalar, gözlerime kaçıyor, yakıyordu. Ama silmek için elimi kaldıramıyordum. Çünkü elim direksiyondan çekilirse, her şey bitecekti. Her şey sona erecekti.
Sessizdim. Ama bu sessizlik, boş bir sessizlik değildi. İçimde kopan fırtınanın, dışarı vuran dalgalarının susturulmuş haliydi. Çığlık kadar gürültülü, haykırış kadar acılı bir sessizlikti.
Geçmiş, gözlerimin önünden bir şerit gibi akıp geçiyordu. Annemin gülüşü, annemin sesi, annemin son nefesi Ve şimdi, babam. O her zaman güçlü, her zaman dimdik, her zaman korkusuz olan adam, şimdi bir hastane yatağında, makinalara bağlı, belki de ölümle pençeleşiyordu.
"Hep böyle olur," dedim, sesimi duymakta zorlanıyordum. Metalik, gergin, yabancı bir ses çıkıyordu ağzımdan. Sanki başkası konuşuyordu. Sanki bedenimden bağımsız, ruhumun derinliklerinden gelen bir çığlıktı bu. "İnsan sana alışmaya başladığında, sen ona güvenmeye başladığında Hayat onu senden alır. Annem gibi. Her zaman böyle. Hep böyle oldu. Hep böyle olacak."
Sesim, titriyordu. Öfkeyle mi, korkuyla mı, yoksa çaresizlikle mi, bilmiyordum. Belki de hepsiyle.
"Ben de hep böyle düşünürdüm," diye fısıldadım, gözlerimi yoldan ayırmadan. "Annem öldüğünde, dünyam yıkıldı. Ondan sonra, kimseye alışmamaya, kimseye güvenmemeye yemin ettim. Sonra sen geldin. Sonra ona alıştım, ona güvendim. Ve şimdi"
Sesim kesildi. Kelimeler boğazımda düğümlendi.
Alara'nın eli, elimin üzerine geldi.
Soğuktu. Çok soğuk. Tıpkı annemi kaybettiğim gün, ellerimin hissettiği o boşluk gibi. Ama bu sefer, yanımda biri vardı. Bu sefer yalnız değildim. Bu sefer, ellerim bomboş değildi.
"Hayır, Enes," dedi Alara, sesi o kadar yumuşaktı ki, neredeyse bir fısıltıydı. Ama içimdeki fırtınaya inat, net ve kararlıydı. Sanki bir melek, kulağıma umut fısıldıyordu. "Her şey aynı değil. Sen aynı çocuk değilsin. Bak ellerine, boş değiller. Ben varım. Bebeklerimiz var. İçimde büyüyen iki hayat var. Ve Baban o çok güçlü. Söz verdi, torunlarını göreceğim diye. Onlar doğmadan, onlara sarılmadan, gitmez."
Derin bir nefes aldım.
"Biliyor musun," dedim, sesim hâlâ titriyordu. "Annem öldüğünde, babam hiç ağlamadı. Hiç. Onu hiç ağlarken görmedim. Belki de o yüzden bu kadar zor. Belki de o yüzden, duygularımı hep bastırdım. Çünkü ağlamak, zayıflıktı. Ama şimdi... şimdi, onu kaybetme korkusu, her şeyden daha ağır."
"Ağlamak zayıflık değil, Enes," dedi Alara, elini biraz daha sıkarak. "Ağlamak, insan olmak. Ve sen, en insani duyguları yaşayan adamsın. Bunu biliyorum."
Babamın sözü geldi aklıma. Hastane odasında, bize bakan o hasta ama kararlı gözleri. "Torunlarımı göreceğim," demişti. "Allah izin verirse."
Belki de, ilk kez, o sözde bir umut vardı. Belki de, ilk kez, onun ölümü korkutuyordu. Kendi ölümü değil, belki de oğlunu bir kez daha yalnız bırakma korkusuydu.
Ve ben, onu kaybetme korkusuyla, aslında ne kadar bağlı olduğumu fark ediyordum. Ona ne kadar ihtiyacım olduğunu.
"Alara," diye fısıldadım. "Ya kaybedersem? Ya onu bir daha göremezsem? Ya ona, ne hissettiğimi söyleyemezsem?"
"Söyleyeceksin," dedi Alara, sesi keskin ve kararlıydı. "Ona sarılacaksın, gözlerinin içine bakacaksın, ve hissettiklerini anlatacaksın. Zaman var, Enes. Her şey için zaman var."
Belki de gerçekten, zaman vardı. Belki de, her şey için henüz geç değildi.
Arabam, hastane otoparkına yanaştı.
Derin bir nefes aldım. İçimde, korku vardı, öfke vardı, çaresizlik vardı. Ama aynı zamanda, bir umut vardı. Alara'nın sesi, Alara'nın eli, Alara'nın varlığı.
Ve birlikte, hastaneye adım attık.
Her adımımda, geçmiş biraz daha geride kalıyor, gelecek biraz daha yaklaşıyordu. Ve ben, onun yanımda olduğunu bilmenin verdiği güçle, babamın yanına yürüyordum. Ellerim boş değildi. Kalbim yalnız değildi.
Hastaneye vardığımızda, yoğun bakım ünitesinin o steril, keskin kokulu koridorlarında bulduk kendimizi.
Hava, ilaç ve dezenfektan kokuyordu. Tanıdık bir koku. Annemin son günlerini geçirdiği hastanenin koridorlarını hatırlatıyordu. Aynı beyaz duvarlar, aynı loş ışıklar, aynı ağır, boğucu sessizlik. Sanki zaman, bu koridorlarda başka türlü akıyordu. Daha yavaş, daha acılı, daha dayanılmaz.
Adımlarımız, mermer zeminde yankılanıyor, duvarlara çarpıp bize geri dönüyordu. Her yankı, kalbime atılan bir ok gibiydi. Her adım, biraz daha ağırlaşıyor, biraz daha zorlaşıyordu.
Doktorlar, babamı stabilize etmişlerdi. Kelimeleri duyuyordum, ama anlamıyor gibiydim. Stabil. Ne demekti? İyi miydi? Yoksa sadece ölmüyor muydu? Ama durumu hâlâ ciddiydi. Kalp krizi. Onu yatağa düşüren, o her zaman güçlü, kontrol manyağı adamı küçülten, zayıflatan bir kalp krizi.
Nasıl olurdu? O, devrilmezdi. O, her zaman ayaktaydı. Her zaman dimdikti. Her zaman her şeyin üstesinden gelirdi. Ama şimdi, bir hastane yatağında, makinalara bağlı, belki de ölümle pençeleşiyordu.
babamın odasının önünde, camdan içeri bakakaldım.
O güçlü, her zaman kontrol sahibi adam, şimdi yatakta, makinalara bağlı, küçülmüş görünüyordu. Beyaz çarşafların arasında, elleri yanlarında, yüzü solgun, gözleri kapalı. Sanki ölmüştü. Sanki ruhu, bedenini çoktan terk etmişti. Ama göğsü, düzenli inip kalkıyor, makinaların düzenli bip sesleri, hâlâ yaşadığını haykırıyordu.
Yüzündeki ifadeyi tarif etmek imkansızdı. Öfke, korku, çaresizlik ve derin bir acının iç içe geçmiş hali. Gözleri donuktu, içleri bomboştu. Ama aynı zamanda, içlerinde bir yangın vardı. Sönmek üzere olan, ama hâlâ korları yanan bir yangın. Umut muydu o? Yoksa sadece bir kırıntı mı?
"İçeri girmelisin," diye fısıldadı Alara, sırtıma dokunarak. Eli sıcaktı. Güven vericiydi. "Oğlusun. Ona ihtiyacı var. Sana ihtiyacı var."
Başımı iki yana salladım.
"Yapamam," dedim, sesim boğuk çıkıyordu. Hıçkırıkla karışık bir inleme gibiydi. "O... o beni böyle görmemeli. Beni her zaman güçlü gördü. Zayıf olduğumu asla bilmedi. Bana hep 'güçlü ol, oğlum' derdi. Şimdi ona nasıl güçsüz olduğumu gösterebilirim?"
"Tam da böyle görmeli," diye ısrar etti Alara, elini sırtımda gezdirerek. "Sen onun oğlusun. Bir insan. Zayıflıkları olan, korkuları olan, ama pes etmeyen bir adam. Ve seni seviyor. Her halinle. Zayıf halinle de, güçlü halinle de. Sadece sen olduğun için."
Derin bir nefes aldım. Omuzlarım bir an için gerildi. Sonra, gevşedi. Yutkundum. Kapıya yürüdüm.
Elim, kapı kolundaydı. Soğuk metal, tenime yapışıyordu.
"Hep yanındayım," diye fısıldadı Alara arkamdan. "Gir. Oğlun olduğunu göster. Ama aynı zamanda, bir evlat olduğunu da."
İçeri girdim.
Odanın sessizliği, sadece makinaların düzenli bip sesleriyle bozuluyordu. Loş ışık, babamın yüzüne vuruyor, onu daha da solgun, daha da hasta gösteriyordu. Sanki bir tabloydu. Hayatın ve ölümün arasında asılı kalmış bir tablo.
Yatağın kenarına yaklaştım. Her adımım, bir dağa tırmanır gibi ağırdı. Sanki yerçekimi, beni yere çekiyor, ilerlememi engelliyordu. Sanki bacaklarım, kurşun doluydu.
Elim, titriyordu. Parmak uçlarım, buz gibiydi.
Sonra, titreyen parmaklarımı uzatıp, babamın hareketsiz elini tuttum.
Dokunduğum an, bir şey değişti.
Sanki bir değnek değmişti gibi. Sanki bir enerji akışı başlamıştı. Babamın parmakları, hafifçe kıpırdadı. Bilinçaltı bir tepkiydi belki. Sadece bir refleks. Ama umursamadım. Hissettim.
Yüzüm, aydınlandı. Gözlerim, yaşla doldu.
"Baba," diye fısıldadım, sesim kırıktı. Sanki bir çocuk, babasına yalvarıyor gibiydi. "Benim Enes. Oğlun. Dayan lütfen. Daha yapacağımız çok şey var. Daha konuşacağımız, tartışacağımız, hatta kavga edeceğimiz çok şey var. Zeynep Rana ve Ali Ertuğrul'u görmen lazım. Onlara nasıl yürüneceğini, nasıl konuşulacağını, nasıl gülüneceğini sen göstereceksin. Onlara, dedelerinin ne kadar güçlü olduğunu, ne kadar inatçı olduğunu, ne kadar sevgi dolu olduğunu sen anlatacaksın."
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu. Tutamıyordum. Ama utanmıyordum.
"Sana kızdım hep, baba," diye devam ettim, sesim titreyerek. "Çok kızdım. Seni anlamadım. Ama şimdi anlıyorum. Sen de korkuyordun. Beni kaybetmekten korkuyordun. Tıpkı benim, seni kaybetmekten korktuğum gibi. Affet beni. Affet beni, lütfen."
Babamın parmakları, bu sefer daha belirgin bir şekilde, elimi sıktı.
Hissettim.
Yüzüm, aydınlandı.
"Teşekkür ederim, baba," diye fısıldadım. "Dayandığın için. Sözünü tuttuğun için."
Saatlerce orada oturduk.
Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Saate bakmadım, telefonuma bakmadım, pencereden dışarı bile bakmadım. Dışarısı aydınlanmış mıydı, kararmış mıydı, güneş doğmuş muydu, batmış mıydı? Umurumda değildi. Dünya, benim için sadece bu odadan ibaretti. Beyaz duvarlar, loş ışıklar, makinaların düzenli bip sesleri, ve yatağın içinde, göğsü inip kalkarak bize sadece "hâlâ buradayım" diyen babam.
Konuşmuyorduk. Sadece bekliyorduk.
Ellerim, babamın ellerinin üzerindeydi. Parmaklarım, onun solgun, kırışık, yılların yükünü taşıyan parmaklarına dolanmıştı. Teni soğuktu. Ama nabzı, düzenli atıyordu. Ve bu, bana yetiyordu.
İçimde, binlerce düşünce dolaşıyordu.
Çocukluğum. Annemin ölümü. Babamın bana olan mesafeli, sert tavırları. Onunla aramızdaki uçurum. Sonra, Alara. Onunla tanışmam, savaşımız, kazanmamız Ve şimdi, babamın hastane yatağında, ölümle pençeleşmesi.
Keşke, daha önce söyleseydim. Keşke, ona olan kırgınlığımı, ona olan ihtiyacımı, ona olan sevgimi, zamanında anlatsaydım. Ama belki de, bunu anlamak için bu anı yaşamam gerekiyordu.
Gülizar Hanım ve Ece de gelmiş, sessizce destek oluyorlardı.
Gülizar Hanım, odanın bir köşesinde, kucağında tespihiyle oturuyordu. Gözleri, kıpkırmızıydı. Ağlamıştı. Ama ses çıkarmıyor, sadece bir kenarda duruyor, ara sıra dudaklarını kıpırdatarak dua ediyor, belki de Haluk Bey'in iyileşmesi için Allah'a yalvarıyordu. Onun varlığı bile, o eski, tanıdık, güven veren varlığı, içimi biraz olsun ısıtıyordu.
Ece ise, daha hareketliydi. Sürekli ellerini ovuşturuyor, ayak uçlarında yükselip alçalıyor, telaşla etrafı izliyor, bir şeyler yapmak istiyor, ama ne yapacağını bilemiyor gibiydi. Ara sıra bana bakıyor, ara sıra Alara'ya bakıyor, ara sıra da babama. Sanki konuşmak istiyor, ama kelimeleri bulamıyordu.
"Su getireyim mi, Enes Bey?" diye fısıldadı sonunda, dayanamayarak. "Ya da kahve? Bir şey? Belki de bir şey yemelisiniz. Uzun zamandır bir şey yemediniz."
"Sağ ol, Ece," dedim, başımı iki yana sallayarak. "İhtiyacım yok. Sadece bekle. Yeter."
Yine sustu.
Bir ara, başımı kaldırdım. Başım dönüyordu. Ama aldırış etmedim.
Alara, yanımda, sessizce oturuyordu. Eli, benim elimin üzerindeydi. Parmakları, sıcak ve yumuşaktı. Varlığı, bir kalkan gibiydi. Beni, tüm o karanlık düşüncelerden, tüm o korkulardan koruyordu.
Gözlerimiz buluştu.
"Nasılsın?" diye sordu, fısıltıyla.
"Bilmiyorum," dedim. "Düşünüyorum. Geçmişi, bugünü, geleceği. Keşkeleri, pişmanlıkları, özlemleri."
"Ne düşünüyorsun?" diye sordu.
Derin bir nefes aldım. Gözlerimi, babamın solgun yüzüne diktim.
"Annemi düşünüyorum," dedim, sesim kısık ve yorgundu. "Onu kaybettiğim günü. Hiç bu kadar korkmamıştım. Ne zaman aklıma gelse, hâlâ korkarım. Ve şimdi, aynı korkuyu yaşıyorum. Babam için. Onsuz bir dünya Hiç düşünmek istemediğim bir şey. Her zaman orada olacağını sandım. Hatta kavga ettiğimiz zamanlarda bile Onun öleceğini hiç düşünmedim. O hep vardı. Hep olacaktı."
Alara, elimi sıktı.
"O zaman düşünme," dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Sadece burada ol. Onunla. Tıpkı senin her zaman yanımda olduğun gibi. Tıpkı senin, benim için olduğun gibi. Baban için ol. Varlığın yeter. Hissetmesi yeter."
Başımı salladım. Sıkıca tuttum elimi.
Ve bekledik.
Saatler geçti.
Gülizar Hanım, bir ara kalktı, yanımıza geldi. Elimin üzerine, yumuşak, yaşlı, nasırlı elini koydu.
"Enes Bey," dedi, sesi yaşlı ve hüzünlü, ama içinde bir inanç vardı. "Haluk Bey, güçlü bir adamdır. Hayatta çok badireler atlattı. Bunu da atlatacak. Dualarımız, onunla."
"Teşekkür ederim, Gülizar Hanım," dedim.
Ece de yanımıza geldi, bu sefer daha cesurdu.
"Enes Bey," dedi, sesi heyecanlı ve umut doluydu. "Ben sizin ailenizi çok seviyorum. Sizin için her şeyi yaparım. Ve biliyorum ki, Haluk Bey de, siz de, Alara Hanım da, çok güçlüsünüz. Bu zor günleri de atlatacağız. Birlikte."
Gülümsedim.
"Teşekkür ederim, Ece," dedim.
Ve yine bekledik.
Öylece.
Sonsuzluk gibiydi.
Ama içimde, bir huzur vardı. Korkunun, öfkenin, çaresizliğin arasında, bir huzur. Alara'nın eli, Gülizar Hanım'ın duası, Ece'nin umudu, ve babamın düzenli nefes alışı.
Ve biliyordum ki, bu anlar, ne kadar acılı olursa olsun, bir gün hatıra olacaktı. Ve o hatıralar, bize, ne kadar güçlü olduğumuzu, ne kadar birbirimize kenetlendiğimizi, ve sevginin, her şeyin üstesinden gelebileceğini hatırlatacaktı.
Gece ilerledikçe, babamın durumu yavaş yavaş stabilize hale geldi.
Doktor, odadan çıktığında, yüzünde bir rahatlama ifadesi vardı. Elindeki dosyayı kapatırken, bize döndü.
"Haluk Bey, krizin en kötü kısmını atlattı," dedi, sesi profesyonel ama içten bir rahatlama vardı. "Artık tehlikeli durumu geride bıraktık. Ama uzun ve dikkatli bir iyileşme süreci gerekiyor. Kendini çok yormamalı, stresten uzak durmalı. Kalbi, hassas. Bir daha böyle bir şok yaşarsa emin değilim."
Rahatlama, içime yayıldı. Sanki bir dağ, omuzlarımdan inmişti. Sanki yıllardır taşıdığım bir yük, bir anda hafiflemişti. Gözlerim, yaşla doldu. Ama ağlamadım. Ağlamayacaktım.
"Teşekkür ederim, doktor," dedim, elimi uzatarak. "Gerçekten çok teşekkür ederim."
Doktor, elimi sıktı.
"Geçmiş olsun," dedi. "Sağlıkla kalın."
Eve döndüğümüzde, gün ağarmak üzereydi.
Gökyüzü, koyu maviden griye dönmüştü. Bulutlar, hafif pembeydi. Kuşlar, ötmeye başlamış, yeni bir günün habercisiydi. Ama içimiz, hâlâ karanlıktı. Hastanenin o soğuk, steril havası, ciğerlerimden gitmiyordu. Babamın makinalara bağlı hali, hâlâ gözlerimin önündeydi.
İkimiz de bitkindik. Sanki günlerdir uyumamıştık. Ama bir o kadar da hafiflemiştik. Babam, hayattaydı. Nefes alıyordu. Kalbi atıyordu. Ve bu, her şeyden önemliydi.
Malikanenin kapısını açtığımda, içerinin sessizliği bizi karşıladı. Her zamanki gibi. Ama bu sefer, farklıydı. Artık bir sığınak değil, bomboş bir ev gibiydi. Oysa içinde, en sevdiklerim vardı. Ama babamın yokluğu, her şeyi anlamsız kılıyordu.
Salona geçtik.
Alara, koltuğa oturdu. Elleri, hâlâ titriyordu. Ben, duvardaki annemin fotoğrafının önünde durdum. Uzun uzun baktım.
Siyah beyaz bir fotoğraftı. Annem, genç, güzel, umut doluydu. Gözleri, benimkine benziyordu. Belki de bu yüzden, ona her baktığımda, içim sızlıyordu.
"Bugün," dedim, sessizce. Sesi, bir fısıltıydı. Sanki o da, benim gibi kırılmıştı. "seni kaybettiğim günkü kadar güçsüz hissettim. Aynı korku, aynı çaresizlik, aynı öfke Her şey, bir anda geri geldi. Sanki zaman durmuş, her şey tekerrür ediyordu. Sanki yine çocuktum. Yine çaresizdim. Yine hiçbir şey yapamıyordum."
Sustum. Derin bir nefes aldım. Gözlerim, hâlâ fotoğraftaydı.
"Ama bu sefer yalnız değildim. Yanımda sen vardın. Alara. Ellerim boş değildi. Korkularım, paylaşılmıştı. Ve ben, o küçük, çaresiz çocuk değildim artık. Bir adamdım. Babamın oğlu. Ve senin eşin."
Alara, ayağa kalktı. Yanıma geldi. Bana sarıldı.
Sımsıkı. Hiç bırakmayacakmış gibi.
Kokusu, içimi huzurla doldurdu.
"Ve asla yalnız olmayacaksın," diye fısıldadı kulağıma. "Ne sen, ne Baba, ne de bebeklerimiz. Biz bir aileyiz. Ve aileler, en zor zamanlarda birbirine kenetlenir. Dağılmaz. Yıkılmaz. Hep ayakta kalır. Hep birlikte."
Kollarımı, beline sardım. Başımı, omzuna yasladım.
O sabah, güneş doğarken uykuya daldık.
Kollarımız, birbirimize dolanmıştı. Nefeslerimiz, birbirine karışıyordu. Kalplerimiz, birlikte atıyordu.
Yaralarımız vardı, korkularımız vardı, endişelerimiz vardı. Ama birbirimizin iyileşmesi için ilaçtık. Birbirimizin karanlığında ışıktık. Birbirimizin fırtınasında limandık.
Ve bu, hayattaki en büyük güçtü.
Sevgi.
Ve biz, sevgiyi bulmuştuk. Kaybetmiştik, yeniden bulmuştuk, ve şimdi, sonsuza dek koruyacaktık.
Çünkü sevgi, her şeyin üstesinden gelirdi.
Uyandığımda, Alara yanımda değildi.
Yastığı, hâlâ sıcaktı. Kokusu, duruyordu. Ama kendisi yoktu. O an, içimde bir şey koptu. Sanki bir uçurumun kenarındaydım ve kaybetmek üzereydim. Hemen ayağa fırladım. Kalbim, deli gibi atıyordu.
"Alara?" diye seslendim, odanın içinde. "Alara!"
Cevap yoktu.
Telefonuna baktım, sessizdeydi. Aramalarımı görmemişti. Yoksa bir şey mi olmuştu? Bebeğe mi bir şey olmuştu? Baba'ya mı bir şey olmuştu? Yoksa o da mı.
Düşünceler, beynimde birbirine giriyordu. Hemen odadan çıktım. Koridorlarda koştum. Aklımda, binlerce kötü senaryo.
"Gülizar Hanım!" diye bağırdım, merdivenlerden inerken. "Alara nerede?"
Gülizar Hanım, mutfaktan çıktı. Yüzü, endişeliydi.
"Alara Hanım mı?" dedi. "Uyuyor sanıyordum. Odasında değil mi?"
"Yok!" dedim, çaresizlikle. "Yeni kalkmış gibi Yastığı sıcak, ama kendisi yok. Bir yere mi gitti? Haber verdi mi?"
"Hayır, Enes Bey," dedi Gülizar Hanım, endişeyle. "Hiçbir şey duymadım. Sizi uyandırmak istemedim, belki de sadece yürüyüşe çıkmıştır."
"Hamile, gece yarısı, tek başına yürüyüşe mi?" diye çıkıştım. "Olmaz! Bir şey olmuş olmalı!"
Tam o sırada, telefonum çaldı.
Cemal'dı.
"Enes Bey," dedi, sesi gergin. "Hastanedeyim. Haluk Bey'in odasına bir saldırı girişiminde bulunuldu. Ama korkmayın, önlem aldık. Alara Hanım, saldırganı etkisiz hale getirdi."
"Ne?" diye bağırdım. "Ne? Alara mı? Nasıl? Ona bir şey oldu mu? İyi mi? Bebeğe bir şey oldu mu?"
"İyi, Enes Bey," dedi Cemal, sakinleştirici bir sesle. "Alara Hanım çok soğukkanlıydı. Saldırganı tek kurşunla etkisiz hale getirdi. Haluk Bey de iyi. Alara Hanım, şimdi onun başında. Hemen gelin."
Telefonu kapattım.
Ellerim titriyordu. İçimde, korku, öfke, endişe, ve bir de gurur vardı. Alara'm, o benim küçük, kırılgan, korunması gereken Alara'm, bir canavarı tek kurşunla durdurmuştu.
Anahtarları kaptım, arabaya atladım. Gülizar Hanım, arkamdan bir şeyler söylüyordu, ama duymuyordum.
Hastaneye vardığımda, Cemal beni koridorda karşıladı. Yüzünde, bir rahatlama ifadesi vardı.
"Alara Hanım, odada," dedi. "Haluk Bey'in başında. Saldırgan da güvende. Sorgu için başka bir yere götürdük."
"Alara iyi mi? Bir şey oldu mu? Bebeğe bir şey oldu mu?" diye sordum, nefes nefese.
"İyi, Enes Bey," dedi Cemal, gülümseyerek. "Çok iyi. Hiçbir şey olmadı. Sizinki, gerçek bir savaşçı. Alara Hanım, kahramanca davrandı."
Odaya girdiğimde, Alara, babamın başucunda oturuyordu. Eli, babamın elinin üzerindeydi. Yüzü solgundu, gözlerinin altı morarmıştı. Ama dimdikti. Yılmamıştı.
"Alara," diye fısıldadım, yanına koşup.
Başını bana çevirdi. Gözleri, doluydu. Ama ağlamıyordu.
"Baba iyi," dedi. "Kimse bir şey yapamadı. Onu korudum. Bizi korudum."
Ona sarıldım. Sımsıkı. Hiç bırakmayacakmış gibi.
"Seni öldürebilirdi," diye fısıldadım, kulağına. "İkizlerimi, karımı kaybedebilirdim. Sen olmadan, ben olmazdım. Onlar olmadan, ben olmazdım."
"Ama ölmedim, Enes," dedi, sakin bir sesle. "Ve ikizlerimiz de iyi. Her şey yolunda. Baba iyi. Her şey iyi. Ve onu korudum. Sizi korudum. Bunun için risk aldım. Ama buna değdi."
Ayrıldım. Yüzüne baktım. Gözlerim doldu.
"Seni seviyorum," dedim. "Ve asla senden daha güçlü birini tanımadım. Hamile bir kadın, bir canavarı tek kurşunla durduruyor. Harikasın. İnanılmazsın. Benim kahramanımsın."
"Baba'nın sözü vardı," dedi Alara. "Torunlarını göreceğim diye. Ona, bu sözünü tutması gerektiğini söyledim. Ve onun için savaşacağımı, sizi koruyacağımı. Söz verdim. Ve sözümü tuttum."
Gözlerimin içine baktı.
"Ve sen, sen savaştın," dedim. "Kazandın."
O gece, bir kez daha anladım: Bu aile için savaşmaya hazırdı. Sadece sevgiyle değil, gerektiğinde bir silahla da. Çünkü bu, onun yuvaydı. En sevdikleriydi. Ve bir aslan gibi, bir kurt gibi, onları korurdu.
Ve ben, onunla gurur duyuyordum.
Ertesi sabah, güneş daha yeni doğarken uyandım. Alara, hâlâ derin uykudaydı. Yüzü, bana dönüktü, saçları yastığa dağılmıştı. Onu uyandırmak istemedim. Sessizce kalktım, giyindim.
Aynanın karşısında, kendime baktım. Yüzümde, o bildiğim, soğuk ve kararlı ifade vardı. Savaş yüzü. Babamın yüzü. Alara'nın bazen korktuğu, ama her zaman anladığı o yüz.
"Nereye gidiyorsun?" diye sordu Alara, yatakta doğrulup. Gözleri, uykuluydu ama içinde bir endişe vardı.
"Depoya," dedim, kısaca. Ceketimi giydim, cebime silahımı koydum. "Konuşmanın zamanı geldi. Onu sorgulayacağım. Kim olduğunu, kimin gönderdiğini öğreneceğim."
"Ben de geliyorum," dedi, yataktan kalkarak.
Durdum. Arkama döndüm.
"Alara, sen..." diye itiraz etmeye çalıştım. "Bu iş, çok çirkin olabilir. Onu görmek istemezsin."
"Ben de geliyorum," diye tekrarladı, kararlılıkla. Gözlerimin içine baktı. "Bu, benim de savaşım. Bana da saldırdılar. Benim de babama saldırdılar. Geçen sefer, seni dengede tutan bendim. Yalnız gitmene izin vermem. Asla."
Bir an baktım. Sonra, başımı salladım.
Birlikte gittik.
...
Depo, soğuk ve nemliydi. Hava, küf ve kan kokuyordu. Dünkü çatışmanın izleri, hâlâ duruyordu. Yerdeki kan lekeleri, duvardaki kurşun delikleri.
Adam, bir sandalyeye bağlanmıştı. Kolundaki sargı, Alara'nın onu durdurmak için ateş ettiği yeri işaret ediyordu. Yüzü şişmişti, morarmıştı. Gözleri, bize dikilmişti; korkudan çok, küçümseyen bir inatla parlıyordu.
"Enes," diye fısıldadı Alara arkamdan. "Sakin ol. Kontrollü ol."
Başımla onayladım.
Hiçbir şey söylemeden yaklaştım.
Önce sessizce, neredeyse profesyonel bir soğukkanlılıkla sorgulamaya başladım.
"Adın ne?" diye sordum.
Cevap yok.
"Kim gönderdi seni?"
Cevap yok.
"Amacın neydi? Haluk Korkmaz'ı neden öldürmek istedin?"
Cevap yok. Sadece o iğrenç, küçümseyen gülümseme.
Her sessizliği, içimdeki fırtınayı biraz daha körüklüyordu.
Alara, beni uyarmıştı. Sakin olmamı, kontrollü olmamı söylemişti. Ama her saniye, her sessizlik, her o gülümseme, içimdeki öfkeyi büyütüyordu.
Onu öfkelendiğimde, sertleştiğimde görmüştü. Ama bu... bu farklıydı.
Bir anda, içimdeki bir şey koptu.
"KİM?!" diye bağırdım, sesim odada yankılandı. "KİM GÖNDERDİ SENİ?! SÖYLE! SÖYLE, YOKSA..."
Adamı sandalyesinden kavradım, yüzünü bir metre ötesine çektim. Gözlerimde, annesini kaybetmiş o çocuğun çığlığı, babama yapılan ihanetin öfkesi, ve erişemediği cevapların çaresizliği vardı.
Yumruklarım, sözlerimden daha hızlı indi.
İlk yumruk, adamın yüzüne çarptı. Kan, dudaklarından sızdı. Başı, geriye savruldu.
İkinci yumruk, karnına indi. Nefesi kesildi, inledi.
Kemiklerin çatırtısı, odanın sessizliğinde yankılandı. Ama umurumda değildi. Sadece onun konuşmasını, sadece isim vermesini istiyordum.
"KİM?!" diye haykırdım tekrar. "KİM?! SÖYLE, YOKSA SENİ PARÇALARIM!"
Alara, arkamda, sessizdi. Ama varlığını hissediyordum. Nefesini duyuyordum. O da korkuyordu. Benden değil, belki bu gördüğü karanlık yüzümden.
Adam, hâlâ konuşmuyordu. Sadece inliyor, bana zayıf bir gülümsemeyle bakıyordu.
Bir an daha devam etsem, onu parçalayacak gibiydim. Kontrolü kaybediyordum. Öfke, mantığımı, aklımı, her şeyimi ele geçiriyordu.
"Enes!"
Ses, beton duvarlarda çınladı.
Alara'nın sesiydi.
Ona doğru bir adım attı. Gözlerimin içine baktı. Korku yoktu. Sadece kararlılık vardı.
"Yeter," dedi, sesi titremesine rağmen net ve emindi. "Şimdilik bu kadar yeter. Onu hemen öldürürsen, hiçbir anlamı kalmaz. Sadece intikam almış olursun. Bilgi edinemeyiz. Kim olduğunu, nereden geldiklerini, kaç kişi olduklarını, ne planladıklarını öğrenemeyiz."
Yumruğumu indirmek üzereydim. Donup kaldım.
Omuzlarım, hızlı hızlı inip kalkıyor, nefes alışım hırıltılıydı. İçimde bir volkan patlamıştı, ama sönmek üzereydi.
Yavaşça, Alara'ya döndüm.
Gözlerimdeki o karanlık perde, hâlâ kalkmamıştı. İçimde hâlâ bir fırtına kopuyordu. Ama sesimi duymuştum. Onu duymuştum.
"O zaman ne yapalım?" diye hırladım, sesim kısık ve öfkeliydi.
Elim hâlâ adamın yakasındaydı.
"Eve dönelim," diye cevapladı Alara, sakinleştirici bir tonla. Eli, omzuma dokundu. Sıcaktı. "Yarın yeniden başlarız. Onu yalnız bırak düşünsün. Korkusu, onunla baş başa kalsın. Bazen beklemek, yumruktan daha acımasızdır. Soğuk, karanlık, ve yalnızlık Onu konuşturacak olan, senin yumruğun değil."
Bir an daha tereddüt ettim.
Sonra, adamı bıraktım.
Vücudu, sandalyeye cansız bir yığın gibi çöktü. Başı öne eğildi, inlemeleri kesildi.
Döndüm, Alara'ya baktım.
"Haklısın," dedim, sesim hâlâ yorgun ve öfkeliyken. "Biraz bekleyeceğiz."
Birlikte, depodan çıktık.
Dışarıda, güneş parlıyordu. Ama içim, hâlâ karanlıktı.
"Beni korkuttun," dedi Alara, arabaya binerken.
"Biliyorum," dedim. "Özür dilerim. Ama o babama dokundu. Sana dokunmaya çalıştı. Aileme, bana, her şeyime Ona, onlara, bunu yapana kadar durmayacağım."
Elimi tuttu. Ve birlikte, eve doğru yola çıktık.
Ama içimde, o karanlık yüz, hâlâ vardı. Bekliyordu. Ve bir gün, tekrar ortaya çıkacaktı.
Eve dönüş yolunda, arabanın içinde buz gibi bir sessizlik vardı.
Deponun soğuğu, hâlâ tenimdeydi. Adamın kanı, hâlâ ellerimdeydi sanki. Yıkarken bile çıkmamıştı. O gülümseme, hâlâ gözlerimin önündeydi. O küçümseyen, meydan okuyan gülümseme. İçimdeki fırtına, hâlâ dinmemişti. Sadece bastırılmıştı. Bekliyordu.
Ellerim, direksiyonu sıkıyordu. O kadar sıkıyordum ki, parmak eklemlerim bembeyaz olmuştu. Alara, yanımda, sessizdi. Bakışları yoldaydı. Ama arada bir endişeyle bana bakıyordu.
Bir şey söylemek istiyordu, biliyordum. Ama kelimeleri bulamıyordu. Ne deseydi? "Sakin ol" deseydi, olmazdı. "Kendine gel" deseydi, daha beter olurdum. Belki de, bana sadece dokunması gerekiyordu.
Ve dokundu.
Eli, titreyen elimi buldu. Soğuktu. Ama içimi ısıtıyordu.
"Beni korkuttun," diye fısıldadı. Sesinde, bir sitem yoktu. Sadece bir gerçek vardı.
"Özür dilerim," diye mırıldandım, sesim kısık ve yorgundu. "Ama o Baba'ya dokundu. Sana bize dokunmaya çalıştı. Aileme, bana, her şeyime Onu düşündükçe, içimde bir şey kopuyor. Bir canavar uyanıyor. Ve onu durduramıyorum. Kontrol edemiyorum."
"Biliyorum," dedi. Sesi, yumuşak ve anlayışlıydı. "Ve seni izlerken anladım. Bu karanlık, senin bir parçan. Bastırmaya çalıştığın, yok saydığın, ama varlığını hep hissettiğin bir parçan. Babanın sana mirası belki. Ya da anneni kaybetmenin acısı. Ama o, seni sen yapan şeylerden biri. Ve ben hepsini kabul ediyorum. Aydınlığını da, karanlığını da. Gülüşünü de, öfkeni de. Sevgi dolu yanını da, bu koruyucu, vahşi yanını da. Çünkü ikisi de, seni sen yapan şeyler. İkisi de, benim sevdiğim adamın parçaları."
O an, aramızda yeni bir anlaşma daha imzalandı.
Sadece aşkın ışığını değil, onun düşebileceği karanlığı da kucaklayacaktım. Çünkü o karanlık da, bizi korumak için vardı. Bizi, ailemizi, sevdiklerimizi. Onun koruma içgüdüsü, bazen çirkinleşiyor, bazen korkutucu oluyor, bazen de beni bile ürkütüyordu. Ama aynı zamanda, onu sevdiğim adamın vazgeçilmez bir parçasıydı. Onu, olduğu gibi sevmiştim. Ve olduğu gibi kalacaktı.
"Seninle dans etmeyi öğreneceğim," diye fısıldadı Alara, elime dokunarak. Parmakları, benimkilerin arasında geziniyordu. "Bu gölgelerle, bu karanlıkla, bu fırtınayla. Seninle birlikte. Hem aydınlığında, hem karanlığında. Hem meleğinle, hem canavarınla. Çünkü ikisi de, sen. Ve ben, ikisini de seviyorum."
Elimi, direksiyondan çektim. Onun ellerinin arasına aldım. Sıcaklığı, tenime işliyordu.
"Korkmuyor musun?" diye sordum. "Bu karanlıktan? Bu öfkeden? Bu canavardan?"
"Korkuyorum," dedi. "Ama senden korktuğumdan değil. Seni kaybetmekten korkuyorum. Bu karanlığın, seni benden, bizden, kendinden koparmasından korkuyorum. Ama sen, onu kontrol etmeyi öğreneceksin. Tıpkı benim, seni sevmeyi öğrendiğim gibi. Birlikte."
Gözlerimin içine baktı.
"Birlikte," diye tekrarladım.
Ve birlikte, eve doğru yola çıktık.
İçimde, hâlâ bir fırtına vardı. Ama o, yanımdaydı. Ve onunla, her fırtınanın üstesinden gelebileceğimi biliyordum.
...
Ertesi sabah, depoya geri döndüğümüzde hava daha da ağırdı.
Soğuk, nemli, ölü gibiydi. Güneş, buraya hiç girmemişti sanki. Duvarlardaki rutubet lekeleri, kan lekesi gibi duruyordu. Adamın yüzü şişmiş, morarmıştı. Dün ona yaptıklarımın izleriydi. Ama gözlerindeki o inatçı ifade, o küçümseyen, meydan okuyan bakış, yerli yerindeydi.
Ölmemişti. Daha ölmemişti. Ama belki de ölümü dilemişti.
Alara, yanımdaydı. Sessizdi. Yüzünde, bir endişe, bir de kararlılık vardı.
bu sefer farklı bir yaklaşım sergiliyordum. Daha sakin, daha hesaplıydım. Dünkü öfke nöbetinin ardından, gece boyunca düşünmüş, taşınmış, bir strateji geliştirmiştim. Alarayı yanımda getirmiş olmam bile bir stratejiydi. Bana insanlığımı hatırlatan, belki de vicdanını sızlatacak bir denge unsuru. Bir melek, bir şeytan dengesi.
"Demek konuşmuyorsun," diye başladım sesim bu sefer farklıydı. Daha sakindi. Daha tehditkârdı. Ama altında, bir fırtına gizliydi. "Ama bedenin zaten her şeyi anlatıyor. Terliyorsun. Nefes alışın hızlandı. Göz bebeklerin büyüdü. Korkuyorsun. Sana bunu yaptıran kişiden de korkuyorsun. Ama aynı zamanda, bizden de korkuyorsun. Çünkü seni bulduk. İsmini, adresini, aile fertlerini, her şeyini biliyoruz. Ve bir daha asla kaçamayacaksın. Saklanamayacaksın. Görünmez olamayacaksın."
Adam gözlerini kaçırdı.
Bu küçük hareket bile bir zaferdi. İlk çatlaktı.
Alara bir adım öne çıktı.
"Belki de seni bu işe sokan kişi, senin ailenle tehdit etmiştir," diye söze girdi, sesini olabildiğince yumuşak tutarak. Sanki bir çocuğu ikna etmeye çalışıyordu. Sanki bir kardeşine sesleniyordu. "Anlıyorum. Çaresizlik. Korku. Yapayalnız hissetmek. Ben de yaşadım. Hem de çok uzun yıllar. Ama bize kim olduğunu söylersen, onları koruyabiliriz. Enes'in kaynakları, seninkinden çok daha geniş. Ve biz, sözümüzü tutarız. Sana ve ailene zarar vermeyeceğiz. Sadece gerçeği istiyoruz."
Onun sözlerini bir fırsat olarak kullandım.
"Doğru," dedim, sesim bu sefer daha yumuşaktı. Ama içimdeki tehdit, hiç eksilmemişti. "Seni gönderecekleri yer bir cenaze töreni olmak zorunda değil. İsimleri ver, onları güvende alalım. Yeni bir hayat. Yeni bir kimlik. Sıfırdan başlama şansı. Annen, baban, kardeşlerin, sevdiklerin Hepsi, senden uzakta, güvende olacaklar. Bunu garanti ediyorum."
Adamın yutkunduğunu gördük. Dudakları hafifçe aralandı, ama sonra yeniden sıkıca kapandı. İçinde korkunç bir savaş vardı. Korkuya karşı sadakat. Ölüme karşı yaşam. Ailesine karşı efendileri.
sabrımı yitirmeye başlıyordum. Ellerim titriyordu. Ama sesimi, hâlâ kontrol ediyordum.
"Yeter!" diye gürledim, adamın sandalyesini tekmeledim. Sandalye, geriye doğru sallandı, adamın başı duvara çarptı. İnledi. "Oğlumu, karımı hedef aldılar. Babamı ölüm döşeğinden döndürmeye çalıştılar. Bana kim olduklarını söyle! HAYKIR! KİM ONLAR?!"
Alara, arkamda, sessizdi. Ama içinden, bana güç gönderiyordu.
O anda, adamın ağzından sonunda bir kelime döküldü.
Kısık, boğuk, bir fısıltı gibiydi.
Ama duydum.
"Kara Kartal"
O an, odadaki hava dondu.
geri çekildim. Alaraya baktım.
"Kara Kartal," diye tekrarladım. "Duydun mu?"
"Duydum," dedi.
Yüzümde, bir an için şaşkınlık, sonra öfke, sonra da soğuk bir kararlılık okunuyordu.
"İşte bu," dedim. "Şimdi işler değişti."
Kara Kartal.
İsim, malikanede bir hayalet gibi dolaşmaya başlamıştı.
Artık gözle görünür, ismi bilinen bir düşmanımız vardı. Artık karanlıkta el yordamıyla dolaşmıyor, bir hedefe odaklanmıştık. Bir ismi vardı. Ve bir ismi olduğunda, onunla savaşabilirdin. Bu hem rahatlatıcıydı, hem de ürpertici. Çünkü bir ismin olması, onun gerçek olduğu anlamına geliyordu. Ve gerçek düşmanlar, gerçek tehditlerdi.
Ofisimi, adeta bir savaş odasına çevirmiştim.
Duvarlara, Kara Kartal'ın bilinen operasyonlarını, bağlantılarını, olası sığınaklarını, finansal kaynaklarını gösteren dev şemalar asılmıştı. Kimle kimin bağlantılı olduğunu, hangi operasyonun nerede, ne zaman yapıldığını, hangi limanlardan, hangi yollardan geçtiğini gösteren oklar, kırmızı çizgiler, mavi noktalar Her gün, yeni bir bilgi, yeni bir ipucu, yeni bir umut. Ama aynı zamanda, yeni bir korku. Çünkü her yeni bilgi, düşmanın ne kadar büyük olduğunu gösteriyordu.
"Baba'nın hastanedeki odasına 24 saat nöbetçi koyduk," diye özetledim, masanın üzerine eğilmiş halde. Haritalar ve raporlar arasında kaybolmuştum. "Zümrüt Yatırım'ın ofisi ve ev her yer ek güvenlikle donatıldı. Artık kimse, hiçbir yere kolayca giremez. Ama yine de, yeterli mi? Bilmiyorum."
Alara, masanın diğer tarafında, elimdeki dosyaları karıştırıyordu. Yüzünde, o her zamanki odaklanmış ifade vardı. Korku yoktu. Sadece kararlılık.
"Bu Kara Kartal, liman projesinden önce de faaldi," dedi, raporları incelerken. "Uyuşturucu, silah kaçakçılığı, kara para aklama, insan kaçakçılığı Her pis işte parmakları var. Ama son bir yıldır daha 'meşru' işlere yönelmişler. Yatırımlar, inşaat, turizm, hatta yardım dernekleri... Çok akıllılar. Kendilerini temiz göstermeye çalışıyorlar."
Başımı kaldırdım. Gözlerimde, bir şimşek çakmıştı.
"Demek ki asıl hedef liman değil," dedim, yumruğumu masaya vurarak. Kağıtlar, havada sıçradı. "O sadece bir bahane. Bir koz. Asıl hedef, meşruiyet alanımıza girmek. Bizi zayıf düşürüp, piyasadan silmek, bizim yerimizi almak, bizim krallığımızı ele geçirmek istiyorlar."
Bu, çok daha mantıklıydı.
Kara Kartal, eski usül bir çete değildi. Üç beş silahlı, birkaç uyuşturucu satıcısı değildi. Onlar, kendini modernize etmeye, dönüştürmeye çalışan, yeni dünyaya ayak uydurmaya, yeni dünyada söz sahibi olmaya çalışan bir organizasyondu.
Ve biz, onların önündeki en büyük engeldik.
O gece, sürpriz bir ziyaretçimiz oldu.
Baba, doktorların tüm itirazlarına rağmen, bir koruma ordusu eşliğinde taburcu olmuş ve doğruca malikaneye gelmişti.
Kütüphanenin kapısı açıldığında, onu gördüm. Hasta yatağından çıkalı daha birkaç gün olmuştu. Yüzü hâlâ solgundu, gözlerinin altı morarmıştı. Ama gözlerindeki irade, o bildiğimiz, yılların sertleştirdiği, hiçbir şeye boyun eğmeyen, hiçbir felakette pes etmeyen irade, eskisinden daha güçlüydü.
"Baba?" diye sordum, şaşkınlıkla. "Ne yapıyorsun burada? İzin vermeliydin, hastanedesin, dinlenmelisin, iyileşmelisin."
"Dinlenmeye vakit yok, oğlum," dedi, koltuğa yerleşirken. Sesi, hâlâ zayıftı, ama içinde bir ateş vardı. "Kara Kartal'ın gölgesi üzerimize düşmüşken, nasıl dinlenebilirim?"
"Onları tanıyor muydun, baba?" diye sordum.
"Elbette," diye cevapladı Baba, bir yudum su aldı. Titreyen elleriyle bardağı tutuyordu. Ama bakışları dimdikti. "Yıllar önce, onların eski lideri, Cemal'in kuzeninin adamı, bir gün bana geldi. Arazilerimizden, limanlarımızdan pay istedi. Müsaade etmedim. Ve o gece onun son gecesi oldu. Demek ki mirasçıları, şimdi benden değil, senden ve torunlarımdan intikam almak istiyor. Bana yapamadıklarını, sizden alacaklar."
Bu, her şeyi değiştirdi.
Bu kişisel bir mesele değildi. Sadece bir iş anlaşmazlığı değildi. Sadece bir güç savaşı değildi. Nesiller arası bir düşmanlık, bir kan davasıydı. Bugünün savaşı, belki de yıllar önce başlamıştı.
"O zaman daha dikkatli olmalıyız," dedi Alara, endişeyle. "Sadece iş değil, ailevi bir hesaplaşma bu. Onlar için bu bir namus meselesi. Ve namus için savaşanlar, her şeyi göze alırlar. Bizim namusumuz da var. Ama bizimki, onlar gibi kan ve şiddet değil. Sevgi ve adalet."
Baba bana baktı, gözlerinde nadir görülen bir onay vardı.
"Alara haklı," dedi. "Onlar için bu bir namus meselesi. Ve namus için savaşanlar, her şeyi göze alır. O yüzden, biz de her şeyi göze almalıyız. Ama kendi kurallarımızla. Kendi yöntemlerimizle. Onların seviyesine inmeden, onları yenmeliyiz."
Ertesi birkaç gün, yoğun bir strateji geliştirme ve istihbarat toplama süreciyle geçti.
kendi güvenlik ekibimi güçlendirirken, alarada Zümrüt Yatırım'ın finansal kayıtlarını inceleyip Kara Kartal'la olası bağlantıları araştırıyordum. Gülizar Hanım bile, kendi "görünmez" bilgi ağını harekete geçirmişti. Ece, eski arkadaşlarından, tanıdıklarından duyduklarını fısıldıyor, küçük ipuçları topluyor, kırıntıları birleştiriyordu.
Bir gece, geç saatlerde, Alara'yla kütüphanede oturmuş, elde ettiğimiz bilgileri değerlendiriyorduk.
"Onları meşru zeminde yenmeliyiz," dedi, bir raporu masaya bırakarak. "Kanunları kullanarak. Yargıyı, basını, kamuoyunu. Eğer şiddetle karşılık verirsek, onların seviyesine inmiş oluruz. Onlardan farkımız kalmaz. Ve biz, onlardan farklıyız. Bunu unutmamalıyız. Hiçbir zaman."
Düşünceli bir ifadeyle başımı salladım.
"Haklısın," dedim. "Ama onlar kurallara uymuyor. Baba'ya yaptıkları, bunun kanıtı. Oynadıkları oyun, kuralsız bir oyun. Kalleşçe bir oyun."
"O zaman biz onları kurallara uymaya zorlayacağız," diye cevapladı kararlılıkla. "Finansal kaynaklarını bulup donduracağız. Kanıt toplayıp yetkililere ileteceğiz. Basına sızdıracağız. İsimlerini, kirli işlerini, bağlantılarını, her şeyi ifşa edeceğiz. Onları kendi oyunlarında yeneceğiz. Ama kendi silahlarımızla. Adaletle."
Dudaklarımda küçük bir gülümseme belirdi.
"Bazen senin bu zekan beni hem korkutuyor hem de büyülüyor," dedim. "Düşmanlarımız, senin bir elmanın yarısı olduğunu bilmiyor. Onlar, sadece beni görüyor. Sadece 'Korkmaz'ın oğlu'nu görüyor. Ama asıl güç, sende. Asıl tehlike, sende. Ve onlar, bunu çok geç öğrenecekler."
"Bunu bir iltifat olarak kabul ediyorum," diye gülümsedi.
O gece, yeni bir savaş stratejisi belirledik.
Kara Kartal'ı yasal yollarla alt etmek. Daha uzun, daha zorlu, daha sabır, daha emek, daha çok çalışma gerektiren bir yol olacaktı. Belki aylar sürecekti. Belki yıllar. Ama kazandığımızda, zaferimiz kalıcı olacaktı. Onların gölgeleri dağılacak, ışığımız kalacaktı.
Yatakta, Alara'ya sarıldım.
"Belki de hayat bize bu sınavı," diye fısıldadım, "sadece aşkımızın değil, ahlakımızın da ne kadar güçlü olduğunu göstermek için verdi. Kolay olanı seçseydik, onlar gibi olurduk. Karanlıkta kaybolurduk. Ama biz, zor olanı seçiyoruz. Aydınlıkta kalmayı. İnsan kalmayı."
"Belki de," diye cevapladı, onun sıcaklığına gömülerek. "Ama ne olursa olsun, bu sınavı bizim kurallarımızla geçeceğiz. Birlikte. El ele, yürek yüreğe."
Ve böylece, Kara Kartal'ın gölgesi üzerimizde dolaşırken, biz kendi ışığımızı yaratmaya, karanlığı aydınlıkla yenmeye ant içtik.
Bu, sadece hayatımız için değil, inandığımız her şey için verilecek bir savaştı.
Ve biz, bu savaşı kazanacaktık.
Düşman artık bir isimdi. Ve bir ismi olduğunda, onunla savaşabilirdin. Kara Kartal'ın gölgesi üzerimize düşmüştü, ama biz kendi ışığımızı yapmaya, karanlığı aydınlıkla yenmeye ant içmiştik. Bu, sadece hayatımız için değil, inandığımız her şey için verilecek bir savaştı. Ve biz, bu savaşı kazanacaktık. Birlikte. Ta ki adalet yerini bulana, ta ki sevgi kazanana, ta ki sonsuza dek birlikte olana kadar.
