2. bölüm · Miras: kan bağı
Gerçek miras
Malikanenin arka bahçesinde maylayla oyun oynuyorduk. Mayayı salıncakta salıyordum. O da her yükseldiğinde sevinçle bağırıyordu.
"Daha yukarı daha yukarı"
Onu böyle görmek beni mutlu ediyor bende onunla birlikte mutlu oluyordum. Maya
"Hadi yengemin yaptığı kurabiyelerden yiyelim " salıncağın üstünden atlayıp masaya doğru koştu. Masadaki kurabiyelerden birini ağzına attı.
Tam mayanın yanına gidiyordum ki
"Kardeşimden uzak dur"
Diyen Alazın sesi bahçede yankılanıyordu.
Alaz ve yiğit karşıma geçip
" beni iyi dinle Enes mayanın 1 metre yakınında olmayacaksın "
"Eğer bir daha seni mayanın yanında görürsek senin için hiç iyi şeyler olmaz"
Yiğit bunu söylerken göğsünü gererek bana senden üstünüm demek istiyordu.
" Hiç bir şey yapamazsınız bence kimi tehdit ettiğinize dikkat edin babam olmasa siz bir hiçsiniz bana diklenmenizi size önermem "
Bu sözlerin yiğitin geri batmasına sebep olsada aynı şey alaz için geçerli değildi.
Alaz benden büyük olduğu için boy olarakta güç olarak da aramızda çok fark vardı.
Mayanın aramıza girmesiyle alaz 2 adım geri gitmişti. Maya abisine kaşlarını çalmıştır şekilde bakıp "Enesle ben istemediğimiz kadar birbirimize yaklaşır oyun oynarız bu sizi hiç ilgilendirmez abi artık enese dolaşmayı bırakın "
Mayanın beni korumasından memnun olmayan alaz bana daha öfkeli bakmaya başlamıştı. Mayanın çatılan kaşları dolmaya başlamıştı. Bunu alazda fark ettiği için daha fazla uzatmamıştı.
Hiç bir şekilde mayaya kıyamıyordu.
Maya bizim ailenin en küçük üyesi olma hakkını veriyordu. Ailenin küçük prensesiydi. Alaz ve Yiğitle hiç anlaşamasamda söz konusu maya olunca her iki tarafta yumuşuyorduk.
Bahçede kalmaktan sıkıldığım için malikanenin içine girmiştim ki çalışanların telaşlı olduklarını fark ettim.
2 çalışanın arasında Konuştuklarına kulak misafiri olmuştum. "Duydun mu nazlı hanım kaza geçirmiş Haluk Bey hemen hastaneye götürmüş " duyduklarım karşısında donup kalmıştım. Annem kaza geçirmişti. Dışarıdaki korumalardan birine yönelip " Hemen beni annemin götürüldüğü hastaneye götürün " koruma " babanızın izni olmadan sizi hiçbir yere götüremeyiz efendim."
"O vakit babama söyleyin beni onun olduğu hastaneye götürün"
Annem can çekişirken sakin olmamı bekleyemezlerdi. Babamın sözü umurumda değildi. İster ceza versin ister kızsın yeter ki anneme bir şey olmasın.
Koruma babama istediklerimi ilettikten sonra babam hastaneye gitmeme izin vermişti. Hastaneye gittiğimde babam bir sandalyede elini başına koymuş bir şekilde oturuyordu.
Annemi ameliyata almışlardı. Babamın yanına koşup "Baba anneme ne oldu iyi olucak mı" Babam bana döndüğünde o her zaman gördüğüm güçlü adam değil çökmüş bir adam vardı.
Bana hiç bir şey demeden sadece yüzüme baktı. Annemi hiç bu halde görmemiştim.
Anneme bir şey olucak düşüncesi onu tüketiyordu.
Babamın cevap vermeyeceği belliydi.
Anne diye fısıldadım. Başka bir şey düşünemiyordum. Başka bir şey ağzımdan çıkmıyordu.
...
3 saat olmuştu annemi daha yeni ameliyattan çıkarmışlar bir odaya götürmüşlerdi. Ancak kimsenin içeri girmesine izin vermiyorlardı. Babamla rahat bir nefes alabilmiştik.
Babam bir işinden dolayı gitmişti. Bende korumalarla bekliyordum. Annemin gözlerini açması için dua ediyordum.
Babam anneme ne olduğunu ne kadar sorsamda söylemiyordu.
Benden bir şeyler sakladığını biliyordum.
Belki bir gün söyler diyede bekleyecektim.
Ama bunun sadece bir kaza olmadığını biliyordum. Annemin ölümünü arkasında bazı sırlar belkide ihanetler vardı.
Annemi camın arasından izlemeye başladığımda annemin bağlı olduğu makineden ses gelmeye başlamıştı.
Bu ses ne anlama geliyordu. Yanımda duran adamlar endişelenmişlerdi. Aralarından biri hemen doktoru çağırmaya gitmişti.
Odanın kapısına koştum. Anneme ne olduğnu anlamasamda yanında olmalıydım. Kapıyı açıp hemen yanına koştum. Elini tutup burda olduğumu göstermek istedim.
Bir kaç tane doktor ve hemşireler odaya girdiklerinde korumalardan biri beni kucağına alıp dışarı çıkarmıştı.
Kapıyı kapattıklarında camdan anneme bakmak için hemen adamın kucağından indim.
Cama yaşlandığımda anneme bir makineyle elektirik veriyorlardı. Bir kitapta görmüştüm. Hastalar kalpleri durduklarında bunu yaparlarmış
Annem ölüyordu. Bundan dolayı ona elektirik veriyorlardı. Ağlamak istedim bağırmak istedim. Ama hareket edemiyordum.
Bir kaç kere anneme elektirik vermişlerdi.
Cama yaşlanmış bir şekilde anneme yaptıklarını izliyordum. Doktor bir kere daha elektirik verdiğinde bir an durup nefes almıştı. Ve ağzından o sözler döküldü.
"Ölüm saati 12:00"
Annem ölmüştü.
Yanımda olmasada bana güven hissettiren her zaman destek çıkan malikanemizin ana ocağı sönmüştü.
Bana aslan oğlum diyen yengemden ve kuzenlerimden beni koruyan annem ölmüştü. Artık hiç bir zaman benimle olmayacaktı.
Akşamları kabus gördüm bahanesiyle artık yanında yatamıycaktım.
Korumalar ne kadar gitmek istemsemde babamın emri olduğunu söyleyip beni malikaneye geri getirmişlerdi.
Malikaneye girdiğimde hayatımda ilk defa bu kadar soğuk ve ıssızdı. Annemin masadaki yeri ilk defa boştu. Merdivenlerden yukarı çıktığımda annemle babamın odasından sesler geliyordu.
Kapı aralıklı açık olduğundan içeri bakıyordum. Babamda buradaydı.
Odadaki herşeyi savurup parçalıyordu.
Kırız geçiriyor olmalıydı. onu artık sakinleştirecek bir eşi yoktu. Annem sadece bana değil babamada bir yuvaydı.
Benimde bir gün yuvam olucakmıydı. Yoksa ben mi başkasının yuvası olacaktım.
Babamın en sonda yere yığılıp hıçkırarak ağladığını görüyordum.
Babama göre ağlamak zayıflıktı. Bana göre ise ağlamak zayıflık değildi. İnsanlar neden ağlamayı zayıflık olarak görür ki bence en büyük zayıflık duygularını göstermekti.
Üzüntü,sevinç,öfke bunların hepsi bir duyguydu.
Şimdiki zaman
Sabahın ilk ışığı, perdelerin arasından süzülüp annemin peluş köpeği Momo'nun soluk tüylerini aydınlatıyor. Gece yine kabuslarla geçti, ama bu sefer farklıydı. Rüyamda annem değil, Alaz'ın balkondaki o kızıl viski şişesi ve onun ardından yükselen duman vardı. Uyandığımda avucumda sımsıkı tuttuğum şey ise annemin notuydu. Cüzdanımın derisinin altında, katlı kağıdın sert kenarını hissediyorum. Bir zırh gibi. Bir antla.
Aşağı indiğimde ev, her zamanki gibi, bir lahit sessizliğine bürünmüştü. Yalnızca mutfaktan gelen hafif tıkırtılar, hizmetçilerin babamın askeri disipliniyle hazırladıkları kahvaltının sesleri. Fakat masada, bu ölü ritüelin ortasında, tek bir canlı nokta vardı: Maya.
Başı, okul kitabına eğikti ama gözleri satırlarda değil, koridorun karanlık ağzındaydı. Her an bir gölgenin çıkacağından emin gibiydi. Benim sandalyenin gıcırtısıyla irkildi, başını kaldırdı. Gözlerinde, normalde olmayan, elektrik gibi bir endişe vardı. Bir uyarı.
Etrafa keskin bir bakış attı. Boş salon, onun gözlerinde bir sürü saklanma yeri, bir sürü kulak misafiri olabilen yerlerdi. Sonra, hızla, neredeyse dudaklarını kıpırdatmadan, bir fısıltı gibi bir şeyler kaçırdı ağzından. Ses o kadar alçaktı ki, onu duymak için nefesimi tutmak zorunda kaldım.
“Babam ve abimler çok erken çıktılar. Babamın ofisine. Toplantı var. Doğu Yakası için bir şeyler sesleri çok gergindi.”
Her kelime, havada kristalleşip önüme düşen birer buz parçası gibiydi. Doğu Yakası. Babamın bana verdiği ültimatom. Levent Amca'nın ve oğullarının üzerime çullandığı av sahası. Maya'nın bu bilgiyi, o koridorda, belki de tam onların kapısının önünden geçerken yakalamış olması.Bu bir fedakarlıktı. Yirmi yaşındaki bir kızın, kendi ailesine karşı yaptığı sessiz bir isyandı.
İçimde bir şey, sıcak ve acı verici bir şekilde genişledi. Minnettarlık mıydı, suçluluk muydu, bilmiyorum. Ona baktım. Gözlerimle, “Anlıyorum. Teşekkür etmeye bile cesaret edemiyorum,” dedim. Sözcükler burada tehlikeli, değersiz metallerdi. Onların yerine başka bir şey koymalıydım.
Yavaşça, dikkatle, elimi masanın pürüzsüz yüzeyinde kaydırdım. Çatalımın yanına, onun kitabının kenarına, sonra da onun elinin üzerine geldi. Soğuk, hafif titreyen elinin üstüne, avucumun sıcaklığını bıraktım. Bir saniyeden kısa sürdü. Bir kalp atışı kadar. Ama o kısa temasta her şeyi söyledim.
“Korkma. Ben buradayım. Bu bilgiyi bana verdiğin için seni koruyacağım. Ve bu savaşı ben kazanacağım.”
Dokunuşum biter bitmez elimi çektim. Hiçbir şey olmamış gibi tabağımdaki peynire uzandım. Ama o an, o mikroskobik temas anı, bu evdeki en gerçek, en güçlü iletişimdi. Bir sözleşmeydi.
Maya, başını bir santim kadar salladı. Gözlerindeki elektrik fırtınası biraz dinmiş, yerini daha derin, daha hüzünlü bir anlayışa bırakmıştı. Kitabına döndü, ama bu sefer gerçekten okuyor gibiydi. Omuzlarındaki gerginlik hafifçe azalmıştı.
Ben de kahvaltıma devam ettim. Annemin notu cüzdanımda, Maya'nın verdiği bilgi zihnimde, babamın verdiği fotoğraf ise iç cebimdeydi. Her biri, bu ölümcül oyunda farklı bir hamleye denk geliyordu. Maya'nın getirdiği bilgi, bir nimetti. Düşmanın hareket halinde olduğunu, toplantı yaptığını bilmek Bu, savunmada değil, hamle yapmam gerektiğinin son işaretiydi.
Masanın karşısındaki boş sandalyeye baktım. Annem orada olsaydı, belki de Maya'nın gözlerindeki korkuyu ilk fark eden o olurdu. Ona bir çay uzatır, “Günaydın canım,” derdi. Şimdi o görevi bana kalmıştı. Bu evde sevgiyi ayakta tutma, koruma görevi.
Maya'nın elindeki sıcaklık hâlâ avucumdaydı. O sıcaklık, Alaz'ın ve Yiğit'in zehirli bakışlarından, babamın buzul sessizliğinden daha güçlüydü.
Bugün, sadece bir gün daha değildi. Bugün, Maya'nın bana fısıldadığı bu sırla birlikte, ilk aktif hamlemi yapma günümdü. Ve bu hamle, Kamil'e doğru atılacak ilk adımla başlayacaktı.
Maya ders çalışmaya devam ederken ben hemen masadan kalkıp kapıya yöneldim.
İlk hamlemi yapmanın zamanı gelmişti.
Kapıdan çıktığım gibi arabama yöneldim.
Korumaların yanından geçerken sanki okula gidiyormuş gibi sakin bir şekilde geçtim. Bu saate okula gittiğim için nereye gittiğimi anlamazlardı.
Maya'nın verdiği sır, içimde bir saatli bombaya dönüşmüştü. Doğu Yakası. Toplantı. Onların ofiste haritalar üzerinde kurguladıkları planları düşünürken, arabamı Doğu Yakası'na, o lanet şantiyeye doğru sürüyordum. Kamil'in ofisinin yolunu, babamın verdiği o bulanık fotoğraftaki yüzleri zihnimde canlandıra canlandıra bulmuştum. Penceremi aralamıştım, ama içeri giren kirli inşaat tozu ve puro dumanı karışımı kokudan başka bir şey değildi. Ciğerlerimi yakıyordu. Annemin arabası hep yasemin kokardı.
Tam şantiyenin girişindeki tozlu, devrilmiş bir 'GİRİŞ YASAKTIR' tabelasını görüp direksiyonu kıracaktım ki, telefonumun titreyişiyle irkildim. Cihaz, koltuğun üzerinde bir akrep gibi titredi. Ekrandaki isim, kanımı dondurdu: ALAZ.
Bu bir arıza olamazdı. Alaz beni aramazdı. Ya alay ederek bir mesaj atar, ya da yüz yüze zehrini akıtırdı. Telefonu elime aldım. Parmak ucumdaki soğukluk, kalbimin çarpışının sıcaklığıyla çarpışıyordu. Nefesimi tutarak açtım.
"Alo."
"Enes." Sesindeki ton, onu tanıdığım onca yıldır hiç duymadığım bir şeydi. O bildik, sinsi, eğlenen alaycılık yoktu. Yerine, yapay bir düzgünlük, bir büro şefinin soğuk resmiyeti vardı. Kulaklarıma inanamadım.
"Babamın talimatıyla arıyorum." Her kelimeyi, bir memurun evrak imzalatırkenki ruhsuzluğuyla sıralıyordu. "Taşeron Kamil ile yapılacak görüşme için seninle birlikte hareket edeceğiz. Şantiyeye birlikte gidiyoruz. Görüşmeyi ben yöneteceğim. Sen izleyeceksin. Durumun kontrol altında olduğunu göstermemiz gerekiyor. Anlaşıldı mı?"
Anlaşıldı mı?
Bu bir soru değildi. Bu, bir ültimatomdu. Maya'nın fısıldadığı 'toplantı'nın ilk somut çıkışıydı. Zihnim bir şimşek hızıyla çalıştı. Levent Amca, Alaz'ı bir kıskaç olarak gönderiyordu. Senaryo hazırdı.
İlk olarak Görüşmeyi Alaz yönetecek, beni kenarda, söz hakkı olmayan, güçsüz bir figür olarak konumlandıracaktı.
Ya başarısız olacaktık ki bu büyük olasılıktı ve suç, 'görüşmeyi sabote eden' sakin, beceriksiz Enes'in üzerine kalacaktı.
Ya da Alaz, kaba kuvvet veya tehditle bir şeyler koparacak ve bütün başarıyı üzerine alacak, babamın gözünde 'iş bitirici' olarak parlayacaktı.
Her iki durumda da kaybedecek olan bendim. Bu, Levent'in beni babamın gözünde tamamen itibarsızlaştırmak için kurduğu kusursuz bir tuzaktı. Alaz, onun uzattığı zehirli eldivenin ta kendisiydi.
Bir an, telefonu kapatıp yola devam etmeyi, onu orada yalnız bırakmayı düşündüm. Ama yapamazdım. Reddetmek, doğrudan bir isyan olurdu. Hem Levent Amca'ya, hem de onun aracılığıyla babama karşı. Şu an için buna gücüm yetmezdi.
Boğazımı temizledim. Sesimin, telefonun diğer ucundaki o zehirli sırıtışa fırsat vermeyecek kadar düz ve kayıtsız çıkmasına dikkat ettim.
"Tamam," dedim. Tek kelime. Ne kabul, ne red. Sadece bir bildirim.
"Yarım saat içinde şantiyede ol." Alaz, emri yağdırıp kapattı. Kulaklığımda, kesik bağlantının tiz 'bip' sesi çınladı.
Arabayı kenara çektim. Direksiyona yapışmış ellerim bembeyazdı. Gözlerimi kapattım. İçimdeki çocuk, korkuyla titriyor, kulübede bekleyen o mum alevine bakıyordu. Yapamazsın. Seni yenerler. Her zamanki gibi.
Sonra, cüzdanımın derisinin altındaki o katlı kağıdın sert kenarını hissettim. Güçlü ol küçük aslanım. Ve Maya'nın, sabahki o korumacı, korku dolu bakışını gördüm.
Hayır. Bu sefer öyle olmayacaktı.
Alaz'ın planını biliyordum. Bu bir avantajdı. Onun senaryosuna gidecektim, ama rolümü oynarken, sahneyi sessizce sabote edecektim. Kamil'i nasıl idare edeceğini bilmezdi. Sadece kabadayılık yapacak, tehdit savuracaktı. Benimse babamın verdiği fotoğraf, Maya'nın uyarısı ve Kamil'in zaafları üzerine düşündüğüm her şey vardı.
Anahtarı çevirdim, motor homurdandı. Dikiz aynasında kendi gözlerime baktım. İçlerinde, korkunun yanında, yeni, keskin bir şey vardı. Bir stratejinin soğuk parıltısı.
Alaz sahneyi yönetmek istiyordu. Peki ya ben, o sahnenin dekorunu, repliklerini ve hatta oyuncusunu bile onun haberi olmadan değiştirebilseydim?
Yola koyuldum. Artık sadece Kamil'e değil, aynı zamanda Levent Amca'nın kurduğu bu ilk büyük tuzağa da gidiyordum. Ve bu tuzak, onlar için hiç beklemedikleri bir şekilde kapanacaktı.
Alaz'ın siyah, gösterişli arabası, şantiyenin tozlu girişinde bir leke gibi duruyordu. Benim sade sedan'ımı görmezden geldi, kapısını çarparak indi. "Ben konuşacağım," diye tekrarladı, bir kez daha, sözde bir hatırlatma ama aslında bir nizam verme niyetiyle. Onu takip ettim, ayaklarım, gevşek çakıllar ve keskin taş parçaları üzerinde güvensizce yer arıyordu. Kulübe, hurda metal ve çürümüş tahtalardan yapılmış, çökmek üzere olan bir sığınak gibiydi. Kapıyı ittiğimizde içeri dolan, sadece toz ve ter kokusu değil, umutsuzluk ve ucuz rakının ağır kokusuydu.
Kamil, arkası hasırlı bir sandalyede, masasının üzerindeki karmakarışık evrak yığınlarına gömülmüş oturuyordu. Kırkına merdiven dayamış, gözlerinin altı torbalı, yüzü traşsız bir adamdı. Ama gözleri gözleri, bir çakalınki gibi küçük, hesaplayıcı ve yorgundu. Alaz'ı görünce, dudaklarının kenarında, zoraki bir nezaketle karışmış, belli belirsiz bir küçümseme belirdi. Beni gördüğünde ise, o küçümseme bir an için dondu, yerini meraka bıraktı. "Korkmaz'ın oğulları," diye mırıldandı, sesi sigarayla yıpranmıştı. "Buyurun."
Alaz, sahneyi devraldı. Ayakta, Kamil'in masasının tam karşısında, ellerini cebine sokmuş, omuzları geride. "Babam Levent Bey'in selamı var," diye başladı, sesi yapay bir otoriteyle geriliydi. "Doğu Yakası'ndaki gecikmeler ve kalite sorunları artık kabul edilemez. Adamlarınızın disiplinsizliği, bizim itibarımızı zedeliyor."
Her cümlesi, havada yumruk gibi patlıyor, ama Kamil'in süngersi cüretkarlığına çarpıp sessizce emiliyordu. Kamil, başını hafifçe sallıyor, "Haklısınız genç bey, haklısınız," diyor, ama gözleri Alaz'ın üniformasının düğmelerinde geziniyor, onun tecrübesizliğini, oyununu okuyordu. Alaz, giderek daha yüksek sesle, tehditler savuruyor, "sonuç alamazsak başka çözümlerimiz var" diyordu. Her kelime, Kamil'in bana bakışındaki o küçümsemeyi biraz daha pekiştiriyordu. İşte, Haluk'un zayıf, söz geçiremediği oğulları. Biri bağırıp çağırıyor, diğeri bir köşede süt dökmüş kedi gibi.
Ben köşede, gölgelerin içinde durdum. Alaz'ın her saçma çıkışını, Kamil'in her küçümseyici bakışını kaydediyordum. Annemin notu, cüzdanımda bir kor gibi yanıyordu. Sakin ol. Bekle. Nefesimi kontrol ettim. Dört... yedi... sekiz...
Alaz, nutkunu bitirdi. Ortamda, boş bir tehdidin tınlamasından başka bir şey kalmamıştı. Kamil, alaycı bir nezaketle, "Endişelerinizi aktaracağım ekibime," dedi. Bu, bir zafer değil, tam bir hezimetti. Alaz'ın yüzü gerildi, daha fazla bağırmak için nefes alacak gibi oldu.
İşte o an.
"Sessizliği," diye araya girdim. Sesim, kulübenin ağır havasında, beklenmedik bir şekilde temiz ve keskindi. Bir bıçağın metalik tınısı gibi. Alaz ve Kamil, şaşkınlıkla bana döndüler.
Adım attım, gölgelerden çıktım, masaya doğru ilerledim. Gözlerimi Kamil'in o çakal gözlerine dikerek, yavaşça, ceketimin iç cebinden çıkardığım bir zarfa uzandım. Alaz'ın şaşkın bakışları sırtımdaydı.
"Fotoğrafı gördün mü, Kamil Amca?" diye sordum, sesim alçak ama her hecesi vurguluydu.
Zarfı masanın üzerine, Kamil'in önüne koydum. Parmaklarımla, yavaşça, içindeki fotoğrafı dışarı sürdüm. Flaşın acımasız beyazlığı, Kamil'in iki adamını, Karahan Grubu'nun pala bıyıklı elemanıyla yan yana, sigara paylaşırken donup kalmış haliyle yakalamıştı.
Kamil'in yüzündeki o küçümseyici, rahat ifade bir anda buharlaştı. Yerini, çıplak, katıksız bir panik aldı. Rengi attı. Gözleri, fotoğraftaki kendi adamlarının yüzlerine, sonra bana, sonra tekrar fotoğrafa kaydı. Sanki nefes almayı unutmuştu.
"Sizinkiler, bizimkiler." diye mırıldandı Alaz, şaşkınlıkla.
Ben, gözlerimi Kamil'den ayırmadım. Onun paniğini, fotoğraftaki en ufak ayrıntıyı bile zihninde hızla işleyişini izliyordum. İşte şimdi, sahne benimdi.
"Biz sadakati severiz, Kamil Amca," dedim, kelimeleri bir mezura ile çeker gibi, yavaş ve net. "Sadık ortağımız, ailemizin bir parçasıdır." Duraksadım, fotoğrafın üzerine hafifçe vurdum. "Ama kaybedeni de biliriz. Ve kaybettiğimizi düşündüğümüz anda geride sadece enkaz kalır."
Odamın havası tamamen değişmişti. Alaz'ın agresif teatralitesi, şimdi ucuz ve anlamsız görünüyordu. Şimdi konuşan, fotoğrafın somut, sessiz dilinin gücüydü. Ve onu konuşturan bendim.
Kamil, boğazını temizledi, sesi kısılmıştı. "Bu... bu bir yanlış anlaşılma, Enes Bey. O adamlar, iş için"
"Sana bir hafta," diye kestim sözünü, sesim artık buz gibi kesinlikteydi. Fotoğrafı usulca zarfına geri ittim. "Bu işi temiz tut. Adamlarını topla. Karahan'la olan her bağlantıyı kopar. Bize sadece sonuçları göster." Sonra, ilk kez ona doğru hafifçe eğildim. "Bir hafta sonra burada olacağım. Temiz bir şantiye ve sadece bizim adamlarını görmek istiyorum. Aksi takdirde, bu fotoğraf babamın masasına ulaşır. Ve bir sonraki görüşmeyi benimle değil, onunla yaparsın."
Kamil, bir taş heykel gibi donup kaldı. Alaz'ın ağzı hafif aralıktı, neye uğradığını şaşırmıştı. Sessizlik, toz taneciklerinin dans ettiği ışık hüzmesi kadar somundu.
Döndüm, Alaz'a baktım. Yüzümde, onun anlayacağı tek dilde bir ifade vardı. Sessiz bir meydan okuma. Sonra, kapıya doğru yürüdüm. Arkamda, fotoğrafın ağırlığı altında ezilmiş bir adam ve planları paramparça olmuş bir kuzen bırakarak.
...
Alaz'ın arabanın kapısını öyle bir çarptı ki, metal gövdede içi boş bir çınlama yankılandı. Tozlu şantiye yolundan ana yola çıkana kadar konuşmadık. Onun öfkesi, arabayı dolduran, boğucu bir sıcaklık gibiydi. Direksiyonu kavramış parmakları bembeyazdı. Ben ise yol kenarındaki geçip giden çirkin, yarım kalmış binaları izliyordum. İçimdeki çarpıntı, az önceki hamleden gelen bir adrenalin patlaması değil, soğuk, katı bir tatmin duygusuydu.
"Ne cürretle araya girdin?"
Sesi, lastiklerin asfalttaki tıslaması gibi geldi, keskin ve kontrolsüz. "Görüşmeyi ben yönetiyordum. Babamın adına ben konuşuyordum. Sen kenarda durup susacaktın, lanet olasıca!"
Her kelimesi, bir tokat gibi gelmeye çalışıyordu. Ama ben, annemin notunun katlı kenarını parmağımla hissediyordum. Zırhım sağlamdı.
Yavaşça, cama bakmaya devam ederek konuştum. Sesim, onun hırçın çığlığının yanında, bir buz kütlesi gibi düz ve keskin.
"Sen yönettin." Duraksamadım. "Ve başarısız oldun. Kamil, seni ciddiye bile almadı. Sen sadece gürültü yaptın. Ben de işi kurtardım. Babam sadece sonucu soracak. Kamil'in bir hafta içinde düzeleceğini söyleyeceğim. Gerisini değil."
Sessizlik. Öyle bir sessizlikti ki, Alaz'ın dişlerini gıcırdattığını duyabiliyordum. Sonra, bir hayvanın boğazından gelen tıslama gibi bir ses
"Bu bir oyun değil, Enes." Her heceyi, zehirini damla damla akıtarcasına vurguladı. "Sen sokakta oynadığın bebek oyunlarını sanıyorsun. Burada kurallar farklı. Ve sen," diye döndü, gözleri yanıp sönen trafik ışıklarının kırmızısıyla alev alev yanarak, "bu kuralları bilmiyorsun. Hiçbir zaman da bilmedin. Sen sadece babanın gölgesinde, annenin eteğine saklanan bir çocuksun. Ve o çocuk, az önce çok büyük bir hata yaptı."
O an, döndüm. Yavaşça, kasıtlı bir şekilde. Gözlerimi, onun öfkeli, kızarmış yüzüne diktim. Arabada yeterince karanlıktı, ama ona gözlerimdeki ifadenin tam olarak görünmesi için yeterince ışık vardı. İçimdeki o çocuğu, o korkuyu, derin bir kuyunun dibine ittim. Yerine çıkan şey, ilk kez dışarı vurduğum, çıplak, savunmasız bir meydan okumaydı.
"Yanılıyorsun, Alaz."
Adını ilk kez bu tonda, bir eşitmişiz gibi söylüyordum. O bir titreme, bir tereddüt bekliyordu. Ona bunu vermedim.
"Kuralları çok iyi biliyorum. Bana öğrettiğiniz her kuralı. Zayıf olanı ezmek. Sessiz kalanın üstüne basmak. Acıyı bir eğlence aracı olarak görmek." Her cümle, kulübede yaşadığım bir anı, bir işkenceyi hatırlatıyordu. "O kulübenin kurallarını, senin ve Yiğit'in bana öğrettiği her şeyi, çok iyi biliyorum."
Bir anlık şaşkınlık. Gözlerinde, beklediği yanıtı alamamanın şaşkınlığı. Sonra daha da büyüyen bir öfke.
"Ama artık," diye devam ettim, sesim bir ton daha alçalarak, daha tehlikeli bir hale gelerek, "onlara uymayacağım."
Cümle, aramızda asılı kaldı. Trafik ışığı yeşile döndü, ama Alaz hareket etmedi. Arkadan gelen bir korna öttü, umursamadı. Sadece bana baktı. O bakışta, artık sadece öfke yoktu. Yeni, tanımadığı bir şey vardı. Tehdit. Gerçek bir tehdit. Oyunbozan olmayı seçmiş bir rakibin tehdidi.
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu, sesi şimdi daha kontrollü, daha tehlikeli.
"Demek istediğim," dedim, tekrar cama dönüp, şehrin ışıklarının ufukta yayıldığını izleyerek, "bir daha beni kenarda susan bir figüran olarak göndermeye kalkma. Bir daha Maya'ya bakışlarından dolayı gözdağı verme. Ve bir daha," burada tekrar ona baktım, "benimle bir 'görüşmeye' gelirsen, gerçekten işe yarar bir şey söyleyecek bir fikrin olsun. Yoksa, bugün olduğu gibi, seni rezil etmekten çekinmem."
Korna tekrar öttü, daha uzun, daha sinirli. Alaz, sonunda gaza yüklendi, araba öne fırladı. Yol boyunca konuşmadık. Ama sessizlik artık farklıydı. Eskiden benim korkumun sessizliğiydi. Şimdi ise, bir savaş ilanının sonrasındaki ağır, düşmanca sessizlikti.
O kulübede öğrendiğim kurallara uymayacağım. Kendi kurallarımı yazacağım. Ve ilk kuralım şuydu. "Artık kaçmayacağım."
Kimsenin beni ezmesine izin vermeyeceğim.
Malikaneye gelmiştik. Arabamı alması için bir adamımı göndermiştim. Sırf alaza hattini bildirmek için arabaya binmeyi kabul etmişim.
Malikanenin ağır kapısını kapattığımda, Alaz'la yol boyunca yaşanan sessiz savaşın gerilimi hâlâ omuzlarımda, boynumun arkasında bir yumruk gibiydi. İçeri giren ilk şey, her zamanki gibi, eski ahşap, cilalı taş ve bastırılmış güç kokusuydu. Ama bu sefer, burnumda hâlâ Kamil'in kulübesinin tozu ve Alaz'ın purosu vardı. Kokular savaşıyordu.
Merdivenleri çıkarken, adımlarım tahta basamaklarda yankılanıyor, bu mezarlık sessizliğini yırtıyordu. Tam odamın önüne geldiğimde, kapının eşiğinde duran küçük, özenle sarılmış paketi gördüm. İri, mor kurdelelerle bağlanmış, üzerinde elle çizilmiş küçük bir aslan figürü vardı. Kalbim bir an, tanıdık olmayan bir tehditmiş gibi hızla attı. Sonra, paketin zarif, çocuksu zarafetini fark ettim. Ve içimdeki her şey yumuşadı.
Maya.
Eğilip paketi aldım. Dokunuşu hafifti. İçeri girip kapıyı kapattım, sırtımı dayadım. Sessizce, kurdeleleri çözdüm. Paket kağıdının altında, basit bir karton kutu vardı. Kapağını açtım.
İçinde, kahverengi deri bir kayışa bağlı, elle oyulmuş ahşap bir anahtarlık duruyordu. Şekil, koşan bir aslandı. Sırtında, minik yaldızla yazılmış üç kelime vardı."KÜÇÜK ASLAN." Aynı annemin notundaki gibi. Ahşap pürüzsüzdü, defalarca okşanmış, zımparalanmış gibi. Yanında, mor bir kâğıda yazılmış, Maya'nın yuvarlak, okul kızı el yazısıyla bir not.
"Güçlü dur.
Ama yalnız değilsin.
- M"
Avucumda, ahşap aslanı sıkıca kavradım. Kenarları avuç içime hafifçe battı, acı verdi. Gerçekti. Bu soyut bir iyi dilek değildi. Elle tutulur, taşınabilir, cebe konulabilir bir şeydi. Bir zırh parçası. Bir sancak. Maya, benim için annemin sözlerini alıp onlara bir beden, bir form vermişti. "Yalnız değilsin." Bu dört kelime, bu evde duyduğum en güçlü, en tehlikeli cümleydi. Çünkü doğruydu.
Tam o sırada, koridordan sesler geldi. Önce Alaz'ın, tıslayan, bastırılmış öfkeyle dolu sesi, odamın kapısına kadar süzülüp girdi:
"neyini beğendin ha? Ona hediyemi? Sen kimsin de ona hediye alıyorsun, söylesene?"
Sonra Yiğit'in, onu destekleyen, alaycı sesi.
"Abimin dediği gibi Maya. O bizim düşmanımız. Babamız onun babasının tahtını almak için uğraşıyor. Sen ne yapıyorsun? Aileye ihanet mi?"
Bir anlık sessizlik. Kalbim, göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi attı. Avucumdaki ahşap aslanı öyle sıktım ki, parmaklarım acımaya başladı. Maya'yı savunmak için kapıyı açmak, dışarı fırlamak istedim. Ama bacaklarım hareket etmedi. Onların yüzüne çıkmanın, onu daha çok hedef haline getireceğini biliyordum.
Sonra, Maya'nın sesi geldi. Titriyordu, evet. Ama titreyen bir yaprak gibi değil, gerilmiş bir tel gibiydi. İçinde bir çelik vardı.
"O benim abim!" diye çıkıştı, sesi koridorda çınladı. "Sizden daha çok! Siz sadece onun canını yakmak, onu aşağılamak için uğraşıyorsunuz! Ben ise ben onu tanıyorum. Onun iyi bir insan olduğunu biliyorum!"
"İyi insan?" Alaz'ın kahkahası, bıçak gibi keskin ve acımasızdı. "Bu evde iyi insan olmaz, kardeşim. Olanlar da ya gider, ya da…"
"Maya, yeter!" diye kesti Yiğit, sesi daha sertleşmişti. "Bu konuşma burada bitiyor. Bir daha onunla ilgili bir şey yaptığını duyarsak, babam da seni koruyamaz. Anladın mı?"
Koridorda ağır, tehditkâr bir sessizlik oldu. Sonra, hızlı, küçük ayak sesleri Maya'nın, odasına doğru koşarak uzaklaştığını duydum. Arkasından, Alaz'ın, Yiğit'e fısıldadığı, ama kasıtlı olarak duyulabilecek kadar yüksek sesle söylediği şeyler geldi. "Bak gör, abisi olacağız diye şımarıyor. Biraz sertleşmemiz gerekecek."
Kapının diğer tarafında, elim hâlâ sıkılı, dinliyordum. İçimde, koridordaki o soğuk tehditle savaşan, sıcak, koruyucu bir öfke kabardı. Maya, benim için savaşıyordu. Risk alıyordu. Onun yalnız olmadığımı söylediği anda, kendini yalnız ve tehlikede bırakıyordu.
Ahşap aslanı gözlerimin önüne getirdim. "Küçük Aslan." Annemin bana seslendiği gibi. Maya'nın bana verdiği unvan. Bu evde kimsenin görmediği, hatta inanmadığı bir şeyi görüyordu: İçimdeki o çocuğu değil, olmak zorunda olduğum adamı.
Avucumu açtım. Aslan, deri kayışından sallanıyordu. Yavaşça, onu anahtar halkama taktım. Anahtarlarımın yanında, çelik ve pirinç arasında, ahşap bir aslan duruyordu. Sembolik bir koruma.
Koridordaki sesler gitmişti. Ama tehdit havada asılı kalmıştı. Maya'nın notunu katlayıp, annemin notunun yanına, cüzdanıma koydum. Şimdi orada iki tane vardı. İki kadın, iki nesil, aynı mesajı veriyordu. Güçlü ol. Yalnız değilsin.
Ama gerçek şuydu ki, ben yalnız değildim, ama o yalnızdı. Ve onu korumak, bu savaşta babamın tahtından bile daha önemli hale gelmişti. Alaz ve Yiğit'in ona dokunmasına asla izin veremezdim. Bugün Kamil'e verdiğim ültimatom sadece bir başlangıçtı. Asıl savaş, bu evin içinde, Maya'nın güvenliği için verilecekti.
Anahtarlığı avucumun içine aldım, ahşabın sıcaklığını hissettim. "Teşekkürler, Maya," diye fısıldadım boş odaya. "Ve korkma. Sen de yalnız değilsin."
Mayayı koruma iç güdüsüyle yerimde duramadım daha fazla susmayacaktım.
Mayayıda kendimide bundan korumaya yemin ettim.
Adımlarım, halının üzerinde ses çıkarmadan hızlandı. Düşünmedim. Hesaplamadım. İçgüdüseldi. Kapıyı ittim, öyle bir hızla açıldı ki duvara çarpıp güm diye ses verdi.
Sahne tam tahmin ettiğim gibiydi. Maya, iki kara kule gibi abilerinin arasında sıkışmış, küçülmüştü. Yüzü bembeyazdı, ama gözleri annemin gözleri gibi ela olan o gözler öfkeden cayır cayır yanıyordu. Yiğit, kapıya döndü, yüzünde 'gelmiş işte' der gibi sırıtan bir ifade. Alaz ise daha yavaş döndü, sanki rahatsız edilmiş bir yırtıcı gibi, gözlerinde tehlikeli bir parıltı.
"Bak kim geldi," diye sızdı Yiğit. "Kahramanımız. Aile işlerine burnunu sokmaya geldin herhalde. Burası senin yönettiğin şantiye değil."
Sözleri kulaklarımdan girip çıktı. Tüm dikkatim Mayadaydı. Onun gözlerindeki o korkuyla karışık öfkeyi gördüm. Ve o an, Kamil'e yaptığım gibi stratejik hamleler yapmak, doğru kelimeleri seçmek umurumda değildi. Bu kişiseldi.
Hiçbir şey söylemeden, odanın içine doğru ilerledim. Adımlarım sert ve kararlıydı. Yiğit'in önünden, Alaz'ın yanından geçtim. Maya'nın yanına geldim. Ona baktım, gözlerimle "Korkma," dedim. Sonra, usulca onun önüne geçtim, onu bedenimle koruyacak şekilde hafifçe arkama aldım. Bu hareket her şeyi anlatıyordu. Ben senin kalkanınım.
Sonra, ilk önce Yiğit'e değil, Alaz'a döndüm. Çünkü zehirin kaynağı oydu.
"Maya'nın benimle olan ilişkisi," diye başladım, sesim tuhaf bir şekilde sakin ama her hecesi çelikten kesilmiş gibi keskindi, "sizin 'aile işleriniz' dediğiniz o kirli oyundan, o iktidar çıkar hesaplarınızdan çok daha eski. Ve çok daha gerçek."
Alaz'ın kaşları hafifçe kalktı, şaşkınlıkla karışık bir öfke. Bu kadar direkt, bu kadar pervasız konuşmamı beklemiyordu. Alıştığı, kulübede titreyen, susan Enes'ti.
Devam ettim, sesim biraz daha alçaldı, ama odadaki herkesin duyabileceği, tehdit dolu bir tona büründü."Ve sen, Alaz. Bir daha kardeşine o aşağılayıcı, zehirli tonla konuşursan bir daha onu böyle köşeye sıkıştırırsan" Duraksadım, onun gözlerinin derinliklerine bakarak, kulübede bana baktığı o soğuk, keyifli bakışı aynen iade ederek. "karşında beni bulursun."
Odasının havası elektriklenmişti. Yiğit'in sırıtışı silinmişti. Maya'nın nefes alışı arkamda hızlanmıştı.
"O kulübedeki çocuk değilim artık," diye ekledim, son darbeyi vurarak. Onun en büyük silahını, benim en büyük korkumu, yüzüne çarpıyordum. "Onu unutma."
Alaz'ın yüzünde bir savaş yaşandı. Öfke, şaşkınlık ve derinde, tanıdığı Enes'in gitmiş olduğuna dair ilk korkulu şüphe birbiriyle çarpıştı. Gözleri, Kamil'in ofisinde yaptığım hamleyi, şimdi burada dik duruşumu birleştiriyor, yeni ve tehlikeli bir denklem kuruyordu. Dudakları aralandı, bir şey söylemek istedi, belki bir tehdit, bir alay. Ama sözcükler boğazında düğümlendi. Çünkü artık karşısında, sadece acı çeken bir kurban değil, misilleme yapabilecek bir rakip vardı.
Yiğit, "Bu ne cürret" diye homurdanmaya başladı.
"Sus, Yiğit," diye kesip attı Alaz, sesi gergin. Gözleri hâlâ bana dikiliydi. Bu iki kelime, her şeyi anlatıyordu. Oyun değişmişti. Ve bu, onun beklediği bir hamle değildi.
Hiçbir şey daha söylemedim. Arkamı döndüm onlara sırtımı dönmek, bir zamanlar ölüm demek olan o hareketi yapmak, ayrı bir mesajdı ve Maya'ya baktım. Elimi uzattım. "Gel," dedim, sadece.
Maya, hâlâ titreyen elini uzattı, avucuma yerleştirdi. Onu odadan çıkardım. Koridorda, arkamızdan gelen tek ses, Alaz'ın yumruğunu bir mobilyaya vurduğu donuk, öfkeli bir güm sesiydi.
Kapımıza gelene kadar konuşmadık. Ellerimiz hâlâ birbirine kenetliydi. Bu, Kamil'e yaptığım hamleden daha önemliydi. Bu, savaşın kurallarını değiştiren, kişisel ve geri alınamaz bir savaş ilanıydı. Ve artık geri dönüş yoktu.
Şimdi devran dönecekti. Alaz ve yiğitin hamlesi ne olacaktı.
Mayayla arka bahçeye çıkıp ikili salıncaklara oturduk. İkimizde konuşmaya nereden başlasak diye düşünüyorduk.
Maya konuşmaya karar vermiş benden önce öne atılıp "neden...neden benim için abimlerin karşısına geçtin"
"Çünkü tek kardeşimide kimseye bırakmak istemedim. Ayrıca bana saldırsalar o dişlerini gösterirdin. Şimdi ne olduda göstermedin"
"Göstermedim abimler daha önce beni hiç tehdit etmemişlerdi. Şimdi annemle babama söylemekle ve sana daha çok zarar vermekle tehdit ediyorlar"
"Beni merak etmeyesin maya başımın çaresine bakarım ayrıca seni gerekirse kendi babamdan dahi korurum "
"Korkuyorum Enes dünya niye böyle bir yer herkes neden bu kadar kötü acımasız. Sence dünyamı acımasız yoksa insanlar mı?"
Anında "insanlar "dedim.
Bu hayatı kötü yapan insan mahlukatıydı.
Yaratılmışların en acımasızı insandı. Ve bu gerçeğin herkes farkındaydı.
...
Koridordaki çatışmanın adrenalininin üzerimden tamamen çekilmesi saatler sürdü. Maya'yı odasına bırakmış, ona "Güvendesin," derken sesimin hâlâ gergin olduğunu duymuştum. Kendi odama kapanıp Momo'yu göğsüme bastırdığımda, Alaz'ın yüzündeki o şaşkınlıkla karışık öfke ifadesi hâlâ gözlerimin önündeydi. Bir zaferdi bu, ama içimi kemiren bir huzursuzluk vardı. Sınırı aşmıştım. Artık geri dönüş yoktu.
Tam bu düşüncelerle boğuşurken, kapıma o tanıdık, ağır iki vuruş geldi. Babam. Kalbim, göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi attı. Kamil'den mi? Koridordaki hadiseden mi? Yoksa Alaz şikayete mi gitmişti? Nefesimi tutarak kapıyı açtım.
"Gel," dedi, tek kelime. Arkasını dönüp çalışma odasına doğru yürüdü. Onu takip ettim. Koridor, bir idam mahkumunun son yürüyüşü gibi geliyordu.
Odası her zamanki gibiydi. deri, puro, güç. Ama bu gece masasının üzerinde, alışılmışın dışında bir nesne duruyordu. Bir zarf değildi bu. Küçük, köşeli, eski deri bir çanta. Rengi zamanla kararmış, köşeleri yıpranmıştı. Üzerinde toz izleri vardı, ama son zamanlarda silinmiş gibi duruyordu. Babam, koltuğuna kurulmuş, purosunu yakıyordu. Çantaya işaret etti, bir hakimin sanığa delili göstermesi gibi.
"Al," dedi, dumanı ciğerlerinden salarken. Sesinde herhangi bir ton yoktu. Bir rapor okur gibiydi. "Annenin ölmeden önce. Senin için hazırlattığı bir şeydi. On sekiz yaşına bastığında vermemi istemişti." Bir anlık duraksama. Sonra, gözlerini bana çevirmedi, purosunun küllüğündeki külü incelerken, ekledi. "Unutmuşum."
Unutmuşum.
Kelime, odanın ağır havasında bir taş gibi çakıldı. Dört yıl geç kalmış bir hediye. Dört yıldır bir rafın tozlu köşesinde, bir çekmecein unutulmuşluğunda bekleyen bir parça. İçimde bir şey, acı ve öfkeyle birlikte buruk bir şey, kıpırdadı.
Yavaşça çantaya uzandım. Derisi, tozlu ve soğuktu. Kopçasını açtım. Çıt sesi, odanın sessizliğinde yankılandı.
İçine baktığımda, nefesim kesildi.
En üstte, annemin o tanıdık zarif el yazısıyla yazılmış, mavi mürekkep solmuş mektuplar duruyordu. "Küçük Aslanıma" diye başlıyordu biri. Altında, benim çocukluğuma ait, renkli fotoğraflar. Annemin kucağında gülen, saçları rüzgarda uçuşan, gözleri ışıl ışıl bir çocuk. Babamın omzunda, nadir bir gülümsemeyle çekilmiş bir başkası. Bu fotoğraflardaki çocuğu tanımıyordum. O kadar yabancıydı ki.
Ellerim titreyerek altını karıştırdım. Ve orada, çantanın dibinde, bir bez parçasına sarılı, ağır bir nesne hissettim. Çıkardım.
Bir para idi. Ama sıradan bir para değil. Eski, ağır, belki Osmanlı döneminden kalma altın bir lira. Üzerindeki işlemeler solmuştu. Ama parmağımla üzerinde gezdiğimde, metalin yüzeyinde kazınmış, keskin çizgileri hissettim. Işığa doğru tuttuğumda, harfler belirdi.
ENES
Annem, adımı bu paraya kazıtmıştı. Belki bir muska, belki bir temenni, belki de büyüdüğümde yanımda taşımam için bir miras nişanesi olarak.
Gözlerim aniden buğulandı. Boğazımda kocaman bir yumru oluştu. Bu çanta, annemin vasiyetiydi. Bana ulaşması gereken, sevgisinin somut, dokunulabilir bir kanıtı. Ve babam... babam onu unutmuştu. Dört uzun yıl.
Başımı kaldırıp ona baktım. Hâlâ purosuna odaklanmış, bana bakmıyordu. Yüzündeki ifade, ne pişmanlık ne de özür barındırıyordu. Sadece bir görevi yerine getirmenin soğuk memnuniyetsizliği vardı. "Verdim. İşte bu kadar," der gibiydi.
O anda anladım. Bu bir özür değildi. Bir barış çabası hiç değildi. Bu, babamın dilinde, kabul edilebilir bir performans gösterdiğim için verilmiş bir "ödül"dü. Kamil'in işini hallettiğim, Alaz'a karşı durduğum için. Sevgi değil, onaydı. Ama annemin sevgisiyle doluydu işte. İki zıt duygu, aynı nesnede birleşmişti.
Parayı avucumun içine aldım. Metalin soğukluğu, derinden bir sıcaklık yayıyor gibiydi. Annemin dokunuşuydu bu. Onun, gelecekteki bana uzattığı el. Yumruğumu sıkıca kapattım. Metalin kenarları avucuma battı, acı verdi. Bu acı, gerçekti. Bu miras, gerçekti.
"Teşekkür ederim, baba," dedim, sesim biraz boğuk çıktı. Ama gözlerimdeki yaşı, ona göstermemek için tüm irademi kullandım.
Başıyla onayladı, tek kelime etmeden. İşimiz bitmişti.
Babam soğuk bir sesle "duyduğum üzere mayayı alaz ve yiğitten korumusun doğrumu"
"Doğru"
"Neden peki "
"Maya benim kardeşim gibi onu korumayıpta ne yapacaktım"
"Sen daha kendini koruyamazdın ne zaman benim korkak pısırık oğlum işleri yerine koyar kuzenini korur oldu"
"Ben artık bir çocuk değilim baba bir yerlerde saklanacakda değilim"
"Senden bu sözleri duymak benim için bir nimet oğlum"
Babamın işaretiyle Çantayı aldım, odadan çıktım. Koridorda, sırtımı kapıya dayadım. Nefesim hızlıydı. Sol elimde çanta, sağ elimde, avucumun içine gömülmüş, ismim kazınmış o altın para vardı.
Bu, ondan aldığım ilk ve tek "hediye"ydi. Sert, duygusuz, gecikmiş bir törenle verilmişti. Ama annemin sevgisini taşıyordu. Bu paradoks, içimi acıtıyordu.
Yumruğumu daha da sıktım. Para, etime iyice gömüldü. Bu acı, iyi geliyordu. Çünkü bu, benim gerçek mirasımdı.annemin sevgisi ve babamın onayının soğuk, ağır metalden bir karışımı. İkisini de taşımak zorundaydım. Ve ikisiyle de savaşacaktım.
Babamın odasından çıktığımda, avucumdaki altın para hâlâ etime gömülüydü. Soğuk metal, annemin varlığı gibi, bir yandan teselli ediyor bir yandan da yaralıyordu. Ama şimdi duygulara kapılma zamanı değildi. Kamil'e bir hafta vermiştim. Bu bir hafta, Levent Amca'nın da ona karşı hamle yapacağı bir haftaydı. Savunmada kalamazdım. Saldırmak, daha doğrusu kurbanı anlamak zorundaydım.
Lüks sedan'ımı, şehrin gösterişsiz, gri bir kenar mahallesinde bıraktım. Burası, Korkmaz'ın adının anılmadığı, kimliğimin bir yük değil, bir görünmezlik olduğu yerlerdi. Havası yağlı döner, ucuz sigara ve umutsuzluk kokuyordu. Hedefim, cephesinde neon ışıklarla "NET CAFE" yazan, camları buğulu bir mekandı.
İçeri girdiğimde, ağır hava ve klavye tıkırtıları beni boğdu. Gençler, ekranlarda parlayan savaş sahnelerine gömülmüştü. Kimse başını kaldırıp bakmadı. Mükemmeldi. En arkadaki, duvara yakın, en karanlık köşedeki bilgisayarı seçtim. Nakit ödedim, sahte bir isim yazdırdım.
Oturduğumda, parmaklarım titriyordu. Bu, annemin notunu bulmaktan ya da Alaz'a diklenmekten farklı bir korkuydu. Bu, bilinmeyenin, dijital uçurumun korkusuydu. Ama zihnime, babamın bana küçükken, güvenlik nedeniyle "temel araştırma" adı altında öğrettiği karanlık sanatların parçaları geldi. İnternet, kimseye ait olmayan bir sokaktı. Ve ben, bu sokakta kaybolmayı öğrenmiş bir çocuktum.
Kamil'in adını, şirketini, bulabildiğim her bağlantıyı aratmaya başladım. İlk başta, sıradan iş kayıtları, eski haberler çıktı. Sonra, daha derin, daha karanlık forumların arka odalarına daldım. Parola korumalı bir yerel ticaret odası veritabanına sızdım babamın bir zamanlar zorunlu kıldığı bir "ders" sayesinde. Ve orada, gerçeklik çarpıcı bir şekilde ortaya çıktı.
Kamil İnşaat, bir borç bataklığının içindeydi. Banka hacizleri, acil ödeme emirleri Liste kabarıktı. Ama en ilginci, en büyük alacaklılardan birinin ismiydi. "Karadeniz Finans." Bu isim, babamın işlerinde hiç geçmemişti. Ama Levent Amca'nın, babamın bilmediği, "özel" işlerini yürüttüğü bir şirketin adına çok benziyordu. Bir bağlantı daha"Karadeniz Finans"ın kayıtlı avukatı, Levent Amca'nın kişisel avukatıyla aynıydı.
Parmak uçlarım buz kesmişti. Ekranın mavi ışığı, yüzümü soğuk bir ceset gibi aydınlatıyordu. Puzzle'ın parçaları birleşiyordu.
Levent Amca, "Karadeniz Finans" aracılığıyla Kamil'i kasten borca boğmuştu. Sonra, ona bir çıkış yolu, bir can simidi uzattı. Rakip şirket Karahan'la işbirliği yap, borçlarını sil, sana yeni işler verelim. Kamil çaresiz, tuzağa düşmüştü. Ve Levent, bu tuzağı, Doğu Yakası işini sabote etmek, beni başarısız göstermek ve kendi taşeronunu sokmak için kullanıyordu. Babamın verdiği fotoğraf, sadece bir ihaneti değil, Levent'in kurduğu bir sahneyi gösteriyordu.
İçimde, soğuk bir öfke değil, keskin bir netlik yayıldı. Düşmanımın planını anlamıştım. Şimdi sıra, onu kendi silahıyla vurmaktaydı. Bu bilgi, babama sunulacak bir bomba, ya da Kamil'e karşı kullanılacak daha büyük bir kozdu.
Tam bu düşüncelerle, Levent'in avukatının diğer bağlantılarını ararken, gözüm yan masadaki bir monitöre takıldı. Orada, bir genç, haber sitelerinde geziyordu. Ekranda, bir yangının arka planında, polis bariyerleri ve bir kadın fotoğrafı vardı.
"YETİMHANE YANGINI ZANLISI ALARA KILIÇ HÂLÂ KAYIP"
Başlık, kırmızı ve alarm veren harflerle yazılmıştı. Ama beni çeken başlık değil, fotoğraftaki kızın yüzüydü. Ekran kalitesi düşüktü, ama o gözler Siyah, derin, ama içlerinde yanan bir ateş vardı. Öfke değil, daha çok bir tür vahşi, umursamaz özgürlük. Kaçmıştı. Her şeyi yakıp kaçmıştı. Kimsesizdi. Ama boyun eğmemişti.
Kalp atışlarım hızlandı, nedensiz yere. O gözlerde bir şey tanıdım. Kendimde olmayan, belki de Maya'nın bana karşı gösterdiği ama kendimde hissedemediğim o dik başlılığı, o yakıcı isyanı. Ben ailemin içinde hapsolmuş, kurallarla boğuşan bir esirdim. O ise, kendi hapishanesini ateşe verip kül etmişti.
Elim, neredeyse kendiliğinden, cebimdeki telefonuma gitti. Ekranı açtım, kamerasını gizlice yan masadaki monitöre doğrulttum. Titreyen parmağımla deklanşöre bastım. Klik. Ekranın parlaması, kızın o asi bakışını dondurdu ve telefonumun hafızasına kaydetti.
Neden yaptığımı bilmiyordum. Mantıklı bir sebep yoktu. Belki bir kanıt, bir ilham, ya da bu karanlık labirentte gördüğüm tek gerçek ışık olduğu için. Sadece, onun fotoğrafına sahip olmam gerekiyordu.
Telefonumu cebime geri koydum. Gözlerimi kendi ekranıma çevirdim, ama artık Kamil'in borç rakamları bulanık görünüyordu. Zihnimde, yangının dumanları ve o iki kara, alevli göz vardı.
Kalktım. Bilgisayarın geçmişini ve çerezlerini sildim bir başka zorunlu ders. Kimseye bakmadan, internet kafenin ağır kapısından dışarı, gece havasına çıktım.
Cebimde iki şey vardı. Levent Amca'nın komplosunu kanıtlayan ekran görüntüleri ve Alara Kılıç'ın asi bakışlarının fotoğrafı. Biri, beni güçlendirecek soğuk bir silahtı. Diğeri ise, nedenini bilmediğim, için için yanan bir sıcaklık.
Eve doğru yürürken, Kamil'in borç belgelerini nasıl kullanacağımı düşünüyordum. Ama aklımın bir köşesi, hep o yanan yetimhaneye, o kaçak kıza takılı kaldı. Belki de, bazı zincirlerden kurtulmanın tek yolu, her şeyi yakıp küllerinden doğmaktı.
Henüz değil. Ama belki bir gün.
...
İnternet kafenin ağır, kirli havasından çıkıp eve, o steril, ölümcül hapishaneye döndüğümde, sırtımda iki yük vardı. cebimdeki dijital bombalar ve zihnimdeki o yanan kızın görüntüsü. Kapıyı açtığım an, evin sessizliği normalden daha keskin, daha düşmanca geldi. Her şey yerindeydi, ama hava, bir şeyin kırıldığı, parçalandığı yerdeki o elektrikli sessizlikle doluydu.
Doğruca odama gitmek üzere merdivenlere yöneldim. Tam ilk basamağa adımımı atacaktım ki, üst kattan gelen bir ses duydum. Hıçkırık. Boğuk, boğulmuş, derinden gelen bir hıçkırık. Maya'nın odasından.
Bütün yorgunluğum, planlarım bir anda silindi. Kalbim, göğsümde vahşi bir hayvan gibi çarpmaya başladı. İki basamaklı adımlarla merdivenleri çıktım. Koridor loştu, ama Maya'nın kapısının altından sızan ışık, titreyen bir çizgi gibiydi.
Kapıyı vurmadan, usulca ittim. Kilitli değildi.
İçerideki manzara, midemi burktu.
Maya, yatağının kenarında oturmuştu. Sırtı bana dönüktü, omuzları titriyordu. Saçları, normalde düzgün ördüğü o uzun, kestane rengi örgüler, dağınık bir halde sırtına dökülmüştü. Odası, her zamanki düzenli, renkli halinden eser yoktu. Kitapları yere saçılmış, masasındaki küçük süs eşyaları devrilmişti. Arama izleriydi bunlar. Telefonu masanın üzerinde yoktu. Dizüstü bilgisayarı kapalıydı ve kablosu yatağın altına fırlatılmış gibi duruyordu.
"Maya?"
Sesimle irkildi. Yavaşça döndü. Yüzü, gözyaşlarından ve öfkeden paramparça olmuştu. Gözleri kıpkırmızı, şişmişti. Ama o gözlerdeki ifade, çocuksu bir korku değil, derin, kemirici bir ihanet acısıydı.
"Enes" diye hıçkırdı, sesi boğuk ve kırık. "Odama... odama girdiler. Her yeri aradılar. 'Aramızda bir hain var' dediler. Telefonumu aldılar. Bilgisayarımın şifresini söylememi istediler, söylemedim. Babam bile onlara dur demedi. Sadece izledi."
Her kelime, bıçak gibi saplanıyordu. Alaz ve Yiğit. Bu, koridordaki yüzleşmenin misliyle öcüydü. Bana direkt saldıramadıkları için, en zayıf halkama, bana olan sevgisi yüzünden saldırmışlardı. Onu izole etmek, korkutmak, ona 'aileye ihanet ettiğini' hissettirmek istiyorlardı.
"Seninle konuşmamı bile yasakladılar," diye ekledi, gözlerinden yeni yaşlar süzülürken. "Bir daha sana yaklaşırsam, seninle görüşürsem senin başına gelecekleri bilmemi istemediğimi söylediler."
O anda, içimde öyle bir öfke alevlendi ki, nefesim kesildi. Gözlerimin önü kızıla bulandı. Kulübenin soğuk suyu değil, bu sefer kaynayan bir kurşun damarlarımda akıyordu. Ona dokundular. Onu incittiler. Onu korkuttular. Bu, her şeyden daha fazla ihlaldi.
Hızla yanına gittim, yatağın kenarına çöktüm. Ona sarılmak, onu korumak istedim ama dokunuşumun onu daha da tehlikeye atacağından korktum. Ellerimi, yumruk yapmış, dizlerimde titriyorlardı. "Maya," dedim, sesim titrememek için savaşıyordu, "onların söylediklerinin hiçbirini dinleme. Sen hain değilsin. Sen bu zehirli yılan yuvasındaki tek temiz şeysin."
Başını, umutsuzca salladı. "Ama beni dinlemiyorlar, Enes! Abilerim onlar artık benim tanıdığım insanlar değil. Senin hakkında konuşurlarken gözleri öyle korkunç oluyor ki."
Biliyordum. Onların gözlerindeki o karanlığı iyi tanıyordum. Ve şimdi o karanlık, Maya'ya da bulaşmıştı.
O an, aklıma babamın verdiği o ağır altın para geldi. Cebimden çıkardım. Mum ışığında, üzerindeki "ENES" yazısı hafifçe parladı. Bu, annemin bana mirasıydı. Ama şimdi, başka bir mirası korumak için kullanılmalıydı.
Maya'nın elini usulca açtım. Avucuna, o soğuk, ağır altın lirayı bıraktım. Parmaklarını, paranın üzerine kapatması için hafifçe ittim.
"Maya, dinle beni," dedim, sesim artık daha sakin, daha kararlıydı. "Bu para annemden bana kalan tek şey. Üzerinde benim adım yazıyor. Ama şimdi, senin olacak."
Gözlerini, şaşkınlıkla bana dikti. "Enes, hayır, ben alamam, bu senin"
"Sessiz ol ve dinle," diye fısıldadım, daha sert bir tonla. "Bunu al. Sakla. Kimseye gösterme. Ne babana, ne annene, ne de onlara." Başımı, koridora doğru eğdim. "Bunu, sadece en kötü ihtimalde, sana gerçekten ihtiyacın olduğunda kullanacaksın. Eğer bir gün... eğer bir gün bu evden kaçman gerekirse, eğer sana zarar vermeye kalkarlarsa bu para, senin ilk adımın olacak. Bir otel, bir bilet, bir kaçış."
Gözlerinde, korkunun yerini, ağır bir sorumluluk ve derin bir şaşkınlık aldı. "Kaçmak mı? Ailemden mi?"
"Bazen aile," diye yavaşça kelimeleri seçerek devam ettim, "seni sevdiğini söyleyerek zehirleyen en tehlikeli yerdir. Ben kaçamadım. Kaçış yollarımı çoktan kestiler. Ama senin... senin hâlâ bir şansın var. Ve ben, o şansının bir parçası olacağım."
Bu sadece bir hediye değildi. Bu, ona verdiğim bir sözdü. Onu koruyacağıma, onun güvenliğinin benimkinden önce geldiğine dair. Ve bu, gelecekteki bir planın ilk adımıydı. Bu ailenin yıkılması gerekiyordu. Ve yıkılırken, içindeki tek masumun, en değerli hazinenin kurtulmasını sağlamalıydım.
Maya, parayı avucunda sıkıca tuttu, gözyaşları tekrar akmaya başladı, ama bu sefer minnetle karışık. Bana sarıldı. O kadar sıkı sarıldı ki, nefesim kesildi. "Korkuyorum," diye fısıldadı enseme.
"Biliyorum," diye fısıldadım geri, sırtını okşayarak. "Ben de korkuyorum. Ama artık birlikte korkacağız. Ve birlikte savaşacağız. Seninle konuşman yasak, tamam. Ama seninle iletişim kurmanın yasak olduğunu söylemediler."
Gözlerini açtı, merakla baktı. İçimde, internet kafeden edindiğim bilgilerle birlikte, yeni bir kararlılık doğmuştu. Maya'nın güvende olması her şeyden önemliydi. Ve onu güvende tutmanın yolu, onu bu savaşın dışında tutmak değil, ona görünmez bir silah vermekti.
"Yarın," dedim, "okul kütüphanesinde. Üçüncü rafta, 'Kayıp Zamanın İzinde' romanının ikinci cildi. İçine küçük notlar bırakacağım. Sen de öyle yap. Kimse bizim okuma alışkanlığımızı sorgulamaz."
Maya, yavaşça başını salladı, gözlerinde yeniden bir kıvılcım belirmişti. Korkunun yerini, gizli bir güç alma azmi almıştı.
Odadan ayrılırken, arkasında, hayatındaki en değerli şeyi korumak için mücadele eden genç bir kız bıraktım. Ve cebimde, onu korumak için yıkabileceğim bir ailenin sırları vardı. Savaş artık sadece benim değildi. O da cephedeydi. Ve onun güvenliği, benim en büyük zaferim olacaktı.
Maya'ya verdiğim sözün ve paranın ağırlığı, içimde tuhaf bir denge yapmıştı. Korkuyla karışık bir sorumluluk. Odama çekilip, Kamil'in borç belgelerini ve Levent Amca'nın parmağını gösteren ekran görüntülerini bir güvenli depoya yükledim. Her şey hazırdı. Yarın, Kamil'le ikinci bir görüşme ayarlayacak, bu sefer onu tuzağa düşürenin Levent olduğunu yüzüne vuracaktım.
Tam bu düşüncelerle, Maya'nın kütüphanede buluşma planımız için bir işaret bırakmak için odasına doğru yöneldim. Koridor boştu. Ama ev, her zamanki gibi, sinsi bir sessizlikle doluydu. Merdivenlerden aşağı inerken, garajın metal kapısının hafifçe gıcırdadığını duydum. Normalde umursamazdım. Belki şoför, babamın arabasıyla ilgileniyordu.
Ama içimde bir şey, bir alarm verdi. Çok sessiz. Garaj kapısı tam kapanmamıştı. Elimde olmadan, ayak seslerimi yavaşlatarak merdivenden indim ve geniş, beton garaja doğru ilerledim.
Işıklar sönüktü. Sadece dışarıdan sızan sokak lambasının soluk, turuncu ışığı, babamın siyah makam otomobilinin kaputunu ve yerdeki yağ lekelerini aydınlatıyordu. Tam içeri adım attığımda, arkamdaki kapı aniden güm diye kapandı. Işıklar yanmadı.
İki karanlık siluet, arabanın arkasından belirdi. Biri uzun ve gergin, diğeri daha tıknaz ve geniş. Alaz ve Yiğit. Kapıyı kapatan onlardı.
Kalp atışlarım hızlandı, ama bu sefer sadece korku değil, derin, soğuk bir öfkeydi içimi kaplayan. Mayanın odasındaki perişan halini gördükten sonra, onlarla aynı havayı solumak bile midemi bulandırıyordu.
Yiğit öne çıktı, alaycı bir sırıtışla. "Aile içi meselelerde geziniyorsun, Enes. Maya'nın kapısının önünden ayrılmıyorsun." Sesini alçalttı, tehditkâr bir tonla "Bir daha ona yaklaşırsan, o kulübenin hatırasını tazelemek zorunda kalırız. Anlıyor musun? O mumlar hâlâ bir yerlerde duruyordur."
Kulübe. Mum. Su. Kelimeler, zihnimde fiziksel bir acı gibi yankılandı. Ama bu sefer, acıyı bastıran daha güçlü bir şey vardı. Maya'nın ağlayan yüzü.
Alaz, daha yavaş, daha ölümcül bir yaklaşımla adım attı. Karanlıkta gözleri parıldıyordu. "Bu küçük gösterinin, Kamil'in önünde yaptığın o numaranın bir anlamı yok," diye süzüldü sesi. "Babanın sana verdiği o 'görevi' asla başaramayacaksın. Ve başarısız olduğunda" Duraksadı, keyifle zehrini damlatır gibi. "babanın gözünde bir hiç olacaksın. Sıfır. Bir hayal kırıklığı. Ve Maya," diye vurguladı, "Maya da seninle birlikte düşecek. Onun sana olan bu saçma bağlılığı yüzünden, o da itibarını kaybedecek. Belki de evden uzaklaştırılacak. Onu da kaybedeceksin, Enes. Hem de nasıl."
Alaz ve yiğit mayaya çok değer vermelerine rağmen güç duygusu onlarında gözünü kör etmişti.
Onun sözleri, Yiğit'in kaba tehdidinden çok daha keskin, çok daha zehirliydi. Maya'yı hedef alıyor, onu bana karşı bir silah olarak kullanıyorlardı. İçimdeki öfke, kaynayan bir lav gibi kabardı. Ama bu sefer, o lav dışarı fışkırmadı. İçeride, katı, keskin bir taşa dönüştü.
Onlara baktım. Yiğit'in kendinden emin sırıtışına, Alaz'ın zehirli gülümsemesine. Ve sonra, beklenmedik bir şey yaptım.
Gülümsedim.
Soğuk, cansız, buz gibi bir gülümsemeydi bu. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı, ama gözlerimde hiçbir sıcaklık yoktu. Bu gülümseme, onların beklediği korkuya, çaresizliğe değil, küçümsemeye işaret ediyordu.
Alaz'ın gülümsemesi dondu. Yiğit'in sırıtışı silindi.
"Tehditleriniz," dedim, sesim garajın soğuk betonunda çelik gibi tınladı, "eskisi kadar etkili değil. Sanırım kulübede kalan sadece ben değildim. Siz de orada, o çocukla birlikte sıkışıp kaldınız. Hâlâ aynı numaraları çekiyorsunuz."
Alaz, "Ne demek istiyorsun?" diye hırladı, sesindeki rahatlık kaybolmuştu.
Cebimden telefonumu çıkardım. Ekranın parlaklığı, garajdaki üç yüzü aydınlattı. Bir ses kayıt uygulamasını açtım. Parmak ucum, kaydın başlangıcına dokundu.
Ve ses yükseldi: "sen kimsin de ona hediye alıyorsun, ha? O, bizim düşmanımız. Anlamıyor musun?"
Alaz'ın sesi, internet kafede öğrendiğim basit bir yazılımla temizlenmiş ve netleştirilmişti, ama o zehirli ton, o aşağılayıcı vurgu apaçık ortadaydı. Maya'ya bağırışını, ağzımdan çıkan her kelimeyle birlikte duyuyorduk.
Kaydı durdurdum. Alaz'ın yüzünde, zafer ve kendinden eminlik yerini katıksız, beyaz bir öfkeye bırakmıştı. Gözleri, telefona, sonra bana dikildi, şaşkınlık ve hınçla yanıyordu. Yiğit ağzı açık, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Kamil'in ofisinde," diye açıkladım sakin bir sesle, telefonu ceplerime geri koyarken.
"Çok gürültülüydün. Babamın, 'iş bitirici' oğlunun, bir taşeron karşısında nasıl kontrolünü kaybettiğini duyması ilginç olurdu sanırım. Hele ki bu taşeron, senin babanın gizli borç tuzağına düşmüşken."
Alaz'ın nefesi hızlandı. Yumruklarını sıkmıştı. "Sen... sen o zaman"
"Evet," diye kestim sözünü. "O zaman sadece izlemiyordum. Öğreniyordum. Ve kaydediyordum."
Artık onlarla aynı havayı solumaya dayanamıyordum. Adım attım, onların donup kalmış bedenlerinin arasından, garajın büyük ana kapısına doğru yürüdüm. Kapının düğmesine bastım, motor homurdanarak çalıştı, kapı yukarı doğru gıcırdayarak açılmaya başladı. Soğuk gece havası içeri doldu.
Tam dışarı adım atacakken, durdum. Arkama, onlara döndüm. Sokak lambasının ışığı, şimdi beni arkadan aydınlatıyor, yüzümü gölgelere boğuyordu. Onlarsa, hâlâ karanlık içindeydi.
"Sıra bende," dedim, sesim bu sefer alçak ama her hecesi mermi gibi ağırdı. "Ve ilk hamlemi çoktan yaptım."
Onların şaşkınlık ve öfke içinde donakalmış hallerini son bir kez görmek için beklemedim. Döndüm ve geceye adımımı attım.
Cebimde iki şey vardı. annemin parasının yerini aldığı boşluk ve Maya'nın anahtarlığının sıcak dokusu. Ama içimde, artık sönmeyecek bir şey vardı. Bir kıvılcım değil, alev almış, kontrollü bir yangındı bu.
Babamın gözündeki yerimi, Maya'nın güvenliğini ve bu zehirli aileden geriye ne kalacaksa onu, bu yangınla kazanacaktım.
Ardımda bıraktığım, sadece iki şaşkın kuzen değil, eski düzenin son kalıntılarıydı. Yarın, her şey yeniden başlayacaktı. Ve bu sefer, kuralları ben koyacaktım.
Bu hayattan sadece kendimi korumayacaktım. Mayayıda koruyacak bu iğrenç aileden onu kilurtaracaktım.
Şimdi sıra Kamili kendi tarafıma çekmekteydi.
Amcamın planını bozup sonra alaz ve yiğiti mağlup etmem gerekiyordu.
Peki bundan sonra babamı karşıma alabilecekmiydim. Bu benim için imkansız denecek kadar zordu.
Annem olsaydı. Ne derdi. Ne yapmamı önerirdi. Babama sormaya korkuyordum.
Anneannem ve dedemin yanına gidip bu konuyu onlarla konuşsam eminim ki bana cevap verirlerdi.
Babam onların yanına gitmeme asla izin vermezdi. Belki daha başarılı olursam babamı ikna edebilirdim.
Ben Enes korkmaz kendi destanımı yazacaktım.
