12. bölüm · Miras: kan bağı

Karanlığın içinde uyanış

Okuyaz_ Diriliş

Bilincim, bir anda geri gelmedi. Önce sadece acı vardı. Başımda zonklayan, vücudumun her yerine yayılan, kemiklerimi sızlatan bir acı. Sonra koku geldi. Küf, pas, ter ve kan karışımı, insanın midesini bulandıran o tanıdık koku. Önce bu kokuyu nereden hatırladığımı çıkaramadım Sonra, çocukluğuma gittim. O kulübe. Alaz ve Yiğit'in bana işkence ettiği o lanetli yer.

Gözlerimi açmayı denedim. Ama karanlık o kadar yoğundu ki, göz kapaklarımı aralasam da bir fark yoktu. Zifiri. Hiçlik. Belki de ölmüştüm, belki de cehennemdeydim. Ama acı, yaşadığımım kanıtıydı. Cehennemde bile olsam yaşıyordum.

Ellerimi oynatmayı denedim. Bileklerimi keskin iplerin sardığını hissettim. Her kıpırdanışta, ip etime daha çok batıyor, acıyı katlıyordu. Ayaklarım da bağlıydı. Vücudum, soğuk ve nemli bir zemine yapışmıştı. Betondu burası. Eski, çatlak, pis kokulu bir beton.

Nefes almaya çalıştım. Ciğerlerim, o nemli havayı çekerken yandı. Kaburgalarım ağrıyordu. Kaç kaburgam kırılmıştı acaba? Kaç yumruk yemiştim? Hatırlamıyordum.

Son anlar, zihnimde bir film şeridi gibi geçti. Levent'in zafer dolu gülümsemesi. O acımasız, küçümseyen bakış. Siyah minibüsün soğuk zemininde sürüklenişi. Can'ın uzaktan gelen çığlığı: "Enes!" Ve sonra... Sonra bir darbe, bir acı, ve karanlık.

Kaç saattir buradaydım? Kaç gün? Zaman kavramını yitirmiştim. Açlık hissetmiyordum, susuzluk hissetmiyordum. Sadece acı vardı. Ve karanlık.

"Uyanmışsın demek."

Ses, karanlığın tam içinden geldi. O kadar ani ve beklenmedikti ki, tüylerim diken diken oldu. Levent. O sesi tanırdım. Yıllardır duyduğum, ama şimdi bana en büyük acıyı yaşatan adamın sesi.

Neredeydi Levent? Karanlıkta bir yerlerde beni izliyor, benim acı çekişimi seyrediyor muydu?

Bir lamba yandı. Işık o kadar keskindi ki, gözlerim yandı. Gözlerimi kırpıştırarak, kısarak alışmaya çalıştım. Görüntü, önce bulanık, sonra netleşti.

Levent, tam karşımdaydı. Üzerimde koyu gri, pahalı bir takım elbise vardı. Sanki bir iş toplantısına gidiyor gibiydi. Elleri arkasında, dimdik duruyor, bana bakıyordu. Yüzünde, o bildik, acımasız gülümseme. Bir kedi, fareyle oynarken nasıl gülümserse öyle.

Levent, yavaşça yürüdü, yerde duran eski bir tahta sandalyeyi aldı. Onu benim tam karşıma, sadece birkaç metre uzağa koydu. Ceketinin düğmelerini çözdü, rahatça oturdu. Bacak bacak üstüne attı, elleri kucağında birleştirdi. Adeta bir tiyatro seyircisi gibi, keyifle beni süzüyordu.

dişlerimi sıktım. Öyle sıktım ki, çenem acıyordu. Gözlerimi Levent'ten ayırmıyordum. O nefret dolu bakış, Levent'i delip geçmek ister gibiydim.

"Ne yapmayı planlıyorsun, Levent?"

Sesim, kısık ve boğuk çıktı. Boğazım kupkuruydu, her kelime bir çakıl taşını yutar gibi acıtıyordu. Ama yine de, sesimde meydan okuma vardı. Yılmamıştım. Henüz pes etmemiştim.

Levent, bu cevaba şaşırmış gibi yaptı. Kaşlarını kaldırdı, başını hafifçe yana eğdi. Sonra, kahkahalarla gülmeye başladı. O kahkaha, boş depoda yankılanıyor, kulaklarımda uğulduyordu.

"Ne mi yapacağım?" Levent, gülmeyi kesti, gözlerini gözlerime dikti. "Sana, küçük yeğenime, biraz terbiye vereceğim."

Ayağa kalktı, yavaşça bana doğru yürüdü. tam önümde durdu, bana tepeden bakıyordu.

"Annen gibi dik başlı olmanın bedelini öğreteceğim."

Eğildi, kulağıma fısıldadı. Sesi, bir yılanın tıslaması gibiydi.

"Ama annenden farkın, seni daha uzun süre yaşatacağım. Onun işi çabuk bitti. Seninle daha çok eğleneceğim."

Doğruldu, arkasını döndü, sandalyesine geri yürüdü. Oturup yeniden bacak bacak üstüne attı.

o an, içimde bir şeyin koptuğunu hissettim. Korku değildi bu. Öfke de değildi. Daha derin, daha karanlık bir şeydi. Annemin ölümü, yıllarca süren acı, şimdi yaşadığım işkence Hepsi birleşmiş, içimde bir volkan oluşturmuştu.

Gözlerim, Levent'e dikildi. O nefret dolu bakışları bir an olsun ondan ayrmadım

"Beni öldürsen bile, kazanamayacaksın, Levent," dedim, sesim bu sefer daha güçlüydü. "Arkadaşlarım var. Onlar beni bulacak. Ve sen, ne yaptıysan hesabını vereceksin."

Levent, gülümsedi. O zehirli, acımasız gülümsemeyle.

"Arkadaşların mı? Can, Cemile, Melisa Onları mı diyorsun?" Başını salladı, sanki acıyarak. "Onların hiçbir şey yapamayacağını göreceksin. Ama sana bir sürprizim var. Birazdan gelecek. Seni çok sevindirecek."

anlamamıştım. Ne demek istiyordu? Hangi sürpriz? Ama içimde, kötü bir his vardı. Çok kötü.
Levent, elini salladı. O küçümseyici, zafer dolu hareket, içimdeki son umut kırıntısını da yok etti. Karanlığın içinden iki iri yarı adam çıktı. Gölgeler gibi sessiz, ölüm gibi soğuktular. Beni yerden kaldırdılar, kollarımı acıtacak kadar sıkı tutup sürüklemeye başladılar.

Ayaklarım yerde sürünüyor, betonun soğukluğu tenime işliyordu. başımı kaldırıp nereye götürüldüğümü görmeye çalıştım. Deponun ortasında, loş ışığın altında kocaman, paslı bir varil duruyordu. En az iki yüz litrelik, eski, paslanmış, üzeri küflenmiş bir varil. İçi suyla doluydu. Su o kadar soğuktu ki, üzerinden buhar tütüyordu sanki. Buz gibi.

gözlerim büyüdü. Korku değildi bu. Tanıdık bir şeydi. Çocukluğuma ait, unutmak istediğim ama asla unutamadığım bir anı. O kulübe. Alaz'ın oyun oynuyoruz dediği o lanetli yer. Yiğit'in korkuyla karışık bakışları. Ve o su dolu kova. Başım defalarca içine sokulmuş, nefessiz bırakılmış, boğulma korkusuyla çırpınmıştım.

Ama bu sefer, kova değildi. Varildi. Ve su, o zamankinden çok daha soğuktu.

Levent, arkamdan seslendi. Sesi, depoda yankılanıyor, kulakları.da uğulduyordu.

"Çocukluğundaki oyunları hatırlıyor musun, Enes?"

başımı çevirip Levent'e baktım. Levent hâlâ sandalyesinde oturuyor, bacak bacak üstüne atmış, keyifle izliyordu. Yüzünde o iğrenç, acımasız gülümseme.

"Alaz anlatmıştı. Ne kadar eğlendiklerini söylemişti. Su kovası, mum, ateş Harika oyunlarmış."

Güldü. O kahkaha, içimi daha da kararttı.

"Şimdi, aynı oyunu oynayacağız. Ama bu sefer, kuralları ben koyuyorum."

Adamlar, beni varilin önüne getirdiler. Biri, enseme bastırdı, beni eğilmeye zorladı. direnmeye çalıştım ama gücüm yoktu. Vücudum, saatlerce süren işkencenin altında ezilmişti. Başım, varilin ağzına doğru eğildi. Soğuk suyun kokusu, paslı metalin tadı, ağzımın kenarına kadar geldi. Nefesimi tuttum, son bir kez direnmeye çalıştım.

"Hayır!" diye bağırmak istedim. Ama daha ağzımı açamadan, adamlar beni sertçe ittiler.

Başım, suya daldı.

Soğuk, beynimi yakıyordu. Sanki binlerce iğne, tenime batıyordu. Kulakları. uğulduyor, gözlerim yanıyor, ciğerlerim nefes için çırpınıyordu. Karanlık, suyun içinde daha da koyulaştı. Saniyeler, dakikalar gibi geldi. Bir, iki, üç Kaç saniye geçti? Bilmiyordum. Zaman durmuştu. Sadece acı vardı, sadece boğulma korkusu.

Tam ciğerlerim patlayacak gibi olduğumda, saçlarımdan tutup çektiler. Başım sudan çıktı. Hava, ciğerlerime bir bıçak gibi saplandı. Öksürüyor, nefes almaya çalışıyor, suyu tükürüyordum. Gözlerim kızarmış, boğazım yanıyordu.

Levent, keyifle izliyordu. "Güzel, değil mi?" dedi, sesinde alay vardı. "Biraz daha yapalım."

Adamlar, yeniden başımı tuttular. Bu sefer, daha uzun tutacaklarını biliyordum. Daha acımasız olacaklardı.

"Levent, sen bir canavarsın!" diye bağırmak istedim. Ama sözlerim, boğazımda düğümlendi.

Ve başım, yeniden suya daldı.

Bu sefer, daha uzun sürdü. Daha soğuktu. Daha acıydı. ciğerlerim yanarken, annemi düşündüm. O da böyle mi can vermişti? Onun da mı nefesi kesilmişti, boğulmuş muydu? Yoksa daha mı kötüsü olmuştu?

Bilinç, sınırda geziniyordu. Tam karanlığa gömülecekken, başımı sudan çıkardılar. Hava, yeniden ciğerlerime doldu. Öksürükler, hıçkırıklar, nefes nefese kalışlar

Levent, ayağa kalktı, yavaşça bana yaklaştı. Önümde durup eğildi, kulağıma fısıldadı.

"Bu daha başlangıç, Enes. Daha çok oyunumuz var. Annen gibi, sen de dik başlılığının bedelini ödeyeceksin. Ama ondan farkın, ben seninle daha çok eğleneceğim."

Doğruldu, arkasını döndü, sandalyesine geri yürüdü. Oturdu, yeniden bacak bacak üstüne attı.

"Devam edin," dedi, adamlarına. "Daha bitmedi."

başım öne eğik, nefes almaya çalışıyordum. Vücudum titriyor, dişlerim birbirine vuruyordu. Ama gözlerimde, hâlâ o meydan okuma vardı. Hâlâ pes etmemiştim.

Arkadaşlarımı düşündü.. Can'ı, Cemile'yi, Melisa'yı Onların beni bulacağını biliyordum. Onların pes etmeyeceğini biliyordum. Ve o gün gelene kadar, dayanacaktım. Ne pahasına olursa olsun.

...

Saatlerdir aynı işkenceyi yaşıyordum Su variline daldırılıp çıkarılıyor, nefes almama izin verilmiyor, tam ciğerlerim biraz olsun havayla dolacak gibi oluyordu ki, yeniden başlıyorlardı. Vücudum artık kontrol edilemez bir şekilde titriyor, dişlerim birbirine vuruyordu. Islak kıyafetlerim tenime yapışmış, soğuk kemiklerime işlemişti. Ama fiziksel acıdan daha kötüsü, belirsizlikti. Ne kadar daha sürecekti? Levent ne zaman duracaktı? Yoksa hiç durmayacak mıydı?

Adamlar bir an için durdu.bitkin bir halde yere yığıldım. Kollarım, bacaklarım artık bana itaat etmiyordu. Yüzüm soğuk betona değdi, o nemli, pis kokulu zeminde nefes almaya çalıştım. Her nefes, ciğerlerimde bir yangın gibiydi.

Levent, sandalyesinden kalktı. Ayak sesleri, boş depoda yankılanarak yaklaştı. yanıma geldi, eğildi. O kadar yakındı ki, onun pahalı kolonyasının kokusunu alabiliyordum. İşkence izlerken bile üzerine özen gösteren bu adam, ne kadar iğrençti.

Levent, kulağıma fısıldadı. Sesi, bir yılanın tıslaması gibiydi.

"Sana bir sürprizim var, Enes. Bugün, özel bir misafirimiz olacak. Seni çok yakından tanıyan biri."

kalbim, bir an için hızlandı. Kim olabilirdi? Can mı? Onu kurtarmaya mı gelmişti? Ama nasıl? Cemile mi? Melisa mı? Yoksa Bora Yalçın mı? Belki de bir umut vardı.

Doğrulmaya çalıştım, başımı kaldırdım Gözlerim, kapıya dikildi.

Kapı, ağır ağır açıldı. Gıcırtılı ses, depoda yankılandı. İçeri bir silüet girdi. Işık, arkadan vurduğu için yüzü seçilmiyordu. Sadece ince, narin bir gölge. Bir kadın.

gözlerimi kısıp, bakmaya çalıştım. Kimdi bu? Adımlar, yavaş ve kararlıydı. Sanki buraya aitmiş gibi rahattı. Sanki bu korkunç yerde, bu işkence ortamında, olması gereken yerdeydi.

Silüet, yaklaştı. Işık, yüzüne vurduğunda, nefesim kesildi.

Maya.

Ama bu, tanıdığım Maya değildi. O her zamanki sıcak, güler yüzlü, masum Maya değildi. Bu Maya'nın yüzünde, o hiç eksik olmayan endişe, o şefkat dolu bakış, o korumacı tavır yoktu. Yerine, soğuk, acımasız, nefret dolu bir ifade vardı. Gözleri, buz gibiydi. Dudakları, ince bir çizgi halinde gerilmişti. Sanki yıllardır bu anı beklemiş gibi bir hali vardı.

dili tutulmuştu. Gözlerime inanamıyordum. Bu rüya olmalıydı. Bu kâbus olmalıydı. Maya, benim en yakınındaki, en güvendiğim, kardeşin gibi sevdiğim kişi Olamazdı.

"Maya Sen... Sen olamazsın"

Sesim, kısık ve boğuk çıktı. Boğazım öyle kuruydu ki, kelimeler zorla dökülüyordu. Ama asıl acı, fiziksel değildi. Asıl acı, içimdeydi. Göğsümde, kehribarın durduğu yerde, korkunç bir sızı vardı.

Maya, yavaşça yaklaştı. tam karşımda durdu. Yüzünde en ufak bir acıma belirtisi yoktu. Sadece soğuk, derin bir nefret. Sanki ona hayatı boyunca kötülük yapmışım gibi bakıyordu.

"Benim, Enes. Şaşırdın, değil mi?"

Sesi, tanıdıktı ama içi boştu. O sevgi dolu, sıcak ses gitmiş, yerine buz gibi, mekanik bir ton gelmişti.

Maya, bir adım daha attı. yerde yatan halime tepeden bakarak.

"Yıllarca rol yaptım. Yıllarca senin o masum, korunmaya muhtaç küçük kardeşin gibi davrandım. Ne kadar da aptalsın kandın, değil mi?"

başımı salladım, inanamıyordum. Gözlerim doldu. Ama yaşlar, acıdan değil, ihanetin getirdiği o derin, tarifsiz hayal kırıklığından geliyordu.

"Neden, Maya? Sana ne yaptım ben? Seni sevdim, korudum, her şeyimi paylaştım."

Maya'nın dudaklarında, acı bir gülümseme belirdi. Ama o gülümseme, sıcaklıktan o kadar uzaktı ki

"Benim kardeşim falan değilsin sen, Enes."

yerde yatıyor, başımı zorla kaldırmış Maya'ya bakıyordum. Vücudum tanımadığı kadar acıyor, her nefes ciğerlerimi yakıyordu. Ama tüm bunlar, içinde hissettiğim o korkunç sızının yanında hiçti. Maya. Benim küçük kardeşik, sırdaşım, güvendiğim dağ. Şimdi karşımda duruyor, bana öyle bir bakıyordu ki

"Neden, Maya?" Sesimde, öfke değil, derin bir acı vardı. "Neden? Ben seni kardeşim gibi seviyordum. Seni korudum. Annemin mektubunu, kehribarı, her şeyi seninle paylaştım."

Gözlerim doldu. Yaşlar, yanaklarımdan süzülmeye başladı. Ama bu yaşlar, fiziksel acıdan değil, ruhumun en derin yerinden kopup gelen o tarifsiz hayal kırıklığından geliyordu.

Maya'nın dudaklarında acı bir gülümseme belirdi. Ama bu gülümseme, benim hatırladığım o sıcak, içten gülümseme değildi. Zehirliydi. Alaycıydı. Ve içinde en ufak bir pişmanlık yoktu.

"Beni korudun, evet. Ama hiç düşündün mü, neden bu kadar kolay kabul ettiğimi? Neden hep senin yanındaymış gibi göründüğümü?"

beynim durmuştu. Artık düşünemiyordum.Ne demek istiyordu? Bunca zaman... Bunca zaman yalan mıydı? Her şey yalan mıydı?

Maya, bir adım daha yaklaştı. Benim tam karşımda durdu, tepeden bakıyordu bana. O bakışta, en ufak bir acıma, en ufak bir vicdan azabı yoktu.

"Ben, Levent'in kızıyım, Enes. Öz kızı."

Bu söz, beynimde bir bomba gibi patladı. Gözlerim büyüdü, ağzım açık kaldı. Anlam veremiyordum. "Ne? Ama sen Maya, sen Levent'in Sen benim kuzenimsin o zaman."

Maya, başını salladı. Yüzünde, garip bir gurur ifadesi vardı. "Evet. Ama annem, onun karısı değildi. Annem, Levent'in gizli ilişkisiydi. Uzun yıllar süren bir ilişki. Ama hiçbir zaman resmileşmedi. Levent, onu hiçbir zaman resmen tanımadı."

Sesinde, bir an için kırgınlık var gibiydi. Ama hemen kayboldu.

"Ben, onun piç kızıyım. Yıllarca saklandım, gizlendim. Kimse bilmesin diye, herkesten uzakta büyütüldüm. Annem ölünce, Levent beni yanına aldı. Ama açıkça değil, tabii ki. Kimse bilmesin diye, 'üvey kızı' diye tanıttı. Babasının ölen arkadaşının kızı, falan."

hâlâ inanamıyordum. "Peki ya... Ya bize neden geldin? Neden benim yanıma?"

Maya'nın yüzünde, o zehirli gülümseme yeniden belirdi. "Levent'in emriyle. O, seni uzun zamandır izliyordu. Ne yaptığını, ne düşündüğünü, kime güvendiğini öğrenmek istiyordu. Ve beni senin yanına yerleştirdi. Bir casus olarak."

Levent, arkadan söze girdi. Hâlâ sandalyesinde oturuyor, bu sahneyi keyifle izliyordu. Sesi, depoda yankılandı.

"Maya, benim en büyük kozumdu. Onu senin yanına yerleştirdim. Ne yaptığını, ne düşündüğünü, kime güvendiğini öğrensin diye."

Güldü, o iğrenç kahkahasıyla.

"Ve çok iyi iş çıkardı, değil mi? Annenin mektubunu buldun, kehribarı keşfettin, Bora Yalçın'la anlaştın, planlar yaptın Maya sayesinde hepsinden haberim oldu. Her adımını biliyordum, Enes. Her düşünceni, her hareketini."

Maya'ya baktım. Gözlerim, yaşlarla doluydu. Ama bu yaşların içinde, öfke de vardı, hayal kırıklığı da, tarifsiz bir acı da.
Ben mayayı öz kardeşim bildim. Üvey olduğunu hissetmesin istedim.

O küçük kız kardeşim bildiğim Maya. Bana güvenen, beni seven, benim için endişelenen Maya. Benimle saatlerce konuşan, bana sarılan, beni koruyan Maya. Hepsi yalanmış. Her şey yalanmış.

"Demek ki... Demek ki tüm o anlar Kütüphanede konuştuklarımız, bana verdiğin o notlar, Yiğit'le bahçede konuşman Hepsi oyun muydu?"

Maya, başını salladı. Yüzünde en ufak bir pişmanlık yoktu. "Hepsi görevin bir parçasıydı, Enes. Yiğit'le konuşmam da, sana bilgi vermem de, hepsi planlıydı. Levent, senin ne kadar ileri gideceğini görmek istiyordu. Ve ben, ona istediği her şeyi verdim."

başımı öne eğdim. Dayanılmaz bir acıydı bu. Vücudumdaki tüm işkenceler, bu anın yanında hiç kalırdı. Çünkü bu, ruhuma yapılan işkenceydi. En güvendiğim, en sevdiğim kişi tarafından ihanete uğramak.

Gözlerinden yaşlar süzülüyordu ama sesim, şaşırtıcı derecede sakindi.

"Seni gerçekten sevmiştim, Maya. Kardeşim gibi."

Maya'nın yüzünde, bir an için bir şey değişti. Çok kısa, çok anlık bir şey. Sanki içinde bir yerlerde, o eski Maya hâlâ yaşıyor gibiydi. Ama hemen kayboldu. Yerine, yeniden o soğuk, acımasız ifade geldi.

"Sevgi, zayıflıktır, Enes. Bunu bana sen öğrettin."

Arkasını döndü, Levent'in yanına yürüdü. Babasının yanında durdu, koluna girdi. İkisi birlikte, bana baktı. Aynı soğuk bakış, aynı acımasız ifade.

Levent, Maya'nın omzuna kolunu attı. "İşte böyle, yeğen. Aile, her şeydir. Ama aile, sadece kandan ibaret değildir. Sadakat, güçtür. Ve Maya, sadakatini bana gösterdi. Sana değil."

başımı kaldırdım. Gözlerimdeki yaşları sildim. Yerine, yeni bir şey geldi. Soğuk, keskin, kararlı bir ifade. Artık acı çeken, hayal kırıklığına uğramış bir çocuk değildim. Artık, neyle karşı karşıya olduğunu bilen bir savaşçıydım.

"Bu işkenceden sağ çıkarsam, Maya," dedim, sesim buz gibiydi. "Hesabını soracağım. Sana da, babana da. Annemin intikamını alacağım. Ve senin ihanetini de asla unutmayacağım."

Maya, bana baktı. Yüzünde, o soğuk ifadeyle, sadece başını salladı.

"Sağ çıkacağını mı sanıyorsun, Enes?" dedi Levent, gülerek. "Buradan sağ çıkma şansın yok. Ama merak etme, seninle daha çok eğleneceğiz."

Ellerini ovuşturdu, Maya'ya döndü. "Hadi kızım, devam edelim. Sıradaki oyunumuza geçelim. Mumları hazırla."

Maya, başını salladı, cebinden bir mum çıkardı. Yüzünde, o karanlık ifadeyle, bana doğru yürümeye başladı.

gözlerimi kapadım. Ama pes etmemiştim. İçimde, hâlâ bir ateş yanıyordu. Arkadaşlarımın beni bulacağına dair bir inanç. Ve o gün gelene kadar, dayanacaktım. Ne pahasına olursa olsun.

Levent, Maya'ya döndü, sesinde gurur vardı. Sanki kızını ilk kez bir gösteriye çıkarıyormuş gibi.

"Kızım, biraz eğlenmek ister misin? Ona yıllarca yaptığın gibi, şimdi de gerçek yüzünü göster."

Maya, gülümsedi. Ama bu gülümseme, benim yıllardır gördüğüm o sıcak, masum gülümseme değildi. Bu, bir yırtıcının, avını yakalamadan önceki son gülümsemesiydi.

Cebinden bir çakmak çıkardı. Çaktı. Küçük, turuncu bir alev, karanlıkta titredi. Maya, bir an o aleve baktı, sanki onunla konuşuyor gibiydi. Sonra, diğer eliyle bir mum aldı. Onu da yaktı. İki alev, şimdi birlikte dans ediyordu.

Maya, yavaşça bana doğru yürüdü. Adımları, o kadar rahat ve doğaldı ki Sanki yıllardır bunu yapıyormuş gibi. Benim tam karşımda durdu. Işık, ona arkadan vuruyor, yüzünü gölgeliyordu. Ama ben, o gölgenin altındaki karanlık ifadeyi görebiliyordum.

"Hatırlıyor musun, Enes?" dedi Maya, sesi yumuşaktı ama içi boştu. "Sana hep mum ışığında kitap okurdum. Karanlıktan korkma diye. Ne kadar saftım, değil mi?"

Elindeki mumu, koluma doğru eğdi. Sıcak, kızgın mum damlaları, tenime düşmeye başladı. Önce bir damla, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha

acıyla irkildim. Vücudum, refleksle geri çekilmek istedi. Ama ellerim bağlıydı, kaçacak yerim yoktu. Dişlerimi sıktım, öyle sıktım ki, çenesi kırılacakmış gibi hisediyordum. Ama ses çıkarmadım. Ona bu zevki vermeyecektim.

Maya, soğukkanlılıkla mumu damlatmaya devam etti. Her damla, tenimde küçük bir yanık izi bırakıyor, etim cızırdıyordu. kolum kıpkırmızı olmuştu.

"Bak, ne kadar güzel yanıyor, Enes." Maya'nın sesinde, garip bir hayranlık vardı. "Tıpkı senin içindeki o saf inanç gibi. Ne kadar da parlaktı, değil mi? Ama şimdi, sönüyor."

Bir damla daha, bir damla daha, bir damla daha dayanılmaz bir acı hissediyordum. Ama asıl acı, fiziksel değildi. Asıl acı, Maya'nın gözlerindeydi. O gözlerde, en ufak bir pişmanlık, en ufak bir vicdan azabı yoktu. Sadece soğuk, karanlık bir zevk vardı. Bana işkence etmekten zevk alıyordu.

o an, yıllar öncesini hatırladım. O kulübeyi, Alaz ve Yiğit'in bana yaptıklarını. Ama o zaman, Alaz'ın gözlerinde bile böyle bir karanlık yoktu. Alaz, sadece zalimdi. Maya ise, çok daha tehlikeliydi. Çünkü Maya, bunu bilerek, isteyerek, zevk alarak yapıyordu.

"Neden, Maya?" diye fısıldadım sesim acıdan kısılmıştı. "Sana ne yaptım ben? Seni sevdim. Seni korudum. Senin için her şeyi yaptım."

Maya, bir an durdu. Mumu, biraz geri çekti. gözlerime baktı. O gözlerde, bir an için bir şey değişti. Çok kısa, çok anlık bir şey. Sanki içinde, o eski Maya hâlâ yaşıyor gibiydi. Ama hemen kayboldu.

"Beni sevdin, evet. Ama ben, sevilmek istemiyordum, Enes. Ben, güçlü olmak istiyordum. Ve güç, sevgiyle değil, korkuyla kazanılır."

Mumu, yeniden koluma doğru eğdi. Ama bu sefer, daha uzun tuttu. Damlalar, art arda düşüyor, tenimde küçük volkanlar yapıyordu.

Levent, arkadan keyifle seslendi. "Aferin kızım! İşte böyle! Baban seninle gurur duyuyor."

başımı kaldırdım, Maya'nın gözlerine baktım. Gözlerim, yaşlarla doluydu. Ama bu yaşlar, acıdan değil, o derin, tarifsiz hayal kırıklığından geliyordu.

"Ben seni affediyorum, Maya," dedim, sesim sakindi. "Ne yaparsan yap, ben seni affedeceğim. Çünkü ben, senin gibi değilim. Ben, içimdeki iyiliği kaybetmedim."

Maya'nın eli, bir an için durdu. Yüzünde, en ufak bir ifade değişikliği olmadı. Ama ben o an, gözlerinde bir şey gördüm. Çok küçük, çok silik bir şey. Belki de bir kırılma noktası.

Ama Maya, hemen toparlandı. İçinde bir iyilik vardı. Mumu, son bir kez daha eğdi, son damlayı düşürdü. Sonra, arkasını döndü, Levent'in yanına yürüdü.

yerde yatıyor, kolumdaki yanıkların acısıyla kıvranıyordum. Ama içimde, hâlâ bir ateş yanıyordu. O ateş, Maya'nın söndüremediği, söndüremeyeceği bir ateşti. Ve o ateş, bana güç veriyordu. Dayanma gücü, direnme gücü, ve belki de, bir gün intikam alma gücü.

Zaman, benim için anlamını yitirmişti. Karanlık depoda, saatler, günler, belki de haftalar birbirine karışmıştı. Ne kadar süredir buradaydım? İki gün mü, beş gün mü, yoksa daha mı fazla? Bilmiyordum. Sadece acı vardı, karanlık vardı ve o bitmek bilmeyen işkence döngüsü vardı.

Levent ve Maya, sık sık geliyorlardı. Bazen birlikte, bazen ayrı ayrı. Her gelişlerinde, yeni bir işkence yöntemiyle geliyorlardı. Su varili, sıcak mum, ateş Her seferinde farklı bir acı, her seferinde daha fazla dayanma sınırımın zorlanması.

vücudum, artık bir harabeydi. Kollarım, bacaklarım, göğsüm Her yerimde yanık izleri, kesikler, morluklar vardı. Su variline her daldırılışımda, ciğerlerim daha çok yanıyor, her çıkarılışımda daha zor nefes alıyordum. Mum damlaları, tenimde yeni yeni yanık izleri bırakıyor, eski yaraların üzerine yenileri ekleniyordu.

Ama tüm bunların yanında, asıl dayanılmaz olan başka bir şey vardı. Açlık ve susuzluk.

Günlerdir ağzıma bir lokma ekmek, bir yudum su koymamışlardı. Dudaklarım, çatlamış, kanıyordu. Dilim, ağzımın içinde şişmiş, kurumuş bir sünger gibiydi. Boğazım, o kadar kuruydu ki, yutkunmaya çalıştığımda bile acı veriyordu. Midem, önce kazınmış, sonra o acı da geçmişti. Artık sadece boşluk vardı. Vücudum, açlık sinyalleri göndermeyi bırakmış, teslim olmuştu.

Ama susuzluk... Susuzluk, asla pes etmiyordu. Her hücrem su için çığlık atıyordu. Beynim, bulanıklaşıyor, hayaller görüyordum. Bazen karşımda berrak bir dere görüyor, uzanıp içmek istiyor, ama ellerim bağlı olduğu için uzanamıyordum. Sonra, gerçeğe dönüyor, sadece karanlık ve o lanetli varil vardı. İçi su dolu, ama ulaşamayacağım bir varil.

Levent, her geldiğinde yanında bir şişe su getiriyordu. Onu benim önümde açıyor, yavaşça içiyor, suyun damlalarının çenesinden süzülmesine izin veriyordu. Sonra, şişeyi benim ulaşamayacağım bir yere koyuyor, saatlerce orada öylece durmasına izin veriyordu. Bense o şişeye bakıyor, suyu hayal ediyor, ama ulaşamıyordum.

"Susadın mı, Enes?" diye soruyordu Levent, o zehirli gülümsemesiyle. "Su ister misin? Çok basit. Sadece yalvar, belki veririm."

Ama ben, yalvarmıyordum. Dişlerimi sıkıyor, gözlerimi başka tarafa çeviriyor, susuzluğa direnmeye çalışıyordum. Ama her seferinde, gözlerim istemsizce o şişeye kayıyor, her seferinde daha da zorlanıyordum.

Maya da geliyordu bazen. O da Levent gibi değildi. O, sessizce geliyor, bir köşede duruyor, beni izliyordu. Bazen saatlerce öylece kalıyor, hiç konuşmuyordu. onun varlığını hissediyor, o soğuk bakışları üzerinde hissediyordum. Ama Maya, bir şey söylemiyordu. Sadece izliyordu. Ve bu sessizlik, konuşmaktan daha kötüydü.

Uyumama da izin vermiyorlardı. Her gözümü kapadığımda, üzerime soğuk su döküyorlar ya da bağırıyorlardı. Göz kapaklarım, o kadar şişmişti ki, açmak bile zor oluyordu. Ama açmak zorundaydım. Çünkü uyumak, ölüm demekti. Ve ben, ölmeyecektim.

Göz kapaklarım her kapandığında, arkadaşlarımı görüyordum. Can'ı, Cemile'yi, Melisa'yı Onların gülen yüzlerini, birlikte geçirdiğimiz anları, o köşe kafede yaptığımız toplantıları Sonra, soğuk su yüzüme çarpıyor, uyanıyordum. Ama o anlar, bana güç veriyordu. Onların beni kurtaracağına dair inancımı tazeliyordu.

Ama bir korku vardı içimde. Arkadaşlarım, Maya'nın hain olduğunu bilmiyorlardı. Onlar hâlâ Maya'yı, o masum, korunmaya muhtaç küçük kız olarak görüyorlardı. Oysa Maya, onların her hareketini, her düşüncesini Levent'e bildiriyordu. Onlar plan yaparken, Maya Levent'e haber veriyordu. Onlar umutlanırken, Maya o umutları söndürüyordu.

Ya arkadaşlarım, Maya'ya güvenip bir şey yapmaya kalkışırlarsa? Ya Maya, onları da tuzağa düşürürse? Bu düşünce, içimi kemiriyor, açlıktan, susuzluktan daha çok acıtıyordu.

"Can... Cemile... Melisa..." diye fısıldadım karanlığa. "Lütfen dikkatli olun. Maya'ya güvenmeyin. O... O bize ihanet etti."

Ama sesim, o kadar kısıktı ki, kendimi bile duymakta zorlanıyordum. Kimse duymuyordu beni. Karanlıkta, yapayalnızdım.

Vücudum titriyordu. Açlık, susuzluk, uykusuzluk Hepsi birleşmiş, beni tüketiyordu. Ama zihnim, hâlâ direniyordu. Hâlâ düşünüyor, hâlâ umut ediyor, hâlâ savaşıyordum.

"Annem de böyle miydi?" diye düşündüm. "O da mı böyle acı çekti? O da mı yalvardı? O da mı umut etti?"

Gözlerim, karanlıkta bir yerlere daldı. Kehribar, hâlâ göğsümdeydi. Ona dokunamıyordum ama varlığını hissediyordum. Sıcaklığı, bana güç veriyordu. Annem, benimle birlikteydi. Beni koruyor, bana güç veriyordu.

"Dayanacağım, anne," diye fısıldadım. "Onlar beni kurtaracak. Ve ben, senin intikamını alacağım. Söz veriyorum."

Dışarıda, bir yerlerde, arkadaşlarım beni arıyordu. Bilmiyordum ama hissediyordum. Onlar, pes etmeyeceklerdi. Onlar, beni bulacaklardı. Ve o gün geldiğinde, Levent ve Maya, hesap vereceklerdi.

Ama o güne kadar, dayanmalıydım. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar acı çekersem çekeyim dayanmalıydım. Çünkü pes etmek, anneme ihanet etmek olurdu. Ve ben, asla pes etmeyecektim.

Can'dan

Kafenin arka odasında saatlerdir duruyorduk. Dışarıda gece çökmüş, şehrin ışıkları yanmıştı ama bizim umursadığımız tek şey, Enes'in nerede olduğuydu. Ben, Cemile ve Melisa Üçümüz de bitkindik. Göz altlarımız morarmış, yüzlerimiz solmuş, ellerimiz titriyordu. Ama pes etmek yoktu. Enes için pes etmek asla yoktu.

bilgisayarımın başında saatlerdir kodlarla, kamera kayıtlarıyla, telefon sinyalleriyle uğraşıyordum. Parmaklarım klavyede hızla gezinirken, gözlerim ekrandan ayrılmıyordu. Ama her seferinde bir duvara tosluyor, her seferinde bir çıkmaza giriyordum.

"Levent'in adamlarını takip etmeye çalışıyorum," dedim. sesim yorgun ve kısıktı. "Ama çok dikkatli hareket ediyorlar. Telefon sinyallerini kapatıyorlar, kameralara yakalanmıyorlar, iz bırakmıyorlar. Sanki hayalet gibiler."

Ellerimi saçlarıma götürüp hırsla çektim. "Enes'i nereye götürdüklerini bulmalıyız. Ama nasıl? Hiçbir ipucu yok!"

Cemile, masanın kenarında oturuyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Ama ağlamak, şimdi lükstü. Gözyaşlarını sildi, derin bir nefes aldı.

"Ya Maya?" diye sordu, sesinde umut vardı. "Ona haber verdin mi? Belki o yardım edebilir. Belki bir şey biliyordur. Belki Enes'in nerede olabileceğine dair bir fikri vardır."

başımı salladım, yüzümde umutsuz bir ifadeyle. "Maya'ya ulaşamıyorum. Telefonu kapalı. Evine gittim, yok. Okulda yok. Hiçbir yerde yok. Sanki ortadan kayboldu."

Melisa, kaşlarını çattı. O her zamanki sakinliğiyle, ama gözlerinde derin bir endişeyle konuştu.

"Bu çok tuhaf. Maya, Enes için her şeyi yapardı. Onu bir kardeş gibi severdi. Onu bu halde bırakmazdı. Ya bir şey olduysa? Ya onu da mı yakaladılar?"

bir an durdum. Parmaklarım klavyede dondu. Gözlerim büyüdü, yüzümde bir ifade değişikliği oldu. O ana kadar aklıma gelmeyen, gelmek istemediği bir ihtimal, beynimde bir şimşek gibi çaktı.

"Ya o... Ya o hainse?"

Söz, ağzımdan çıkar çıkmaz, odada buz gibi bir sessizlik oldu. Cemile, şaşkınlıkla bana baktı, gözleri faltaşı gibi açıldı.

"Maya mı? Olamaz!" diye bağırdı, sesi titriyordu. "O, Enes'i çok seviyor. Onun için her şeyi yapar. Ona nasıl ihanet edebilir?"

Melisa, düşündü. Uzun uzun düşündü. Gözleri tavana dikildi, beyni hızla çalışıyor, geçmişteki tüm anları, tüm konuşmaları, tüm bakışları tekrar tekrar değerlendiriyordu.

"Ama şu an ortada yok," dedi Melisa, sesi sakindi ama içinde bir korku vardı. "Ve Enes'i yakalatan hain, onun planlarını bilen biriydi. Her şeyi bilen biri. Enes'in en yakınındaki biri. Bora Yalçın'la yapılan görüşmeyi, operasyon saatini, her şeyi bilen biri."

başını olumlu anlamda salladım. "Ve Maya, hepsini biliyordu. Enes, ona her şeyi anlatırdı. Annnesinin mektubunu, kehribarı, planları, her şeyi."

Cemile, hâlâ inanamıyordu. "Ama o, Enes'i korurdu. O notları verdi, Yiğit'le konuştu, her zaman yanındaydı."

Melisa, kaşlarını çattı. "Ya tüm bunlar, bir oyunsa? Ya Yiğit'le konuşması, sana bilgi vermesi, hepsi planlıysa? Ya Maya, Levent'in bir casusuysa?"

masaya yumruğumu vurdum. Öfke ve kararlılık karışımı bir ses tonuyla

"Maya'yı düşünmeyelim şimdi. Şu an için ne yapabiliriz, ona odaklanalım. İster hain olsun, ister masum, Enes'i kurtarmalıyız. Başka yolumuz yok."

Bilgisayarımı yeniden açtım, bir numara çevirdim. "Bora Yalçın'la tekrar iletişime geçeceğim. O da Levent'ten kurtulmak istiyordur. Belki birlikte bir şey yapabiliriz."

Telefon açıldı. Bora Yalçın'ın soğuk sesi duyuldu. "Ne var?"

derin bir nefes aldım. "Enes'i kurtarmalıyız. Levent onu bir yere götürdü. Yardımına ihtiyacımız var."

Bora, bir an sessiz kaldı. Sonra, konuştu. "Levent'in şehrin dışında, eski sanayi bölgesinde terk edilmiş depoları var. Muhtemelen oralarda tutuyordur insanları. Ama hangisi, bilmiyorum."

Melisa, heyecanla atıldı."Nasıl bulabiliriz?"

Bora, cevap verdi. "Levent'in adamlarını takip edin. Onlar, erzak götürüyordur. İzlerini sürebilirsiniz. Ama dikkatli olun. Levent, tuzağa düştüğünüzü anlarsa, Enes'i hemen öldürür."

telefonu kapattım. Arkadaşlarıma döndüm. Gözlerimde, yeni bir umut ışığı vardı.

"İşte bir yol. Levent'in adamlarını takip edeceğiz. Enes'i bulacağız. Ve kurtaracağız."

Cemile, endişeyle sordu. "Ya yakalanırsak?"

kararlı bir ses tonuyla "Yakalanmayacağız. Enes'i kurtaracağız. Ne pahasına olursa olsun."

Melisa, başını salladı. "Ben varım."

Cemile, gözyaşlarını sildi, başını salladı. "Ben de."

bilgisayarımı kapatıp ayağa kalktım. "Hazırlanın. Birazdan yola çıkıyoruz. Enes'i bulacağız."

Üç arkadaş, birbirimize baktı. Gözlerimiz de, aynı kararlılık vardı. Aynı umut. Aynı sevgi.

Enes için, her şeyi yapacaktık. Ve bu gece, onu kurtarmaya gidecektik.

telefonu kapattıktan sonra bir an durdum, derin bir nefes aldım. Bora Yalçın Bu adam, birkaç hafta öncesine kadar bizim için bir tehditti, bir düşmandı. Şimdi ise, Enes'i kurtarmak için başvuracağımız son umuttu. Hayatın ne garip cilveleri vardı.

Cemile ve Melisa'ya döndüm. "Bora Yalçın'la buluşacağım. Yalnız gitmeliyim. O, pek insan seven biri değil. Kalabalık görürse, işbirliği yapmaz."

Melisa, endişeyle sordu."Yalnız gitmen riskli değil mi? O adamın ne yapacağı belli olmaz."

Melisa doğru diyordu. "Riskli ama başka çaremiz yok. Enes için bunu yapmalıyım."

Cemile, elini omzuma koydu. "Dikkatli ol, Can. Lütfen."

gülümsedim. O her zamanki rahat tavrımla, "Merak etmeyin, ben işimi bilirim," dedim. Ama gözlerimde, korku vardı. Çünkü Bora Yalçın, gerçekten tehlikeli bir adamdı.

...

Buluşma yeri, şehrin en ücra köşelerinden birindeydi. Terk edilmiş bir fabrikanın yıkık dökük binası. oraya vardığımda etrafı kolaçan ettim. Kimsecikler yoktu. Sadece rüzgarın uğultusu ve uzaktan gelen köpek havlamaları.

Bir gölge, karanlıktan sıyrıldı. Bora Yalçın. Üzerinde siyah bir deri ceket, yüzünde her zamanki o soğuk ifade. Ama bu sefer, yalnızdı. Adamları yoktu. Levent, onları da yakalamıştı.

"Geldin demek," dedi Bora, sesi alaycıydı. "Cesaretin var, çocuk."

dik durdum, gözlerimi Bora'nın gözlerinden kaçırmadım. "Cesaret değil, mecburiyet. Enes'i kurtarmalıyım."

Bora, başını salladı, sanki onaylıyor gibi. "Enes Oğlan iyi dayanıyor. Levent'in elinde olmak, kolay değil."

gözlerim parladı. "Nerede olduğunu biliyor musun?"

Bora, bir an düşündü. "Levent'in şehrin dışında, eski sanayi bölgesinde terk edilmiş depoları var. Oralarda tutuyordur insanları. Benim adamlarım da oradaydı. Yakalandılar."

heyecanla sordum."Hangi depo? Adres? Bir şey?"

Bora, başını iki yana salladı. "Bilmiyorum. Levent, depolarını sürekli değiştirir. Ama bir yöntem var."

Hemen atıldım. "Nasıl bir yöntem?"

Bora, anlatmaya başladı: "Levent'in adamları, her gün erzak götürür. Yiyecek, su, ilaç Onlar, iz bırakır. Çok dikkatli olmazsan, yakalanırsın. Ama izlersen, Enes'i bulursun."

Heyecandan yerimde duramıyordum. "O zaman hemen başlayalım! Adamlarını takip edelim!"

Bora, elini kaldırdı, uyarıcı bir sesle konuştu. "Dur. Öyle kolay değil. Levent'in adamları, eğitimlidir. Takip edildiklerini anlarlarsa, Enes'i hemen öldürürler. Ve seni de."

kaşlarımı çattım. "Ne yapmamı öneriyorsun?"

Bora, bir an düşündü. Gözleri, gözlerime dikildi. O bakışta, yılların biriktirdiği intikam arzusu vardı.

"Ben de geleceğim. Levent'ten alacak hesabım var. Birlikte takip edelim. Amab arkadaşlarınla dediğimi yapacaksınız. Ben ne dersem, ona uyacaksınız. Yoksa, Enes ölür."

Cemile ve Melisa'yı aradım. Onlar da kabul ettiler. Başka çaremiz yoktu.

Bora'ya döndüm. "Anlaştık. Birlikte yapacağız. Ama Enes'i kurtaracağız. Ne pahasına olursa olsun."

Bora, başını salladı. Dudaklarında, tehlikeli bir gülümseme belirdi. "Öyle olsun."

Dört kişi, artık birlikteydik. Farklı yollardan gelen, farklı amaçları olan dört kişi. Ama hepsinin ortak bir hedefi vardı. Levent'i durdurmak ve Enes'i kurtarmak.

içimde bir umut ışığı hissettim. Belki de, bu sefer başaracaktık. Belki de, Enes'i kurtara bilecektik.

Ama Bora'nın gözlerindeki o tehlikeli parıltı, beni endişelendiriyordu. Bora, sadece Enes'i kurtarmak istemiyordu. O, Levent'ten intikam almak istiyordu. Ve intikam, her şeyi yakabilirdi.

Enes'den

yerde yatıyordum. Artık ne kadar süredir burada olduğumu bilmiyordum. Günler mi, haftalar mı? Zaman, bu lanetli yerde anlamını yitirmişti. Vücudum, artık kendime ait değil gibiydi. Her bir kemiğim ayrı ayrı sızlıyor, her bir kasım ayrı ayrı acıyordu. Ama gözlerim, hâlâ açıktı. Hâlâ görüyordu. Hâlâ bekliyordum.

Karanlığa alışmıştım artık. Her gölgeyi seçebiliyor, her sesi tanıyor, her adımın kime ait olduğunu anlıyordum. Levent'in ağır, kendinden emin adımları. Adamlarının sert, disiplinli yürüyüşleri. Ve Maya'nın... Maya'nın hafif, neredeyse sessiz adımları. Onları tanıyordum. Hepsini tanıyordum.

Kapı açıldı. Gıcırtılı ses, boş depoda yankılandı. İçeri Levent ve Maya girdi. Maya'nın elinde bir kova su vardı. Levent'in yüzünde o her zamanki acımasız gülümseme.

Maya, hiç konuşmadan yanıma geldi. Kovayı kaldırdı, suyu üzerime döktü. Su o kadar soğuktu ki, vücudum bir anda şokla kasıldı. Islak kıyafetlerim tenime yapıştı, titremeye başladım. Ama ses çıkarmadım.

Levent, sandalyesine oturup bacak bacak üstüne attı, keyifle beni süzdü.

"Nasılsın, yeğen?" dedi, sesinde alay vardı. "Biraz yorgun görünüyorsun. Biraz da bitkin. Sanki pek iyi değilsin gibi."

Güldü. O iğrenç, acımasız kahkaha, depoda yankılandı.

Maya, yanıma çömeldi. Yüzünde, o soğuk ifade vardı. Benim hatırladığım sıcaklıktan eser yoktu. Gözleri buz gibiydi, dudakları ince bir çizgi halinde gerilmişti.

"Yoruldun mu, Enes?" diye sordu, sesi yumuşaktı ama içi boştu. "Pes etmek istiyor musun? Sadece bir kelime söyle, bitsin. Yalvar, belki acırız."

başımı zorla kaldırdım. Gözlerimi Maya'nın gözlerine diktim. O gözlerde, nefret yoktu. Acımasızlık vardı, soğukluk vardı, ama nefret yoktu. Ve bu, daha da kötüydü. Çünkü nefret, bir bağdı. Ama Maya'nın bana karşı hiçbir şey hissetmemesi, onun için sadece bir görev olması Bu, dayanılmazdı.

"Neden, Maya?" dedim kabulenmek istemiyordum. sesim o kadar kısıktı ki, neredeyse duyulmuyordu. Boğazım kupkuruydu, her kelime bir çakıl taşını yutar gibi acıtıyordu. Ama yine de söyledim. "Sana ne yaptım ben? Seni korudum, sevdim, kardeşim gibi gördüm."

Gözlerim doldu. Yaşlar, yanaklarımdan süzülmeye başladı. Ama bu yaşlar, fiziksel acıdan değildi. Bu yaşlar, ruhumun en derin yerinden kopup gelen o tarifsiz hayal kırıklığından geliyordu. Ona güvenmiştim. Onu sevmiştim. Onun için her şeyi yapmıştım. Ve o, şimdi karşımda duruyor, bana tepeden bakıyor, beni yargılıyordu.

Maya'nın yüzünde, bir an için bir şey değişti. Çok kısa, çok anlık bir şey. Gözlerinde bir kırılma, dudaklarında bir titreme Sanki içinde, o eski Maya hâlâ yaşıyor gibiydi. Sanki bir an için, yaptıklarından pişmanlık duyar gibi oldu.

Ama hemen toparlandı. Yüzündeki o ifade kayboldu, yerini yeniden o soğuk, acımasız maskeye bıraktı. Yine bir an olsa bile o hâlini görmek hoşuma gidiyordu. Çünkü içerde bir yerde Maya vardı. Benim tanıdığım Maya vardı.

"Benim kardeşim falan değilsin, Enes," dedi, sesi taş gibiydi. "Sen, benim hedefimdin. Levent'in bana verdiği görevdin. Yıllarca senin yanında oldum, sana yakınlaştım, güvenini kazandım. Ve şimdi, görevimi tamamladım."

Ayağa kalktı, arkasını döndü. Bana sırtını dönmüştü. Ama ben, onun sesinde en ufak bir pişmanlık duymadım. Sadece soğuk, mekanik bir ifade vardı.

"Sevgi, zayıflıktır, Enes. Bunu bana sen öğrettin."

gözlerimden bir damla yaş daha süzüldü. Ama bu sefer, gözlerimi kırpmadım. Yaşların akmasına izin verdim. Çünkü bu yaşlar, utanılacak bir şey değildi. Bu yaşlar, benim hâlâ insan olduğumun, hâlâ sevebildiğimin, hâlâ hissedebildiğimin kanıtıydı.

Maya'nın aksine.

"Seni gerçekten sevmiştim," diye fısıldadım sesim neredeyse duyulmuyordu. Ama Maya'nın duyduğunu biliyordum. "Ve seni asla unutmayacağım. Ne yaptığını, kim olduğunu, neye dönüştüğünü Asla unutmayacağım."

Maya, arkasını dönmeden öylece durdu. Bir an için, ne yapacağını bilemedi. Sonra, Levent'in yanına yürüdü, koluna girdi. İkisi birlikte, kapıya yöneldi.

Levent, arkasından seslendi. "Yakında görüşürüz, yeğen. Daha bitmedi."

Kapı kapandı. Karanlık, yeniden çöktü.

yerde gözyaşları içinde, bitkin, yorgun, ama pes etmeden yatıyordum. İçimde hâlâ bir ateş yanıyordu. O ateş, Maya'nın söndüremediği, Levent'in söndüremediği bir ateşti. Arkadaşlarımın beni bulacağına dair bir inanç, bir umut, bir direnç.

Ve o ateş, bana güç veriyordu. Dayanma gücü, direnme gücü, ve belki de, bir gün intikam alma gücü.

Can'dan

Saatlerdir süren takip, sonunda meyvesini vermişti. Bora ve diğerleriyle, Levent'in adamlarını kaybetmemek için büyük bir dikkatle hareket ediyorduk. Işıklarımızı söndürmüş, uzaktan, bir gölge gibi kamyoneti takip ediyorduk.

ellerim direksiyonda terliyordu. Gözlerim, öndeki kamyonetten ayrılmıyordu. Bir an olsun gözümı kırpmıyor, her hareketi, her dönüşü dikkatle izliyordum. Kalbim, göğüs kafesimde deli gibi çarpıyordu. Ama sakin olmalıyd. Enes için sakin olmalıydım.

Kamyonet, şehrin dışına çıktı, terk edilmiş sanayi bölgesine doğru ilerledi. Burası, ıssız, karanlık, insanın içini karartan bir yerdi. Yıkık dökük fabrikalar, paslanmış makineler, her yere yayılmış çöp yığınları Kimsenin uğramadığı, unutulmuş bir yerdi.

Bora'ya baktım. Bora'nın yüzünde, garip bir ifade vardı. Hem heyecan, hem öfke, hem de intikam arzusu. Yıllardır beklediği an, belki de şimdi geliyordu.

Kamyonet, eski, harap bir deponun önünde durdu. Adamlar indi, ellerinde erzak dolu kutularla içeri girdiler. Deponun kapısı, ağır ağır kapandı.

aracı durdurup fısıldadım."İşte orada. Enes orada."

Sesim, o kadar heyecanlıydı ki, titriyordu. Ama aynı zamanda, kararlıydı. Enes'i bulmuştuk. Şimdi, onu kurtarmalıydık.

Bora, hemen plan yapmaya başladı. Gözleri depoda, elleri silahında, profesyonel bir savaşçı gibiydi.

"Ben ve adamlarım, ön kapıdan gireceğiz. Dikkatleri üzerimize çekeceğiz." Bir an durdu, bana baktı. "Siz, arka kapıyı deneyin. Enes'i bulur bulmaz, hemen çıkın. Sakın beklemeyin, sakın kahramanlık yapmayın. Tek hedef, Enes'i kurtarmak."

Cemile, endişeyle sordu, sesi titriyordu. "Ya yakalanırsak? Ya bir şey olursa?"

Melisa, kararlılıkla konuştu. O her zamanki sakinliğiyle, ama bu sefer sesinde çelik gibi bir irade vardı.

"Yakalanmayacağız. Enes'i kurtaracağız. Ne pahasına olursa olsun."

telefonunu kontrol ettim. Ekranda, konum bilgileri, bir de kısa bir not vardı.

"Polis'e haber verdim. Anonim ihbar yaptım. Yaklaşık on, on beş dakikaya buradalar. Ama onlar gelene kadar, Enes'i çıkarmalıyız. Levent, polis geldiğini anlarsa, Enes'i hemen öldürür."

Dört arkadaş, birbirimize baktık. Evet artık borayıda arkadaşımız sayıyorduk. Can, Cemile, Melisa ve Bora. Dört farklı insan, dört farklı geçmiş, ama tek bir ortak hedef. Enes.

Bora, elini kaldırdı, işaret verdi. Adamları, sessizce ön kapıya doğru ilerlemeye başladı. Ben, Cemile ve Melisa, arka kapıya yöneldik.

Karanlıkta, sessizce, birer hayalet gibi hareket ediyorduk Her adım, dikkatle atılıyor, her nefes, kontrol ediliyordu. Benim kalbim ise öyle hızlı atıyordu ki, duyulacağından korkuyordum. Ama durmadan ilerledim.

Arka kapıya vardığımızda bir an durdum. Cemile ve Melisa'ya baktım. İkisi de korkuyordu, belliydi. Ama ikisi de kararlıydı.

"Hazır mısınız?" diye fısıldadım.

Cemile, başını salladı. Melisa, "Hazırız," dedi.

derin bir nefes aldım. İçimden Enes'e seslendi."Dayan dostum. Geliyoruz."

Elim, kapıya uzandı. Kapı, soğuk ve paslıydı. Ama aralıktı. İçeriden, loş bir ışık sızıyordu.

kapıyı yavaşça ittim. Gıcırtı, sessizlikte bir çığlık gibi yankılandı. Ama durmadık. İçeri girdik.

Depo, karanlık ve nemliydi. Küf kokusu, ter kokusu, kan kokusu Her şey birbirine karışmıştı. Uzakta, bir yerlerden Levent'in sesi geliyordu. Konuşuyordu, gülüyordu.

gözlerimi kısıp ilerledim. Her an, birilerinin çıkmasını bekliyordum. Ama durmadım. Enes için durmayacaktım.

Ve sonra, onu gördüm.

Yerde, bitkin, yorgun, yaralı, ama hâlâ yaşayan Enes. Gözleri kapalıydı, vücudu titriyordu. Ama nefes alıyordu. Yaşıyordu.

gözlerim doldu. Ama ağlamak yoktu. Şimdi, ağlama zamanı değildi. Şimdi, hareket zamanıydı.

Koşarak Enes'in yanına gittim, eğilip fısıldadım.

"Enes! Enes, duyuyor musun beni? Geldik! Kurtulacaksın!"

Enes'in gözleri, aralandı. O tanıdık, o sevgi dolu bakış. Beni görünce, dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi.

"Can... Geldin..." diye fısıldadı, sesi kısıktı.

başımı salladım, gözyaşlarımı tutamadım. "Geldim dostum. Geldim kardeşim. Seni bırakmam dedim ya. Hadi, çıkalım buradan."

Enes'i kaldırmaya çalıştım. Ama Enes'in vücudu, o kadar bitkindi ki, neredeyse hiç gücü yoktu. Cemile ve Melisa da yardım etti. Birlikte, onu kaldırdık.

Tam o sırada, ön taraftan silah sesleri geldi. Bora ve adamları, çatışmaya girmişti.

hızla konuştum. "Hızlı olun! Polis gelmeden çıkmalıyız!"

Birlikte, Enes'i sürükleyerek arka kapıya doğru ilerledik. Her an, birilerinin gelmesinden korkuyorduk. Ama durmadık. Enes için durmayacaktık.

Arka kapıya vardıkğımz da, bir an durdum, arkama baktım. Deponun derinliklerinde, Levent'in sesi hâlâ duyuluyordu. Ve Maya... Maya da oradaydı. Onları görüyor muydu? Bilmiyordum.

Ama şimdi, zaman değildi. Enes'i kurtarmalıydık. Gerisi, sonra düşünülecekti.

Kapıdan çıkıp karanlığa karıştık. Uzakta, polis sirenleri duyulmaya başlamıştı.

Enes'i kucakladım, fısıldayarak "Kurtuldun dostum. Kurtuldun."

Enes, gözlerini kapadı, başını omzuma yasladı. İçimde, tarifsiz bir huzur vardı. Arkadaşımız gelmişti. Onu kurtarmıştık. Ve şimdi, her şey bitecekti.

Ama bitmemişti. Daha çok yol vardı. Daha çok savaş vardı. Ve Maya... Maya hâlâ oradaydı. Ama şimdilik, sadece şu an için, Enes kurtulmuştu. Ve bu, en büyük zaferdi.