31. bölüm · Miras: kan bağı
"Artık yanlız değiliz"
Karanlık bir ormandaydım. neden buradaydım? Ne zaman,niye buraya gelmiştim? Alara neredeydi. Can melisa Cemile neredeydi. Ali Ertuğrul ve Zeynep Rana neredeydi. Sadece rüzgar sesi duyuluyordu. Etrafımda dönüp baktığımda yerde 2 mezar vardı.
Annem ile babamın mezarı. Ama burası mezarlık değildi. Annem ile babamı buraya gömmemiştik.
"Enes"
Biri bana sesleniyordu. Bu ses nerden geliyordu?
Arkamı döndüğümde karşımda babam vardı. Bir hafta önce cenazesine katıldığım babam şuan karşımda duruyordu.
"B...baba"
Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki neredeyse ben bile duymamıştım.
Babam gözlerini benden ayırmıyor aynı zamanda bir şey de söylemiyordu.
"Nasıl olur,karşımdasın"
"Alaz"
Alaz mı? Babamın bana ilk söylediği kelime alaz olmuştu. Yoksa alazı geri çağırdığım için bana öfkelimiydi.
" anlamıyorum baba ne söylemek istiyorsun"
Babam tam bir şey diyecekken bir anda yere yığılmıştı. Aynı o gün ki gibi. Babamın yanına koştum. Ağzından kan çıkıyordu. Başından kaldırıp " Baba konuş bana ne söylemek istedin alaz,ne alaz hakkında ne biliyorsun "
Konuşmak için çaba gösteriyordu.
Nefesi kesilerek " a..alaz...o...sana"
Gözleri kapandı. Alaz bana ne yapacaktı. Babam bana ne açıklamak istemişti.
" Baba gözlerini aç alaz bana ne yapacak yine beni yanlız bırakma "
Alaz bana ihanet mi edecekti. Babamın sözünün devamı ne olacaktı. Bana acımı yaşatacktı. Zaten yaşatmadığı acı kalmışmıydı.
Yatağımdan âni bir hareketle fırlamıştım. Alnımdan terler akıyordu. Gördüklerim bir rüyamıydı? Ama çok gerçekçiydi. Alara âni haraketimle uyanmış olucak ki bana dönüp Enes iyi misin ne oldu? Kâbus mu gördün?
Alara endişeli bir şekilde yüzüme bakıyordu. Beni bu halde görünce çok korkmuştu. Alnımda ki terleri şifonyerin üzerinde ki peçete ile silip. Bardaktaki suyu içtim. Alara benden bir açıklama bekliyordu.
"Ben iyiyim sadece bir kâbustu "
"Enes bana anlatabilirsin "
"Babamı gördüm"
"Sana ne dedi"
"Karşımda duruyordu. Sonra bir anda yere yığıldı ağzından kan geldi. Bana alaz, o sana dedi. Ancak devamını getiremeden yine öldü. Gözümün önünde yine can verdi. Ve ben hiç bir şey yapamadım"
" Enes bu senin suçun değil "
"Peki alaz hakkında ne demek istemiş olabilir ya alaz bana yardım etmek için gelmediyse ya yine bana ihanet ederse"
"Bunu öğrenmek için beklememiz gerek alazın her hareketini inceler sıkı bir takibe alırız"
Alara bana her zaman ki gibi çok iyi gelmişti. Bu dünyada ki en değerli hazinemdi.
Alaraya doğru tebessüm edip alnından öptüm.
Saat 8 olmuştu. Güneş doğalı saatler geçmişti. Yataktan kalkıp yeni güne başlamalı ve yılanı yenmek için plan kurmalıydık.
Alarada yataktan kalkmıştı. Günlük kıyafetleri giyip hazırlanıp kahvaltıya inicektik.
...
Kütüphaneye indiğimde, Alaz pencere kenarında duruyordu. Ayak seslerim, mermer merdivenlerde yankılanıyordu. Her adımda, biraz daha yaklaşıyordum. Ona. Geçmişe. Yüzleşmeye.
Kütüphanenin kapısı aralıktı. İçeriden, sabahın ilk ışıkları sızıyordu. Altın rengi, yumuşak, huzurlu. Ama içimdeki fırtına, bu huzuru paramparça ediyordu. İçeri girdim. Alaz, pencere kenarında duruyordu. Sırtı bana dönüktü. Sanki beni görmek istemiyordu. Sanki yüzleşmekten kaçıyordu. Sanki bu an, onun için de zordu.
Elleri arkasında birleşmiş, parmakları birbirine geçmiş, başı öne eğik. Sanki bir mahkûm gibiydi. Sanki kararını bekliyordu. Sanki affını diliyordu.
Güneş, pencereden sızıyor, saçlarına vuruyor, altın rengi bir hale oluşturuyordu. Ama o ışık, yüzünü aydınlatmıyordu. Çünkü yüzü, hâlâ gölgedeydi. Gölgesi, duvarda uzun ve inceydi. Sanki ruhunun yansımasıydı. Sanki içindeki karanlığın dışavurumuydu. Onu izledim bir süre.
Ne düşünüyordu? Ne planlıyordu? Ne hissediyordu? Belki de pişmanlık. Belki de korku. Belki de umut. Bilmiyordum. Ama izliyordum.
Ne düşünüyordu? Çocukluğunu mu düşünüyordu? Birlikte oynadığımız günleri mi? Top oynadığımız, şaka yaptığımız, güldüğümüz, eğlendiğimiz günleri mi? Yoksa ihanetini mi? Bize yaptıklarını mı? Acıları mı? Gözyaşlarını mı?
Ne planlıyordu? Yılan'ı yenmeyi mi planlıyordu? Yoksa yine bizi satmayı mı? Belki de ikisini birden. Ama şimdi, sadece bekliyordu.
Ne hissediyordu? Suçluluk mu? Pişmanlık mı? Öfke mi? Yoksa sadece boşluk mu? Bilmiyordum.
Arkamdan ses geldi. Alara, Zeynep'i kucağında, yanıma geldi. Adımlarını duymadım. Ama varlığını hissettim. Sıcaklığını, nefesini, kalbini.
Bana baktı, sessizce, endişeyle. Gözlerimin içine baktı. Derin derin. Sanki ruhumu görmek istiyordu. Sanki kalbimi okumak istiyordu.
Endişeliydi. Çünkü beni tanıyordu. Ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, ne yaşadığımı biliyordu.
"İyi misin?" diye sordu.
Sesi yumuşaktı. Ama içinde bir endişe vardı. Bir korku. Bir merak.
"İyiyim," dedim. "Merak etme."
İyi değildim. Ama söylemedim. Çünkü onu üzmek istemiyordum. Çünkü o zaten yeterince endişeliydi. Alara, başını salladı.
Salladı. Anlıyordu. Çünkü o, beni biliyordu.
"Alaz, sabahın beşinde buradaydı."
Sabahın beşi Ne kadar erkendi. Ne kadar erken. Ve ne kadar anlamlı.
"Yemek yapmış. Çay demlemiş. Sofrayı hazırlamış."
Alaz mı? Yemek mi? Sofra mı?
Ve bu işleri yapabilecek başkaları vardı.
Alaz, yemek yapardı. Çay demlerdi. Sofra kurardı.
Evet, eski Alaz değildi. Ama bu, onun değiştiğini mi gösteriyordu? Yoksa sadece bir oyun muydu?
"Ne yapmaya çalışıyor?" diye sordum.
Sesim sertti. Ama merak da vardı içinde.
"Bilmiyorum," dedi Alara. "Ama bir şey kanıtlamaya çalışıyor."
Evet. Belki de gerçekten kanıtlamak istiyordu. Değiştiğini. Pişman olduğunu. Affedilmeyi hak ettiğini.bAma kanıtlamak, sadece kahvaltıyla olmazdı. Daha büyük bir şey gerekirdi. Daha anlamlı bir şey. Daha cesur bir şey.
Alaz, Sırtı dönüktü. Ama beni duymuştu. Sesimi, nefesimi, varlığımı. Yavaşça döndü. Bana baktı.
Yüzünde ne kibir vardı ne öfke ne de korku.
Eski Alaz değildi. Kibir yoktu. Öfke yoktu. Korku yoktu. Sadece kararlılık.
Kararlıydı. Ne yapacağını biliyordu. Ne istediğini biliyordu. Ne olması gerektiğini biliyordu.
"Enes," dedi. "Kahvaltı hazır. Gel, konuşalım."
Sesi öyle sakindi, öyle doğaldı ki, bir an onun eski halini unuttum. Ama unutamazdım. Asla.
Onu unutamazdım. Yaptıklarını, söylediklerini, hissettirdiklerini. Ama şimdi, bir şans veriyordum. Son bir şans.
"Geliyorum," dedim. Alaz'ın yanından geçtim. Mutfağa doğru yürüdüm. Arkamdan, Alara geldi. Zeynep hâlâ kucağındaydı.
"Enes," dedi, fısıltıyla.
Durdum.
"Dikkatli ol," dedi. "Alaz, ateşle oynamak gibidir. Ama belki de, ateş, bazen ısıtır."
Döndüm. Baktım.
"Belki de," dedim. "Ama bazen de yakar."
Alara, başını salladı. Anlamıştı. Birlikte, mutfağa yürüdük. Önümüzde, Alaz vardı. Ve kahvaltı.
Ve belki de, yeni bir başlangıç. Ama belki de, sadece bir oyun. Zaman gösterecekti.
Kahvaltı masasında oturuyorduk.
Uzun masa, yine doluydu. Tabaklar, çatallar, bıçaklar, bardaklar, peçeteler. Her şey yerli yerindeydi. Alaz'ın elleriyle hazırlanmış, Alaz'ın özeniyle düzenlenmiş, Alaz'ın çabasıyla sunulmuştu. Ama havadaki gerilim, her şeyi zehirliyordu. Sanki masanın üzerinde görünmez bir bıçak vardı. Sanki her an, biri onu kapıp, diğerine saplayacaktı. Herkes oradaydı.
Can, bilgisayarının başından kalkmış, masaya oturmuştu. Gözleri kıpkırmızıydı, saçları dağınıktı, yüzü asıktı. Alaz'a bakmıyor, tabağına bakıyor, ama yemiyordu. Cemile, karşımda oturuyordu. Kolları bağlı, dudakları büzülmüş, gözleri Alaz'ın üzerinde. Nefretle mi bakıyordu, merakla mı, yoksa korkuyla mı? Bilmiyordum.
Melisa, sessizdi. Tabağında bir şeyler oynatıyor, ama yemiyordu. Aklı başka yerdeydi. Verilerde, planlarda, ihtimallerde. Bora, masanın baş köşesinde oturuyordu. Gözleri Alaz'da, yüzü ifadesiz, elleri masanın üzerinde. Ne düşündüğünü anlamak imkânsızdı.
Alara, Zeynep'i kucağına almıştı. Zeynep, uyanıktı, etrafa bakıyor, merak ediyor, gülümsüyordu. Ali Ertuğrul ise beşiğinde uyuyordu, masum, huzurlu, habersiz.
Ve Ben, masanın ortasında oturuyordum. Sağımda Alara, solumda Alaz. Geçmişle gelecek arasında. Nefretle umut arasında. İhanetle sadakat arasında. Alaz, sofrayı kurmuştu.
Her şey yerli yerindeydi. Çay, demli ve sıcak. Peynir, taze ve beyaz. Zeytin, siyah ve yeşil. Reçel, kırmızı ve tatlı. Tereyağı, sarı ve yumuşak. Bal, altın rengi ve akıcı. Her şey taze, her şey özenle hazırlanmıştı. Sanki Alaz, bu kahvaltıyla, bize "Değiştim" demek istiyordu. "Artık eski ben değilim" demek istiyordu. "Sizi seviyorum" demek istiyordu. Ama kimse, ona inanmak istemiyordu.
"Aç mısınız?" diye sordu Alaz. Sesi, yumuşaktı. Nazikti. Neredeyse yalvaran. Ama kimse cevap vermedi. Sessizlik çöktü. Herkes, Alaz'a bakıyor, ne yapacağını, ne söyleyeceğini, ne hissedeceğini anlamaya çalışıyordu.
Can, onu sorguluyordu. Cemile, onu yargılıyordu. Melisa, onu analiz ediyordu. Bora, onu ölçüyordu. Alara, onu izliyordu. Ben, onu anlamaya çalışıyordum. Alaz, bardağı eline aldı.
Eli titriyordu. Ama tuttu. Çaydanlığı kaldırdı, bardağa doldurdu. Buhar, yükseldi, havaya karıştı, kayboldu. Çayı doldurdu. Bana uzattı.
Bardak, elimdeydi. Sıcaktı. Isıtıyordu.
"Enes," dedi. "Uzun zamandır görüşmedik. Nasılsın?"
Bu soru, ne kadar basitti. Ne kadar sıradandı. Ama ne kadar ağırdı. Nasılsın? Ona ne cevap verirdim? İyi miydim? Hayır. Kötü müydüm? Evet. Ama söyleyemezdim. Çünkü o, bunu hak etmiyordu. Parmaklarım, camın sıcaklığını hissetti. Isı, avucuma yayıldı, koluma, kalbime.
"İyiyim," dedim. "Sen nasılsın?"
Sesim, sakindi. Ama içim fırtınalar kopuyordu.
Alaz, gülümsedi. Ama gülüşü, eski gülüşüne benzemiyordu. Daha kırılgandı, daha üzgündü, daha gerçekti.
"Hayattayım," dedi. "Bu bile, bir mucize."
Ne kadar basit, ne kadar derin, ne kadar acı.
Evet, hayattaydı. Ama kaç kişiyi öldürmüştü? Kaç hayatı mahvetmişti? Kaç gözyaşına sebep olmuştu? Ama şimdi, hayattaydı. Ve bu, bir mucizeydi. Belki de, affedilmeye layık olmak için bir şans.
Can, sertçe, "Niye geldin Alaz?" diye sordu.
Sesi, öfkeyle doluydu. Alaz'a olan nefreti, her kelimesinde parlıyordu.
"Niye geri döndün?" Ben çağırmıştım Can bunu bilmesine rağmen alazın cevabını duymak istiyordu. Geri döndü. Sürgünden. Kaçıştan. Korkudan.
Neden?
Alaz, Can'a baktı. Uzun uzun.
Gözlerinin içine baktı. Derin derin. Sanki ruhunu görmek istiyordu. Sanki kalbini okumak istiyordu.
"Çünkü," dedi, "yaptıklarımı affettirmek istiyorum."
Bu kelime, ne kadar ağırdı. Ne kadar zor. Ne kadar imkânsız. Ama Alaz, istiyordu. Affedilmek istiyordu. Belki de hak etmeden.
"Çünkü, ailemden özür dilemek istiyorum."
Biz, onun ailesiydik. Kan bağıyla, acıyla, pişmanlıkla bağlı. Ve o, özür dilemek istiyordu. Belki de çok geçti. Belki de hiçbir özür, yeterli değildi. Ama istiyordu.
"Çünkü, Yılan'ı yenmek istiyorum."
Yılan Her şeyin başı. Her şeyin sorumlusu. Her şeyin kötüsü. Alaz, onu yenmek istiyordu. Belki de intikam için. Belki de kurtuluş için. Belki de affedilmek için.
"Yılan mı?" dedi Cemile, alayla.
Sesi, alay doluydu. Nefret doluydu. İnanmazlık doluydu.
"Sen mi Yılan'ı yeneceksin?"
Sen mi? İhanet eden, sırtından vuran, her şeyi mahveden sen mi?
"Sen ki, onunla işbirliği yaptın."
Bu kelime, bile yetersizdi. Alaz, sadece işbirliği yapmamıştı. Onun emrindeydi. Onun aracıydı. Onun kurbanı ve celladıydı. Alaz'ın yüzü buruştu.
Acıyla. Pişmanlıkla. Utançla.
"Yaptım," dedi. "Evet, yaptım. Ve pişmanım."
Pişmanım Bu kelime, ne kadar kolay söyleniyordu. Ama ne kadar zor kanıtlanıyordu.
"Ama şimdi, doğruyu yapmak istiyorum."
İlk kez mi? Belki de evet. Belki de hayatında ilk kez, doğru olanı yapmak istiyordu.
"Eğer bana bir şans verirseniz, size bunu kanıtlayacağım."
Biz, ona şans vermiştik. Ama o, her seferinde ihanet etmişti. Bu kez, farklı olacak mıydı?
Oda, sessizliğe büründü. Hiçbir ses yoktu. Sadece nefesler. Sadece kalp atışları. Sadece düşünceler. Bora, başını kaldırdı. Yavaşça. Ağır ağır. Alaz'a baktı. Soğuk, değerlendirici, acımasız.
"Kanıtla o zaman," dedi.
Alaz, sözleriyle değil, eylemleriyle kanıtlamalıydı. Kahvaltıyla değil, fedakarlıkla. Özürle değil, cesaretle. Pişmanlıkla değil, sadakatle.
Ve Alaz, bunu biliyordu. Başını salladı.
"Kanıtlayacağım," dedi. "Söz veriyorum."
Ama sözler, ne kadar değerliydi? Zaman gösterecekti. Ve biz, bekleyecektik.
Kahvaltıdan sonra, Alaz'ı kütüphaneye çağırdım.
Kahvaltı bitmişti. Herkes dağılmıştı. Can bilgisayarının başına dönmüş, Cemile odasına çekilmiş, Melisa ekranlardaki verileri incelemeye başlamıştı. Bora ise Hava almak istediğini söyleyip, bahçeye çıkmıştı. Alara, bebekleri uyutmak için yukarı çıkmıştı. Ama gitmeden önce bana bakmış, sessizce başını sallamıştı. "Dikkatli ol" demişti gözleri.
Ben, Alaz'ı kütüphaneye çağırmıştım. Artık lafı dolandıracak zaman yoktu. Yılan, her geçen gün daha da yaklaşıyordu. Ve biz, hâlâ bir adım gerideydik. Kütüphanenin kapısını kapattım. Perdeleri araladım. Işık, içeri sızdı. Toz zerreleri, havada dans ediyordu. Sanki zaman, burada durmuştu. Sanki geçmiş, hâlâ buradaydı.
Alaz, pencerenin önünde duruyordu. Elleri arkasında, başı hafif eğik. Bekliyordu.
"Yılan hakkında ne biliyorsun?" diye sordum.
Sesim, odanın sessizliğinde yankılandı. Sertti, kararlıydı, acımasızdı. Çünkü artık zaman yoktu. Artık oyun yoktu. Artık kaçış yoktu. Alaz, derin bir nefes aldı. Ciğerlerine kadar çekti. Bekletti. Sonra verdi. Sanki nefesiyle birlikte, içindeki tüm korkuyu, tüm pişmanlığı, tüm sırları dışarı atıyordu.
"Her şeyi," dedi.
Sesi sakindi. Ama içinde bir ağırlık vardı. Bir yük. Bir sorumluluk.
"Onunla çalıştım, hatırlıyor musun?"
Hatırlıyor muydum? Elbette hatırlıyordum. Alaz, Yılan'ın en sadık adamlarından biriydi. Onun emrinde çalışmış, onun planlarını uygulamış, onun kurbanlarını seçmişti. Levent istediği için bunu yapmıştı.
"Yılan'ın ağını biliyorum. Bağlantılarını, adamlarını, sırlarını." Yılan'ın ağı, devasa ve karmaşıktı. Her yere uzanmış, her şeyi sarmış, herkesi yakalamıştı. Ve Alaz, bu ağın içinde büyümüştü. Onun bir parçasıydı. Belki de, onu yok etmek için gereken anahtardı.
"Öyleyse, neden daha önce söylemedin?"
Neden? Yıllardır saklamıştı. Yıllardır susmuştu. Yıllardır bizi karanlıkta bırakmıştı.
"Çünkü korktum," dedi.
Korktu. İtiraf ediyordu. Alaz, korktuğunu söylüyordu.
"Öleceğimden korktum. Babam eğer yılana karşı gelirsem ölüceğimi söyledi."
Herkesin korkusu. Ama Alaz, ölümden daha çok, yaşamaktan korkmuştu. Yaptıklarının bedelini ödemekten, yüzleşmekten, hesap vermekten.
"Ama şimdi, korkumun üzerine gitmek istiyorum."
Artık korkmuyordu. Ya da korkusuna rağmen, harekete geçiyordu. Belki de bu, değişimin en büyük işaretiydi. Korkuna rağmen, doğru olanı yapmak.
"Peki ya kardeşlerin?" dedim.
Alaz'ın yüzü değişti. Bir anda, tüm rengi çekildi. Dudakları titredi, gözleri doldu, elleri titremeye başladı.
"Ne?" diye sordu.
Sesi, şaşkındı. Korkmuştu. Belki de bu soruyu hiç beklemiyordu.
"Maya ve Yiğit," dedim.
Kardeşleri. Onları da sürgüne göndermiştim. Alaz'la birlikte. Ama onlar, Alaz kadar suçlu değillerdi. Onlar, sadece onun gölgesinde kalmışlardı.
"Onları sürgüne gönderen bendim. Nasıllar?"
Alaz, gözlerini kaçırdı. Belki de utançtan. Belki de pişmanlıktan. Belki de, onları düşünmek bile, ona acı veriyordu.
"Bilmiyorum," dedi.
Sesi, fısıltıydı. Neredeyse duyulmuyordu.
"Onlarla görüşemiyorum. Sürgünde, haber alamıyorum."
Her birinin ayrı bir yerde olduğunu biliyordum. Maya, küçük bir kasabada, Yiğit ise başka bir ülkede. İkisi de, Alaz'ın gölgesinde yaşıyor, onun yaptıkları yüzünden ceza çekiyorlardı.
"Peki ya seni affettiler mi?"
En zor kelime. En ağır duygu. En imkânsız eylem.
Alaz, başını iki yana salladı.Yavaşça. Acıyla.
"Affetmediler," dedi. "Ve haklılar. Sana ihanet etmesini ben mayaya söyledim. Daha doğrusu leventi,yani babamı ben ikna ettim.Ben, onlara da ihanet ettim."
İhanet Alaz'ın hayatının özeti. Herkese ihanet etmişti. Bize, ailesine, kendisine.
"Onlar da benden nefret ediyor."
En doğal tepki. En anlaşılır duygu. En haklı his.
"Peki, ne yapmak istiyorsun?"
Ne yapmak istiyordu? Ne hayal ediyordu? Ne umuyordu? Alaz, bana döndü. Gözlerimin içine baktı. Derin derin. Gözleri parlıyordu. İçinde bir ateş vardı. Bir umut. Bir kararlılık.
"Yılan'ı yenmek," dedi. "Ve belki de, onların gözünde, affedilmeyi hak etmek."
Affedilmek,Tek istediği buydu. Kardeşlerinin gözünde affedilmek. Onların sevgisini, güvenini, saygısını yeniden kazanmak. Belki de imkânsızdı. Belki de çok geçti. Ama denemek istiyordu. Ve ben, bu isteğini anlayabiliyordum. Çünkü ben de, babamın gözünde affedilmek istemiştim. Annemin gözünde. Alara'nın gözünde.
Affedilmek En insani duygu. En kırılgan umut. En zor yol. Uzun bir sessizlik oldu. Alaz, bekliyordu. Cevabımı. Ve ben, düşündüm. Tarttım. Hesapladım.
"Alaz," dedim sonunda. "Yılan'ı yenmene yardım edeceğim. Ama bir şartla."
"Ne?" diye sordu.
"Kardeşlerini geri getireceğiz. Birlikte. Onlarla yüzleşeceksin. Ve onlardan özür dileyeceksin. Yüz yüze." Alaz'ın gözleri doldu.
"Yapabilir miyim?" diye fısıldadı.
"Bilmiyorum," dedim. "Ama deneyeceksin. Çünkü başka çaren yok." Alaz, başını salladı.
"Deneyeceğim," dedi. "Söz veriyorum."
Elimi uzattım. Sıktı. Sımsıkı. Ve o an, bir ittifak daha doğdu. Belki de en zoru. Belki de en umut vericisi. Eğer Yiğit ve mayasa yaptıklarından pişmansalar bunu kanıtlamaları gerekiyordu. Kanitlarlarsa onları affederim ancak aksi olursa bu aile bağını sonlandırırım. Hayat kısaydı. Bunu babamdan sonra daha iyi görmüştüm. Bundan dolayı maya Yiğit ve alaza bir şans daha veriyordum. Tabi onların seçimleri annelerininde kaderini belirleyecekti. Alaz, Yılan'ı yenmek için savaşacaktı. Ve kardeşlerini geri getirecekti. Ya da deneyecekti. Ve ben, onun yanında olacaktım. Çünkü belki de, herkes ikinci bir şansı hak ediyordu.Belki de.
O gece, Alaz'la balkonda oturuyorduk.
Gece, sessiz ve karanlıktı. Malikane ışıkları sönmüş, herkes odalarına çekilmişti. Sadece biz vardık. Alaz ve ben. Balkonda, iki sandalyede, iki kırık ruh. Balkon, malikanenin en sessiz köşesiydi. Burada, zaman durur gibiydi. Burada, dünya uzaklaşırdı. Burada, sadece gökyüzü vardı. Ve yıldızlar. Yıldızlar, tepemizde pırıl pırıl parlıyordu. Ne kadar çoktular. Ne kadar parlaktılar. Ne kadar sessizdiler. Her biri, bir hayattı. Her biri, bir umuttu. Her biri, bir öyküydü.
Onlara bakarken, insan kendini küçük hissediyordu. Sorunlarının, acılarının, korkularının ne kadar önemsiz olduğunu anlıyordu. Ama aynı zamanda, umut ediyordu. Çünkü onlar parlıyordu. Ve karanlık, onları söndüremiyordu.
Sessizdik.
Sessizlik, aramızda bir köprü gibiydi. Geçmişin acılarını, şimdinin endişelerini, geleceğin belirsizliğini taşıyordu. Ama aynı zamanda, bir bağdı. Bizi birleştiren.
"Enes," dedi Alaz.
Sesi, yumuşaktı. Kırılgandı. Neredeyse duyulmuyordu.
"Maya ve Yiğit Onları gerçekten özlüyorum."
Maya ve Yiğit İsimlerini söylerken, sesi değişti. Daha derin, daha acılı, daha özlem dolu oldu.
Maya Küçük kız kardeşi. Her zaman neşeli, her zaman güler yüzlü. Onu korur, kollar, severdi.
Yiğit Küçük erkek kardeşi. Ona hayrandı. Onun gibi olmak isterdi. Onun izinden gitmek isterdi.
Ama o, onlara ihanet etmişti. Onları sürgüne göndermeme sebep olmuştu. Onları kaybetmişti.
"Biliyorum," dedim.
Başka ne diyebilirdim ki? Onun acısını anlıyordum. Ama paylaşamıyordum. Çünkü o, bu acıyı hak etmişti.
"Onlara yaptıklarımdan dolayı, her gece pişmanlık duyuyorum."
Her gece Uykusuz geceler. Kabuslar. Pişmanlık. Vicdan azabı. Alaz, bunların hepsini yaşıyordu.
"Keşke, o zamanlar, daha akıllı olsaydım."
Keşke En işe yaramaz kelime. En anlamsız dilek. En boş pişmanlık. Ama insan, hep keşke derdi. Keşke yapmasaydım. Keşke söylemeseydim. Keşke farklı olsaydı. Ama geçmiş, değişmezdi. Ve keşkeler, hiçbir şeyi geri getirmezdi.
"Geçmişi değiştiremeyiz," dedim.
Sesim sakindi. Ama içimde bir şey sızladı. Çünkü ben de keşkelerle doluydu. Keşke babamı kurtarabilseydim. Keşke annemi koruyabilseydim. Keşke her şey farklı olsaydı.
"Ama geleceği değiştirebiliriz."
Gelecek Henüz yazılmamıştı. Henüz yaşanmamıştı. Henüz şekillenmemişti.
Ve onu değiştirebilirdik. Birlikte. Umutla. İnançla.
Alaz, başını salladı. Yavaşça. Düşünerek.
"Haklısın. Ama nasıl?"
Nasıl? En zor soru. En cevapsız soru.
"Onlar, beni asla affetmeyecekler."
Belki de haklıydı. Belki de asla affetmeyeceklerdi. Belki de bu, sonsuza kadar sürecek bir yaraydı.
"Belki de," dedim.
Sesim, geceye karıştı. Yıldızlara yükseldi.
"Ama denemeye değer."
Denemeye değer miydi? Evet. Ne kadar zor olursa olsun, ne kadar acıtırsa acıtsın, ne kadar imkânsız görünürse görünsün.
"Belki de, bir gün, anlarlar."
Belki de anlarlardı. Alaz'ın ne kadar değiştiğini, ne kadar pişman olduğunu, ne kadar sevdiğini.
"Belki de, seni affederler."
Affetmek İşte bu, en büyük hedef. En değerli ödül. En umut verici son.
"Belki de," dedi Alaz, fısıltıyla.
Sesi, gökyüzüne karıştı. Yıldızlara yükseldi. Sonsuzluğa uzandı. Uzun bir sessizlik oldu. Yıldızlar, parlamaya devam etti. Rüzgar, hafifçe esti. Ağaçlar, hışırdadı.
"Enes," dedi Alaz. "Sana bir şey söylemek istiyorum."
"Buyur," dedim.
Alaz, derin bir nefes aldı.
"Belki de, beni affetmeyecekler," dedi. "Belki de, asla. Ama bu, benim onlar için savaşmamı engellemeyecek."
"Ne yapacaksın?"
"Yılan'ı yenmek için her şeyi yapacağım," dedi. "Onlar için. Ailem için. Ve belki de, bir gün, onlara layık olmak için." O an, Alaz'ın yüzünde bir şey gördüm. Değişim. Dönüşüm. Umut.
Belki de, gerçekten değişmişti. Belki de, affedilmeyi hak ediyordu. Belki de, herkes ikinci bir şansı hak ediyordu.
"Alaz," dedim. "Sana yardım edeceğim. Kardeşlerini geri getireceğiz. Birlikte."
Alaz, bana döndü. Gözleri parlıyordu.
"Teşekkür ederim," dedi. "Söz veriyorum, sana ihanet etmeyeceğim. Bir daha asla."
O an, ona inandım. Belki de naifçe. Belki de yanlış. Ama inandım. Çünkü belki de, herkes bir şansı hak ediyordu. Ve Alaz, o şansı hak ediyordu. Gözlerimi yıldızlara diktim. Babamın yıldızını aradım. Buldum. Parlıyordu. Hem de en çok o parlıyordu.
"Baba," diye fısıldadım. "Umarım doğru yapıyorumdur."
Yıldız, parladı. Sönmedi. Hep parladı. Cevap vermişti. Gülümsedim.
"Alaz," dedim. "Yarın, işe başlıyoruz. Hazır ol."
"Her zaman hazırım," dedi.
Kalktık. Balkondan içeri girdik. Geceyi geride bıraktık. Ama umudu, yanımıza aldık.
Ve belki de, bu yeterliydi.
...
Ertesi sabah, Alaz bir planla geldi.
Güneş yeni doğmuştu. Odama vuran ışık, henüz sarı ve yumuşaktı. Uykuyla uyanıklık arasında, bir rüyanın içindeydim. Babamǰ görmüştüm. Gülümsüyordu. "Devam et oğlum" diyordu.
Kapı çalındı. Üç vuruş. Hafif, ama kararlı.
"Enes," dedi Alaz'ın sesi. "Uyandın mı?"
"Evet," dedim. "Gir."
Kapı açıldı. Alaz içeri girdi. Yüzünde bir ifade vardı. Heyecan mıydı? Korku muydu? Kararlılık mıydı? Belki de hepsi.
Elinde bir dosya vardı. Eski, yıpranmış, köşeleri kıvrılmış. İçinde ne olduğunu merak ettim.
"Yılan'ın bir deposu var," dedi.
Sesi, fısıltı gibiydi. Sanki duvarların bile kulakları vardı. Sanki Yılan, her yerdeydi.
"Şehir dışında, terk edilmiş bir sanayi bölgesinde."
Sanayi bölgesi Pas, küf, terkedilmişlik. Karanlık ve sessiz. Yılan'ın saklanmak için seçtiği yerler, hep böyleydi. Gözlerden uzak, kulaklardan ırak. Ölümün kokusu sinmiş.
"Silahlar, uyuşturucular, belki de, onun sırları."
Silahlar Onlarca, belki yüzlerce. İnsan öldürmek için. Kan dökmek için. Korku salmak için.
Uyuşturucular Bağımlılık. Zehir. Ölüm. Yılan'ın en büyük silahlarından biri. Sırlar En değerlisi. Yılan'ın kim olduğu, ne istediği, ne planladığı. Her şey, o depoda saklı olabilirdi.
"Nereden biliyorsun?" diye sordum.
Sesim, şüpheyle doluydu. Çünkü Alaz, yalan söylemişti. İhanet etmişti. Güvenilir değildi.
"Orada, ben de çalıştım," dedi.
Orada çalışmıştı. Yılan'ın emrinde. Onun depolarında, onun silahlarında, onun sırlarında.
"Depoyu biliyorum."
Biliyordu. Her köşesini, her çıkışını, her tuzağını.
"Giriş çıkışları, güvenlik sistemleri, çalışanları."
Girişler Kaç tane vardı? Ana kapı, arka kapı, acil çıkışlar, havalandırmalar. Her birini biliyordu.
Güvenlik sistemleri Kameralar, alarmlar, parmak izi okuyucuları, şifreler. Her birini aşmanın yolunu biliyordu. Çalışanlar, Kaç kişi? Kimler? Nöbetçiler, muhafızlar, temizlikçiler. Her birinin zayıf noktasını biliyordu.
"Bize orayı gösterebilir misin?"
Bu soru, en önemlisiydi. Çünkü göstermek, cesaret isterdi. Yüzleşmek, korku isterdi. Geri dönmek, pişmanlık isterdi. Alaz, başını salladı.
Tereddüt etmeden. Korkmadan. Pişmanlık duymadan.
"Gösteririm."
Tek kelime. Ama içinde ne çok anlam vardı. Bir söz. Bir yemin. Bir taahhüt.
"Ama dikkatli olmalıyız."
Yılan'ın adamları, her an orada olabilirdi. Her an pusu kurabilirlerdi. Her an saldırabilirlerdi.
"Yılan'ın adamları, her an orada olabilir."
Her an. Gece gündüz. Uykuda uyanıkta. Beklerlerdi. Nöbet tutarlardı. Saldırmak için fırsat kollarlardı.
"Ne zaman gideceğiz?"
Ne zaman? Acele mi etmeliydik, yoksa beklemeli miydik? Zaman, her şeydi. Ve zaman, daralıyordu.
"Bu gece," dedi Alaz. "Hazır ol."
Kaç saat vardı? On iki? On dört? Belki de daha az. Silahlar, planlar, ekip. Her şey hazır olmalıydı. Her şey yerli yerinde. Her şey kusursuz.
Alaz, dosyayı masaya bıraktı. Açtı. İçinde, deponun haritası vardı. Detaylı, ölçekli, işaretli.
"Bak," dedi, parmağıyla bir noktayı göstererek. "Ana giriş burada. İki muhafız var, gece vardiyasında. Üç saatte bir devriye geziyorlar."
"Nasıl geçeceğiz?"
"Arka kapıdan," dedi. "Daha zayıf. Tek bir adam var. Onu etkisiz hale getiririz, içeri gireriz."
"Peki ya alarm?"
Alaz, gülümsedi. İlk kez, eski Alaz'ı hatırlatan bir gülümsemeydi bu. Ama içinde, kibirden çok, kurnazlık vardı.
"Alarmı, ben kapatacağım," dedi. "Eski şifreleri biliyorum."
"Değişmemiş midir?"
"Bilmiyorum," dedi. "Ama riske değer."
Riske değer Bu söz, ne kadar tehlikeliydi. Ama ne kadar kaçınılmazdı. Bora, odanın kapısında belirdi. Elleri ceplerinde, yüzü ifadesiz.
"Ne konuşuyorsunuz?" diye sordu.
"Yılan'ın deposuna gidiyoruz," dedim. "Bu gece."
Bora, Alaz'a baktı. Uzun uzun. Sanki ruhunu görmek istiyordu. Sanki niyetini okumak istiyordu.
"Alaz," dedi. "Bu bir tuzak mı?"
"Hayır," dedi Alaz. "Söz veriyorum."
Bora, başını salladı. "Peki. Ama dikkatli ol. Yılan'dan önce, Alaz seni sırtından vurabilir."
"Vurmayacağım," dedi Alaz. "Değiştim."
"Göreceğiz," dedi Bora.
Ve döndü, gitti.
Yalnız kaldık. Alaz, haritayı inceliyor, notlar alıyor, planlar yapıyordu.
"Alaz," dedim.
Başını kaldırdı.
"Bu gece, her şey değişecek," dedim. "Ya kazanacağız, ya da kaybedeceğiz. Hazır mısın?"
Alaz, gözlerimin içine baktı. Derin derin.
"Hayatım boyunca hazır değildim," dedi. "Ama bu gece, hazırım." O an, ona inandım. Belki de yanlış.
Ama inandım. Çünkü başka çarem yoktu.
O gün, herkes hazırlandı. Malikane, bir savaş alanına dönüşmüştü. Koridorlarda koşuşturan ayak sesleri, odalardan gelen fısıltılar, silah sesleri, bilgisayar tuşlarının tıkırtıları. Herkes, bir amaca odaklanmıştı. Herkes, kendi görevini yapıyordu. Herkes, Yılan'a karşı savaşmaya hazırlanıyordu. Ama içimde, bir sessizlik vardı. Derin, ağır, boğucu. Sanki her şey, bir rüyaydı. Sanki her an uyanacaktım. Sanki bu gece, gerçek değildi. Can, bilgisayarları kontrol etti.
Bilgisayarlar, odanın dört bir yanına dağılmıştı. Can, aralarında gidip geliyor, bağlantıları kontrol ediyor, verileri yedekliyor, güvenlik duvarlarını güçlendiriyordu.
"Her şey hazır," dedi, ekranlara bakarak. "Deponun güvenlik sistemine sızdım. Kameraları devre dışı bırakabilirim. Alarmları susturabilirim. Ama"
"Duraksadı."
"Ama ne?" diye sordum.
Can, bana döndü. Gözleri yorgundu, ama kararlıydı.
"Ama Alaz'ın verdiği bilgiler, eski. Yılan, sistemleri değiştirmiş olabilir. Riskli."
"Biliyorum," dedim. "Ama başka çaremiz yok."
Can, başını salladı. "Peki. Ben hazırım."
Cemile, silahları hazırladı.
Cemile, silah odasında çalışıyordu. Silahları temizliyor, dolduruyor, kontrol ediyor, tekrar temizliyordu. Her biri, özenle seçilmişti. Her biri, bir amaç için.
"Enes," dedi, bana doğru yürürken. "Bu silahları, ne için kullanacağız?"
"Kendimizi korumak için," dedim. "Yılan'a karşı."
"Peki ya Alaz?" diye sordu. "Ya yine ihanet ederse?"
"O zaman," dedim, "onun için de bir silahımız var."
Cemile, sustu. Ama gözleri, her şeyi söylüyordu. Güvenmiyordu. Haklıydı. Ama şans vermek zorundaydık. Melisa, rotayı planladı.
Melisa, masanın başında oturuyor, haritaları inceliyor, notlar alıyor, hesaplamalar yapıyordu. Önünde, deponun kuşbakışı görüntüsü vardı. Etrafında, alternatif yollar, kaçış noktaları, pusu bölgeleri işaretlenmişti.
"En iyi rota, doğu kanadından," dedi, parmağıyla haritadaki bir noktayı göstererek. "Daha az güvenlik, daha kısa mesafe, daha hızlı kaçış."
"Peki ya batı kanadı?" diye sordum.
"Batı kanadı, daha riskli," dedi. "Daha fazla adam, daha fazla kamera, daha fazla alarm. Ama orada, Yılan'ın özel odası var. Belgeler, bilgiler, sırlar."
"Oraya girmeliyiz."
"Biliyorum," dedi Melisa. "Ama dikkatli olmalıyız. Yılan, orayı özel olarak koruyor." Bora, ekibi yönlendirdi. Bora, bir ordu komutanı gibiydi. Herkese görev dağıtıyor, pozisyonları belirliyor, iletişim kanallarını düzenliyordu.
"Can, bilgisayarlarda kal," dedi. "Kameraları izle, alarmları kontrol et. Bize her an bilgi ver."
"Anlaşıldı," dedi Can.
"Cemile, silahları taşı," dedi. "Gerektiğinde, ateş edeceksin."
"Anlaşıldı," dedi Cemile.
"Melisa, rotayı yönet," dedi. "Bize en güvenli yolu göster."
"Anlaşıldı," dedi Melisa.
"Enes, Alaz, ve ben," dedi Bora, "önden gideceğiz. Depoya girecek, belgeleri alacak, ve çıkacağız."
"Peki ya Alaz?" diye sordu Can.
Bora, Alaz'a baktı. Soğuk, değerlendirici, acımasız.
"Alaz," dedi, "bizi içeri sokacak. Sonra, ne yapacağına, biz karar vereceğiz."
Alaz, başını salladı. "Anlaşıldı."
Alara, Zeynep ve Ali Ertuğrul'u odasına götürdü. Onları beşiklerine yatırdı, üzerlerini örttü, ninniler söyledi. Onları uyuttu, sonra yanıma geldi.
Yüzü solgundu, gözleri endişeliydi, elleri titriyordu. Ama ayaktaydı. Bana bakıyordu.
"Dikkatli ol, Enes," dedi.
Sesi, yumuşaktı. Ama içinde bir korku vardı. Bir endişe. Bir özlem.
"Olacağım," dedim.
Söz veriyordum. Ama sözler, ne kadar güven veriyordu?
"Alaz'a güveniyor musun?"
Bu soru, en zoruydu. Alaz'a güveniyor muydum? Hayır. Ama şans vermek zorundaydım.
Bir an düşündüm. Uzun uzun. Derin derin.
"Bilmiyorum," dedim. "Ama şans vermek zorundayım." Alara, başını salladı. Anlıyordu. Çünkü o da biliyordu. Başka çaremiz yoktu.
"Dön," dedi. "Bize dön."
Dön Bu kelime, ne kadar ağırdı. Ne kadar anlamlı. Ne kadar bağlayıcı.
"Söz veriyorum," dedim.
Söz veriyordum. Ama sözler, ne kadar değerliydi?
Alara, bana sarıldı. Sımsıkı. Sanki bırakmayacaktı. Sanki sonsuza kadar kalacaktı.
"Git," dedi. "Ama dön."
Dönecektim. Söz veriyordum.
Kapıdan çıkarken, arkama baktım. Alara, hâlâ oradaydı. Gözleri doluydu. Ama gülümsüyordu.
"Baba" diye fısıldadım. "Bana güç ver."
Cevap gelmedi. Ama içimde, bir sıcaklık hissettim. Bir umut. Bir inanç.
Ve o an, anladım ki, yalnız değildim. Hiç olmadığım kadar kalabalıktım.
Alara, Zeynep, Ali Ertuğrul, Cemile, Can, Melisa, Bora. Ve şimdi, Alaz. Hepsi yanımdaydı. Hepsi içimdeydi. Hepsi benimleydi.
Ve Yılan, nerede olursa olsun, bilsin ki geliyorduk.
Hep birlikte.
...
Gece, depoya vardık.
Gece, karanlıktı. Ay, bulutların arkasına saklanmıştı. Yıldızlar, loş ışıklarını süzüyordu. Rüzgar, hafifçe esiyor, yaprakları hışırdatıyor, sessizliği bozuyordu. Araba, terk edilmiş sanayi bölgesinde yavaşladı. Önümüzde, devasa bir yapı vardı. Paslı demirleri, kırık camları, yosunlu duvarlarıyla. Sanki zaman, burada durmuştu. Sanki insanlık, burayı unutmuştu. Ama içinde, bir şeyler vardı. Hareket. Hayat. Tehlike.
Terk edilmişti, sessizdi, karanlıktı.
Ama karanlık, her zaman boş değildi. Karanlık, bazen en büyük sırları saklardı. En tehlikeli düşmanları. En korkunç gerçekleri.
Ama içinde, bir şeyler vardı.
Silahlar, uyuşturucular, belgeler. Yılan'ın sırları. Yılan'ın planları. Yılan'ın dünyası. Ve belki de, Yılan'ın ta kendisi. Alaz, önden gidiyordu.
Alaz, bir gölge gibiydi. Sessiz, hızlı, kararlı. Adımları, yere değmiyordu. Nefesi, duyulmuyordu. Sanki o da, karanlığın bir parçasıydı. Her köşeyi, her çıkışı, her tehlikeyi biliyordu. Çünkü buradaydı. Çünkü burada çalışmıştı. Çünkü bu karanlığın içinde büyümüştü.
"Burada," dedi, fısıltıyla.
Sesi, rüzgara karıştı. Kimse duyamazdı. Sadece biz.
"Kapı, şurada."
Parmağıyla, karanlıkta bir noktayı işaret etti. Devasa bir demir kapı. Paslı, eski, ağır. Ama içinde, bir teknoloji vardı. Bir güvenlik sistemi. Bir parmak izi okuyucu.
"Giriş sistemi, parmak iziyle çalışıyor."
"Nasıl geçeceğiz?" diye sordum.
Alaz, cebinden bir cihaz çıkardı.
Küçüktü, metalikti, üzerinde küçük bir ekran vardı. Alaz, onu avucunda tutuyor, sanki en değerli hazinesiymiş gibi.
"Bunu kullanacağız," dedi. "Yılan'ın parmak izini klonladım. Yıllar önce."
Yılan'la çalıştığı zamanlardı. Alaz, fırsatını kullanmıştı. Bir gün işine yarayabileceğini düşünerek.
Bora, şüpheyle, "Ne kadar güvenilir?" diye sordu.
Sesi, soğuktu. Şüpheliydi. Çünkü Bora, Alaz'a güvenmiyordu. Ve haklıydı.
"Tamamen," dedi Alaz. "Deneyelim mi?"
Deneyelim mi Bu söz, ne kadar basitti. Ama içinde ne kadar cesaret vardı.
Alaz, kapıya yürüdü. Arkasından bakıyorduk. Her an, bir şey olabilirdi. Bir tuzak, bir alarm, bir saldırı. Kapıya yürüdü. Cihazı okutucuya dayadı.
Elini uzattı. Cihaz, okutucuya değdi. Bir ses duyuldu. Kırmızı bir ışık yandı.
Kırmızı ışık, yeşile döndü.
Yeşil İzin. Kabul. Giriş.
Kapı, açıldı. Ağır demir kapı, gıcırdayarak açıldı. İçeriden, loş bir ışık sızdı. Toz kokusu, küf kokusu, ve başka bir koku. Kan kokusu mu? Ölüm kokusu mu? Belki de sadece korku.
İçeri girdik. Birer birer. Bora, önde. Ben, arkada. Alaz, en önde. Cemile, Melisa, Can Hepsi içerideydi. Hepsi, Yılan'ın dünyasına adım atmıştı.
Kapı, arkamızdan kapandı. Gerçek, başlamıştı.
Depo, devasa bir alandı. Tavanı yüksek, duvarları nemli, zemini beton. Işıklar, loş ve titrek. Gölgeler, her yerde. Silahlar, duvarlarda asılıydı. Uyuşturucu paketleri, raflarda dizilmişti. Belgeler, masaların üzerinde duruyordu. Ve ortada, devasa bir ekran. Üzerinde, Yılan'ın logosu. Bir yılan, kendi kuyruğunu yiyor. Sonsuzluk. Ölümsüzlük. Tehdit.
"Bak," dedi Alaz, bir masayı göstererek. "Belgeler. Yılan'ın sırları."
Can, hemen masaya koştu. Bilgisayarını bağladı. Verileri kopyalamaya başladı.
"Bunlarla, Yılan'ı çökerebiliriz," dedi.
Melisa, diğer dosyaları inceliyordu. Yüzünde bir ifade vardı. Endişe miydi? Korku muydu? Keşif miydi?
"Burada, Haluk'un adı var," dedi. "Ve annenin."
Yanına gittim. Dosyayı açtım. İçinde, babamın fotoğrafları, yazışmaları, planları vardı. Yılan, babamı yıllardır izlemişti.
"Lanet olsun," diye fısıldadım.
Alaz, yanıma geldi. "Üzgünüm, Enes," dedi. "Bunları önceden bilseydim, engellerdim."
"Artık geçmiş," dedim. "Önemli olan, şimdi ne yapacağımız."
Depo, devasa bir alandı.
İçeri adım attığımızda, nefesim kesildi. Burası sadece bir depo değildi. Burası, Yılan'ın beyniydi. Kalbiydi. Ruhuydu. Yüksek tavan, loş ışıklar, beton zemin. Duvarlar boyunca raflar, raflarda kutular, kutularda sırlar. Ortada uzun bir masa, üzerinde bilgisayarlar, dosyalar, haritalar. Ve her yerde, o lanetli logo. Bir yılan, kendi kuyruğunu yiyor. Sonsuz döngü. Bitmeyen acı. Tükenmeyen nefret. Silahlar, mühimmat, belgeler, bilgisayarlar.
Duvarlarda asılı, kasalarda saklı, tezgahlarda dizili. Her türden, her boyuttan, her amaçtan. Öldürmek için. Yok etmek için. Korkutmak için.
Mühimmat Kutular dolusu. Kurşunlar, bombalar, mayınlar. Her biri, bir ölüm fermanı. Her biri, bir yıkım habercisi. Belgeler Yığınla. Hesaplar, planlar, bağlantılar. Yılan'ın kim olduğunu, ne istediğini, ne yapacağını anlatan her şey.
Bilgisayarlar Ekranlar parlıyor, veriler akıyor, şifreler çözülüyor. Yılan'ın dijital dünyası. Onun beyninin elektronik yansıması.
Her şey, düzenli ve profesyoneldi.
Hiçbir şey rastgele değildi. Her şeyin bir yeri, her şeyin bir amacı, her şeyin bir sistemi vardı. Yılan, dağınık değildi. O, kusursuzdu. O, kontrolün ta kendisiydi.
"Bak," dedi Alaz, bir masanın üzerindeki dosyaları göstererek.
Sesi, yumuşaktı. Ama içinde bir heyecan vardı. Bir keşif heyecanı. Bir zafer heyecanı.
"Bunlar, Yılan'ın sırları."
Sırlar Yıllardır sakladığı, yıllardır koruduğu, yıllardır kimseyle paylaşmadığı her şey.
"Bağlantıları, hesapları, planları."
Kimlerle çalışıyordu? Kimlere güveniyordu? Kimleri kullanıyordu? Parası, gücü, kaynakları. Nereden geliyordu, nereye gidiyordu, ne kadar büyüktü? Ne yapmak istiyordu? Nereye varmak istiyordu? Kimleri yok etmek istiyordu?
Can, hemen bilgisayara oturdu.
Can, bir yıldırım gibiydi. Daha sözümüz bitmeden, koltuğa oturmuş, parmakları klavyede dans etmeye başlamıştı.
Verileri kopyalamaya başladı.
Veriler akıyordu. Dosyalar kopyalanıyordu. Sırlar, bizim oluyordu.
"Bunlarla, Yılan'ı çökerebiliriz," dedi.
Sesi, heyecanlıydı. Umutluydu. Çünkü ilk kez, Yılan'ın karşısında bir adım öndeydik.
Melisa, diğer dosyaları inceliyordu.
Melisa, sessizdi. Ama gözleri, dosyaların üzerinde geziniyor, her ayrıntıyı yakalıyor, her ipucunu topluyordu.
Dosyayı açtım. Ellerim titriyordu. Parmaklarım, kağıtlara değdi. Soğuktu, pürüzlüydü, gerçekti.
İçinde, babamın fotoğrafları, yazışmaları, planları vardı. Fotoğraflar Babam, gençti. Gülüyordu. Mutluydu. Oysa Yılan, onu o anlarda bile izliyordu. Her gülüşünü, her nefesini, her anını.
Yazışmalar Babamın yazdıkları, Yılan'ın yazdıkları. Tehditler, uyarılar, korkular.
Planlar Babamın ne yapmak istediği, Yılan'ın ne yapmak istediği. İkisinin arasındaki savaş, kağıtlara dökülmüştü. Yılan, babamı yıllardır izlemişti. Yıllardır. Ben doğmadan önce, ben büyürken, ben kaybederken. O hep oradaydı. Hep izliyordu. Hep bekliyordu.
Dosyayı kapattım. Alaz'a döndüm.
"Bu belgelerle, Yılan'ı çökerebiliriz," dedim. "Ama önce, onları güvenli bir yere taşımalıyız."
Can, başını kaldırdı. "Kopyalıyorum," dedi. "Beş dakika."
"Beş dakikamız yok," dedi Bora, kapıyı göstererek. "Geliyorlar."
Ve gerçekten, duyduk. Ayak sesleri. Çok sayıda. Hızlı. Silahlı.
"Alaz," dedim. "Bu senin planın mıydı?"
Alaz'ın yüzü bembeyazdı. "Hayır," dedi. "Söz veriyorum. Bu bir tuzak değil."
"O zaman, çıkışı bul," dedim. "Şimdi!"
Depodan çıkarken, sırları yanımıza aldık. Yılan'ın sırlarını. Ve içimde, bir umut vardı. Küçücük. Ama parlaktı. Belki de, bu sırlar, Yılan'ın sonu olacaktı. Belki de, bu gece, her şey değişecekti.
Ya da belki de, sadece başlangıçtı. Tam çıkacakken, alarm çaldı.
Tam çıkacaktık. Can, son dosyayı kopyalamıştı. Melisa, haritayı katlamıştı. Cemile, silahları toplamıştı. Bora, kapıya doğru yönelmişti. Ben, Alaz'ın yanından ayrılmıştım. Ve o anda, siren çaldı. Yüksek, tiz, acımasız. Kulakları sağır eden, kalpleri durduran, kanı donduran bir ses. Duvarlarda yankılandı, tavandan sıçradı, zeminde titreşti. Sanki Yılan, bize "Yakalandınız" diyordu. Sanki bizi bekliyordu. Sanki bu oyun, onun oyunuydu.
"Tuzak!" diye bağırdı Bora.
Bora'nın sesi, sirenin üzerinde yükseldi. Soğuk, keskin, panikle dolu.
"Yılan, bizi bekliyormuş!"
Bekliyormuş Bu söz, beynimde yankılandı. Yılan, bizi bekliyordu. Biliyordu. Planlamıştı. Hazırdı.
Ve biz, onun oyununa düşmüştük. Deponun her yanından adamlar çıktı.
Her yerden. Duvarlardan, kapılardan, merdivenlerden. Sanki yerin altından fırlıyorlardı. Sanki karanlığın kendisinden doğuyorlardı.
Maskeliydiler. Tamamı maskeli. Sadece gözleri görünüyordu. O gözler, soğuktu, acımasızdı, ölümdü. Silahlıydılar. Ellerinde silahlar vardı. Uzun, kısa, ağır, hafif. Her biri, bir ölüm tehdidi. Her biri, bir son. Silahlı, maskeli, acımasız.
Acımasız Bu kelime, onları anlatmak için yeterli değildi. Onlar, acımasız değillerdi. Onlar, merhametsizdi. Vicdansızdı. İnsanlıktan uzaktı.
Alaz, bir ok gibi fırladı. Sanki içindeki bir şey, patlamıştı. Sanki yıllardır bastırdığı öfke, korku, pişmanlık, hepsi birden dışarı çıkmıştı.
"Ben onları tutarım," dedi. "Siz çıkın!"
Sesi, kararlıydı. Ama içinde bir çaresizlik vardı. Bir fedakarlık. Bir veda.
"Delirdin mi?" diye bağırdım.
Sesim, sirenin üzerinde yükseldi. Panikle. Öfkeyle. Korkuyla.
"Tek başına onlara karşı koyamazsın!"
Onlarca adama karşı. Silahlı, maskeli, acımasız. Tek başına. İntihardı bu. Delilikti.
"Yapabilirim," dedi Alaz.
Sesi sakindi. Neredeyse huzurlu.
"Kardeşlerim için."
Maya ve Yiğit. Onlar için. Onları affettirmek için. Onlara layık olmak için.
"Ailem için."
Bizim için. Onu affetmeyen ama yine de ailesi olan bizler için.
"Ve belki de, biraz olsun, affedilmek için."
Affedilmek Tek istediği buydu. Belki de hak etmeden. Ama istiyordu. Saldırdı.
Bir hamlede, en öndeki adama çarptı. Yumruğu, adamın yüzünde patladı. Kan sıçradı. Adam, yere yığıldı. Birini yere serdi. Hızla döndü. Başka bir adama tekme attı. Adam, duvara çarptı, bayıldı.
Diğerini etkisiz hale getirdi. Üçüncü adam, silahını doğrulttu. Ama Alaz, daha hızlıydı. Silahı kaptı, adamı yere devirdi. Üçüncüsünün silahını kaptı. Silah, elindeydi. Ateş etmedi. Sadece tutuyordu. Tehdit ediyordu.
Hareketleri, yılların tecrübesiyle, karanlığın eğitimiyle doluydu. Her hareketi, her adımı, her darbesi, yılların birikimiydi. Alaz, karanlıkta büyümüştü. Karanlıkta eğitilmişti. Karanlıkta ustalaşmıştı. Ama şimdi, o karanlığı, aydınlık için kullanıyordu.
"Çıkın!" diye bağırdı. "Şimdi!"
Sesi, son bir emirdi. Son bir uyarı. Son bir veda.
Bora, kolumdan yakaladı. Çekti. Beni, kapıya doğru sürükledi.
"Geliyoruz!"
Sesi, kararlıydı. Ama içinde bir acı vardı. Alaz'ı geride bırakmanın acısı. Depodan çıktık.
Kapıdan fırladık. Dışarıda, gece vardı. Soğuk, karanlık, sessiz. Ama içeride, savaş devam ediyordu. Arkamızda, Alaz'ın çığlıkları vardı.
Ama pes etmiyordu. Savaşıyordu. Düşüyor, kalkıyor, tekrar saldırıyordu. Kanıtlıyordu.
Değiştiğini. Pişman olduğunu. Affedilmeyi hak ettiğini. Ve belki de, ilk kez, doğru şeyi yapıyordu.
Belki de, hayatında ilk kez, bir başkası için savaşıyordu. Ailesi için. Kardeşleri için. Affedilmek için. Kapı, arkamızdan kapandı.
Sesler, yankılandı, sonra sustu. Sadece sessizlik kaldı. Ve soğuk. Ve korku.
"Alaz," diye fısıldadım. "Ne yaptın?"
Bora, yanımda duruyordu. Eli hâlâ kolumdaydı.
"Kendini feda etti," dedi. "Bizim için."
"Hayatta kalabilecek mi?"
Bora, bir an sustu. Sonra, "Bilmiyorum," dedi. "Ama denedi. Ve bu, önemli."
İçeri baktım. Kapı kapalıydı. Ses yoktu. Sadece sessizlik.
"Alaz," dedim. "İçeride."
"Biliyorum," dedi Bora. "Ama şimdi, gitmeliyiz. Belgeler var. Sırlar var. Yılan'ı yenmek için."
"Onu bırakamayız."
"Bırakacağız," dedi Bora. "Çünkü o, bunu istedi. Bizim çıkmamızı istedi. Onun fedakarlığını boşa çıkarmayalım."
Derin bir nefes aldım. Bora haklıydı. Ama içim, parçalanıyordu.
"Alaz," diye fısıldadım. "Dön. Lütfen."
Cevap yoktu. Sadece sessizlik.
Ve soğuk. Ve korku. Döndük. Arabaya doğru yürüdük. Adımlarımız ağırdı. Her adımda, Alaz'ı geride bırakıyorduk. Ama içimizde, bir umut vardı. Belki de, yaşıyordu. Belki de, kaçmıştı. Belki de, bir gün dönecekti. O güne kadar, onun fedakarlığını boşa çıkarmayacaktık.
Yılan'ı yenecektik. Onun için. Kardeşleri için. Ailesi için. Ve belki de, bir gün, onun da affedilmesi için.
Sabaha karşı, malikaneye döndük.
Güneş doğmak üzereydi. Ufukta, pembe ve turuncu renkler belirmiş, geceyi kovalamaya başlamıştı. Kuşlar, sessizce uyanıyor, ilk şarkılarını söylüyorlardı. Rüzgar, hafifçe esiyor, yaprakları hışırdatıyordu. Ama biz, bu güzelliği göremiyorduk. Yorgunduk. Bitkindik. Tükenmiştik.
Araba, malikanenin önünde durdu. Kapılar açıldı. Birer birer indik. Ayaklarımız, yere değdi. Toprak, yumuşak ve nemliydi. Evin kokusu, burnumuza geldi. Güvenliğin kokusu. Sevginin kokusu. Ama içimizde, Alaz'ı geride bırakmanın acısı vardı.
Yorgunduk, bitkindik, ama hayattaydık.
Hayattaydık. Belki de tek önemli olan buydu. Hayattaydık. Ve elimizde, Yılan'ın sırları vardı.
İçeri girdik. Alara, kapıda bekliyordu. Gözleri endişeliydi, yüzü solgundu. Ama bizi görünce, içi rahatladı. Zeynep, kucağında uyuyordu. Ali Ertuğrul, beşiğindeydi.
"Geldiniz," dedi, fısıltıyla. "Allaha şükür."
Alaz, biraz sonra geldi.
Kapı, tekrar açıldı. Alaz, içeri girdi.
Yürüyemiyordu neredeyse. Bir omzu sarkıktı, bacağını sürüyordu. Yüzü mosmorken, gözleri kan çanağı gibiydi, elleri kan içindeydi. Ama ayaktaydı. Yaralıydı, kanıyordu, ama ayaktaydı.
Kanıyordu. Sol kolundan, sağ bacağından, alnından. Kan, siyah ceketini ıslatmış, yere damlıyor, küçük havuzlar oluşturuyordu.
Ama ayaktaydı. Gözleri, hâlâ parlıyordu. Hâlâ hayattı. Hâlâ nefes alıyordu. Hâlâ savaşmıştı.
"Başardım," dedi, zorla gülümseyerek.
Gülümsemesi, acı doluydu. Ama samimiydi. İlk kez, gerçek bir gülümsemeydi bu.
"Onları durdurdum."
Onları durdurmuştu. Tek başına. Onlarca adama karşı. Kendini feda ederek. Ama başarmıştı.
Alara, hemen yanına koştu.
Alara, bebeği bıraktı, koştu. "Otur," dedi. "Otur hemen."
Alaz, bir koltuğa çöktü. Acıyla inledi. Ama direndi.
"Yaralarını saracağım."
Alara, ilk yardım çantasını getirdi. Pansumanları, mendilleri, sargıları. Yavaşça, özenle, sevgiyle yaralarını temizlemeye başladı.
Alaz, bana baktı.Gözlerimin içine baktı. Derin derin.
"Affedildim mi?"
Bu soru, ağzından çıkarken, odada herkes sustu.
Affedildin mi? Bu soru, ne kadar ağırdı. Ne kadar önemliydi. Ne kadar belirleyiciydi.
Bir an, sessizlik. Herkes, cevabımı bekliyordu. Alaz da. Bora da. Cemile, Can, Melisa. Ve Alara.
Sonra, Cemile, "Henüz değil," dedi.
Sesi, yumuşaktı. Ama kararlıydı.
"Ama yolun başındasın."
Yolun başı Affedilmek, uzun bir yoldu. Kolay değildi. Çabuk değildi. Ama başlamıştı.
Can, başını salladı. "İyi iş çıkardın."
Can'dan bu sözleri duymak Can, Alaz'ın en büyük düşmanlarından biriydi. Ama şimdi, onu takdir ediyordu. Onun cesaretini, fedakarlığını, değişimini.
Melisa, "Belgeler sağlam," dedi.
Yılan'ın sırları. Hâlâ yanımızdalardı. Hâlâ güvendeydiler. Hâlâ umuttular.
Ve Bora, Alaz'ın omzuna elini koydu.
Bora'nın eli, Alaz'ın omzunda durdu. Ağır, sıcak, güven verici.
"Belki de, senden iyi bir müttefik bulunmaz," dedi.
Bora'dan böyle bir söz duymak tuhaftı. Bora, kimseyi övmezdi. Kimseye güvenmezdi. Ama şimdi, Alaz'a güveniyordu. Onu müttefik olarak kabul ediyordu.
"Teşekkür ederim," dedi. "Hepinize teşekkür ederim."
Sesi, boğuktu. Gözyaşları, yanaklarından süzülüyor, kanla karışıyor, yere düşüyordu.
Alara, yaralarını sararken, "Bir dahaki sefere," dedi, "daha dikkatli ol."
Alaz, kendini çok riske atmıştı. Ama bu, onun değişiminin en büyük kanıtıydı.
"Kardeşlerinin, sana ihtiyacı var."
Alaz'ın yüzü değişti. Şaşkınlık. Merak. Umut.
Alaz, şaşkınlıkla, "kardeşlerim mı?" diye sordu.
Maya ve Yiğit. Kardeşleri. Onları sürgüne göndermişti. Ama hâlâ kardeşleriydi. Hâlâ ailesiydi.
"Evet," dedi Alara, gülümseyerek.
Alara'nın gülüşü, sabah güneşi gibiydi. Aydınlatıcı, ısıtıcı, umut verici.
"Maya ve Yiğit. Onları geri getireceğiz. Söz veriyorum."
Bu söz, Alara'nın ağzından çıkarken, Alaz'ın yüzü aydınlandı. O an, Alaz'ın yüzü aydınlandı.
Karanlık, dağıldı. Yerine, ışık geldi. Umut geldi. Hayat geldi. Ve ben, o an, anladım ki, belki de, Alaz gerçekten değişmişti. Değişim mümkündü. İnsan, hatalarından ders alabilirdi. Pişman olabilirdi. Affedilmeyi hak edebilirdi.
Belki de, herkes, ikinci bir şansı hak ediyordu.
Herkes. Ben. Bora. Cemile. Can. Melisa. Alara. Ve Alaz. Ve belki de, birlikte, Yılan'ı yenebilirdik.
Birlikte kelime, ne kadar güçlüydü. Ne kadar umut doluydu. Ne kadar kurtarıcıydı.
Yalnız değildik. Hiç olmadığımız kadar kalabalıktık. Ve Yılan, nerede olursa olsun, bilsin ki geliyorduk. Hep birlikte. Alaz, yaraları sarılırken, gözleri kapandı. Yorgundu. Bitkindi. Ama huzurluydu.
"Uyu," dedi Alara. "Dinlen. Yarın, yeni bir gün."
Alaz, başını salladı. "Teşekkür ederim," dedi, uykuya dalarken. "Her şey için."
Alara, yanıma geldi. Başını omzuma yasladı.
"Başardık, Enes," dedi. "Bir adım daha."
"Evet," dedim. "Ama daha çok yolumuz var."
"Biliyorum," dedi. "Ama artık yalnız değiliz. Alaz da bizimle."
Alaz'ın uyuyan yüzüne baktım. Yaralı, yorgun, ama huzurlu.
"Belki de," dedim, "herkes, ikinci bir şansı hak ediyor."
Alara, başını salladı. "Belki de."
Güneş, doğuyordu. Oda, aydınlanıyordu. Ve içimizde, bir umut vardı.
Küçücük. Ama parlaktı. Tıpkı yıldızlar gibi.
