19. bölüm / 27
Manolyam,manolyam deniz kızım (teoden)O kapalı kapılar
Bölümler 27Şu an: O kapalı kapılar
- 1 Manolya, fırtınaya rağmen dalları bükülmez141 kelime
- 2 bazı sevdalar, yarım kaldığı için sonsuzdur.129 kelime
- 3 aynı göğe bakarak ayrı düşünenlerin hikayesi228 kelime
- 4 Kader hep aynı mı ilerlemeli peki?349 kelime
- 5 Küçük bir dağınıklık575 kelime
- 6 Doğru hisler, ama yanlış kişiye683 kelime
- 7 Belki birazda olsa olabilir489 kelime
- 8 Dürüst olmak gerekirse çılgıncaydı1.141 kelime
- 9 Keşke eski anılardaki gibi olsak621 kelime
- 10 Ateş kırmızısı1.894 kelime
- 11 Soğuk duş gibi aydınlanma788 kelime
- 12 Sert bir bakış açısı1.027 kelime
- 13 Belki olabilir, bilmiyorum797 kelime
- 14 Gene mi yaa488 kelime
- 15 Yine hata yapıyoruz1.200 kelime
- 16 Pizza606 kelime
- 17 Seninle mahsur kalmaya evet904 kelime
- 18 Tüm anılar2.188 kelime
- 19 O kapalı kapılar914 kelime · Okuduğun bölüm
- 20 Spoiler21 kelime
- 21 Şeffaf duvar2.319 kelime
- 22 Rüya165 kelime
- 23 Bıktım yeminlen toxiclikten604 kelime
- 24 Aras478 kelime
- 25 First kiss mevsusu415 kelime
- 26 Pandoranın kutusu661 kelime
- 27 Utanç379 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Lise son sınıfın baharı, herkes için üniversite sınavı stresi, mezuniyet balosu telaşı ve geleceğe dair pembe planlar demekti. Benim içinse, göğsümün tam ortasına yerleşen ve her geçen gün biraz daha büyüyen o görünmez ağırlıkla mücadele etmekle geçiyordu. İlk başlarda ders çalışmaktan, uykusuzluktan sanmıştım. Merdivenleri çıkarken soluk soluğa kalışımı, kantinde sıradayken aniden gözlerimin kararmasını hep o sınav stresine bağlamıştım.
O gün, mayıs ayının ortalarında, okulun o gürültülü kantinindeydim. Aras, birkaç arkadaşıyla birlikte masalardan birinde oturmuş, test kitapları üzerine hararetli bir tartışma yürütüyordu. Ben de elimde bir bardak çayla onlara doğru yürüyordum. Tam masaya yaklaşmıştım ki, ciğerlerime batan o keskin, iğne gibi sızıyla durakladım. Nefes almaya çalıştım ama hava sanki boğazımda düğümlendi, içeri sızmadı. Elindeki çay bardağı büyük bir gürültüyle yere düşüp parçalandı.
Aras: "Deniz? İyi misin?" diyerek yerinden doğruldu ama sesi bana çok uzaktan, sanki bir suyun altından geliyorsa gibi boğuk ulaşıyordu.
Gözlerimin önü tamamen kararmadan önce gördüğüm son şey, kantinin arka kapısından içeri giren Teoman’ın, elindeki kaskı yere fırlatıp deli gibi bana doğru koştuğuydu. Aras daha ne olduğunu anlamadan, Teoman çoktan beni belimden yakalamış ve yere yığılmamı engellemişti.
T: "Deniz! Aç gözlerini deniz kızı! Bana bak!" diye kükrediğini duydum. Sesi o her zamanki alaycı, tepeden bakan tondan fersah fersah uzaktı. İlk kez o sesin içinde saf bir panik vardı.
Bilincimi kaybetmeden hemen önce, sırtımın onun o sıcak, güvenli göğsüne yaslandığını ve beni kucağına alarak koridorda delice koşmaya başladığını hissettim. Okulun o kibirli Karahanlı'sı, tüm okulun gözü önünde benim için dünyayı durdurmuştu.
Hastanenin acil servisindeki o sedyede gözlerimi açtığımda, burnumda o keskin oksijen maskesi vardı. Annem bir köşede hıçkırarak ağlıyor, Şebnem abla onu teselli etmeye çalışıyordu. Kapının önünde ise Teoman, kollarını göğsünde bağlamış, doktorun ağzından çıkacak tek bir kelimeyi bekliyordu.
Doktor, elindeki akciğer filmlerine bakarak yüzünü ekşittiğinde odadaki hava buz kesti.
Doktor: "Kronik pulmoner fibrozis... Akciğer dokusu hızla sertleşiyor ve işlevini yitiriyor. Bu yaşta bu kadar agresif ilerlemesi çok nadir bir durum. Şu an için ilaçlarla baskılamaya çalışacağız ama kesin çözüm... Doku nakli. Uygun donör bulunana kadar hastanın yorulması, heyecanlanması, hatta sert nefes alması bile yasak," dedi.
Annem duyduklarıyla feryat ederken, Teoman yavaşça doktorun masasına doğru yürüdü. İki elini masaya dayayıp doktora doğru eğildi. Gözlerinde o lise koridorlarında herkese diz çöktüren o tehlikeli, narsist adam vardı.
T: "Bana bak moruk," dedi, sesini ürkütücü bir şekilde alçaltarak. "Para mı istiyorsun? Şirketler, arsalar, babamın serveti... Ne istiyorsan söyle. Amerika’dan mı, Avrupa’dan mı, nereden getiriyorsan getir o ciğerleri. Deniz’i o makinelere mahkum etmeyeceksiniz. Anladın mı beni?"
Doktor: "Evladım, para her şeyi çözmez. Bu bir yasal süreç, donör sırası..."
T: "Sırayı da yasayı da ben yazarım!" diye bağırdı Teoman, masadaki kalemliği duvara fırlatarak. "Eğer o kızın nefesi kesilirse, bu hastaneyi başınıza yıkarım!"
Şebnem abla araya girip Teoman’ı odadan çıkarmaya çalıştı ama o gitmedi. Koridora çıkıp sırtını duvara yasladı ve yavaşça yere çöktü. O an, ellerini saçlarının arasına geçirip hıçkıra hıçkıra ağladığını gördüm. Paranın, gücün, narsizminin benim ciğerlerime hava doldurmaya yetmediğini anladığı o ilk andı bu.
O teşhisten sonraki üç ay, tam bir işkence gibiydi. Okula gidemedim. Evdeki o üst kattaki odam, yavaş yavaş bir hastane odasına dönüşmeye başlamıştı. Baş ucumda bir oksijen tüpü, masamın üzerinde rengarenk haplar vardı. Aras, o süreçte birkaç kez kapıya gelmiş ama benim o bitkin, solgun halimi görmeye dayanamadığı için bir daha uğramamıştı. O korkaktı; hastalığın o çirkin, gerçek yüzüyle yüzleşememişti.
Ama Teoman... O her gün oradaydı. Her akşam okul çıkışı, motorunun sesini sokakta duyurmadan, mahallenin girişinde stop ettirip kapımıza gelirdi. Annem artık ona bir oğul gibi bakıyordu. Odama girdiğinde, o serseri ceketini kapının arkasına asar, yatağımın kenarındaki o halının üzerine otururdu.
D: "Çok çirkin görünüyorum değil mi?" demiştim bir keresinde, burnumdaki o plastik oksijen borularını saklamaya çalışarak. Saçlarım dökülmeye başlamıştı, avurtlarım çökmüştü.
Teoman elimi uzatıp yakaladı. Parmakları bembeyaz olmuş tenimi usulca okşadı. Yüzüne o eski, narsist ama içi titreyen gülüşünü yerleştirdi.
T: "Sen hala benim o huysuz deniz kızımsın," dedi. "Hem, bu borular sana retro bir hava katmış. Havalı duruyorsun. Benim gibi bir adamın yanında ancak senin gibi sıra dışı bir kadın yürüyebilir zaten."
D: "Teoman... Ya donör bulunmazsa? Ya ben... nefes alamazsam bir daha?" diye sordum, gözlerimden bir damla yaş süzülürken.
Teoman aniden yatağa, yanıma uzandı. Beni göğsüne çekti. Oksijen borularına dikkat ederek başımı kalbinin üzerine yerleştirdi.
T: "Bulunacak," dedi, sesindeki o mutlak, sarsılmaz inançla. "Gerekirse kendi ciğerimi söker sana veririm Deniz. Benim bu dünyada tek bir nefesim kalana kadar, o nefes senin olacak. Lisede o odada bana söz verdin, beni bırakıp o karanlığa gidemezsin. İzin vermem."
O gece, onun kalbinin ritmiyle, onun göğsünün inip kalkışıyla nefes almaya çalıştım. Teoman benim için sadece bir sevgili değil, hayatta kalmamı sağlayan o asıl iradeydi.
4. BÖLÜM: Ameliyathane Kapısı ve İki Yıllık Karanlığın Başlangıcı
O yılın ağustos ayında, o beklenen telefon gecenin dördünde geldi. Uygun doku bulunmuştu. Apar topar hastaneye kaldırıldığımda, sedyenin üzerinde ameliyathaneye doğru götürülürken Teoman yanımda koşuyordu. Yeşil önlüklü doktorlar onu durdurmaya çalışıyordu.
T: "Deniz! Bana bak!" diye bağırdı, ameliyathanenin o büyük, çift kanatlı kapısının önünde elime sımsıkı sarılarak. "O içerideki ameliyatı bitirip çıkacaksın. Ben tam bu kapının önünde, bıraktığın yerde bekliyor olacağım. Çıktığında parmağına o yüzüğü takacağım. Beni orada yalnız bırakma."
D: "Seni seviyorum serseri..." diyebildim sadece, anestezi maskesi yüzüme kapanmadan hemen önce.
Ve sonra... O büyük karanlık başladı. Ameliyatın ortasında vücudumun yeni dokuyu reddetmesi, kalbimin o dört dakikalık duruşu ve doktorların "Bitkisel hayata girdi, artık uyanması mucize" dediği o iki yıllık dipsiz kuyu. ben o karanlıkta uyurken, Teoman o ameliyathane kapısının önünde verdiği sözü tutmuş ve tam iki yıl boyunca o yeşil plastik sandalyeden bir adım bile uzaklaşmamıştı. Bizim aşkımız, hastane koridorlarının o keskin dezenfektan kokusunda, makinelerin o monoton ritminde test edilmişti.
Bölüm etkileşimi
