5. bölüm · Kül Saatindeki Gölge
BÖLÜM 5 “Ölüler Uyandığında”
Yağmur hâlâ yağıyordu.
Ama artık Mira için dünyanın hiçbir şeyi normal değildi.
Odasının kapısı kırılmıştı. Zemindeki siyah sıvı yavaşça yok oluyor, sanki hiç var olmamış gibi buharlaşıyordu.
Atlas pencerenin önünde duruyordu.
Sessiz.
Hareketsiz.
Ama onun yanında duran karanlık bile canlı gibiydi.
Mira titreyen sesiyle konuştu:
“Ölüler ne demek?”
Atlas cevap vermedi.
Mira sinirle bağırdı:
“Ben delirmiyorum değil mi?! Bana bir şey söyle!”
Atlas sonunda ona döndü.
Gözleri tekrar gri olmuştu.
Ama yüzündeki yorgunluk… sanki yüzlerce yıl yaşamış gibiydi.
“İnsanlar öldüklerinde tamamen gitmez,” dedi yavaşça.
“Bazıları geride kalır.”
“Hayalet gibi mi?”
“Hayır.”
Atlas’ın sesi sertleşti.
“Hayaletler anıdır. Onlarsa açlık.”
Mira’nın içi ürperdi.
Telefonu yeniden titredi.
Bu kez haber bildirimleri düşüyordu.
“Dünya genelinde toplu ölümler artıyor.”
“Bazı insanlar öldükten sonra tekrar görüldüğünü iddia ediyor.”
“Tokyo metrosunda ölü bir adamın yürüdüğü görüntüler…”
Mira videoyu açtı.
Kalabalık bir metro istasyonu görünüyordu.
Kamera titriyordu.
Sonra görüntüde bir adam belirdi.
Boynu kırılmıştı.
Ama yürüyordu.
İnsanlar çığlık atarak kaçışıyordu.
Adam bir anda kameraya döndü.
Ve gülümsedi.
Video kapandı.
Mira telefonu elinden düşürdü.
“Bu gerçek olamaz…”
Atlas yaklaşarak telefonu yerden aldı.
Ekrana birkaç saniye baktıktan sonra sessizce şunu söyledi:
“Başlıyor.”
“Ne başlıyor?”
Atlas cevap vermedi.
Camdan dışarı baktı.
Mira da baktığında nefesi kesildi.
Sokağın aşağısında insanlar durmuştu.
Onlarca kişi.
Hareketsiz şekilde apartmana bakıyorlardı.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Hiçbiri kıpırdamıyordu.
Ve hepsinin telefon ekranı açıktı.
Kırmızı geri sayımlar yüzlerini aydınlatıyordu.
Mira korkuyla geri çekildi.
“Bunlar ne istiyor?”
Atlas’ın çenesi gerildi.
“Seni.”
Tam o anda aşağıdaki insanlar aynı anda başlarını kaldırdı.
Hepsi birden Mira’nın penceresine baktı.
Ve aynı anda konuştu.
Tek bir ağızdan çıkan aynı cümle:
“BİZİ NEDEN BIRAKTIN?”
Mira’nın kulakları çınladı.
Dizleri titredi.
“Ben… onları tanımıyorum…”
Atlas aniden Mira’nın kolunu tuttu.
“Gitmemiz lazım.”
“Ne—”
“ŞİMDİ!”
Apartmanın girişinden çığlık sesleri yükseldi.
Sonra koşma sesleri.
Merdivenlerden biri çıkıyordu.
Hayır…
Birileri.
Hem de çok hızlı.
MİRAAA!
Ses bütün apartmanda yankılandı.
Bu kez annesinin sesi değildi.
Bir erkek sesi.
Öfkeli.
Kırılmış.
Ve tanıdık.
Mira’nın yüzü bembeyaz oldu.
Çünkü o sesi biliyordu.
İmkânsızdı ama biliyordu.
Fısıldayarak konuştu:
“Babam…”
Atlas’ın yüzü sertleşti.
“Onu dinleme.”
Ayak sesleri hızlandı.
Kat kat yaklaşıyordu.
Dördüncü kat.
Beşinci kat.
Kapının dışına geldiğinde bir sessizlik oldu.
Sonra yavaşça…
Tık tık.
Mira ağlamaya başladı.
Çünkü kapının arkasından gelen ses gerçekten babasına aitti.
“Kızım… kapıyı aç.”
Atlas Mira’nın önüne geçti.
“Bu bir tuzak.”
Ama Mira’nın gözleri dolmuştu.
Babası yıllar önce ortadan kaybolmuştu.
Cesedi bile bulunamamıştı.
Kapının ardından tekrar konuştu o ses.
Bu kez daha yumuşak.
“Seni almaya geldim.”
Mira bir adım attı.
Atlas sertçe kolunu tuttu.
“Öldü o.”
Mira gözlerini Atlas’a çevirdi.
“Ya sen yanlış biliyorsan?”
Kapının ardından derin bir sessizlik geldi.
Ve sonra babasının sesi fısıldadı:
“Atlas sana gerçeği söylemiyor.”
Mira dondu.
Atlas’ın eli yavaşça gevşedi.
İlk kez…
Korkmuş görünüyordu.
Kapının arkasındaki şey son cümlesini söyledi:
“Çünkü gerçek… onun yüzünde.”
