KÖKLERİN SESSiZLİĞİ kitap kapağı

8. bölüm / 8

7.bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 7.bölüm

Gece yarısını çoktan geçmişti. Banyodaki soluk ışığın altında, avucumda tuttuğum telefondaki o son cümleye bakıp duruyordum.
“O seranın anahtarının yıllardır Karan’ın boynundaki kolyede olduğunu sana söylemedi.”
Göğsüme yine o bildik ağırlık oturdu. Nefesim daraldı. Bu evde attığım her adım, tıpkı banyo fayansları gibi soğuk ve kaygandı. Telefonun izlendiğinden, belki de Ateş’in odasındaki o devasa ekranlardan birine ekranımın birebir yansıdığından neredeyse emindim. Ateş bugün de odasından hiç çıkmamıştı zaten. O yeşil kodların, simsiyah ekranların arkasına saklanıp bütün evi izlemek onun işiydi.
Telefonu tamamen kapattım. Tuşun kapanma sesi bile içimi ürpürttü. Onu havluların arasına koymaktan vazgeçip gardırobun en altındaki eski kazaklarımın arasına, astarın iyice içine sakladım. Biri odama girse bile bulamasın istedim.
Sabah gün ağırmadan uyandım demeyeceğim, çünkü hiç uyumamıştım. Odamdan çıkıp merdivenlere yöneldiğimde koridorun sonundaki hareketliliği gördüm.
Karan oradaydı. Sırtı bana dönüktü, kulağına dayadığı telefonla bir şeyler konuşuyordu. Sesi ciddiydi, bir sevkiyatla ya da işlerle ilgili bir şeyler söylüyordu. Ama adımlarımı duyduğu an duraksadı. Bana doğru dönmedi bile ama koridorun duvarındaki aynadan beni izlediğini fark ettim. Gözleri doğrudan üzerimdeydi. Kulağında telefonla konuşur gibi yapıyordu ama bütün dikkati bendeydi. Attığım her adımı, yüzümdeki mimikleri tartıyordu sanki.
Gözüm ister istemez tişörtünün yakasından dışarı sızan o siyah ipe gitti. Kolye oradaydı, göğsünün üzerinde sallanıyordu. Bana bakışındaki o soğukluk, "Seni izliyorum" diyen sahte tavrı tüylerimi diken diken etti. Hiç renk vermedim. Başımı öne eğip yanından geçtim ve merdivenlerden aşağı indim.
Evden bir an önce çıkmam gerekiyordu. Boğuluyordum.
Sokak kapısını açıp dışarı çıktığımda sonbahar rüzgarı yüzüme çarptı. Mahalledeki küçük kafeye kadar yürüdüm. Amacım bir şey yapmak değildi aslında, sadece dışarıdan bakıldığında "normal bir kız" gibi görünmek istiyordum. Sıradan, hiçbir derdi olmayan, sabah yürüyüşüne çıkmış biri gibi. Bir bardak çay söyledim, pencere kenarına oturup yoldan geçen insanları izledim.
Zihnim durmuyordu ama. Ateş’in odadaki o buz gibi sessizliği, Karan’ın aynadaki o sinsi bakışı, gece gelen o mesaj... Her şey kafamın içinde bir birine dolanıyordu. Yine de kendi kendime "Sakin ol Arin" dedim. "Sadece sıradan bir gün geçiriyorsun."
Birkaç saat dışarıda oyalandıktan sonra eve döndüm. Kaçışım kısa sürüyordu hep. O devasa kapıdan içeri adım attığımda evin o ağır, cilalı ahşap kokusu yine genzimi yaktı.
Salona geçerken çalışma odasının kapısının hafifçe aralık olduğunu gördüm. Tam yanından geçip gidecekken içerideki hareketi fark edip durdum.
Rüzgar oradaydı.
Masanın arkasındaki kütüphanenin önünde duruyordu. Elinde mühürlü, kalın bir zarf vardı. Yüzündeki o her zamanki gamsız, alaycı ifadeden eser yoktu. İnanılmaz seri, pratik ve alışkın hareketlerle kütüphanedeki kalın bir ansiklopediyi çekip zarfı arkasındaki gizli bölmeye sıkıştırdı. Her şeyi o kadar hızlı ve paniksiz yaptı ki, bunu daha önce onlarca kez denediği belliydi.
Kapı aralığından onu izlerken nefesimi tuttum. Beni fark etmedi. Normalde olsa pat diye içeri girip "Ne yapıyorsun sen?" derdim belki. Ama artık o kadar yorgundum ki... Bu evde herkesin bir sırrı vardı ve benim yeni bir kavgaya takatim kalmamıştı. Görmezden gelip yavaşça geriye adımladım ve odama çıktım.
Akşam yemeği saati geldiğinde ayaklarım geri geri giderek aşağı indim. Yemek masası yine o sahte düzeniyle kurulmuştu.
Reşat masanın başındaydı. Bardağından bir yudum su alıp bana baktı. Yüzünde ne bir öfke vardı ne de açık bir tehdit. Zaten onun tehlikeli yanı buydu; insanı bağırarak değil, laflarıyla yavaş yavaş zehirlerdi.
"Yüzün yine solgun Arin," dedi, sesi son derece sakindi. "Bugün dışarıda saatlerce ne yaptın bilmiyorum ama... İnsan bazen dışarıda özgürlük ararken ne kadar aciz olduğunu unutuyor."
Çatalımı tabağın kenarına bıraktım, cevap vermedim.
"Sana bu çatıyı açtım," diye devam etti. Çay kaşığıyla bardağını hafifçe karıştırdı. "Seni o çöplükten, o nemli delikten çekip çıkardım. Ama sen hâlâ buradan kaçacak bir yer arar gibi geziyorsun. Nankörlük insanın kanına işleyince temizlenmiyor demek ki."
"Ben sadece biraz hava almak istedim," diye fısıldadım.
Hafifçe gülümsedi. O gülüşte hiçbir sıcaklık yoktu.
"Benim dizimin dibinde olmak seni sıkıyor olabilir kızım," dedi, 'kızım' derken bile beni küçümsediğini hissedebiliyordun. "Ama o arkana bakmadan koştuğun dışarıdaki dünya seni tek celsede harcar. Sen benim korumam olmadan bir hiçsin, bunu o küçük kafana soksan iyi edersin. Kendi başına bir şeyler çevirecek kadar zeki olmadığını ikimiz de biliyoruz. Beni üzme. Benim sabrımı deneme ki, ben de sana ebeveynlik yapmaya devam edebileyim."
Masadaki kimseden ses çıkmadı. Karan tabağına bakıyordu, Rüzgar bardağıyla oynuyordu.
Reşat’ın o sakin ama insanı suçluluktan ezen cümleleri odadaki havayı iyice ağırlaştırdı. Lokmalar boğazıma dizildi. Masadan kalkmak istedim ama kımıldayamadım bile. Suçlu olan ben değildim, ama onun karşısında oturduğum her saniye kendimden nefret ediyordum.
Yemek bitip odama çıktığımda kapıyı arkamdan kapattım ve sırtımı ahşap dokuya yasladım.
Karan’ın boynundaki o kolye, Rüzgar’ın gizlice sakladığı o zarf, Reşat’ın ruhumu ezen o sözleri... Çember etrafımda iyice daralıyordu ve ben bu evin içinde kime inanmam gerektiğini artık hiç bilmiyordum.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…