KÖKLERİN SESSiZLİĞİ kitap kapağı

7. bölüm / 8

6.bölüm

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 8Şu an: 6.bölüm

Gece yarısı ikiyi birkaç dakika geçiyordu.
Odanın içinde zaman, bir duvar saatinin tıkırtısı kadar bile akmıyordu sanki. Ağır, hantal ve insanın göğsünü ezerek duruyordu. Masanın üzerindeki küçük gece lambasını yakmamıştım. Banyodaki soluk, sarı ışık aralık kapıdan sızıyor, parkenin üzerinde ince bir şerit halinde uzanıyordu.
Hırkamın cebindeki küçük çakıyı parmaklarımın arasında çevirip duruyordum. Soğuk metal, avucumun teriyle ısınmıştı artık. İki aydır sığındığım o rutubetli bodrum katını düşündüm bir an. Oradayken korku, kapıyı çalmadan giren fırtına gibiydi; ne zaman geleceğini bilir, ona göre duvarın dibine büzülürdüm. Burada, Reşat Haznedar’ın kasvetli tavanları altında ise korku tavan arasına saklanmış bir toz gibiydi. Yutuyordun, ciğerlerine yapışıyordu ama nerede durduğunu göremiyordun.
Telefon banyo dolabında, havluların arkasında duruyordu. Ekranındaki o altı kelime zihnimin ortasında açılmış bir yara gibi sızlamaya devam ediyordu.
Evin arka bahçesindeki eski seraya gel.
Yatağın kenarından kalktım. Adımlarım sesi yutmak istercesine yavaştı. Ayaklarımın altındaki parke gıcırdamasın diye ağırlığımı topuklarıma vererek kapıya yürüdüm. İçi boşaltılmış bir makine gibiydim; ne hissettiğimi, neden bu adımı attığımı kendime bile açıklayacak gücüm yoktu. Sadece... Dürüst bir yalanın içinde ölmek, her köşesinde bir tiyatro oynanan bu evde nefes almaktan daha kolay geliyordu.
Koridor karanlıktı. Duvarlardaki o pahalı tablolar, çerçevelerinin arkasında gizlenen yüzlerle beni izliyor gibiydi. Merdivenlerin hizasına geldiğimde tırabzana bile dokunmadan, duvarın dibinden aşağı kaydım. Giriş kattaki devasa pirinç avizenin gölgesi, salondaki mermer zemine devasa bir ağ gibi serilmişti.
Mutfak kapısına yöneldim. Bahçeye açılan tek sessiz kapı oradaydı. Mutfaktaki çelik eviyeden damlayan suyun sesi, gecenin sessizliğini düzenli aralıklarla bölüyordu. Cam kapının sürgüsünü çekerken metallerin birbirine sürrtünme sesi kulaklarımda patladı. Nefesimi tuttum. Birkaç saniye olduğum yerde çakılı kaldım. Evi dinledim. Yukarıda, Reşat’ın odasının bulunduğu kanatta en ufak bir hareket yoktu.
Kapıyı ancak geçebileceğim kadar aralayıp dışarı süzüldüm.
Dışarısı rüzgârlıydı. Yağmur ince ince, buz gibi serpiliyordu yüzüme. Hırkanın kapüşonunu başıma çektim. Islak çimlerin kokusu, toprağa karışan çürümüş yaprak kokusuyla birleşip genzimi yaktı. Karanlık, bahçedeki çam ağaçlarının arasında daha da yoğunlaşıyordu.
Eski sera, bahçenin en uç köşesindeydi. Reşat’ın yıllardır kimseyi yaklaştırmadığı, camlarının yarısı sarmaşıklarla kapanmış, kalan yarısı kırık o köhne yapı. Çocukluğumda onun yanından geçerken bile adımlarımı hızlandırırdım. İçeride bir şeylerin büyüdüğünü değil, bir şeylerin çürüdüğünü hissettirirdi bana.
Rüzgâr hırkamın eteklerini savururken sarmaşıklı camların gölgesine doğru yürüdüm. Seranın paslanmış, ferforje kapısı birkaç metre ödemde duruyordu. Kilidin üzerindeki kalın demir zincir aralanmıştı. Biri gerçekten içeri girmişti.
Cebimdeki çakının mekanizmasını başparmağımla hafifçe ittirdim. Metalin tıkırtısı yağmur sesine karıştı. Seranın kapı koluna doğru uzandım. Soğuk demir parmaklarıma değdiği an, gecenin içinden bir el fırladı.
Ağzım sert, pürüzlü ve sıcak bir avuçla kapandı.
Sığ bir çığlık boğazımda boğuldu. Ne olduğunu anlamadan, belime dolanan güçlü bir kol beni geriye doğru savurdu. Sırtım seranın yan tarafındaki taş duvara çarparken dirseğimi arkaya doğru vurmaya çalıştım. Biri bileğimi büktü. Çakı elimden kayıp ıslak çimlerin arasına düştü.
"Sessiz ol," dedi kulağımın dibindeki ses. Fısıltı değildi bu; dişlerin arasından tıslayan, hiddetli bir emirdi. "Tek bir ses çıkarırsan ikimizin de canına okurlar."
Karan.
Gözlerim karanlığa alıştıkça yüzünün keskin hatları ortaya çıktı. Üzerinde siyah bir hırka vardı, saçları yağmurdan sırılsıklam olmuş alnına yapışmıştı. Gözlerindeki o tanıdık, insanı uzağa iten soğukluk bu kez yerini neredeyse vahşi bir gerilime bırakmıştı. Ağzımdaki elini yavaşça çekti ama beni bıraktığını hissettirmemek için omzumu taş duvara bastırmaya devam etti.
"Bırak beni," dedim, sesim titremesin diye çenemi sıkarak. "Ne yapıyorsun sen? Ne işin var burada?"
Karan başını çevirip seranın karanlık camlarına baktı. Sonra tekrar bana döndü. Yüzü bana o kadar yakındı ki nefesindeki tütün kokusunu alabiliyordum.
"Asıl senin ne işin var burada?" dedi. Sesi kısıktı ama her kelimesi bir tokat gibi iniyordu. "Biri sana 'gel' dedi ve sen de sorgulamadan koşup geldin, öyle mi? Bu kadar mı safsın Arin? Yoksa gerçekten ölmek mi istiyorsun?"
"Sana ne?" Dedim, göğsüm sıkışıyordu. Omzumu elinden kurtarmak için hamle yaptım ama milim kıpırdamadı. "Seninle alakalı bir şey değil bu. Çekil önümden."
"Benimle alakalı değilmiş..." Dudaklarının kenarında alaycı, karanlık bir kıvrım belirdi ama gözleri hiç gülmüyordu. "O kapıyı açtığın an ne olacağını sanıyordun? Biri sana çay demlereyip geçmişini mi anlatacaktı? O seranın içine adımını attığın an Reşat’ın odasındaki panelde kırmızı ışık yanacak. İçeride hareket sensörleri var. O adam orayı yıllardır yem olarak tutuyor."
Durdum. Yağmur damlaları kirpiklerimden süzülüp yanağıma akıyordu.
"Ne... Ne yeminden bahsediyorsun sen?"
Karan derin bir nefes verdi. Sabrı tükenmiş gibi başını geriye attı, gözlerini kapattı. Birkaç saniye sadece rüzgârın ve yağmurun sesini dinledik.
"Sana o mesajları kim atıyor bilmiyorum," dedi tekrar bana baktığında. Sesi bu kez biraz daha alçaktı ama içindeki karanlık eksilmemişti. "Ama Reşat senin kaçtığın günden beri her adımı biliyor. Seni o tren istasyonunda babam bulmadı diyorum sana. Sen kendi kendine korkup buraya dönmedin."
Sözleri zihnimde ağır ağır yerini bulmaya çalışıyordu. Parçalar birleşmiyor, aksine daha da dağılıyordu.
"Nasıl..." Dedim, sesim fısıltıdan ibaretti. "O zaman kim söyledi ona nerede olduğumu? Kim..."
Karan gözlerini benden ayırmadı. Bir süre sustu. Sadece bakışlarındaki o acımasız netlikle beni ezdi.
"Ateş," dedi.
Göğsüme bir ağırlık oturdu. Sanki biri kaburgalarımın arasına soğuk bir demir sokmuş gibi nefesim kesildi.
"Ateş mi?"
"Seni buldukları gün, ipucunu babama veren Ateş’ti," dedi Karan. Bileğimi tutan elini gevşetti ama tamamen bırakmadı. "O odasındaki kule gibi bilgisayarların başında ne yapıyor sanıyorsun? Reşat onun ipini elinde tutuyor. Ateş bu evde kimsenin bilmediği şeyleri bilir ama sadece babamın izin verdiği kadarını konuşur. Senin o gizemli mesajların, sahte kurtarıcıların... Hepsi bu evin içindeki bir çarkın parçası."
"Yalan söylüyorsun," dedim başımı iki yana sallayarak. "Beni durdurmak için yapıyorsun bunu. O raporu da..."
"O raporu senin odana ben koymadım!" Diye sözümü kesti. Sesi yağmurun sesini bastıracak kadar sertti ama hemen ardından etrafı kontrol etmek için başını çevirdi. Yakasını düzeltip bir adım geri çekildi. Araya giren mesafe beni ısıtmadı, aksine daha da üşüttü. "O raporu oraya koyan kişi seni bu seraya çekmek istiyordu. Ve sen de keklik gibi geldin."
Taş duvara daha fazla tutunamadım. Dizlerimdeki derman çekilmişti. Karan cebinden bir şey çıkardı. Siyah, küçük bir cisim... Çakımdı. Onu çimlerin arasından almıştı. İleri uzatıp elime tutuşturdu. Soğuk metal parmaklarıma tekrar temas ettiğinde hiçbir şey hissetmiyordum.
"Şimdi o odaya geri döneceksin," dedi Karan, gözlerimin içine bakarak. "O banyo dolabına sakladığın telefonu da yok edeceksin. Eğer o seraya bir daha yaklaşırsan, seni Reşat’ın elinden ben bile alamam. Seni korumak istediğimden değil... Benim bu evde yapmam gereken işler var ve senin böyle saçma sapan bir tuzak yüzünden her şeyi mahvetmene izin veremem."
Arkasını döndü. Yağmurun ve karanlığın içinde bir gölge gibi eriyip gitti. Nereye gittiğini, eve nasıl döndüğünü göremedim bile.
Orada, seranın taş duvarının dibinde ne kadar dikildiğimi bilmiyorum. Yüzüm ıslanmıştı, ellerim donmuştu.
Eve nasıl döndüğümü, mutfak kapısını nasıl kilitlediğimi, merdivenleri nasıl çıktığımı hatırlamıyordum. Zihnim tıpkı o geceki hastane koridoru gibi bomboş ve soğuktu.
Odaya girdiğimde kapıyı arkamdan kilitledim. Islak hırkamı yere bıraktım. Banyonun sarı ışığı hâlâ açıktı. Doğruca dolaba yürüdüm. Havluların arkasındaki o eski telefonu çıkardım. Karan’ın dediği gibi onu kırmak, çöpe atmak istedim.
Ama tam o anda elimdeki cihaz titredi.
Ekranın ışığı yüzüme vurdu. Gizemli numara.
Dudaklarım titreyerek mesaja baktım.
Karan seni durdurdu, değil mi? Seni koruduğunu sanıyorsun. Ama o seranın anahtarının yıllardır Karan’ın boynundaki kolyede olduğunu sana söylemedi. Babanın sakladığı sır, Karan’ın sakladığının yanında hiçbir şey Arin.
Telefonu sıkıca kavradım. Dışarıdaki rüzgâr pencereye vurmaya devam ediyordu. Yağmur dinsizce yağıyordu.
Ve ben, bu evde kimin dost, kimin düşman olduğunu asla öğrenemeyeceğimi bir kez daha anladım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.

Kategoriler ve Temalar

Kategoriler ve temalar yükleniyor…