2. bölüm / 6
KÖKLERİN SESSiZLİĞİ1.bölüm
Bölümler 6Şu an: 1.bölüm
- 1 TANITIM159 kelime
- 2 1.bölüm803 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 2.bölüm1.179 kelime
- 4 3.bölüm871 kelime
- 5 4.bölüm1.351 kelime
- 6 5.bölüm1.117 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kömürlükten bozma o bodrum katının nem kokusu üzerimdeki hırkaya işlemişti sanki. Sabaha karşı saat üç buçuktu. Telefonun ekranından yayılan o soluk mavi ışık gözlerimi acıtıyordu ama uykuyu çoktan unutmuştum. Ekranı yüzüncü kez yeniledim, değişen hiçbir şey yoktu. Son mesajımız saatlerdir aynı satırda duruyordu.
“Babanın sana anlattığı her şeye inanma.”
Parmaklarım klavyenin üzerinde öylece havada kaldı.Bir şeyler yazmalıydım. 'Kimsin sen' demek ya da polisi aramakla tehdit etmek geldi içimden ama parmaklarım klavyede donup kaldı. O cümlenin ağırlığı altında nefes almak bile zorlaşmıştı.”
Babam…
Yıllarca o evin içinde nefes almamı bile suç sayan annemin ölümünü yüzüme bir tokat gibi çarpan adam. Onun hakkında neyi yanlış biliyordumki Ya da bana neyi anlatmıştı ki inanmayacaktım.
Oysa hayatımı sıfırdan kurmaya çalışırken ne kadar da emindim her şeyden.
İki ay önce o cehennemden kaçtığım geceyi hatırladım. Havanın nasıl bıçak gibi kestiğini üzerimde doğru dürüst mont bile olmadan otobüs terminaline nasıl koştuğum Kimliğimdeki o sahte doğum tarihi yüzünden bilet alırken kalbimin nasıl güm güm attığını unutamam. Gerçekte on yedi yaşındaydım ama o lanet evden kurtulabilmek için bir tanıdık vasıtasıyla kendimi on dokuz yaşında göstermiştim. İki yaş büyüktü ruhumdan ama kağıt üzerinde özgürlüğümdü.
Yeni mahallemdeki bu küçük eşyalı stüdyo daireye ilk adım attığımda bitti demiştim kendi kendime. Artık kimsenin gölgesi altında yaşamayacaksın.
Mahalledeki bakkal Niyazi Amca’ya adımı Sevgi demiştim. Nereden geldiğimi soranlara üniversite için başka şehirden geldim yalanını uydurmuştum. Kimseyle göz göze gelmemeye kimseyle komşuluk kurmamaya özen gösteriyordum. Ne kadar görünmez olursam o kadar güvendeydim.
Ta ki üç gün önce o tanımadığım numara telefonumu çalana kadar.
İlk başta spam zannetmiştim sonra mesaj geldi.
“Buralar soğuktur hırkanı giydin mi?”
Donup kalmıştım. Oturma odasının penceresinden dışarı bakmış sokak lambasının sarı ışığı altında boş caddeden başka kimseyi göremediğimi fark edince ellerim titremeye başlamıştı. Biri benimle dalga geçiyordu kesinlikle eski mahalleden birileriydi. Belki de babamın gözü kulağı olan o ukala mahalle gençlerindendi.
Cevap vermemek için direnmiştim. Telefonu sessize alıp yorganın altına saklanmıştım ama merak insanın içini oyan minik bir kurt gibidir. Bir kez kemirmeye başladığında durduramazsınız. Sabah uyanır uyanmaz ilk baktığım şey o ekran olmuştu ve merakıma yenik düşüp o lanet mesajı atmıştım.
“Kimsin sen”
O günden sonra oyun masum bir şaka olmaktan çıkmış boğazıma dolanan ince bir sicime dönmüştü. Adım adım kelime kelime geçmişimi kazıyordu. Bilmemesi gereken şeyler biliyordu. Çocukken merdivenlerden düştüğümde sol dizimde kalan o silik izi annemin bana sık sık söylediği o tuhaf ninniyi babamın akşam yemeklerinde masaya vurma ritmini bile biliyordu. Sanki hayatımın içine görünmez bir kamera yerleştirilmişti ve o yıllardır bu filmi izliyordu.
Ve şimdi o gece gelen tek bir cümleyle dünyam yerle bir olmuştu.
“Babanın sana anlattığı her şeye inanma.”
Telefonumu masaya fırlattım. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Derin bir nefes almak için mutfağa yürüyüp musluktan avuç avuç yüzüme soğuk su çarptım. Aynadaki yansımama baktım solgun yüzüm morarmış göz altlarım ve saçlarımın etrafına dağıldığı o dağınık halimle yirmi yaşında bir kızdan ziyade yaralı bir hayvana benziyordum.
Sakin ol dedim fısıltıyla.
Sesim odanın duvarlarına çarpıp bana geri döndü.
Sadece biri seninle oynuyor. Seni bulmaya çalışıyorlar.
Bunu düşünmek bile midemi bulandırıyordu.
Ya babamsa
Ya o adam kaçtığımı öğrendikten sonra peşime düşüp benimle böyle sapkınca bir kedi fare oyunu oynuyorsa?
Tam bu düşünce zihnimi kemirirken telefonum masanın üzerinde yeniden titredi.
Sessiz tok bir titreşim.
Korkuyla geriye adımladım. Ekranın ışığı karanlık odada bir kibrit çöpü gibi parladı. Yavaşça masaya yaklaştım ve ekrana baktım yine aynı numaraydı.
“Korkuyorsun. Haklısın. Çünkü o adamın sana söylediği yalan senin bütün hayatını üzerine kurduğun temeldi. O temel yıkılırsa altında sen kalırsın.”
Nefesim kesildi. Olduğum yere çökmemek için mutfak tezgahının kenarına tutundum. Bu adam yada her kimdiyse evimin içinde gibiydi. Her hareketimi her korkumu biliyordu.
Parmaklarım titreyerek klavyeye uzandı. Bu kez korku yerini öfkeye bırakmıştı. O zehirli can yakıcı öfkeye.
“Kimsin sen? Ne istiyorsun benden Çık ortaya” diye yazdım ve gönder tuşuna bastım.
Cevap neredeyse anında geldi saniyeler bile sürmedi.
“Yarın öğleden sonra saat üçte sahil kenarındaki eski tren istasyonunun oraya gel. Sadece sen ve ben. O zaman kim olduğumu da babanın senden ne sakladığını da öğreneceksin.”
Ekran bir süre daha açık kaldı ardından karardı.
O eski tren istasyonunu çok iyi biliyordum. Şehrin en ıssız yıllar önce işlevini yitirmiş rüzgarın demir ve pas kokusunu taşıdığı o terk edilmiş köşesiydi. Oraya gitmek tehlikeliydi belki bir tuzaktı. Belki de babamın adamlarından biri beni köşeye sıkıştırmak için bu oyunu oynuyordu.
Ama aynı zamanda… yıllardır içimi yiyen o büyük boşluğun o karanlık sırrın sonu olabilirdi.
Hafifçe aralık duran mutfak penceresinden dışarıdaki geceye baktım. Sokak lambasının sarı ışığı titriyordu. İçimdeki bir ses gitme bu bir tuzak diye çığlık atıyordu. Ama diğer ses o çok daha baskın olan ses yıllardır bir yalanın içinde yaşatılmanın verdiği o acımasız merakla fısıldıyordu.
Ya o yalan biterse
Ya gerçekten başka bir hayat mümkünse
Sabahın ilk ışıkları pencerenin pervazına vururken hala bir karar verememiştim. Ama biliyordum ki saat üç olduğunda o istasyonun yolunu tutacaktım.
Çünkü insanın canını en çok babasının yokluğu değil yıllar sonra kapısını çalan o gerçeğin ta kendisi yakardı.
