3. bölüm / 6
KÖKLERİN SESSiZLİĞİ2.bölüm
Bölümler 6Şu an: 2.bölüm
- 1 TANITIM159 kelime
- 2 1.bölüm803 kelime
- 3 2.bölüm1.179 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 3.bölüm871 kelime
- 5 4.bölüm1.351 kelime
- 6 5.bölüm1.117 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güneş, üzerini kaplayan gri bulutların arasından sıyrılmayı başaramamıştı. Şehrin üzerine kasvetli, kurşuni bir ağırlık çökmüştü. Saat iki buçuktu.
Evden çıkmadan önce aynada kendime son bir kez baktım. Üzerimdeki siyah fermuarlı hırkanın ceplerine ellerimi gömdüm.Sol cebimde o eski telefon, sağ cebimde ise nalburdan aldığım küçük çakı vardı.
Kendimi kandırıyordum aslında. O çakı beni kimseden koruyamazdı ama insan tehlikedeyken tutunacak bir şey arıyordu işte.
Sokak kapısını kapatıp merdivenleri tırmandım. Dışarı çıktığımda sonbaharın o soğuk, ayaz rüzgârı doğrudan yüzüme çarptı.
Eski tren istasyonu mahallenin neredeyse iki kilometre uzağında, sanayi bölgesinin bittiği ve terk edilmiş o ıssız arazinin başladığı yerdeydi. Adımlarımı hızlandırdım. Her adımımda kalbim biraz daha hızlı atıyordu. Akciğerlerime dolan soğuk hava göğsümü yakıyordu.
İstasyonun paslanmış ferforje kapısına geldiğimde saat tam üçe beş vardı. İçeriye adım attım. Ayaklarımın altında ezilen kurumuş yaprakların ve çakı taşlarının sesi bu sessizlikte devasa bir gürültü gibi yankılanıyordu.
Etrafıma bakındım. Eski bilet gişesinin camları kırılmış, duvarlar sprey boyalarla yazılmış yazılarla dolmuştu. Çatının çökmüş ahşap kalasları gökyüzüne doğru sivri dişler gibi uzanıyordu. Rüzgâr paslı levhalara çarptıkça iniltiye benzeyen bir ses çıkarıyordu.
“Kimse var mı” diye fısıldadım.
Sesim kendi boğazımda boğuldu. Biraz daha yüksek sesle, cesaretimi toplamaya çalışarak seslendim.
“Geldim işte. Buradayım”
Cevap yoktu.
Sadece rüzgârın sesi ve uzaktan geçen bir yük treninin silik uğultusu vardı.
Dakikalar geçmek bilmiyordu. Saat üçü beş geçiyordu. Sonra üçü çeyrek geçti
Yavaş yavaş içimi önce dolandırılmışlık hissi, ardından da devasa bir öfke kapladı. Oyun oynuyordu benimle. Belki de bir yerlere gizlenmiş, benim bu ıssız yıkıntının ortasında korkuyla titrememi izleyip eğleniyordu.
“Yarabbim” diye mırıldandım kendi kendime.
Ellerim titreyerek cebimdeki telefonu çıkardım. Ekranda ne bir mesaj vardı ne de bir arama.
Kendimden nefret ettim o an. Nasıl bu kadar saf olabilmiştim Bilmediğim bir numaradan gelen iki kelimeye inanıp kendimi bu tuzağın ortasına atacak kadar ne zaman eksilmiştim be
Arkamı dönüp istasyon binasından çıkmaya karar verdim. İçimdeki o ağır hüsranla adımlarımı kapıya doğru yönelttim.
Tam paslı kapının hizasına geldiğimde yolun karşısındaki boş arazide duran bir şey gözüme çarptı.
Yol kenarına, kurumuş çalıların ve yüksek otların arasına park edilmiş siyah, camları zifiri karanlık bir araba duruyordu.
O buraya gelirken orada mıydı?
Hatırlayamıyordum. Dikkat etmemiştim.
Ama motoru çalışmıyordu, farları kapalıydı. Ve en önemlisi ön camın arkasında, direksiyonun hemen solunda duran bir karartı vardı.
Biri arabanın içindeydi.
Ve doğrudan bana bakıyord
Olduğum yerde çakılı kaldım. Sırtımdan aşağı buz gibi bir ter boşaldı. O siyah camların arkasındaki gözleri göremiyordum ama üzerimdeki o ağır bakışı iliklerime kadar hissediyordum.
Beni izliyordu.
Dakikalardır belki de buraya geldiğimden beri beni izliyordu.
Elime refleksle cebimdeki çakıyı aldım.
“Sen misin?” diye bağırdım yola doğru bir adım atarak. “Mesajları atan sen misin? Çıksana arabadan”
Sesim boş arazide yankılandı.
Arabadan hiçbir hareket gelmedi.
Bir adım daha attım.
“Çık dışarı”
O an sanki fark edildiğini anladığı anda arabanın motoru birden büyük bir gürültüyle çalıştı. Egzozdan yoğun bir duman yükseldi. Sürücü vitesi sertçe geriye taktı. Lastikler çakıl taşlarını savurarak çığlık attı.
Araba büyük bir hızla geriye doğru fırladı. Ardından keskin bir dönüşle ana yola kırıp gaza bastı.
“Dur! Bekle”
Arkasından birkaç metre koştum ama yetişmem imkânsızdı. Siyah araba virajı alıp gözden kaybolurken arkasında sadece havada uçuşan toz ve egzoz kokusu bıraktı.
Plakasına bakmaya çalışmıştım ama üzeri çamurla kaplanmıştı. Tek bir harfi bile okuyamamıştım.
Nefes nefese kaldım. Dizlerim titriyordu. Göğsüm hızla kalkıp inerken olduğum yere çökmek üzereydim.
Biri beni izlemişti.
Yüz yüze gelmekten korkmuş ama beni görmek istemişti.
Kimdi o
Gerçekten hayatımla ilgili o sırrı bilen kişi miydi yoksa…
Düşüncemi bölen şey cebimdeki telefonun avucumun içinde aniden patlayan o tiz ve uzun melodisi oldu.
Öyle bir sıçradım ki telefon az kalsın elimden düşüyordu.
Ekrana baktım.
Arayan o gizemli numara değildi.
Ekranda kayıtlı olmayan ama ezberimden asla silemediğim, rüyalarımda bile beni kovalayan o numara yazıyordu.
Babam.
Dünya bir anlığına durdu sanki. Rüzgârın sesi kesildi, ayaklarımın altındaki toprak çekildi.
İki aydır benden tek bir haber alamayan, öldüm mü kaldım mı merak etmeyen o adam tam da bu anda, bu ıssı istasyonun ortasındayken arıyordu.
Parmağım ekranda kararsızca sallandı.
Açmak istemiyordum.
O sesi duymak beni yeniden o karanlık bodrum katına, o dayaklara, o aşağılanmalara geri sokacaktı.
Ama açmazsam…
İçimdeki o korkunç şüphe beni yiyecekti.
Yeşil simgeyi sağa kaydırdım ve telefonu kulağıma götürdüm.
Konuşmadım.
Nefes bile almadım.
Karşı taraftan bir süre sadece ağır, hırıltılı bir nefes sesi geldi O tanıdık, içki ve nefret kokan nefes.
“Demek kaçabileceğini sandın” dedi. Sesindeki o neşeli ama bir o kadar da zehirli ton tüylerimi dike diken etti. “Birkaç ay bir delikte saklanınca özgür olduğunu sandın öyle mi”
Sessizliğimi korumaya çalıştım ama dudaklarım titriyordu.
“Nasıl…” diyebildim sadece.
Sesim pürüzlü ve zayıf çıkmıştı.
“Nasıl buldum mu diyeceksin?” diye sözümü kesti. Arkadan hafif bir gülüş sesi geldi. “Aramak mı Ben seni hiçbir zaman kaybetmedim ki Arin. Gerçekten o küçük stüdyo daireye girdiğinde özgür olduğunu mu sandın Şehrin öteki ucundaki bir bodrum katında soğuktan titrerken kendini güvende mi hissettin”
“Benden ne istiyorsun” diye bağırdım. Gözlerimden bir damla yaş yanağıma süzüldü. Öfkem korkumu ezmeye çalışıyordu. “Bırak artık peşimi Ben öldüm senin için O evde öldüm”
“Sen ölmedin” dedi. Sesi aniden derinleşip sertleşti. “Ama o gittiğin yerdeki ıssız istasyon var ya… Hani şu an dikildiğin o çöp yığını. İşte oradan hemen evine dönmezsen o çok güvendiğin sahte hayatını başına yıkarım. Etrafında sana acıyıp ekmek veren kim varsa, o bakkalından tut kaldığın o ahırın sahibine kadar hepsini yakarım.”
Dondum kaldım.
Niyazi Amca’yı biliyordu.
Kaldığım stüdyo daireyi biliyordu.
Şu an nerede olduğumu biliyordu.
“Sen… Sen miydin o arabadaki” diye fısıldadım.
Telefonda kısa bir sessizlik oldu.
Sonra babam o tüyler ürperten kahkahasını attı.
“Hangi araba Sen kafayı yemişsin kızım. Korkudan ne göreceğini şaşırmışsın. Ama dinle beni, iyi dinle. Yanındaki o itlere, sana mesaj atıp aklını çelmeye çalışan o kanı bozuklara güvenme. Sana bir şeyler bildiklerini söyleyen olursa vururum. Seni de vururum, onları da vururum. Sen benimsin. O eve geri döneceksin.”
“Asla!” diye çığlık attım. “Asla geri dönmeyeceğim o cehenneme Beni öldürsen de gelmeyeceğim!”
“Geleceksin” dedi sakince. “Çünkü geleceğini bilmesem o gizlediğin sırların ayağına dolanmasına izin vermezdim. Yarın akşam o eve gelmezsen o sakladığın gerçeklerin hepsini polisi arayıp ben anlatırım. Kimliğindeki yalanı da o gece ne olduğunu da… Şimdi kapat ve kış kış yuvana dön.”
Telefon yüzüme kapandı.
Dıt… dıt… dıt…
Telefonu kulağımdan yavaşça indirdim. Rüzgâr tekrar esmeye başladı. Issız istasyonun paslı sacları yine inledi.
Zihnim paramparçaydı.
Babam beni takip ediyordu.
Ama arabadaki o muydu
Eğer oysa bana mesaj atan gizemli kişi kimdi
“Babanın sana anlattığı her şeye inanma” diyen adam kimdi
Ya da babam, o mesaj atan kişiyi bildiği için mi peşime düşmüştü
Cebimdeki telefon tekrar titredi.
Bu kez bir mesajdı.
Aynı gizemli numaradan
“Korktuğunu biliyorum. Arabadan inemedim çünkü seni riske atamazdım. Peşinde adamları var. Baban seni bulmadı, seni izlemesine o izin verdi. Ama korkma. O tren istasyonuna gelebildin ya, artık geri dönüş yok. Yarın sana gerçeğin ilk parçasını göndereceğim Kendine dikkat et.”
Telefonu sıkıca kavradım.
İki ateş arasında kalmış gibiydim.
Bir yanda beni yeniden köleleştirmek isteyen o zalim gölge, diğer yanda bana özgürlüğün mü yoksa daha büyük bir yıkımın mı kapısını açacağını bilmediğim bir yabancı vardı.
Hava iyice kararmaya başlamıştı.
Hırkama daha da sıkı sarındım ve istasyondan çıkıp hızlı adımlarla mahalleye doğru yürümeye başladım.
Artık kaçacak yerim kalmamıştı.
Oyun başlamıştı ve ben ne pahasına olursa olsun o gerçeği öğrenecektim.
Umarım beğenirsiniz. 🤍
Oy vermeyi ve beğenmeyi unutmayan. 🤍🤍
