4. bölüm / 6
KÖKLERİN SESSiZLİĞİ3.bölüm
Bölümler 6Şu an: 3.bölüm
- 1 TANITIM159 kelime
- 2 1.bölüm803 kelime
- 3 2.bölüm1.179 kelime
- 4 3.bölüm871 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 4.bölüm1.351 kelime
- 6 5.bölüm1.117 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Gece yarısını çoktan geçmişti ama kömürlükten bozma o küçük stüdyo dairenin tavanına diktiğim gözlerimi bir saniye bile kırpamamıştım.
Sabaha karşı saat dörtte, elimdeki o dandik valize üç beş parça kıyafetimi tıkıştırırken içimdeki o aşağılık çaresizlik duygusu boğazımı sıkıyordu. Babamın tehditleri boş değildi. Niyazi Amca’nın dükkânını yakar, beni sığındığım bu delikten çekip çıkarırdı. Üstelik o gizemli mesajların sahibine ulaşmanın tek yolu da belki de o cehenneme geri dönmekten geçiyordu.
Güneş doğarken, aylar önce ardımda bıraktığımı sandığım o devasa ferforje kapının önündeydi
Babam, daha doğrusu nüfuzunu, parasını ve adamlarını üzerime bir kabus gibi çöktüren o zalim adam, Reşat Haznedar, şehre yukarıdan bakan o lüks villanın bahçesinde elinde purosuyla beni bekliyordu.
Zenginliği gücü ve karanlık ilişkileri her adımıyla etrafa yayılıyordu. Beni kapıda gördüğünde yüzünde beliren o küçümseyici gülümseme ruhumu bir kez daha yaraladı.
“Geleceğini biliyordum” dedi tok sesiyle. “Ait olduğun yere, boyunduruğumun altına geri döndün.”
Hiçbir şey söylemedim Çenemi sıktım ve valizimi sürükleyerek içeri girdim
Ama bu evde yalnız değildik Reşat Haznedar’ın hayatı sadece benim üzerimde kurduğu baskıdan ibaret değildi
Çocukluğumdan beri aynı çatıyı paylaştığım bu karanlık malikanede birlikte büyüdüğümüz üç üvey erkek kardeşim de buradaydı. Onları çok iyi tanıyordum ama yıllardır aramızda görünmez, aşılmaz duvarlar vardı.
Öz oğlu Karan, benden iki yaş büyüktü. Babasından en az benim kadar nefret ediyordu. Benim bu evde öz değil üvey çocuk olduğumu başından beri bilen tek kişiydi.
Salonda göz göze geldiğimizde bana acımayla karışık derin bir öfkeyle baktı. O öfke bana değil bizi bu eve hapseden babasına yönelikti Yine de tek bir kelime etmedi. Arkasını dönüp gitti.
Diğer ikisi ise babamın yıllar önce kendi karanlık emelleri ya da gövde gösterisi için evlat edindiği çocuklardı
Rüzgar evin en neşeli, en şen şakrak yüzüydü. Terasın oradaki koltuğa uzanmış kulaklığıyla müzik dinliyordu. Beni görünce ıslık çaldı.
“Ooo, kaçak gelin dönmüş” diye takıldı.
Ama gözlerindeki o sahte neşenin arkasında sakladığı hüznü biliyordum. Onun da bu evde kendi payına düşen yaraları vardı. Bunu zamanla öğrenecektim. Şimdilik sadece gülme maskesini takıyordu.
Ve Ateş…
İki yıl önceden beri içine kapanık, kimseyle tek kelime etmeyen, odasından günlerce çıkmayan o tekinsiz çocuk
Ateş’in odasındaki o üçlü devasa ekranı, kod satırlarını ve onun üst düzey bir hacker olduğunu çok iyi biliyordum.
Beni merdivenlerin başında soğuk gözlerle süzdü. Hiç konuşmadı
O gün boyunca evde hayalet gibi gezindim. İçimdeki şüphe bir an olsun dinmiyordu.
Bana o mesajları atan kişi kimd
Şüphe oklarım doğrudan bu evin içine yönelmişti. Acaba babam benimle dalga geçmek, akıl sağlığımı bozmak için mi bu oyunu oynuyordu Ya da nefretini gizleyen öz oğlu Karan mı yapıyordu bunu
Belki de ekrandan başını kaldırmayan Ateş, kendi odasından beni izleyip benimle dijital bir kedi fare oyunu oynuyordu.
Onlara yaklaştığımda veya yanlarından geçtiğimde hepsi mesafeliydi. Kimse bana açık vermiyordu. Ben de onlara tek bir soru bile sormadım.
Bu evde hayatta kalmanın ilk kuralı kimseye güvenmemekt
Gece yarısına doğru evdeki o ağır ve basık havadan biraz olsun sıyrılmak için odamdan çıktım. Geniş bahçeye bakan veranda kapısına doğru yürüdüm.
Bahçedeki ahşap çardakta üçü oturuyordu.
Karan elindeki içki bardağını sallıyor, Rüzgar alçak sesle bir şeyler anlatıp gülüyor, Ateş ise köşede telefonunun ışığı yüzüne vururken sessizce duruyordu.
Aralarında öyle bir bağ vardı ki ben o bağın tamamen dışındaydım. Birbirleriyle konuşuyor ama benim varlığımı hissettiklerinde susuyorlardı.
Karanlık koridorun köşesinde, gölgede durup onları izledim.
“Acaba hangisi” diye düşündüm. “Hanginiz benim hayatımla oynuyorsunuz”
Tam o anda cebimdeki telefonun sessiz titreşimi bacağımı yaktı.
Yüreğim ağzıma geldi. Nefesimi tutup telefonun ekranını açtım.
Aynı gizemli numara.
Bu kez tek bir cümle değildi. Ekranı kaplayan uzun, tüyler ürpertici bir paragraf duruyordu karşımda.
“Hastaneden kaçtığın o yağmurlu geceyi hatırlıyor musun arin Henüz yedi yaşındaydın. Kolundaki serum iğnesini söküp attığın için bileğin kanıyordu. O büyük, beyaz hastane kapısından dışarı koşarken arkana bakmıyordun çünkü o adamı babanın seni o soğuk odaya kilitlediğini sanıyordun. Hastane bahçesindeki o eski meşe ağacının altına sığındın. Islanmış, titriyordun. Kanayan bileğini hırkanın koluna silmeye çalışıyordun.”
Okudukça dizlerimin bağı çözüldü. Sırtımı soğuk duvara yasladım
“Yanına biri geldi. Karanlıkta yüzünü göremiyordun. Sadece gölgesi vuruyordu üzerine yağan yağmurun altında. Sana kızmadı. Cebinden çıkardığı yara bandını alıp o kanayan bileğine sardı. Korkma dedi sana. Baban seni burada unutmadı ama senin buradan gitmen lazım. Seni kucağına alıp o bahçeden çıkaran, arka sokaktaki bir taksiye bindirip acil servisin kapısına geri bırakan o kişiyi hatırlıyorsun değil mi Yüzü hafızanda belirsiz bir sis perdesi. Ama o gece bileğindeki yara bandına sürdüğü o vanilya kokulu kremi asla unutmadın.”
Mesajın son satırına geldiğimde gözlerimden yaşlar boşaldı.
“O gece seni o hastane bahçesinden kurtaran kişi bugün seni o evden kurtaracak olan kişiyle aynı. Yüzümü hatırlamıyorsun ama ben hâlâ aynı yerdeyim. Babanın sana hastaneyle ilgili anlattığı o kendiliğinden kayboldun yalanına sakın inanma. Seni orada ölüme terk etmişti.”
Kafamı yavaşça kaldırdım Bahçedeki üç erkeğe baktım.
Karan bardağını masaya bıraktı. Rüzgar bir anlığına telefonuna baktı sonra cebine koydu. Ateş ise başını ekrandan kaldırmadan karanlığa doğru bakıyordu.
Zihnim paramparça olmuştu.
Çocukluğuma dair belirsiz bir anı zihnimin en karanlık köşesinden fırlayıp çıkmıştı.
O geceyi hatırlıyordum.
Yağmuru, kanayan bileğimi ve beni kucağına alan o sıcak gölgeyi…
Ama yüzü yoktu.
Sadece bir siluet.
Peki o gece beni kurtaran kişi gerçekten kimdi
Ve şimdi tam karşımda oturan bu üç üvey kardeşten biri miydi yoksa dışarıda, Reşat Haznedar’ın bile ulaşamayacağı kadar yakınımda duran devasa bir sır mıydı
Bahçedeki rüzgâr yaprakları savururken gözlerimi o üç çocuktan ayıramadım.
Oyun sadece başlamamıştı.
Artık gerçeğin kendisi kadar tehlikeli bir hal almıştı.
Bölüm sonu 🤍
