4.bölüm

Vaveyla Yazarı: Mermaid N

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4.bölüm

Sabahın ilk ışıkları Reşat Haznedar’ın kasvetli villasının devasa pencerelerinden içeri sızdığında ben hâlâ tavanı izliyordum. Yatak genişti çarşaflar pahalıydı oda sıcaktı ama boğazımdaki o görünmez düğüm nefes almamı zorlaştırıyordu.
İki ay boyunca o nem ve rutubet kokan bodrum katında geçirdiğim soğuk geceleri özleyeceğimi hiç düşünmezdim. Orada en azından korkum bana aitti. Burada ise korkum bile Reşat’ın iznine bağlıydı.
Yataktan kalkıp banyoya yürüdüm. Aynadaki yüzüm bu eve geri dönmenin bedelini ödemiş gibi daha da solgun görünüyordu. Yüzüme soğuk su çarptım sonra kurulanıp hırkama sarındım.
Cebimdeki telefon hafifçe ağırlık yapıyordu.
Onu banyo dolabının en arkasına havluların arasına sakladım. Reşat’ın bu evde her yeri izlediğini biliyordum. Bir anlık dikkatsizlik elimdeki tek tutamağı da yok edebilirdi.
Odamın kapısını açıp koridora çıktığımda evin kendine has ağır kütüphane ve ahşap cilası kokusu burnuma doldu. Aşağıdan yemek odasından porselenlerin ve gümüş takımların birbirine çarpma sesleri geliyordu.
Reşat Haznedar’ın değişmez kuralıydı. Bu evde herkes sabah saat sekizde o masada oturacak ve o sahte aile tablosunu tamamlayacaktı.
Merdivenleri yavaşça indim. Her basamakta dün gece gelen mesaj zihnimde yeniden yankılanıyordu.
“Yarın sana gerçeğin ilk parçasını göndereceğim.”
Yemek odasına girdiğimde Reşat masanın başköşesinde oturuyordu. Elindeki gazeteyi indirip bana baktı. Gözlerinde ne sevgi vardı ne de pişmanlık. Sanki kaybettiği bir malı tekrar eline geçirmiş bir tüccarın memnuniyeti vardı yüzünde.
“Günaydın Arin” dedi. Sesi o kadar rahattı ki iki ay boyunca peşime adam taktıran ve mahalledeki insanları yakmakla tehdit eden kişinin o olduğuna inanmak bile zordu. “Umarım uykunu almışsındır. Bu evde düzene uymak zorundasın biliyorsun.”
“Günaydın” diye fısıldadım.
Karşısındaki sandalyeyi çekip oturdum.
Tam o sırada Karan içeri girdi. Üzerinde siyah bir gömlek vardı. Gözleri uykusuzluktan hafifçe kızarmıştı. Bana tek bir bakış attı.
O bakışta ne nefret vardı ne de merhamet.
Sadece derin bir bıkkınlık.
Babasının çaprazına oturdu. Aralarındaki görünmez gerilim o kadar açıktı ki masadaki herkes bunu hissediyor olmalıydı.
Hemen ardından Rüzgar geldi. Yüzünde her zamanki alaycı ve tasasız gülümsemesi vardı ama gözlerinin altındaki morluklar geceyi pek de neşeli geçirmediğini belli ediyordu.
“Ooo tam kadro sabah kahvaltısı” dedi sandalyeyi biraz sertçe çekerek. “Evimize neşe geldi desek yalan olur ama en azından masadaki sandalye sayısı tamamlandı.”
Reşat uyarır gibi öksürdü.
Rüzgar hemen sustu ama tabağına zeytin alırken bana bakıp göz kırptı.
O sahte neşesinin arkasında ne sakladığını merak etmeden duramadım. Acaba gizemli mesajların arkasındaki o ince mizah onun eseri miydi
En son Ateş geldi.
Elinde tablet vardı. Kulaklığı boynundaydı. Kimseden izin almadan masanın en ucuna oturdu. Yüzü her zamanki gibi ifadesizdi. Sanki yüzüne bir duvar örülmüştü.
Tabağına tek bir dilim ekmek bile koymadan önündeki ekrana bakmaya devam etti.
Kahvaltı tam anlamıyla işkence gibi geçti. Kimse gerçekten konuşmuyordu. Reşat’ın varlığı masanın üzerine ağır bir gölge gibi çökmüştü.
“Ateş” dedi Reşat aniden.
Çay kaşığının tabağa çarpmasıyla çıkan ses sessizliği daha da belirginleştirdi.
“Şirketin güvenlik duvarındaki güncellemeyi bitirdin mi”
Ateş başını bile kaldırmadı.
“Bitti.”
“Güzel. Akşama kadar raporu masamda istiyorum.”
Ateş cevap vermedi. Sadece başını hafifçe salladı.
O an gözüm ellerine takıldı. Zayıf ve uzun parmakları klavyenin üzerinde sakince hareket ediyordu.
Dijital dünyayı izleyen o parmaklar…
Dün gece bana yedi yaşımdaki hastane anımı yazan parmaklar bunlar olabilir miydi?
Kahvaltı biter bitmez Reşat çalışma odasına çekildi. Erkekler de masadan kalkıp dağıldı. Ben fırsattan yararlanıp odama dönmek istedim ama koridorun köşesini döndüğüm anda Karan yolumu kesti.
Sırtını duvara yaslamış kollarını göğsünde birleştirmişti.
“Neden döndün?” dedi.
Sesi o kadar alçaktı ki neredeyse fısıldıyordu.
“Başka şansım yoktu” dedim. Gözlerinin içine bakmasına izin vermemeye çalışıyordum.
“Şans her zaman vardır.”
İki adım kadar yaklaştı.
“Bu evden çıkabilen tek kişi sendin Arin. O adama boyun eğip buraya geri dönerek sadece kendi cehennemini değil bizimkini de katmerledin.”
“Beni tehdit etti Karan. Anlamıyorsun. Sığındığım insanları…”
“O her zaman tehdit eder” diye sözümü kesti.
Gözlerindeki öfke bir anda parladı.
“Gücü sadece korkudan ibaret. Sana o korkuyu beslemeyi öğretti ve sen yine yemi yuttun.”
Arkasını dönüp gidecekti. Birkaç adım attıktan sonra durdu. Omzunun üzerinden bana baktı.
“Bu evde kimseye acıma. Sakın kimseden medet umma. Burada herkes kendi başının çaresine bakar.”
Sonra merdivenlerden aşağı indi.
Olduğum yerde kalmıştım.
Kalbim göğsümün içinde deli gibi atıyordu.
Sözleri bir uyarı mıydı yoksa beni kendinden uzak tutmak için kurduğu bir savunma mıydı bilmiyordum. Belki de ikisiydi.
Öğleden sonraya kadar odamdan çıkmadım. İçimdeki huzursuzluk her geçen dakika biraz daha büyüyordu.
O mesajı atan kişi “Yarın gerçeğin ilk parçasını göndereceğim” demişti.
Gün yarılanmıştı ama ne bir mesaj gelmişti ne de bir iz.
Saat üç gibi banyodaki telefonu gizlice kontrol ettim.
Hiçbir bildirim yoktu.
Tam telefonu yerine koyacakken aşağıdan dış kapının sertçe kapanma sesi geldi. Ardından Reşat’ın gür sesi duyuldu.
Şirkete gitmek üzere evden çıkıyordu.
Adamlarının araba kapılarını kapatma sesleri geldi. Sonra motorların uğultusu duyuldu. Birkaç saniye sonra bahçe kapısı da kapandı.
Ev bir anda sessizliğe gömüldü.
Öyle bir sessizlikti ki kendi nefesimi bile duyabiliyordum.
Odamdan çıkıp koridora adım attım. Kardeşlerin hepsi kendi odalarındaydı ya da kendi dünyalarına çekilmişlerdi.
Yavaşça üst kattaki geniş kütüphaneye ve çalışma odalarının bulunduğu koridora yürüdüm.
Aslında bir ipucu bulacağımı düşünmüyordum. Belki de sadece bu ağır havanın içinde biraz olsun hareket etmek istiyordum.
Tam kütüphanenin kapısının önünden geçerken Ateş’in yarı aralık duran odasından gelen hafif bir koku burnuma çarptı.
Duraksadım.
Keskin ama temiz bir kokuydu. Dibinde hafif tatlı bir koku vardı.
Vanilya ve tıbbi alkol karışımı gibi.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Dün geceki mesaj aklımda yeniden canlandı.
“…o gece bileğindeki yara bandına sürdüğü o vanilya kokulu kremi asla unutmadın.”
Sessizce kapıya yaklaştım.
Kalbim kaburgalarımı kıracakmış gibi atıyordu.
Aralık kapıdan içeri baktım.
Ateş masasında değildi. Oda boş gibiydi.
Kapıyı hafifçe ittim.
Masasının üzerinde üç büyük monitör vardı. Yeşil kod satırları ve karmaşık ağ haritaları ekranları dolduruyordu.
Ama beni asıl durduran başka bir şeydi.
Ekranın hemen yanında kapağı hafifçe açık bir krem tüpü duruyordu.
Nöbetçi eczanelerde satılan yanık ve yara bakım kremlerinden birine benziyordu.
Bir adım atmak üzereydim.
Arkamdan bir ses geldi.
“Bir şey mi arıyordun?”
Olduğum yerde donup kaldım.
Arkamı döndüğümde Ateş kapının eşiğinde duruyordu. Elinde bir bardak su vardı.
Yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Ne şaşkınlık ne kızgınlık.
Sadece insanı rahatsız eden o soğuk bakış.
“Ben… sadece kütüphaneye gidiyordum” dedim. Sesimin titremesini engelleyemiyordum. “Kapın açıktı.”
Ateş yanımdan geçip odaya girdi.
Masadaki kremi aldı. Kapağını yavaşça kapattı ve çekmeceye koydu.
“Bu evde başkasının odasına girmek iyi bir fikir değil Arin.”
Masasına oturdu ve yüzünü tekrar ekranlara çevirdi.
“Bazen görmek istemeyeceğin şeylerle karşılaşırsın.”
“O krem…” dedim kendimi tutamayarak. “Neden kullanıyorsun onu?”
Ateş klavyeye birkaç kez bastı.
Ekrandaki kodlar hızla akmaya başladı.
“Ellerim çok kuruyor.”
Sesi dümdüzdü.
“Başka bir soru?”
Beni odadan kovmanın en kibar yolu buydu.
Cevap vermeden geri çekildim ve kapıyı arkamdan kapattım.
Zihnim tamamen karışmıştı.
Ateş miydi?
Gerçekten o soğuk ve duygusuz çocuk mu yıllar önce beni hastane bahçesinden kucağında taşıyan kişiydi?
Eğer öyleyse neden şimdi yüzüme bakarken bana tamamen yabancıymışım gibi davranıyordu?
Ağır adımlarla odama döndüm.
Kapıyı kilitledim. En azından kilitlediğimi sanıyordum.
Odadaki hava üzerime çökmeye başlayınca pencereye yürüdüm. Hava kararmak üzereydi. Gökyüzü yine o kurşuni renge bürünmüştü.
Pencere pervazına doğru uzandığımda gözüm çalışma masamın üzerindeki gümüş aynaya takıldı.
Ayna yerinden hafifçe kaymıştı.
Ben bu sabah aynayı masanın tam ortasına bırakmıştım.
Bir ürperti sırtımdan aşağı doğru indi.
Birisi ben dışarıdayken odama girmişti.
Hızla masaya yaklaştım.
Çekmeceleri kontrol ettim. Eşyalarım yerli yerindeydi. Yatağın altına baktım. Sonra dolaba.
Hiçbir şey yoktu.
Tam bir paranoya krizine girdiğimi ve kendi gölgemden korkmaya başladığımı düşünecektim ki masanın üzerindeki kalın kapaklı eski romana takıldı gözüm.
Yıllardır okumadığım bir kitaptı.
Kitap benim değildi. Bu eve geri döndüğümde masanın üzerinde duran dekoratif kitaplardan biriydi.
Ama şimdi sayfalarının arasından beyaz bir kağıdın ucu dışarı çıkıyordu.
Titreyen ellerimle kitabı açtım.
Sayfaların arasından katlanmış ve sararmış bir kağıt düştü.
Üzerinde bir hastanenin amblemi vardı.
Nefesimi tuttum.
Kağıdı açtım.
On iki yıl öncesine ait bir Acil Servis Muayene ve Yatış Raporuydu.
Hastanın Adı bölümünde benim adım yazıyordu.
Arin Haznedar.
Tarih kısmına baktım.
14 Kasım.
Yani yedi yaşındayken kaybolduğumu sandığım o gece.
Gözlerim hızla teşhis ve doktor notları kısmına kaydı.
Babam Reşat Haznedar bana yıllarca annemin öldüğü gece yüksek ateş yüzünden hastaneye yatırıldığımı anlatmıştı. Orada nöbet geçirdiğimi ve kendi başıma dışarı kaçtığımı söylemişti.
“Seni bulduğumda zatürre olmuştun. Günlerce yoğun bakımda kaldın.”
Bana anlattığı hikâye buydu.
Ama elimdeki resmi doktor raporunda kırmızı mühürle yazılmış not bambaşka bir şey söylüyordu.
Gözlerim satırın üzerinde dondu.
Bir kez daha okudum.
Sonra bir kez daha.
Kalbim sanki bir anlığına durdu.
Çünkü raporda yazanlar babamın bana anlattığı hiçbir şeye benzemiyordu.
4. Bölüm Sonu…