Kod: Firuze kitap kapağı

3. bölüm / 6

Kod: Firuze

Uğur Böceği

Vaveyla Yazarı: Fülfül

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Uğur Böceği

Güneşli bir ilkbahar günü. Kuş cıvıltıları, renkli çiçekler, masmavi gökyüzü… Büyük ağacın en tepesindeki renkli çiçeklere bakıyordu Firuze. Oraya çıkmayı hayal ediyordu. Belki oraya ışınlanmayı, belki de uçmayı bekliyordu. Evlerinin arkasındaki bahçedeydi. Çimenlerin üzerinde yürürken bacakları gıdıklanıyordu ve buna gülüyordu kendi kendine. Uçuşan kelebeklere ve kuşlara hayran hayran bakarken, görüş açısına babası girdi. Gülüşü büyüdü Firuze’nin. Babası gülerek kızına doğru yaklaştı.

“Ne yapıyormuş benim güzeller güzeli kızım?” Dedi aynı boyda olabilmek için dizlerinin üzerine çökerken. Ama babası o kadar büyüktü ki, yine de aynı boyda olmuyorlardı. Firuze ellerini birbirine vurdu neşeyle.

“Şişeklere bakıyorum baba. Baba?” Dedi ince sesiyle. Ç’leri söyleyemiyordu, bunun yerine ş’leri söylerdi hep. Çok tatlı olurdu bunu yaparken. Babası hep gülerdi bu hareketine.

“Efendim?”

“Beni ağacın tepesine şıkarır mısın?” Dedi heyecanla. Babası bir Firuze’ye, bir ağaca baktı. Ağaç onun neredeyse on katıydı. Ama kızının gülen yüzünü asla soldurmazdı. Bozuntuya vermeden başını salladı ve çöktüğü yerden kalktı.

“Gel bakalım,” dedi ve Firuze’yi tek hamlede kucağına aldı. Firuze’den minik bir çığlık çıktığında minik kalbi pıt pıt atıyordu. Babası kızını omzuna oturtturduğunda uzanıp ağaçtan çiçekli bir dalı tutup kendine yaklaştırdı. Pembe zambakların ferahlatıcı kokusu fevkalade hissettiriyordu. Kuşların neden hep bu ağaçta olduğu belliydi. Vazgeçilemez güzellikte bir çiçekti. Güneşin yansımasıyla görünen açık pembe rengi, Firuze’nin dikkatini çekmişti. Öylece çiçeğe bakarken hiçbir şey yapmıyordu. Babası güldü.

“Kızım, koklasana çiçeği. Çok güzel kokuyorlar bak, seversin sen.” Dedi. Firuze babasının dediğini yaptı ve öne doğru eğilip çiçeği kokladı.

“Şok güzel kokuyor baba. Şok beğendim.” Dedi hevesle. Bir eliyle babasının saçlarını tutuyordu. Mehmet güldü bu konuşmasına. Konuştukça konuşsun istiyordu.

“Şok mu beğendin?” Dedi taklidini yaparak.

“Evet, şok!” Diye çığlık attı Firuze. Nilüfer kızını ve kocasını evinin camından izlerken gülümsemesine engel olamıyordu. Kızının babasına olan hayranlığı gözlerini yaşartıyordu. Açık sözlüydü Firuze. Bir keresinde annesi ona, ‘beni mi seviyorsun, babanı mı?’ diye sormuştu. Hiç düşünmeden ‘babamı!’ diye cırlamıştı Firuze. ‘Ben babamın Firuze’siyim,’ derdi bazen. Mehmet buna o kadar mutlu olurdu ki, yüzünde ciddiyet eksik olmayan adam gün boyu otuz iki diş gülerdi.

Şimdi ise salıncakta sallanıyordu. Küçük elleri salıncağın zincirine sıkıca tutunmuş, babasına bağırıyordu.

“Daha hızlı baba!” Deyip duruyordu. Uzun süre salıncakta sallandıktan sonra sıkılmıştı. Bir şeyden sıkıldığı an onu yapmayı bırakırdı. Babasıyla birlikte kocaman, yeşillerle kaplı, huzurun kol gezdiği bahçede yürürken, aniden Firuze’nin küçük eline bir uğur böceği kondu. Bunu hemen fark etti tabii.

“Baba, bak! Uğur böceği!” Dedi heyecanla bağırırken. Parmağında gezinen kırmızı benekli mucizeye hayranlıkla bakıyordu Firuze. Canlı kırmızı rengi, küçük kanatları, benekleri onu çok etkilemişti. Babası dikkatle baktı. “Gördün mü baba? Benden kaşmıyor, şok tatlı!” Dedi kocaman gülümserken. Mehmet gülümseyip tekrardan yere çöktü.

“Evet, Firuze’m. Seni çok sevmiş.”

“Gerşekten mi?”

“Gerçekten.”

“Neden ki?”

“Çünkü…” dedi ve bakışlarını kaldırıp gök gözlerine baktı. Uzun uzun baktı huzurun simgesi gözlere. “Çünkü senin kalbin onun kanatları gibi. Hem narin, hem güzel. Uğur böcekleri sadece böyle kalplere konar.” Dedi bir şiir tınısı gibi. Firuze dikkatle dinliyordu babasını.

“Yani benim kalbim uğur böceği gibi mi?” Dedi şaşkınlık ve mutluluk arasında.

“Aynen öyle. Bu yüzden uğur böcekleri seni çok sever. Her eline konduğunda sana güzelliklerle gelir. Sen de onu güzellikle uğurlamak ister misin?” Dedi Mehmet. Firuze’nin gözleri heyecanla kocaman açıldı. Güldüğünde yanağında çıkan minik gamzesi gözler önündeydi.

“Evet, isterim!” Mehmet başını salladı yavaşça.

“Şimdi benim dediklerimi tekrar et.” Dediğinde Firuze hızlıca başını salladı.

“Uç uç böceğim.”

“Uş uş böceğim.”

“Annem sana terlik pabuç alacak.”

“Annem sana terlik pabuş alacak.”

“Şimdi yavaşça üfle.” Dedi babası sessizce. Fakat Firuze bunu yanlış anlamıştı.

“Şimdi yavaşşa üfle.” Dedi babasının dediğini tekrar ederek. Mehmet buna bir kahkaha attı. Firuze babasının gülüşünü izlerken yanlış yapıp yapmadığını sorguluyordu. Mehmet uğur böceğine üfler gibi yaptı anlaması için. Firuze anladığında kaşlarını kaldırdı ve yapması gerekeni öğrendi. Dudaklarını büzüştürüp güçlü bir şekilde üfledi uğur böceğine. Her yere tükürük savrulmuştu ama şu an çok tatlıydı. Uğur böceği kanatlarını açıp Firuze’nin elini terk ettiğinde Firuze arkasından bakakaldı. Gülümseyerek izlediğinde arkasından el salladı.

“Aferin sana.” Dedi Mehmet gülümseyerek kızını izlerken.

Böylece, uğur böceği her zaman Firuze’ye güzelliklerle geldi. Firuze ise onu her zaman güzellikle uğurladı.

🐞
Parmaklarımın arasında tuttuğum uğur böcekli kolyemin varlığını hissederek gözlerimi kapattım. Derin bir nefes doldurdum ciğerlerime. Bu, babamın bana küçükken hediye ettiği kolyeydi. Hiçbir zaman çıkarmazdım. Ne olursa olsun hep benimle kalırdı. Çünkü güç verirdi bana, babamı yanımda hissederdim. Kolyemin varlığını hissettiğim an kalbim aynı uğur böceği gibi kanatlanıp uçardı. Uğur böceği her elime konduğunda, onu bana babam gönderdi sanırdım küçükken. Babamın selamını getirirdi uğur böceği.
Şimdi ise babama en ihtiyaç duyduğum anlardan birindeydim. Bugün sergi günüydü. Sabah saat altıda uyanmıştım heyecandan. İçimde tarif edemediğim bir heyecan vardı. Sergiden dolayı değildi bu. Bugün pilotlar okulumuza geliyordu. Babam gibi bir sürü pilot gelecekti.
Resmim bitmişti. O kadar büyük bir tabloydu ki, duvarımın çoğunluğu kaplıyordu ve bu sefer zarar görmemesi için kendi evime getirmiştim. Yatağımda battaniyeye sarılmış, karşımdaki tuvale bakıyordum. Bir eksiği yoktu ama var gibiydi de.
Bilmiyorum ama bir şeyler eksikti işte. Yeni uyandığım için insan dışı bir varlıkmış gibi esnedim ve battaniyeye daha çok sarıldım. Mayıs’ta olmamıza rağmen sabahları üşüyordum. Ama bu üşüme soğuktan değildi, bunun farkındaydım. Heyecandandı.
Daha fazla ertelemedim ve resmen yapıştığım yataktan zor da olsa kalktım. Tabii, hemen değil. Yatağımda oturup ayaklarımı boşlukta salladım ve halı desenlerini inceledim. Otuzuncu kere çalan alarmın huzur bozucu sesi odamı doldurduğunda ofladım ve sinirle telefonuma uzanıp alarmı kapattım.
“Uyandık işte, sus.” Dedim kendi kendime.
Elimi yüzümü yıkadım ve dünden hazırladığım kıyafetlerimi aldım. Mavi kot olan ispanyol paça pantolon ve beyaz bir gömlek giyecektim. Bunları giymeden önce açlıktan kazınan karnımı doyurmak için mutfağa geçtim ve bir kahvaltı yaptım. Kahvaltıdan sonra etrafı hiç toplamadan direkt odama geçtim ve kıyafetimi giydim. Gömleğin kollarını dirseğime kadar kaldırdıktan sonra düğmeleri ilikledim. Birkaç takı taktım. Mavi çiçekli bir küpe ve bir saat. Kolye olarak hiçbir şey takmadım, zaten uğur böcekli kolyem bana yeterdi. Ve tabii ki benim imzam olan şey, yani fular taktım. Fular çekmecem bile vardı ve orada her renk, bir sürü fularım vardı. Onlar olmadan yapamazdım. Bugün ise mavi bir fular taktım. Saçlarımı açık bıraktım. Makyaj da yaptıktan sonra son olarak çiçeksi parfümümü sıktım ve artık hazırdım. Derin bir nefes alıp aynadan kendime baktım. Hiç eleştiri yapacak durumda değildim, bu yüzden boş boş kendimi izledim. Ama aynı zamanda gülümsüyordum da. Telefonum çaldığında aynadaki kendimle bakışmam kısa sürdü. Arayan Sema’ydı.
“Efendim?” Dedim parmaklarımı saçlarımın arasından geçirirken. Daha sonra evden çıkmaz üzere koridordan geçtim. Büyük tuvali tek elle taşımak zordu ama hallediyordum bir şekilde.
“Naber kız?”
“Evden çıkıyorum şimdi, senden naber?” Dedim kapıyı açıp ayakkabımı ayakkabılıktan alırken.
“İyi iyi, geç kalma. Buralar çok güzel oldu ya, bir seninki eksik.” Dedi. Bahsettiği şeyler resimlerdi. Unutup unutmadığımı kontrol etmek için resime defalarca baktım, benimleydi.
Apartmandan çıkana kadar Sema’yla konuştuk ve sonunda arabaya bindim. Derin bir nefes verip her zamanki gibi Barış Manço’nun listesini açtım ve sırayla çalmaya başladı. Bu adamın şarklıları benim ilacımdı. Günlük dozumu bu şarkılardan alıp, öyle güne başlıyordum.
Henüz sabahın erken saatleri olduğu için yollar pek kalabalık değildi. Canım Çanakkale’m.
Kısa süre içinde okula varmıştım. Arabadan inip arka koltuktaki büyük tuvali aldım ve aceleyle okulun içine doğru yürüdüm. Kapıda birkaç öğretmen vardı. Onlara günaydın dedikten sonra içeride Sema’yı gördüm. Kıvırcık saçlarını savura savura bana doğru yürüyordu.
“Ben de diyorum ki bu güzellik kim böyle?” Dedi şen şakrak. Gülümsedim ve direkt resmi gösterdim. Odunluk kelimesinin vücut bulmuş hali olabilirdim.
“Nasıl olmuş?” Dedim hevesle. Görür görmez gözleri kocaman açıldı. Uzun uzun inceledi.
“Firuze, bu ne? Harika olmuş!” Dedi bakmaya devam ederken. “Eskisinden daha iyi.” Dedi. Başımı sağa yatırdım.
“O kadar da değil.” Dedim gözlerimi kısarak.
“Çok ciddiyim.”
“Öyle mi diyorsun?”
“Tabii ki kız!” Dedi neşeyle omzumu okşayarak. “Hadi gel, sergi salonuna koyalım bunu.” Dedi başıyla arkadaki merdiveni gösterirken. Hemen başımı salladım ve birlikte aşağı indik. Sergi salonunun kapısı uzun süre sonra ilk defa açıktı. Kocaman bir salondu ve sadece resimler vardı. Kocaman tablolar vardı. Şimdiden dolmuştu bile, konsepte uygun resimler vardı genel olarak. Gökyüzü, Türk bayrağı, asker resimleri ve daha birçok şey. Ama sanırım tek F-16 çizen bendim, çünkü başka görememiştim. Benim resmim için açılan kocaman bir alan vardı. Sema ile birlikte oraya benim resmimi koyduktan sonra geri çekildik. Güzel duruyordu. Altında ise büyük harflerle Firuze Yeldağ yazıyordu. Salonda ışıklandırmalar mevcuttu, kocaman bir Türk bayrağı asılıydı. Gülümseyerek baktım bayrağa. Kırmızı halı serilmişti yol boyu. Arkadan gelen başka bir ses duydum.
“Okulumuzda Picasso varmış da haberimiz yok.” Dedi. Arkama baktığımda gelen kişinin tarih hocası Gökhan bey olduğunu gördüm. Resme hayran hayran bakıyordu. Gülümsedim sadece.
“Teşekkür ederim, herkesin resmi harika olmuş.” Dedim diğer resimlere bakarak.
“Evet, ama kimsenin resminde bir F-16 yok.” Dedi arkadan Sema. F-16 benim kalbimin en özel yerindeydi. Altın harflerde yazılıydı ve kalbimin tahtındaydı. Ve kalbimdeki hislerle bunu resme dökmüştüm. Ortaya çıkan sonuç buydu.
Sergiye kadar hazırlıkları devam ettirdik. Küçük masaların üzerinde yiyecekler ve içecekler vardı. Birkaç kişi daha davetliydi bu sergiye. Açıkçası kimler olduğu hakkında bir bilgim yoktu. Son yarım saat kalmıştı ve az sonra pilotlar gelecekti. F-16 pilotları.
Son hazırlıklar da tamamlandıktan sonra geriye kalan tek şey beklemekti. Arkada sakin bir fon müziği çalıyordu. Ruhu dinlendiren türden. Duvarda asılı tabloların üzerinde loş spot ışıkları vardı ve görsel şölen oluşuyordu. Bütün öğretmenler buradaydı. Hatta davetli olan herkes, basın bile buradaydı. Her yerde kameralar bizi çekmek için bekliyordu. Öylece sergi salonunu ve resimleri seyrederken, Sema aniden koluma vurup beni dürttü.
“Gelmişler, hadi, son hazırlıkları yap.” Dedi heyecanla. Şu an yapılabilecek bir hazırlık yoktu ama, sergi sonrası konferans olacaktı ve orada sunumu ben yapacaktım. Derin bir nefes alarak dikleştim ve tüm öğretmenlerin yaptığı gibi ben de kapının önüne geçtim. Herkes orada durunca, salonun ortasında tek başıma kabak gibi ortada kalmıştım. Topluma ayak uydurmak gerekirdi. Birden kapının en önünde duran kişilerden yüksek bir alkış sesi gelince bakışlarımı o tarafa yönlendirdim. Fakat kapının hemen önünde duran, kapı kadar boyu olan, siyah üniformalarını giymiş, yakasında bir sürü yıldız olan bir pilot gördüğümde, bir an nutkum tutuldu. Bu pilot, Barlas Karahan’dı. SoloTürk pilotuydu. Hatırlıyordum. İki tarafın alkışlarının arasından geçtiğinde yüzünde ciddi bir ifade vardı. Koyu kahverengi saçları spot Işık’larının etkisiyle hafif açılıyordu. Heybetli duruşu, dikkat çekiyordu. Çok sert olan bakışları, benim bakışlarımla tekrar buluştu. Onun bakışları bir dağın soğukluğu ve sertliği gibiyken, benim bakışlarım onun aksine bir okyanusun sakinliği ve ferahlığı gibiydi. O kadar zıttı ki, bu sert zıtlığın karşısında bakışlarımın titrediğini hissettim sanki.
Dağınık kaşlarının gölgelediği ela gözleri, benim bakışlarımın üzerinde gezinirken bir şey fark ettim. Babam gibi bakıyordu.
O ilerlemeye devam ederken arkasından gelen pilotları gördüm. Onlar da oldukça heybetli ve sertlerdi. Ama sanırım rütbeleri Barlas Karahan’ınki kadar yüksek değildi. Çünkü yakalarındaki yıldız sayıları daha azdı. Yine de her biri oldukça ciddiydi. Herkes alkışlamaya devam ederken ben de alkışlamaya başladım.
Hiç tanımadığım bir adamın mikrofon ile konuştuğunu duydum.
“Hoş geldiniz Kartal Timi. Bu hazırlanan resimler, sizin gibi değerli askerlerimiz, gururlarımız için. Sizin koca yüreğinizi bir resme yansıtamasak bile, belki kalbinizdeki sıcaklığı yansıtmışızdır. Bu resimleri yapan değerli öğretmenlerimizi, eserleri karşısında durmalarını rica ediyoruz.” Dedi ve mikrofonu bir köşeye bıraktı. Kartal Timi, asil ve heybetli duruşuyla salonun kenarında dizildi. Bir inci gibi sırayla duruyorlardı. Her biri dimdik duruyordu. Boyları o kadar uzundu ki, sadece bir kere bakamıyordunuz. İnsanın baktıkça bakası geliyordu. Ama şöyle bir şey vardı, bu pilotlara bakarken canımızı emanet ettiğimiz bu askerler, sonsuz bir güven duygusu hissettiriyordu kalbimde.
Resmi yapan öğretmenler resminin başına geçtiğinde, ben de kendi resmimin hemen yanında durdum. Duruşumu dikleştirip, bakışlarımı sabitledim.
Kartal Timi, salonun her bir yerinde duran kameramanlara röportaj verdi. Öncelikle hepimiz onları dinledik, bize teşekkürlerini sunduktan sonra tek tek resimleri gezmeye başladılar. Heyecanla derin bir nefes alıp, uğur böcekli kolyemin varlığını hissetmeye çalıştım. Keşke tam şu an bir uğur böceği konsa elime. En çok buna ihtiyacım vardı şu an.
Resimlere dikkatle baktıklarında, hiçbirinin yüzünde o kadar ciddi bir ifade yoktu. Hatta gülümsüyorlardı, resmin sahibiyle sohbet ediyorlardı.

Evet, işte o an gelmişti. Sıra benim resmimdeydi. En önde yürüyen ve resmimi ilk gören Barlas Karahan, resme uzun uzun baktı. Bakışları ne çok sert, ne de çok yumuşaktı. Ama bir süre gözlerini resimden hiç ayırmadı. Daha sonra tek kaşını kaldırdı. Sessizce beklerken birden yavaşça başını kaldırdı ve o an göz göze geldik. Bakışları bir sis gibiydi. Gözlerine baktığım an başka hiçbir şey görünmüyordu sanki.
“Bu resmi siz mi yaptınız, hanımefendi?” Dedi oldukça sakin bir sesle. Sesi oldukça tok ve erkeksiydi.
“Evet, ben yaptım.” Dedim hafif bir tebessümle. Sesim oldukça kontrollü çıkmıştı. Bu hoşuma gitmişti. Yavaşça başını salladı.
“Çok güzel olmuş. İlginiz var mı uçaklara?” Dedi duruşu dikleşirken. Diğer pilotlar, diğer resimlere bakıyordu. Şu an yalnızca o vardı. Karşımdaki bir binbaşıydı.
“Teşekkür ederim. Elbette var, eminim herkesin vardır.” Dedim sakin, ama güçlü bir ses tonuyla. Bu dediğime karşılık öylece yüzüme baktı hiçbir şey demeden. Acaba yüzümde bir şey mi vardı? Boya? Kirpik falan mı düşmüştü? Ben bunu düşünmeye devam ederken tekrardan bir askere yakışacak o gür sesini duydum. Haykırmasa bile, fısıltısından da anlaşılabilecek bir gür sesti.
“İlginizin olduğu belli. Her bir detayı oldukça bilgi kokuyor.” Dedi ve ileri doğru bir adım attı. “Elinize sağlık, Firuze Hanım.” Dedi. Adımı söylemesi beni tuhaf hissettirmişti.
“Teşekkür ederim.” Dedikten sonra diğer sergilere bakmak üzere buradan gitti. Gerilmiştim. Neden gerildiğimi bilmiyorum. Karşındaki bir binbaşı olduğu için olabilir mi, Firuze?
Diğer pilotlar da gelmişti. Rütbeleri aynı değildi ama yüzbaşı vardı, teğmen ve üsteğmen vardı. Resmi çok beğendiklerini söylediler hepsi.
Bir süre sergi devam etti ve biraz uzun sürdü. Hatta bir saat kadar uzun sürdü. Sergi bittikten sonra konferans salonuna geçtik. Koltuklarda boş yer yoktu ve sahne ışıklandırılmıştı. Arkada ise projeksiyon yardımıyla yansıtılmış bir F-16 görseli vardı. Ayrıca arka fonda açılan kocaman bir Türk bayrağı vardı.
Okuldaki tek resim öğretmeni ben olduğum için konuşmayı ben yapacaktım. Mikrofon ve hoparlör ayarlandıktan sonra beni sahneye çağırdılar.
Adımlarım beni sahneye götürdüğünde bütün ışıklar benim üzerimdeydi. Bir kürsünün üzerinde duran mikrofon bana doğru uzatılmıştı. Karşımdaki insanlara baktım. Herkesin gözü benim üzerimdeydi. Ön önde pilotlar oturuyordu ve hepsi bana bakıyordu. Bir gerginlik hissettim ama derin bir nefes alarak sakin kalmaya çalıştım. Boğazımı temizledim ve yavaşça önümdeki mikrofona doğru eğildim. Yüzüme hafif bir gülümseme kondurdum.
“Kıymetli pilotlarımız, misafirlerimiz ve öğretmenlerimiz, hepiniz hoşgeldiniz.” Diyerek bir giriş yaptım. Büyük salonu alkış sesleri doldurduğunda alkış seslerinin bitmesini bekledim. Ve sonra devam ettim.
“Bugünün bizim için değeri oldukça yüksek. Bugün burada, gökyüzüne dokunan ve bize yerden göğü izleten, ruhumuzu özgür hissettiren değerli F-16 pilotlarımıza özel bir sergi yapmak istedik. Bize kalbimizin sesini duyurdukları o dürtüyle, ortaya çıkardığımız bu resimlerle, kalbimizdeki tüm duyguları yansıtmaya çalıştık.” Dedim. Alkış sesleri tekrar yükselirken, önümdeki topluluğa bakıyordum. Tüm kameraların flaşları yüzümde patlıyordu. Derin bir nefes alıp nefesimi düzene sokmaya çalıştım.
“Bize hissettirdikleri cesaret, kararlılık ve güç için Kartal Timine teşekkür eder, gökyüzünü onlardan duymak için sahneye davet ederim.” Dedim ve daha çok gülümseyip kenara çekildim ve alkış sesleri tekrardan yükselmeye başlayınca sahneden inip kenarda ben de alkışladım. Kartal Timi tüm asilliğiyle sıraya dizilmiş, sahneye emin ve sert adımlarla ilerlerken, herkes hayran gözlerle onlara bakıyordu. Binbaşı Barlas Karahan, kürsünün önünde beklerken, timdeki diğer askerler ise Barlas’ın yanındaki sırada dimdik bekliyordu. Hepsinin bakışı sertti, duruşu dik ve kararlıydı. Hepsi, siyah üniformalarını giymişti.
Alkış sesleri yavaşça azaldığında, bir süre sessizlik oldu. Herkesin gözü, sahnedeki Kartal Timindeydi.
“Herkese bu yoğun ilgi ve sevgiden dolayı teşekkür ederiz, hepiniz hoşgeldiniz.” Dedi Barlas Karahan. Tok ve gür sesi salonda yankılandığında alkış sesleri kopmaya başladı. “Öncelikle bu konuşmayı yapan yetenekli resim öğretmeni, Firuze Yeldağ’a teşekkür etmek istiyorum. Bugün burada sanatı ve askerliği bir arada görmek çok kıymetliydi. Bizim yaptığımız bu işin, bir meslek olmadığını, kalple, gönülle yapılan bir iş olduğunu tekrar hatırlattınız.” Dedi. Adımı söylemesi tekrar beni heyecanlandırdı.
“Biz her kalkıştan önce duygularımızı bir kenara bırakıp yerle vedalaşırız. Gökyüzündeyken yanımızda olan tek his, vatan sevgisidir. Pilot olmak, sadece uçmak değildir. Pilot olmak, gökyüzüne tutunup, yanımızda Türk’ün özgürlüğünü, hayallerini taşımak demektir. Biz gökyüzünü seviyoruz çünkü orada sınır yok, orada huzur ve özgürlük var ve biz kalbimizin atışını en çok orada duyuyoruz.” Dediğinde tüylerim diken diken oldu.
“Ve bugün bu değerli resimlerle kalbimizin attığını bir kez daha hissettirdiğiniz için teşekkür ederim. Hepimizin kalbi bir ve biz bu kalbi cesaretle attırmak için her uçuşumuzda yanımızda sizin kalbinizi de götürüyoruz. Gökyüzü sizin kalp atışlarınızla dolu. Türk’ün kalbinin sesi, en çok gökyüzünde duyulur.” Dedi ve noktayı koydu. Ama öyle bir noktaydı ki bu, söylediği her söz kalbime öylesine dokunmuştu ki, bu konuşmayı gözlerim dolu dolu ama başım dik dinlemiştim. Kalbimin sesi kulaklarımda çınlıyordu resmen. Salondaki insanların yüzündeki o gurur ifadesi, beni daha da mutlu ediyordu. Herkesle birlikte ben de alkışlamaya başladım. Alkış sesleri her bir an daha da güçlenirken, salondaki ışıklar etrafı daha da aydınlattı.
Timdeki bütün askerler sırayla konuştu. Barlas Karahan’ın yanındaki yüzbaşıydı. Tunga Alpsoy. Kısa ama net ve tüyleri diken diken eden bir konuşma yapmıştı o da. Teşekkürlerini sunmuştu. Tunga, Barlas’a göre daha açık tenliydi. Gözleri yeşil, saçları kumraldı.
Tunga Alpsoy’un hemen yanında duran Üsteğmen Bahadır Sungur elinde mikrofonuyla onu izleyen insanlara bakıyordu dik bir şekilde. Onun da söylediği her söz içime işlemişti. Özellikle ‘’gökyüzü bizim uçuğumuz yer değil, istikbalimizi koruduğumuz yerdir.’’ Demesiyle tüylerim diken diken olmuştu. Bahadır, esmer tenli, belirgin yüz hatları olan ve koyu kahverengi set bakışlı gözleri olan bir askerdi. O da F16 uçağı süren bir pilottu. Bedenleri taştan oluşmuş gibi görünüyordu. Bahadır Sungur’unyanında duran, Üsteğmen Kemal Kutlu da diğer pilotlar gibi tane tane, anlamlı ve cesur bir konuşma yaptığında her kes tek tek güçlü bir şekilde alkışladı. Kemal Kutlu’ya bakınca dikkatinizi çeken ilk şey, sağ şakağında oldukça belli olan derin bir yara iziydi. Uzun bir çizgi halindeydi. Bunu görünce insan ister istemez hikayesini merak ediyordu. Ama adam burada şakağındaki yara izinin hikayesini anlatacak değildi. Sinekkaydı tıraşıyla sert bir görünümü vardı. Ama Kemal, diğer askerlere göre daha güler yüzlüydü, güldüğünde gamzesi çıkıyordu. Ve son olarak, Teğmen Atlas Erdemir. Bu askerimiz diğerlerine göre yaş olarak oldukça genç görünüyordu. Hatta belki de benden bile küçük olabilirdi. Beyaz tenli ve sarışındı. Gözleri ise maviydi. Timdeki diğer pilotlar onun hem komutanı gibi, hem de abileri gibiydi. Ama aralarındaki ilişkileri bilemezdim. Sonuçta onlar askerdi.
Ama küçükken babamın timden arkadaşlarının evimize geldiğini, uzun saatler boyunca konuşup kahkaha attıklarını hatırlıyorum. Muhtemelen onların da arasındaki bağ da böyleydi. En azından birlikteyken.
Ve Kartal Timinin pilotları tek tek konuşup hepimizi bir kez daha Türklüğümüzle gurur duydurmayı başarmıştı. Konferansın sonuna kadar yüzümdeki gülümseme hep devam etmişti onları dinlerken. Hatta bazı kısımlarda gözlerim dolmuştu, duygulanmıştım. Ama en çok da gurur duymuştum. Türk oluğum için, böyle bir vatanın evladı olduğum için, vatanımızın böyle askerleri olduğu için. Konuşmalar sona erdiğinde, dinleyiciler ile on dakika boyunca soru cevap yaptılar. Herkesin sorularını dikkatle dinledikten sonra özenle seçilmiş kelimelerle cevap verdiler.

Ve konferans sona ermişti. Pilotlar henüz okuldan çıkış yapmamıştı ama konferans salonunda değillerdi. Özel davetli olan ziyaretçiler, kameramanlar ve diğerleri okuldan çıkışlarını yavaşça yapıyorlardı. Konferansta herkese geldikleri için tek tek teşekkür etmekten dilim damağım kurumuştu ve gülümsemekten yanaklarım ağrımıştı ama sonunda salonda sadece ben ve diğer öğretmen arkadaşlarım kalmıştık. Sema yanıma geldiğinde gözlerini kocaman açtı ve kollarımı tuttu.
‘’Kızım biz ne yaşadık öyle! Yemin ederim hayatımda daha gururlu hissettiğim bir an yoktu.’’ Dedi. Sana kesinlikle katılıyorum Sema. Diğer öğretmenlerle konuştuktan sonra yanımıza müdür yardımcısı geldi.
‘’Pilotlar koridorda, birazdan gidecekler ama gitmeden gidip şahsi olarak teşekkürlerinizi iletin bence. Saygınlığımızı devam ettirerek onlara güzel bir son verelim.’’ Dedi heyecanla. Rica anlamında ellerini birleştirip çenesine yaklaştırdı gülümseyerek. Başını salladım hemen.
‘’Tabii ki,’’ dedim ve aklıma gelen gözlerimi büyüttüm. ‘’Verdiğimiz bir şeyi alma izinleri var mı?’’ Dedim müdür yardımcısına.
‘’Ne gibi?’’ Dediğinde bir adım sağa çekilip arkamda duran, sergi için hazırladığım resimi gösterdim. Müdür yardımcısı Burçak Hanım gülümsedi yumuşak bir ifadeyle.
‘’Bilmiyorum ama çok iyi düşünmüşsün, yine de bir şansını dene. Komutanlarının izni olursa alabilirler bence’’ Dedi bana gülümsemeye devam ederken. Heyecanla başımı salladım ve Sema’ya döndüm.
‘’Sema, yardım etsene bana, birlikte götürelim.’’ Dediğimde anında kabul etti. Adımdaki heyecan hızıma yansırken, Sema ile birlikte büyük tuvalimi aldık ve konferansın çıkışına doğru ilerledik. Bizimle birlikte iki öğretmen daha geldi. Kapıdan çıktığımızda hepsinin koridorun karşısında durduğunu gördüm. Küçük bir çocuğun uçaklı posterine imza atıyorlardı tek tek. O sırada Sema dürttü beni. Omuzlumun üstünden bakıp ‘ne oldu’ anlamında başımı salladım.
‘’Tuvali sen al, ikimiz götürmeyelim.’’ Dedi kısık bir sesle.
‘’Neden?’’ Dediğimde dilini damağına vurdu. ‘’Keyif işte,’’ dedi dalga geçip omuz silkerken. ‘’Resimi matematikçi çizmediğine göre senin götürmen gerekir. Ne bu böyle poşet taşır gibi ikimiz taşıyoruz.’’ Dediğinde ona hak verdim. Kocaman tuvali kollarımla dolayarak derin bir nefes aldım.
‘’Dikkatli yürü bak, şimdi düşersin falan, rezil olmayalım adamlara.’’ Dedi arkadan Yıldız. Yıldız, matematik öğretmeniydi. Ona bakıp göz devirdim ama o sırada hepsi çoktan gülmeye başlamıştı bile.
‘’Aşk olsun, Yıldız. Öyle biri miyim ben?’’ Gülmeye devam etti.
‘’Asla öyle biri değilsin.’’ Dediğinde ben de sessizce gülümsedim ve sonunda hep birlikte yürümeye başladık. Onlara yaklaştığımızda bizi fark ettiler ve hepsi bizi izlemeye başladı. Sakin ol Firuze, bir rezillik çıkarma n’olur. Tamam, sakindim. Ayağım takılmayacak ve düşmeyeceğim. Evet, buna inanalım, en azından şu anlık.
Dimdik duran askerlerin karşısına geçtiğimizde boylarının uzunluğunun normal olmadığını bir kez daha anladım. Yüzüme hafifçe bir gülümseme kondurdum. Sessizliği bozmam gerekiyordu yoksa içlerinden biri ‘konuş artık’ diye kükreyebilirdi.
‘’Geldiğiniz için tekrardan teşekkür ederiz, hiçbir zaman unutamayacağımız duygular yaşamamıza vesile oldunuz.’’ Dedim gülümsemeye devam ederken. Ve şaşırtıcı bir şekilde onlar da hafifçe gülümsedi. Fakat binbaşı Barlas Karahan’ın gülümsemesini fark edebilmeniz için birkaç dakika boyunca yüzünü incelemeniz gerekiyordu. Binbaşı olduğu için mi bu kadar sertti? Her neyse, tabii ki yüzünü dakikalarca izlemedim.
‘’Eğer size güzel duygular hissettirmeyi başarabildiysek, ne mutlu bize. Bizi güzel bir şekilde ağırladığınız için biz teşekkür ederiz.’’ Dedi ismi Bahadır olan pilot. Daha çok gülümsediğimde diğer arkadaşlarım de teşekkürlerini iletti. Ve sadede gelelim artık.
‘’Eğer izniniz olursa öğretmen arkadaşlarım ve ben, bu resimi size hediye etmek istiyoruz.’’ Dedim ellerimle sıkıca tuttuğum tuvali işaret ederken. Hepsi tekrardan resime baktı. Daha sonra Kemal Kutlu konuşmaya başladı.
‘’Aslında yasak a…’’ derken Barlas bir anda bıçak gibi kesti sözünü gür sesiyle. Kemal mahçup bir şekilde hazır ol komutunda durmaya devam etti.
‘’Teşekkür ederiz Firuze hanım, bizim için çok değerli bir hediye.’’ Dedi. Sesi öyle bir tondaydı ki, duyunca insanın omurgasından aşağı bir ürperti iniyordu. Etkileyici tok bir sese sahipti. Fakat izin verdiğinde çok mutlu oldum. Memnuniyetle başımı salladım ve tuvali ona doğru uzattım. Benim düşürmemek için iki elimle sıkıca tuttuğum tuvali tek eliyle aldı.
‘’Eğer müsaadeniz olursa, yarın sizi askeriyeye davet etmek isterim.’’ Dedi Barlas tuvali aldıktan sonra. Bunu hepimize söylemişti. Sema’nın sesini duydum.
‘’Sizin için bir sıkıntı olmazsa çok isteriz.’’ Dedi heyecanı ve mutluluğu sesine yansırken.
‘’Sıkıntı olmaz.’’ Dedi Barlas anında. Doğru, sonuçta komutan o, kime, neye sıkıntı oluyor? Herkes kabul ettikten sonra izinimizi aldık ve yarın askeriyeye gidecektik. Düşündükçe heyecanlanıyordum.
Bu güzel gün sona erdiğinde tüm güzel duygular günümün her anındaydı. Günün sonunda ise tüm sevgimi ve emeğimi vererek yapmış olduğum resimi bir binbaşı askerine hediye edebilmiştim. Bu benim için en gurur verici şeylerden biri olmuştu.

ERTESİ GÜN
Elimde tuttuğum küçük çerçevenin fotoğrafına bakarken içinde bulunduğum dünyadan bir hayli uzaklaşmıştım. Küçük Firuze’nin resim çizdiği bir fotoğraftı. Ama fotoğrafı özel kılan şey bu değildi. Arkamdaki manzarada, babamın maket uçak koleksiyonu, ve babam vardı. Babam beni hayran hayran izlerken annem de bizim fotoğrafımızı çekmişti. Eski evimizde babamın özel bir odası vardı. İçinde onun üniformaları, maket uçakları, pilot gözlükleri, rütbesindeki yıldızlar ve daha bir çok şey vardı. Küçükken en çok orada vakit geçirirdim çünkü oranın sihirli bir dünya gibi olduğunu düşünürdüm hep.
Dakikalardır bu fotoğrafa baktığımı fark edip en sonunda kalkmam gerektiğini hatırladım.
Kalkıp balkonumdaki çiçekleri suladım. Pembe orkidelerime su verip sanki beni duyuyorlarmış gibi konuşmaya başladım. ‘’Günaydın kızlar!’’ Dedim neşeyle tüm çiçeklerime bakarken.
‘’Ne güzel büyüdün sen. Yerini sevdin herhalde.’’ Dedim ellerimi dizlerimin üzerine koyup eğilirken. Uzanıp güzel kokusunu içime çektim. Daha sonra yanında duran lalelerimi suladım. Diğer bütün çiçeklerimi suladıktan sonra doğrulup balkonumun manzarasından dışarı baktım. Güneş tüm ihtişamıyla kendini gösteriyordu. Oldukça parlak bir şekilde şehri aydınlatıyordu. Havada tek tük bulut vardı ama hava çok ferahtı.
Daha fazla oyalanmadan kahvaltı yaptım ve aceleyle hazırlanmaya başladım.
Bugün askeriyeye gidiyordum.
İçim kıpır kıpırdı ve açıkçası gergin ama mutlu hissediyordum. Ben, Sema ve Yıldız gidecektik. Heyecanımı bir kenara bırakmaya çalışıp başarısız olsam da, bu, saçımı bigudi yapmama engel değildi. Bigudileri tek tek saçıma doladıktan sonra kıyafetlerimi giydim. Beyaz keten pantolon giyip üstüne de sıfır kollu sarı bir badi giydim. Onun üstüne ise asker yeşilindeki gömleğimi giyip kollarımı dirseğime kadar kıvırdım. Ve olmazsa olmazım açık sarı, ince bir fular taktım boynuma. Saç ve makyaj işlemimiz de bittikten sonra sanırım hazırdım. Yani arabaya bindiğimde yapmadığım için pişman olabileceğim bir durum yoktu henüz. Parfümümü sıkıp evden çıktım ve merdivenlerden inerken Sema’yı aradım. Anında açtı.
‘’Naber kız?’’ Dedim sesim apartmanda yankılanırken. Az sonra alt komşu ‘’iyi kız senden?’’ Dese şaşırmazdım. Ulusa sesleniş yapar gibi söylemiştim çünkü.
‘’Hazırım canım.’’ Dedi alakasız bir şekilde. Buna güldüm.
‘’Beş dakikaya oradayım, in sen şimdi.’’ Dedim arabaya binerken.
‘’Tamam şekerim bekliyorum.’’ Dedi ve kapattı telefonu. Daha sonra Yıldız’ı aradım ve ona da aynı şeyi söyledikten sonra kendimi sokaklarda buldum.
Bir kez daha kafama dank etti. Askeriyeye gidiyordum. Pilotların, binbaşıların, yüzbaşıların olduğu yere.
Camdan gelen ferah hava yüzümde ve saçlarımda gezinirken bunları çok düşünmemeye çalıştım çünkü eğer çok düşünürsem çok heyecan yapardım. En nefret ettiğim özelliğimdi. Gereksiz heyecan.
Ne yani, altı üstü askeriye. AYNEN.

Kızları aldıktan sonra arabada neşeli bir hava vardı.
‘’Biz şimdi gidiyoruz da, bize illa ki neden geldiğimizi, kim için geldiğimizi falan sorcaklar. Ne diyeceğiz?’’ Dedi Yıldız arkadan. Haklıydı. Sema durur mu? Yapıştırdı cevabı.
‘’Ay dert ettiğin şeye bak. Kartal timi bizi çağırdı diyeceğiz, başka ne diyeceğiz?’’ Dediğinde dönüp şöyle bi göz ucuyla baktım. Cidden demişti bunu.
‘’Mevzuya mı gidiyoruz, Sema? Valla adamlar kovar bizi, sakın öyle bir şey deme.’’ Dedim direksiyonu çevirirken.
‘’Varsa daha iyi bir fikrin, duymak isteriz canım.’ Dedi gözlerini kısıp hafifçe gülerken. Düşündüm. Saygı ve sevgi çerçevesi içerisinde konuşmamız gerekirdi.
‘’Binbaşı Barlas Karahan bizi davet etti.’’ Dedim basit bir şekilde.
‘’Bu mu şimdi?’’
‘’Hanımefendiye de laf beğendiremiyoruz.’’ Dedim.
‘’Hallederiz ya bir şekilde.’ Dedi Yıldız. Tabii, hallederiz ya.

Sonunda askeriyeye gelmiştik. Kocaman demirden bir kapısı vardı. İçeri girmek için özel kişi olmamız gerekiyormuş gibi bir his veriyordu. Kapıdan güvenlik bizi durdurduğunda, doğal olarak o soruyu yöneltti.
‘’Kime bakmıştınız?’’ Dedi bıyıklı, gözlüklü ve hafif bir kiloda olan adam.
‘’Binbaşı Barlas Karahan bizi davet etmişti, eğer sorun olmazsa girebilir miyiz?’’ Dedim. Barlas’ın ismini duyduğu an adamın yüzü ciddileşti ve dikleşti. Başını salladı.
‘’Elbette, buyurun.’’ Dedi ve arkadaki devasa büyüklükte olan ve üstü demir tellerle sarılı olan o kapı yavaşa açıldı. Adımlarım askeriyenin bahçesinde durdu ve şöyle bir etrafa bakınmamı sağladı.
Banklar ve ağaçlar vardı. Kocaman bir bina, yemekhane ve kalmak için odalar vardı. Ve tabii ki her yerde askerler vardı. Öylece etrafa bakınırken Yıldız’ın sesini duydum.
‘’Ee, şimdi ne yapacağız?’’ Dediği sırada karşımızda heybetli bir asker dikildi. Ama yüzü tanıdık bir asker. Üzerinde koyu yeşil üniforması vardı. Bu Kemal Kutlu’ydu. Şakağında olan derin yaradan hatırlamıştım.
‘’Hoş geldiniz.’’ Dedi hafif güler bir yüzle. ‘’Şu an Barlas komutanım müsait değil, isterseniz şöyle bankta oturtabilirsiniz. Bir ihtiyacınız olursa buradayım.’’ Dedi oldukça seviyeli bir ses tonuyla.
‘’Teşekkür ederiz, biz bekleriz.’’ Dedi Sema. Bir süre askeriyeyi inceledim. Burası babamın yabancı olmadığı yerlerdi. O da böyle üniformasını giyip, gece gündüz demeden, sıcak soğuk demeden işine koyulurdu. Buradaki askerlerde aynı öyleydi. Siyah postallarıyla sert adım ile birlikte güneşin altında beş dakika durmuyorlardı. Bahçenin görünen kısmında kocaman maket uçak vardı. Yanma Türk hava yolları yazıyordu.
Her yer yeşillikti. Çıkan rüzgar sonrasında yapraklar dans ederek huzurlu bir ses çıkarıyordu. Yazın habercisi olan renkli çiçekler göz önündeydi. Sema ve Yıldız kendi aralarında konuşurken ben etrafı izlemeye dalmıştım. Fakat görüş açıma, yüzüme vuran güneş ışığını kesecek kadar heybetli bir üniformalı girince, bakışlarımı kaldırıp gelen kişiye baktım.
Güneşin vurduğu buğday teni ve sert ela gözleri, daima çatık kaşları olan, üniformasındaki yıldızlarla dikkat çeken bir binbaşıydı. Yani Barlas Karahan. Bakışları bizim üzerimizdeydi.
‘’Hoşgeldiniz. Sıcakta beklemeyin, içeri geçelim isterseniz.’’ Dedi saygın bir ses tonuyla. Adama ayıp olmasın diye ayağa kalkmıştım.
‘’Elbette,’’ dedim bir elimle çantamın askısını sımsıkı tutarken. Askının zincirlerinin elimi acıttığını hissettim çünkü gereksiz yere sıkıca tutuyordum. Yıldız ve Sema da kabul edince askeriyenin içine doğru ilerledik. Önümüzde Barlas, arkasında biz, mevzuya gider gibi yürüyorduk. Yalnız, dışarıdan bir ördek sürüsü gibi göründüğümüze yemin edebilirdim. Adam dağ gibi, biz arkasında tavşan kuyruğu gibi kalıyorduk. Ama durum şu ki, kimsenin umurunda değildik, herkes kendi işini yapıyordu.
Askeriyenin içine girdiğimizde serin bir hava karşıladı bizi. Klimalar sağolsun. Ama klimanın soğukluğundan ziyade, buradaki komutanların, albayların, yarbayların soğukluğu daha da fazla hissediliyordu. Girişte kocaman bir Türk bayrağı vardı. Uzun koridordan yürürken yanımızdan geçenlerin hemen hemen hepsi Barlas’a selam verip hazır ol komutuna geçiyordu. Duvarlarda Türk bayrağı, istiklal marşı ve birkaç şiir yazılıydı. Sonunda bir odanın kapısında durduk. Barlas kapıyı açıp içeri girdiğinde eliyle nazikçe girmemiz için içeriyi gösterdi. Biz içeri girince kapıyı kapattı ve masasının başına geçti.
‘’Buyurun, oturun.’’ Dedi karşısındaki sandalyeleri göstererek. Bir süre odayı inceledim. Fakat dikkatimi çeken ilk şey, Barlas’ın hemen arkasındaki duvarda asılı duran, benim sergi için çizdiğim dev uçak resmî vardı. Şok olmuştum. Bir resime, bir ona baktım ve onun da beni izlediğini fark ettim. Bunun olacağın hiç düşünmemiştim ve şu an tarifsiz duygular yaşamıştım çünkü bunun olacağını hiç düşünmemiştim. İçimde mutluluk çığlıkları kopsa da dışım normal bir insan gibiydi. Yani umarım öyledir.
‘’Geldiğiniz için teşekkür ederim. Dünkü güzel ağırlama karşılıksız kalmamalıydı.’’ Dedi sesi odayı doldururken.
‘’Asıl biz teşekkür ederiz, tek gayemiz sizleri mutlu etmek. Bize hissettirdiğiniz gururun yanında bir hiç.’’ Dedi Sema. İlk defa ciddiyetini korumuştu. Yıldız da bunu fark etmiş olmalıydı. Barlas bunun karşısında sadece başını salladı. Sanırım uzun cümle kurması yasaktı. Tek tük cevaplar veriyordu. Bazen bizi duymadığını falan sanıyordum.
‘’Dürüst olmak gerekirse, bir asker için hayat nasıldır, zor mudur çok merak ederdim.’’ Dedi Yıldız hafif utangaç bir sesle tüm gözler ona döndüğünde biraz utanmıştı. Hatta bayağı bir utanmıştı. Barlas arkasına rahatça yaslanmışken kapı çaldı.
‘’Gir.’’ Binbaşı emri verince kapı açıldı ve gelen kişi önlüklüydü. Barlas’a bir baş selamı verdi, elinde çayların olduğu tepsi vardı. Bize doğru yaklaşıp çayları verdi. Üçümüz için.
‘’Teşekkürler,’’ dedikten sonra adam geri çekildi ve disiplinle Barlas’a baktı.
‘’Kolay gelsin.’’ Dedi Barlas .
‘’Sağol komutanım!’’ Dedi dedi ve hazır ol komutuna geçti. Daha sonra odadan ayrıldı. Barlas derin bir nefes aldı ve Yıldız’a baktı.
‘’Bir Türk askerine hiçbir şey zor değildir.’’ Dedi net bir şekilde. Ne güzel söylemişti.
‘’Peki, bu uçağı sürebilmek için ne kadar süre eğitim aldınız?’’ Dedi Sema bu sefer. Ben o sırada odayı inceliyordum. Ve yandaki kitaplıkta bir sürü kalın kitaplar olduğunu gördüm. Hepsini okumuş muydu? Masanın üzeri düzenliydi, sadece bir kalem ve bir Türk bayrağı vardı. Kalemin altındaki demir kısımda güzel bir el yazısı ile Binbaşı Barlas Karahan yazıyordu.
‘’Yedi yıl.’’ Dediğinde bakışlarım doğrudan onu buldu. Şaşkınlıkla ona baktım. Bu ‘yedi yıl’ derken, gözlerinden aldığı eğitimlerin ne kadar zor olduğu anlaşılıyordu. Çünkü bakışlarında tek bir duygu yoktu, sanki eğitimler, askerlerin tüm duygularını ve kalplerini yerinden söküp alıyordu. Bir süre sohbet ettik, daha doğrusu sadece biz konuştuk, o dinledi, biz sorduk, o cevapladı. Fakat şaşırtıcı bir şekilde, bana bir soru yöneltttiğinde ellerimin terlediğimi hissettim.
‘’Siz ne zamandır resim çiziyorsunuz, Firuze hanım?’’ Dedi. Gözlerini asla ayırmıyordu. Bu soruyu yöneltmesine şaşırmıştım, çünkü asla karşılıklı konuşmuyordu bile. Ses tonumu ayarlayıp cevap verdim.
‘’Çocukluğumdan beri.’’ Dedim. Sesim titremediği için kendimi tebrik ettim. Bu kadar heyecanlanmama ne gerek vardı? Bir süre sadece bana baktı, bakışları yüzümde gezindi ve daha sonra yavaşça başını salladı.
‘’Yeteneğiniz oradan geliyor belli ki.’’ Dedi. Sadece tebessüm ettim.
‘’Teşekkür ederim.’’ Dedim ve ben de gözlerimi ayırmadım ondan. Doğrudan ona baktığım sıra, Sema’nın sesini duyduk.
‘’Gerçekten çok güzel çiziyor.’’ Dedi gururlu bir anne gibi. Misafirlere kendi çocuğunu öven bir anne gibiydi. Benim kızım çok akıllı, dokuz aylıkken konuşmaya başladı abisi. İlk kelimesi kuantum fiziği oldu, de tam olsun benim canım Sema’m.
‘’Fark ettim.’’ Dedi bana bakmaya devam ederken. Daha fazla göz teması kuramayacaktım. Önüme döndüm ve çayımdan bir yudum aldım. Çay buz gibi olmuştu, yüzümü buruşturmamak için dişlerimi sıktım.
‘’Çay soğuduysa yenisini getirtebilirim.’’ Dedi birden. Şaşkınlıkla ona baktım. Bu adam iç sesimi falan mı duyuyordu?
‘’Yok, teşekkür ederim.’’ Dedim. Aynen Firuze, buz da koy soğuk içecek niyetine içersin. Zaten şekersizdi, zift gibi olduğu için zar zor iki yudum alabilmiştim. Uzanıp çayı önümdeki sehpaya koydum.
‘’Çayı pek sevmem zaten.’’ Dedim ve tekrar arkama yaslandım. Barlas kaşlarını kaldırıp başını usulca salladığında kızların bana bakışını gördüm. Yalanın batsın der gibi bakıyorlardı ama buradan çıkınca soracaktım ben onlara. Sabahtan beri tek kelime etmiyorlar ben konuşuyorum hokkabaz gibi. Ortam sessizleşince yine Sema’nın sesini duyduk. Kurtarıcımdı o benim.
‘’Biz yavaştan kalkalım o zaman.’’ Dedi çantasını koluna takarken. Daha sonra Yıldız ile birlikte zengin kalkışı yaptılar. Öylece otururken bana baktıkları için ben de kalktım yavaşça.
‘’Her şey için teşekkür ederiz, rahatsızlık verdiysek kusura bakmayın.’’ Dedi Yıldız.
‘’Ne demek.’’ Dedi sadece. Sema ve Yıldız odadan çıkarken ben de arkalarından gidiyordum ki, adımı söyleyen güçlü bir ses sayesinde olduğum yerde durdum.
‘’Firuze hanım,’’ dedi. Yine o ses tonuyla. Nefesimi verdim ve yavaşça arkamı döndüm. Bana bakıyordu. ‘’Biraz konuşabilir miyiz?’’ Dedi oldukça sakin bir sesle. Şu an her şey sakindi mesela, ama ben şu andan itibaren gergin hissediyordum. Neden benimle konuşsun ki? Ne konuşacak? Bir sıkıntı mı var da benimle konuşacak? Sema ve Yıldız arkadan kapıyı kapattığında içimden onlara sövmek istedim. Bu muydu arkadaşlık? Sattılar hemen.
İçimdeki bütün öfkeli ve kötü sesleri susturup oldukça sevimli bir şekilde cevap verdim. Ama pek sevimli olduğumu sanmıyorum şu an.
‘’Tabii,’’ dediğimde memnunmuş gibi başını salladı. Bir süre sessizlik oluştu.
‘’Ailenizden asker olan var mı?’’ Dedi birden. Bu sorusu karşısında afalladım. Aval aval suratına bakarken buldum kendimi.
‘’Neden sordunuz?’’ Dedim hafifçe kaşlarımı çatarak. Beklemeden verdi cevabını.
‘’Soyadınız tanıdık geldi.’’ Dedi. Soyadımı nereden biliyor klişeliği yapmayacaktım. Arkadaki tabloda deve kadar adım ve soyadım yazıyordu. Derin bir nefes aldım.
‘’Babam pilottu.’’ Dedim oldukça ciddi bir şekilde. Bunu duyunca bakışlarını sabit tutmaya çalıştı, yine bir tepki vermemişti ama şaşırmışsa benziyordu.
‘Adı Mehmet Yeldağ mıydı?’’ Dediğinde duraksadım. Nereden biliyordu? Babamı nereden tanıyordu? Kaşlarım gitgide çatılırken anlamaya çalışıyordum.
‘’Evet, nereden biliyorsunuz?’’ Dedim şaşkınlığımı gizlemeye çalışırken. Derin bir nefes aldı ve çekmecesini açıp bir kaseti alıp masanın üzerine bıraktı. Gözlerim kasetin üzerinde dolanırken onun ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Buradan pek bir şey görünmüyordu, sadece kasetin üzerindeki beyaz kağıdın üzerinde bir şeyler yazıyordu ama ne yazdığını göremiyordum. Barlas bilgisayarı açtı ve kaseti bilgisayarın sürücü yuvasını atı ve kaseti oraya yerleştirdi.
‘’Peki bu cümleler size bir şeyler çağrıştırıyor mu?’’ Dedi ve enter tuşuna basıp arkasına yaslandı. Kaset çalışmaya başlayınca içindeki sesler belli belirsiz duyulmaya başladı. Önce hışırtılar duyuldu, ses net değildi. Daha iyi duyabilmek için bilgisayara doğru yaklaştım. Ve kasetteki ses konuşmaya başladı. Ama bu ses, kalbimin teklemesine neden oldu. Tüm odağımı verip dinlemeye başladım.
‘’Görev 7 koduna geçti.’’ Dedi ve birkaç hışırtı sonrasında ses gelmeye devam etti. ‘’Hedefin güvenliği için tek koşul: kırmızı kanatların siyah noktalarla uyum içinde olması. Uğur böceği yere inerse, protokol başlar.’’ Sessizlik. Duyulan tek şey, kalbimin hızlı sesi. Bakışlarım tek bir noktaya dalarken, unuttuğum, ama bana hiç uzak olmayan, her şeyden yakın olan o ses, kulaklarımda çınlıyordu. Kalbim bu sesi yıllar sonra duymanın şokunu yaşarken, ellerim titremeye başlamıştı.
Bu benim babamın sesiydi.
Yutkundum sertçe. İçimde bir yerlerde yıllardır bir köşeye saklanan küçük Firuze, babasının sesini duyunca aniden ortaya çıktı. Uyuyan küçük Firuze uyandı. Unutmuştum babamın sesini. Ama şimdi onun sesini duydum. Yıllar sonra ilk defa sesindeki o benzeri olmayan güven duygusunu tekrar hissettim. Tatmayı özlediğim bir duyduydu bu. Sert bir duvara çarpmış gibi hissettim. Tarif edemediğim bir his vardı. Ama bas bas bağıran bir duygu, tüm parlaklığıyla kendini gösterdi.
Özlem…
Fazlasıyla özlem. Özlemiştim babamın sesini. Onun sesiyle uyanır, onun sesiyle uyurdum ben. Benim için en güzel ninni onun sesiydi. Saatlerce masal anlatsa bile sıkılmazdım. Çünkü huzur verirdi sesi, güven verirdi, sarıp sarmalardı beni.
Uğur böceği… babamla benim özel sembolümüzdü. Gözlerimin dolduğunu hissettim. Kulaklarımda küçük Firuze’nin uç uç uğur böceğim sesleri yankılandı yüksek sesle. Kafam eski anılara gitti. Her şey bulanıktı, sesler suyun altından geliyordu sanki. İçinde bulunduğum bu andan uçup gittim.
Babam bu kasetinde neden uğur böceğinden bahsetmişti? Neden bu kaset Barlas’taydı? Boğazıma yumru otururken onu yok etmek için yutkundum.
‘’İyi misiniz?’’ Diyen Barlas’ın sesi, içinde kaybolduğum düşüncelerden tutup çekti beni. Kafamın içi bir kördüğüm gibiydi. Bakışlarımı boşluktan alıp Barlas’a baktım. Merakla bana bakıyordu. Bir şey dememi bekliyordu. Ama dilim düğümlenmişti sanki. Gözlerimin içi sızlamaya başlayınca ağlamamak için gözlerimi sımsıkı yumdum. Babana söz verdin Firuze, ağlamayacaktın. Sözünü tut.
Derin bir nefes alıp gözlerimi açıp Barlas’a baktım.
‘’Bu kaset neden sizde?’’ Dedim. Ses tonum bir değişik çıkmıştı ama şu an buna takılacak durumda değildim.
‘’Bu bilgi de bizde kalsın, Firuze hanım.’’ Dedi ve bilgisayarın kaset yuvasını açıp kaseti içinden aldı. Kaset elindeyken üzerindeki yazıyı görmem, beni şoktan şoka soktu. Tam kaseti kaldırıyordu ki uzanıp elimle onu durdurdum. Ona temas etmemiştim ama anında durmuştu.
‘’Bir dakika,’’ dedim hızlıca. Kasetin üzerindeki beyaz kağıtta Kod_Firuze7 yazıyordu. Aldığım nefes yetersiz gelince sakin olmaya çalıştım. Neler oluyordu?
‘’Neden benim ismim yazıyor?’’ Dedim Barlas’a.
‘’Kızı olduğunuz içindir belki de.’’ Dedi. Dalga mı geçiyordu? Derin bir nefes alıp ellerimi saçlarımın arasından geçirdim.
Sisli bir rüzgar beni içine yutarken, orada babamın sesi yankılanıyordu. Ama bu sisli rüzgar, hiçbir şeyi görmememe neden oluyordu. Öğrenemiyordum bir şey, anlam veremiyordum. Babam on yedi yıl sonra karşıma çıkmıştı. Belki o burada değildi ama, sesi tüm hislerimi sarıp sarmalamıştı.
Tüm bunları ise bir binbaşından öğreniyordum.
Bu ne demek oluyordu?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

172okunma 37beğeni 15yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.