Kod: Firuze kitap kapağı

5. bölüm / 6

Kod: Firuze

5. Bölüm

Vaveyla Yazarı: Fülfül

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm

Bölüm şarkısı…
Yalın-Keşke

Firuze, bahçede oyun oynayan çocukları görünce koşarak oturduğu yerden ayrıldı. Hemen odasına gidip üstünü değiştirdi. Annesinden izin aldıktan sonra aşağı indi. Babası bir operasyona gittiği için uzun zamandır onu göremiyordu. Hasret, onu boğuyordu artık.

Küçük kalbi, babası olmadan eksik atıyordu sanki. Babası ise, ‘beni her özlediğinde gökyüzüne bak, belki beni görürsün’ demişti gitmeden. Firuze’nin bakışları her gün her saat her dakika gökyüzündeydi. Ama hiç babasını görmemişti.

Aşağıya indiğinde arkadaşlarını gördü. Mahallenin gülüydü, Firuze. Onu sevmeyen yoktu, birkaç çocuk dışında. Mahallede sürekli onun cırtlak sesi ve keyifli kahkahası yankılanırdı. Ama kimse de bundan rahatsız olmazdı.

Arkadaşı Melek Firuze’yi görünce gülümseyip yanına geldi.

“Firuze, hadi yakan top oynayalım!” Dedi neşeyle. Firuze anında kabul etti.

“Olur!” Dedi harfleri uzatarak. Boncuk gözleri top oynayan arkadaşlarını izledi. O da oynayabilirdi. Hemen gidip dahil oldu. İlk ortaya geçen o olmuştu. Arkadaşları topu sertçe ona atarken bütün toplardan sıyrılmayı başarmıştı. En yetenekli olduğu şeydi yakan top.

Uzaktan top geldiğinde havadan topu tuttu.

“Can!” Diye bağırdı. Oradan oraya koşuşturan minik bedeni nefes nefese kalmıştı. Önüne gelen sarı saçlarını minik elleriyle geriye atıyordu sürekli.

“Yan artık! Çok sıkıldım!” Dedi topu atan çocuklar. Firuze buna gülüşüyle karşılık verdi.

“Yanmam ki,” dedi omzunu silkerek. Cilveli gülüşü dudaklarından eksik olmuyordu. Bir can daha tuttuğunda arkadaşları isyan bayraklarını açmıştı.

“Ben oynamıyorum!” Deyip mızıkçılık yapan arkadaşları olunca Firuze’nin yüzü düştü.

“Tamam ya, gelin hadi devam edelim!” Dedi tek başına kalırken. Herkes tekrar toplandı, Firuze ortada tek kalmıştı. Toptan kaçmak için hazırlanıyordu ki, karşıdan babasının elini tutarak kahkahalarla gülen küçük bir kız çocuğu gördü. Kızın diğer elinde ise balon vardı. Babasına bir şeyler anlatıyor, babası ona gülüp öpücükler veriyordu.

Duraksadı Firuze.

Bir an tuhaf hissetti kendini. Çok özlemişti babasını.

Ne zamandır görmüyordu babasını? Bir hafta? İki hafta? Bir ay?

Çok uzun zaman olmuştu. Artık dayanamıyordu. Gökyüzünde de göremiyordu zaten. Korkuyordu artık onsuz. Babasıyla çiçek sulamayı özlemişti. Bir an içi sızladı.

Firuze onlara bakarken bakışları hep olduğu gibi tekrar gökyüzüne döndü. Başını kaldırdı ve gökyüzüne uzun uzun baktı. Yine yoktu. Neden yoktu?

Firuze gökyüzüne baktığı sıra, arkadaşları hile yaptı. Topu atan çocuk yakına geldi ve kollarında topladığı güçle topu çok sert bir şekilde Firuze’ye attı. Top Firuze’nin kafasına geldiğinde dengesini kaybetti ve olduğu gibi yere düştü. Yere düşerken ise kolunun üstüne düştüğü için kolu burkulmuştu ve canı çok acımıştı.

Akmaya hazır olan yaşlar yanaklarına hücum ettiğinde, birkaç saniye geçmeden hüngür hüngür ağladı kolunu tutarak. Yanında hiçbir arkadaşı gelmedi. Tek başına, kocaman sokağın ortasında yere çökmüş, kolunu tutarak hüngür hüngür ağlıyordu.

Gökyüzüne baktı yaşlar hızla akmaya devam ederken. Yanakları yine pembe pembe olmuştu. Minik burnunu çekti. Babasına ihtiyacı vardı şu an. O olsaydı kaldırır, kucağına alır, merhem sürerdi. Ya da kızını güldürürdü. Firuze daha çok ağladı. Ama bu sefer babasına olan özlemden ağladı. Zaten canını en çok yakan bu değil miydi? Kalbindeki eksiklik en çok acıtmaz mıydı insanın canını?

Öylece ağlamaya devam ederken bir çocuk geldi yanına. Yanında duran ayaklardan fark etmişti bunu. Hiç bakmadı bile. Dizlerini kendine çekip kollarını dizlerinin üstünde birleştirdi ve başını ise kollarının arasında kalan boşluğa gömdü.

Çocuk ağlayan minik kıza baktı. Saçları dağınık, kolları tozlu, mor tişörtünün arkası top izi olan bir kızdı.

Çocuk arkasına döndü.

“Kim attı bu topu?” Diye sordu sinirle. Ellerini yumruk yapmıştı. Çocuklar sessiz kaldı, hatta neredeyse hepsi koşarak uzaklaştı. Ama bu çocuğun onlara olan siniri fazlaydı. Onlara hesap sormalıydı. Ağlayan küçük kızın yanına çöktü.

“Top nerene geldi?” Diye sordu çocuk yavaşça. Firuze başını kaldırmadı.

“Kafama!” Dedi boğuk sesliyle. Ağlamaya devam ediyordu. Çocuk bu kadar ağlamadan sıkılmıştı.

“Tamam, ağlama artık. Hem o kadar acımamıştır, bir top sonuçta. Abartma.” Dedi çocuk. Firuze sinirlenmeye başlıyordu.

“Sus be ayı!” Diye bağırdı. Yanakları yaşlarla ıslanmıştı. Mavi gözleri buğulu bakıyordu. Yanakları pembeydi ve burnu akıyordu. Burnu çok fazla akmıştı. Çocuk afalladı. Kendisine ayı denmesini beklemiyordu.

“Ben büyüğünüm senin!”

“Hiş de bile! Bak, ben de büyüğüm. Biberon kullanmıyorum bile.” Dedi. Çocuk, kızın ç’leri söyleyemediğini duyunca gülmeden edemedi.

“Belli, daha konuşamıyorsun bile.” Firuze daha çok ağladı. Çığlık ata ata bağırıyordu. Çocuk yüzünü buruşturup geri çekildi. Kızın içinde flüt mü vardı? Nasıl bu kadar sesli ağlıyordu?

“Tamam, şaka. Ağlama yeter artık, başım şişti. Sulu göz!” Dedi. Firuze ayağa kalkıp ellerini yumruk yaptı.

“Ben sulu göz değilim! Ama sen ayısın! Ayı!” Diye bağırdı çocuğun suratına. O sırada camdan Nilüfer çıktı.

“Firuze, ne oldu?” Dedi. Kızının ağladığını görünce korkmuştu. Firuze ağlamadan geriye kalan hıçkırıklarıyla başını kaldırdı. Sümüklü burnunu çekti.

“Düştüm!” Dedi sinirle. Ama Firuze’yi çocuk sinirlendirmişti.

“Bir yerin acıyor mu? Gel eve, bakalım bir.” Dedi annesi sakin kalmaya çalışarak. Firuze bunu kabul etmişti. Ama yanında duran çocuğa baktıkça daha çok sinirleniyordu. Annesi camı kapatıp içeri girdiğinde çocuğa döndü. Islak gözleriyle baktı öylece çocuğa.

“Ayı!” Diye bağırdı ona tekrar. Gitmeden önce bunu yapmazsa gece rahat edemezdi. Çocuk kendisine ayı denilmesini sevmiyordu.

“Sulu Göz!” Diye karşılık verdi. Ama karşısında inatçı bir kız olduğunun farkında değildi.
“Ayı!”
“Sulu Göz!”

Baskından birkaç saat önce…

Okuduğum kitabın kapağını kapatıp koltuğun kenarına bıraktım. Okuduğumdan hiçbir şey anlamıyordum. Zihnimin şu an algı becerileri kapalıydı çünkü zihnimde şu an milyon tane düşünce vardı. Bugün benim adıma kayıtlı olan, babamın hazırladığı o operasyon günüydü. Operasyon hakkında bir bilgim yoktu. Tek bildiğim, bu operasyona Kartal timinin gidecek olmasıydı.
Barlas ile görüşmemizin ardından iki gün geçmişti. Muhtemelen şu an havada uçuyorlardı. Bu konu zihnimi sarıp sarmaladığı için başka şeylere karşı algım kapalıydı.
Şu an annemin evindeydim. Hafta sonu olduğu için yarın okul yoktu. Burada annemle vakit geçiriyordum. Daha doğrusu annem benimle vakit geçirmiyordu. Onun vakit geçirdiği şey elektrik süpürgesi ve toz beziydi. Yine bir elinde bez, bir elinde süpürge tüm odaları tek tek geziyordu.
Yardım için kaç kere yanına gitmiştim ama beni her seferinde geri yollamıştı. Kendisi benim yaptığım temizliği beğenmiyormuş da.
Mesela bir yerin tozunu alıyorum, arkama baktığımda annem sildiğim yerleri tekrar siliyor. Rahat etmiyor kadın, ben ne yapayım?
Süpürge sesi beynimi zonklatırken odaya Baran girdi. Yine suratı asıktı.
“Bu evde benim ders çalışmama izin verilmiyor!” Dedi yapay bir çığlıkla. Kapılara falan tutundu ve gözlerini kapattı. “Bayılacağım yemin ederim. Abla, ne bakıyorsun? Gelip tutsana beni!” Dedi. Bu çocuk tiyatro okumalıydı. İyi oyuncuydu. Parmağımı oynatmadan tepkisizce ona baktım. Bu çocuk salaktı.
“Ne tutacağım be? Düşersen düş. Uçurumdan düşüyor sanki.” Dedim kardeşime sevgi dolu bir şekilde. Gözlerini devirdi ve kendini yerlere bıraktı.
“İnsanlık bitmiş! Kardeşinim ben senin. Tanısan seversin aslında.” Dedi ciddi ciddi. Sonra arkadan annem geldi. Yerde Baran’ı görünce dudakları aralandı.
“Baran! Ne işin var senin yerlerde? Daha yeni sildim ben oraları!” Dedi öfke patlamasıyla. Baran anneme baktı çaresizce.
“Değil mi anne? Yerlerde ne işim var benim? Buna mı layığım ben?” Dedi kendini acındırarak. Annem elindeki toz beziyle Baran’ın sırtına vurdu.
“Kalk çabuk! Yine toz ettin her yeri. Yerleri sildim, niye basıyorsun?” Dediğinde Baran ofladı.
“Anne, ne yapayım, kapıdan kapıya mı atlayayım? Spider-man miyim ben?” Dedi. Yılda bir haklı olduğu zamanlardan biriydi. Annem uçmamızı bekliyordu yerleri sildiği zaman.
“Kalk dedim!” Dedi annem bir kez daha sırtına vurarak. Baran kalktı.
“Şiddete hayır, anneciğim.” Dedi ve kendini koltuğa bıraktı. Annem umursamadan diğer odaları temizlemeye gitti. Ben de yapacak bir şey bulamadığım için telefonuma bakmaya başladım. Bakacağım bir şey de yoktu. Boş boş sosyal medyada gezindim.
Baran tekrar odaya girdiğinde ayağında bir top vardı. Oralı olmadım ve çenemi elime dayayarak telefona bakmaya devam ettim.
“Messi, messi, messi…” diye koşuşturmaya başladı. Hâlâ oralı olmuyordum. “Messi durdu, baktı kaleye!” Dedi topu sürerek. Sakin olmam gerekiyordu. Bu çocuk sadece fiziksel olarak büyüyordu. Çok ciddiyim.
“Messi vurdu ve goool!” Diye bağırdı ve topu bana fırlattı. Top kafama çarpıp geri kucağıma düştüğünde telefonum koltuğa düşmüştü. Öldürücü bakışlar attım.
“Çocuk sen salak mısın?” Dedim ona bağırarak. “Topunu keserim bak.” Dedim yaşlılar gibi. Başıma top gelen yer zonkluyordu. Erkek kardeş beslemek zordu. Evde zor oluyordu. Ama siz bahçede veya daha büyük bir yerde beslerseniz bir zararı olmaz. Umursamadan eğilip topu aldım ve havaya dikip tüm gücümle Baran’a doğru vurdum. Fakat benim nizamsız vuruşum Baran’a değil de, televizyonun ankastresine gitti. Top ankastredeki bibloya çarptığında biblo olduğu gibi yere düştü ve saniyeler içinde parçalara ayrıldı.
Ayağımın ayarına tüküreyim.
Baran başını ellerinin arasına aldı.
“Aman Allah’ım, neler oluyor?” Dedi bağırarak. Benim masum ve pişmanlık dolu bakışlarım kırılan biblonun üstündeydi. Nasıl da parçalara ayrılmış zavallı…
Kapıda birden annem belirdi. Kırılan bibloyu görünce kaşları çatıldı.
“Kim yaptı bunu?” Dediğinde gözlerimi kaçırıp dudaklarımı ısırdım. Kim yapmış ya? Ne kadar ayıp.
“Yemin ederim ben yapmadım, ablam yaptı.” Dedi Baran anında beni satarak. Yola birlikte çıktığımız çocuğa bak. Zor gün dostu değildi bu. İyi gün dostuydu.
Annem bana baktı.
“Firuze?”
“Anne?”
“Kaç yaşında çocuklar oldunuz! Eşek kadarsınız yaptığınız şeye bak!” Dedi annem bizi azara çekerken. Baran halıyı inceliyordu. Ben de aynı şeyi yaptım. Halının desenlerini incelerken annemin adımı söylediğini duydum.
“Firuze, kalk temizle şuraları.” Dediğinde aniden ona baktım. Aval aval baktım yüzüne.
“Ya anne,”
“Ya anne yok, kalk hadi.” Baran’a baktım sinirle.
“Ama Baran yüzünden oldu.” Baran cık cıkladı.
“Benim en sevmediğim şey itiraftır.” Dedi işaret parmağını bana uzatarak. “Ne ayıp.” Dedi.
Dayaklıktı. İstemeye istemeye kalktım.
Paşalar gibi temizledim. Yirmi beş yaşına gelseniz de böyle şeyler olabiliyordu. Özellikle kafadan kırık bir erkek kardeşiniz varsa.

Kırık parçaları temizleme görevimi tamamlamıştım ama belim kopmuştu. Kendimi yaşlılar gibi koltukta bir elim belimde sızlanırken buldum. Hepsi Baran’ın suçuydu. Canım kardeşim.
Baran bana bakıp bakıp gülüyordu.
“Ne gülüyorsun be?” Dedim yüzümü buruşturarak. Daha çok güldü.
“Aferin, iyi iş çıkardın.” Dedi göz kırparak. Dilimi damağıma vurup göz devirdim. Tam yanımdaki yastığa uzanıp ona fırlatmaya yelteniyordum ki, aklıma az önce yaşananlar gelince elimi yavaşça geri çektim.
“Bence de,” dedi Baran başını sallayıp sırıtarak.

Günün çoğu bu şekilde geçmişti. Annem temizlik yapıyor, ben ise sürekli Baran ile kavga ediyordum. Artık hava kararmaya başlayınca eve gitmek için üstümü değiştim. Çiçeklerimi sulamam gerekiyordu, iki gündür susuz kalmışlardı.
Baran arkadaşlarıyla dışarı çıktığı için sadece anneme veda edebildim.
“Kızım, yarın hafta sonu zaten. Kalsaydın keşke.” Dedi annem maviş gözleri şefkate bürünürken. Gülümsedim ve eğilip sulu bir öpücük bıraktım yanağına.
“Gideyim çiçeklerimi sulayayım, yine gelirim annem.” Dedim. Pek razı olmadı ama başını büküp bana baktı.
“İyi madem, sen bilirsin güzel kızım. İstediğinde gelebilirsin.”
“Tabii gelirim,” dedim gülerek. “Baran manyağına selam söyle. Akşam yine kapıma dikilir ama.” Dedim oflayarak. Güldü bu halime.
“Hâlâ aynısınız. Küçüklük halin canlandı gözümde.” Dedi hafifçe gülümserken. Ben de gülümsedim.
Kapıya çıkıp ayakkabımı giyerken saçlarım önüme geldiği için daraldım. Gözümün önüne düşen saç tutamını üfleyerek geri ittim. Son kez annemi öpüp merdivenlerden indim.
“Kendine iyi bak, kızım.” Dediğini duydum annemin arkamdan.
“Bakarım!” Dedim harfleri uzatarak. Apartmandan çıkıp arabaya bindiğimde evimin yolunu tuttum. Müziğimi de açtım ve kendi kendime konser vererek yollardan aktım.
Fakat eve giderken bir anlık kararla aniden yolumu değiştirdim. Arabanın tekerleri gideceği yeri çok iyi bildiği için, kendimi sadece yola bıraktım.
Şehitliğe gidiyordum.
Babamın yanına gidiyordum. Bir anda beliren his, babama olan özlemimi yüzüme vurdu. İhtiyaç duyduğumu hissettim.
Arabam şehitliğin önünde durduğunda bir süre öylece bekledim.
Daha sonra arabadan indim ve bagajı açtım. Her zaman bagajda bulunan büyük su şişesini yanıma aldım. Adımlarım benden ayrı ilerliyormuş gibi, beni tek bir noktaya götürdü. Türk bayraklarıyla asılı olan şehitlerimizin arasındaki yollardan geçtim.
Ve sonra o ismin karşısında buldum kendimi.
Şehit Asker Mehmet Yeldağ.
Mezar taşının üstünde dalgalanan şanlı Türk bayrağına bakıp yavaşça gülümsedim. Babam oradaydı. Gururla gülümsedim ve daha da yaklaştım.
“Ben geldim, baba.” Dedim ve mezar taşına oturdum. Mezarlığa baktım. Toprağa baktım. Bir sürü çiçek ekmiştim ben buraya. Şimdi hepsi açmış, kocaman ve rengarenk olmuştu. Babam demek ki çok sevmişti. Bu yüzden bu kadar büyük ve renkli olmuşlardı. Elimi toprağın üzerine koydum ve yavaşça sıktım. Topraktaki küçük çakıl taşları avucuma batarken bunu umursamadım. Soğuktu toprak. Ama ben sanki babamın sıcacık elini tutuyormuşum gibi hissediyordum.
“Özledin mi beni? Çiçekler ne güzel açmış, sevdin mi?” Dedim. Sessizlik. Ama konuşmayı bırakmadım.
“Biliyor musun, balkonumdaki zambaklar açtı. Hem de en sevdiğimiz pembe zambaklar. Birazdan onları sulamaya gideceğim, ha ama merak etme selamını iletirim.” Dedim kocaman gülümserken. “Senin yaptığın rüzgar gülü de sürekli dönüyor. Hatırlıyor musun, bana bir keresinde ‘rüzgar gülü ne zaman çok hızlı dönerse baban seni çok özlemiş demektir’ demiştin. Çok hızlı dönüyor, baba. Beni çok mu özledin?” Dedim.
Sessizlik.
Ama gülümsemeye devam ettim çünkü o beni izliyordu. Gülümsememi severdi o. Hep gül derdi bana. Bu yüzden hep gülerdim.
“Bu arada bir sürü resim çiziyorum, geçen ay okulda sergi oldu ve ben F-16 uçağı çizdim. O kadar beğendiler ki baba. Ama bilmiyorlar ki ben o resmi seni düşünerek çizdim, bu yüzden bu kadar güzel oldu.” Dedim soğuk toprağı daha çok sıkarak. Başımı gökyüzüne kaldırıp derin bir nefes aldım. Sonra gözlerimi kapattım.
“Merak etme baba, sözümü tutuyorum, ağlamıyorum. Sadece seni hissetmek için gökyüzüne odaklandım.” Dedim hafif esen rüzgar bedenimden kayıp giderken. Kocaman bir nefes aldım.
“Bu arada, Baran iki hafta sonra üniversite sınavına girecek. Evet, o kadar büyüdü. Ama hâlâ küçük bir çocuk gibi. Bazen beni sinir ediyor baba, ama onu çok seviyorum. Sana o kadar çok benziyor ki… Bakışları, vücut yapısı, ses tonu.” Dedim bakışlarımı tekrar mezar taşına indirirken. Gülümsemeyi asla bırakmıyordum.
Derin bir nefes aldım. Bir süre daha konuştum burada kendi kendime. İlk başlarda buraya gelip kendi kendime konuşmam ve babamdan bir yanıt alamamam bir tokat gibi çarpıyordu yüzüme. Çok ağır geliyordu.
Ama babam beni hep dinliyordu ki zaten. Sadece cevap vermeyi bırakmıştı. Sonsuza dek. Ama ben asla konuşmayı bırakmıyordum. Çünkü ben küçükken babama bir şeyler anlattığımda tüm dikkatini bana verir, beni hayran hayran izlerken dinlemeyi asla bırakmazdı.
“Ben gideyim o zaman.” Dedim. Toprağı sıkan elim yavaşça gevşediğinde elimi geri çektim. Ve asıl ellerim şimdi üşüdü. Ellerini bırakmışım gibi hissetmiştim. “Ama yine geleceğim. Seni çok seviyorum. Papatyaların güzelliği kadar.” Dedim ve oturduğum soğuk mezar taşından kalktım. Yanımda getirdiğim su bidonunun kapağını açıp çiçekleri suladım.
Son kez babama ve Türk bayrağına bakıp buradan ayrıldım. Fakat tam şehitlikten çıkarken, elime bir uğur böceğinin konduğunu fark ettim.
Adımlarım yavaşladı ve sonra durdu. Gözlerimin odaklandığı bir şey vardı, kırmızı kanatlarıyla ve benekleriyle süslenen eşsiz güzellikteki bu güzel hayvandaydı. Parmağımda yavaşça yürüyerek hareket ederken en sıcak gülümsemem yüzüme yayıldı. Babam gitmeden önce bana görüşürüz demeye mi gelmişti? Beni buradan uğurluyor muydu?
Titreyen parmaklarımın üstünden asla ayrılmıyordu. Elimi yavaşça dudaklarıma yaklaştırdım. Yutkundum.
“Uç uç uğur böceği, annem sana terlik pabuç alacak…” diyerek mırıldandım ona doğru sessizce. Sonra duraksadım. Her bir zerresini inceledim parmağımdaki güzel canlının. Daha sonra yavaşça üfledim.
Kırmızı kanatlarını birbirine çarparak parmaklarımdan ayrıldı ve yavaşça yukarı doğru uçmaya başladı. Arkasından onu izlerken boğazımdaki yumruyu yok etmeye çalıştım.
“Görüşürüz baba,” dedim sessizce arkasından.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

71okunma 7beğeni 7yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.