1. bölüm / 6
Kod: FiruzeGİRİŞ
Bölümler 6Şu an: GİRİŞ
- 1 GİRİŞ2.394 kelime · Okuduğun bölüm
- 2 1. BÖLÜM Gökyüzü7.760 kelime
- 3 Uğur Böceği6.033 kelime
- 4 Kod: Firuze2.830 kelime
- 5 5. Bölüm2.333 kelime
- 6 Kalbin Yarası3.778 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hançer gibi keskin, çiçek gibi ince
Mavi gökyüzünde zerafetle süzülen, güçlü sesiyle Türk’ün gücünü ve kudretini temsil eden, kalbin sesini son ses duyuran F-16 uçağı tüm güzelliğiyle Türk’ün kalbinin baş köşesindeydi. Uçağın altındaki ay yıldız, izleyenlerin başının dimdik durup gökyüzüne bakmasını sağlardı. Asıl kahramanlar, Türk’ün gücünü herkese gösteren, hayatlarını hiçe sayıp tek amaçları bu kudretli sesin kalpleri titretmesi olan askerlerdi.
Binbaşı Barlas Karahan.
Yüzbaşı Tunga Alpsoy.
Üsteğmen Bahadır Sungur.
Üsteğmen Kemal Kutlu.
Teğmen Atlas Erdemir.
Yarbay Erhan Öztürk.
Kartal Timi.
Küçük boyuyla büyük koltuğa tırmanmaya çalışan Firuze’nin tek amacı babasının kollarının arasına girebilmekti. Gazetenin üzerinde gezinen gözleri küçük kızının bu çabasını gördüğünde gülmeye başladı ve tek hamlede bir kuş gibi hafiflikte olan kızını kucağına aldı. Adının simgesiymiş gibi firuze taşı rengindeki mavi gözleri hayranlıkla babasını izliyordu. Babası bu bakışlar karşılığında sadece gülümsedi. Firuze, babasının elindeki gazetede bir uçak resmi gördü. Henüz okuma yazma bilmiyordu ama gördüğü bu resim, onun dikkatini çekmeye yetmişti.
“Baba,” dedi meraklı sesiyle.
“Efendim kızım?” Dedi babası Firuze’nin yumuşak saçlarını okşarken.
“Hiç uçağa bindin mi? Nasıl bir şey? Kuş gibi mi uçuyor?” Dedi sorularını hızlıca yöneltirken. Babası sabırla bekledi ve sonra cevabını verdi.
“Bindim, kızım. Çok güzel bir şey, kuş gibi uçuyorsun. Kanatları kocaman ve bulutların arasından geçiyor.” Dedi. Babası zaten pilottu. Firuze dikkatle dinliyordu babasını. Ama kafası karışmıştı. Bulutların arasından nasıl geçiyordu?
“Bulutların arasında kaybolmuyor mu?” Dedi ince kaşlarını çatarak. Babası gülümsedi bu sorusuna.
“Hayır, kızım. Bulutların arasından çıktıktan sonra yolunu buluyor, uçak kaybolmaz. Her zaman gidecek bir yolu vardır.” Dedi. Firuze heyecanla dinliyordu. Arada kafası karışıyordu, ama kendince anlıyordu bir şeyler.
“Baba,” dedi bir kez daha ince ve meraklı sesiyle. Babası her zamanki gibi sabırla cevapladı.
“Efendim, Firuze’m?”
“Ben de uçağa binebilir miyim?”
“Tabii ki binebilirsin.”
“Düşmez miyim ama?” Dedi. Bir yandan korkuyordu ama bir yandan çok istiyordu. Gökyüzünden uçak geçtiğine başını kaldırır, hayran hayran havada süzülen uçağa bakıp el sallardı.
“Düşmezsin. Uçak çok güçlüdür, seni taşıyabilir.” Dedi babası güven veren sesiyle. Firuze bu cevap karşısında çok mutlu oldu. Birden babasının kollarının arasından sıyrılıp koltuktan aşağı atladı. Babası ne yapacağını bilmiyordu ve gazeteyi bırakıp kızını izlemeye başladı.
Firuze salonun ortasına koşup kollarını iki yana açıp koşmaya başladı. Aynı zamanda şen kahkahaları odayı dolduruyordu.
“Uçak böyle mi uçuyor, baba?” Dedi gülüşünün arasından. Babası da gülmeye başladı.
“Evet, kızım. Böyle uçuyor,” dedi gülümseyerek. Odaya Firuze’nin annesi girdi.
“Firuze, koşma. Terleyeceksin, hasta olursun bak sonra.” Dedi ama Firuze annesini duymuyordu bile.
“Bırak koşsun çocuk, pilot olacak benim kızım.” Dedi babası gururla. Annesi kollarını önünde bağlayıp güldü. Firuze ise evin içinde minik adımlarıyla koşmaya devam ediyordu.
Firuze çok severdi uçakları. Bazen bir kâğıt bir kalem alır, kendince uçak çizerdi. Boyardı o uçağı. Sonra babasına götürürdü, babası duvara asardı. Babasıyla birlikte uçağa binmeyi çok isterdi, hatta en büyük hayaliydi. Ama hiçbir zaman babasıyla birlikte uçamamıştı.
Rüyalarında uçardı hep. Bazen evde uçardı, kollarını iki yana açar koşuştururdu. Bazen ise uçurtma uçururdu. Ama her zaman gökyüzünde olmayı hayal ederdi. Belki bir gün olurdu, kim bilir…
Babası küçük kızını gülümseyerek izlerken aklına bir şey geldi ve sessizce odadan ayrıldı. Annesi Nilüfer ve Firuze odada yalnız kalmıştı.
“Sırtına havlu koyalım mı kızım? Terlemişsindir şimdi.” Dedi. Firuze koştuğu için ne dediğini bile anlamamıştı ama öylesine başını salladı annesine. Annesi memnuniyetle başını salladı.
“Mehmet, gelirken Firuze’ye havlu getirir misin?” Dedi Nilüfer. Cevap alamadı ama birkaç saniye içinde odaya Mehmet girdi. Ama elinde bir havlu değil, bir hediye paketi vardı. Bu parlak kırmızı hediye paketi Firuze’nin dikkatini çekmeye yetmişti. Firuze babasının elindeki hediye paketini görünce koşmayı bıraktı ve olduğu yerde durdu. Nefes nefese kalmıştı. Minik dudaklarının arasından verdiği hızlı nefesleri dizginlemeye çalıştı.
Firuze taşı renginde olan, mavi ve yeşil karışımlı gözleri hâlâ paketin üzerindeydi.
“Bu ne baba?” Dedi meraklı bir şekilde. Babası güldü bu haline. Bir anda dikkati dağılmıştı. Mehmet koltuğa oturdu.
“Gel bakalım.” Dedi kızını yanına çağırarak. Firuze hemen tıpış tıpış gitti babasının yanına minik adımlarla. Mehmet kırmızı hediye paketini Firuze’ye verdi. Firuze küçük elleriyle paketi tuttu ve babasına baktı.
“Açayım mı?”
“Aç.”
Paketin üst yapışkan kısmını yırtarak heyecanla açtığında, paketin içinden çıkan şeyin bir maket uçak olduğunu gördü. Koyu yeşil bir uçaktı. Köşesinde ay yıldız vardı. Firuze şaşkınlık ve mutlulukla baktı maket uçağa. İnceledi uzun uzun. Gözlerindeki ışıltıyı gören babası için hayat daha güzel bir yere dönüşmüştü. Her bir detayına hayran kalmıştı Firuze. Sonra heyecanla babasına baktı. Çok mutluydu.
“Bu benim mi? Benim de mi uçağım olacak?” Dedi ince sesiyle. Babası başını salladı.
“Evet, Firuze’m. Senin. İstediğin gibi sürebilirsin uçağını.” Dedi. Firuze’nin dudaklarından tiz bir çığlık sesi çıktı ve mutlulukla kendi etrafında dönmeye başladı. Evin içinde maket uçağıyla birlikte koşturup durdu. Ne yorulmak, ne terlemek ne de hasta olmak aklına gelmişti. Kalbi pıt pıt atıyordu. Nilüfer bu görüntüyü gülerek izledi ve sonra Mehmet’in yanına oturdu.
“Çok mutlu oldu. Hiç unutmaz bu hediyeyi.” Dedi eşine sevgi dolu bakarken. Bir şekilde hayran bırakıyordu Mehmet kendisine. Mavi gözleri sadece eşine ve kızına bakarken bu kadar yumuşaktı. Dev gibi cüssesi vardı, ama ailesine dağ olurdu. Koruma olurdu. Kolunu Nilüfer’in omzuna atıp kendine çekti. Saçlarının arasına bir öpücük kondurdu.
“Yeter ki mutlu olsun. Her şeyi yaparım sizin için.” Dedi. Nilüfer’in konuşmasına fırsat vermeden Firuze girdi içeri koşarak.
“Baba, bak!” Dedi çığlığıyla. “Senin gibi sürüyorum! Hiç düşmüyor.” Dedi mutlulukla. Annesi ve babası güldü.
“Aferin benim kızıma. Babasından da iyi sürüyor benim kızım.” Dedi Mehmet gururlu gururlu. Firuze, zaten büyük olan mavi gözlerini daha da büyüterek baktı babasına.
“Gerçekten mi?” Dedi.
“Evet,”
Firuze yine gülmeye başladı. Sonra koştu ve boyundan büyük olan koltuğa çıkmaya çalıştı. Uçağını sımsıkı tutuyordu düşmesin diye. Koltuğa çıkmayı başardı ve annesi ile babasının arasına girdi. Ağzıyla uçak sesi yapmaya devam ederken uçağı başının üstünde uçuruyordu.
Yaşı küçük olsa bile, ay yıldızın her zaman yukarıda olacağını bilirdi.
Babası bunu öğretmişti.
✈️
Fırça, tuvalin üzerinde dans ederken gözlerim çizdiğim resimin gökyüzüne dalmıştı. Masmavi, kuşların olduğu, küçük çocukların uçurtma uçurduğu o gökyüzüne bakakaldım. Sonra fırçamın ucunu başka bir renge daldırıp tuvale yaklaştım. Gökyüzünün kenarına renkli bir uçurtma çizdim. Ve bir an ruhumun da o uçurtma gibi uçtuğunu, beni mutlu hissettirdiğini anladım. Çünkü çizmek benim kurtarıcımdı. Çizerek rahatlardım, çizerek gülerdim, çizerek ağlardım. İçimdeki çığlıkları veya kahkahaları hep resme dökerdim. Benim sözlerim birkaç fırçanın veya birkaç kalemin çizdikleriydi.
Ben Firuze Yeldağ. Büyümüştüm ve resim öğretmeni olmuştum. Belki küçüklük hayalim değildi ama gençlik hayalimdi ve bu hayalimi gerçekleştirmiştim. Okuldaki tek resim öğretmeniydim. Kendi atölyem vardı ve şimdi atölyemde, Barış Manço dinleyerek resim çiziyordum. Terapi yöntemiydi bu. Dersim yoktu ve kafamı dinleyebiliyordum. Belirli şeylerlen hoşlanırdım. Resim, müzik ve uçaklar. Uçakların benim kalbimde özel bir yeri vardı.
Gökyüzünü severdim bir de. Mavi, kuşların ve uçakların özgürce uçtuğu gökyüzünü. Ay ve yıldızın gökyüzünün süsü olmasını severdim.
Sessiz sakin atölyemde resmimin içinde kaybolurken fazlasıyla huzurlu hissediyordum.
Ama bu kafa dinleme işi biraz kısa sürmüştü. Telefonum çaldığında arkada çalan Barış Manço’nun şarkısı kesildi. Fırçayı bir kenara bırakıp telefonuma uzandım ve arayan kişinin Sema olduğunu gördüm. Sema okuldaki müzik öğretmeniydi. Bazen resim yaparken Barış Manço değil de onu dinlerdim. İnsan radyomdu o benim.
“Efendim?” Dedim tuvali şövalyeye koyup uzaktan izlerken.
“Dersim boş, canım. Senin şu sergi için çizdiğin tuval bitti mi? Bittiyse getir aşağı, hazırlayalım sergiyi.” Dedi her zamanki enerjik sesiyle. Bir elimi belime koyup uzun uzun düşünmeye başladım. Haftaya okulun sergisi vardı. Konu havacılıktı.
“Daha bitmedi. Birkaç küçük ayrıntı var.” Dedim atölyemde yürürken.
“Yardım edebilirim diyeceğim de, resmin bozulmasını istemiyorsan benden pek bir şey isteme.” Dediğinde gülümsedim.
“Sen müzikten devam. Bir ara gel de şarkıların eşliğinde bitirelim şu resmi.” Dedim çizdiğim resimlere bakarken. Ve bir uçak resmine denk geldim. Olduğum yerde durdum. Uçup gitmiştim bir an.
“Yeter ki iste. Ama bugün olmaz, boğazım ağrıyor.” Dediğinde bir süre sessiz kaldım. “Neyse canım, müdür çağırıyor, ararım ben seni. Görüşürüz.” Dedi. Gözlerimi hâlâ uçak resiminden alamamıştım.
“Görüşürüz,” dedim sadece ve telefonu cebime koyup gördüğüm kağıdı elime alıp çizdiğim uçağı inceledim. Uçaklar benim için çok önemliydi. Babamla hep uçaklardan konuşurduk. Büyüyünce pilot olacak benim kızım, derdi hep. Pilot olamamıştım ama uçakları çizmeyi öğrenmiştim. Küçükken hayrandım uçaklara. Bu yüzden bu resimi görünce duraksamıştım. Belli belirsiz bir gülümsemeyle kağıdı tekrar yerine koydum.
Tam arkamı dönüp gidecekken uzaklardan güçlü bir ses duydum. Ama sıradan bir ses değildi bu. Ses yaklaştıkça sesin gücü de arttı. Bir dakika… Yoksa bu?
Koşarak pencerenin önüne geçip camı açtım. Gökyüzüne heyecanla ve meraklı bir şekilde bakarken uzaklardan gördüğüm uçak kalbimin hızlı atmasını sağladı. Ama bu savaş uçağıydı. Bu bir SoloTürk, F-16 uçağıydı… Sertçe yutkunup boğazımı ıslattım. Uçak uzaklardan hızlıca yaklaşırken, verdiği dehşet derece ses tüylerimi diken diken etmeye yetmişti. Uçak yaklaştığında birden pilot, uçağı ters döndürüp şov yaptı ve uçak tam okulun üzerinden geçerken sesi tüm şehri kaplayacak derece güçlü bir sesti. Bu ses beni gülümsetti ve beni hiç olmadığım kadar güçlü hissettirdi. Harika bir sesti bu. Türk’ün en sevdiği özgürlük sesiydi bu.
Uçağın arkasında bıraktığı beyaz dumanlar gökyüzünün mavisiyle karışmıştı. Uçak o kadar hızlıydı ki, okulun üstünden geçmesi yalnızca iki saniye sürmüştü. Çok gururlu hissediyordum. Ellerim pencerenin kenarlarına sıkıca tutunmuş, gözlerim gökyüzünden ayrılmıyordu. Gülümsemem ise hiç silinmiyordu.
Arkama dönüp çizmiş olduğum uçak resimine baktım ve daha çok gülümsedim. “Duydun mu baba?” Dedim heyecanlı bir şekilde. “Ne kadar güçlüler, değil mi?” Dedim sanki babam buradaymış gibi. Pencerenin arasından esen ılık rüzgar saçlarımın arasında dolaşırken derin bir nefes aldım ve tekrar gökyüzüne baktım. Babam oradaydı. O kesinlikle görmüştür bu uçağı.
Sergi için hazırladığım büyük tabloyu dolabımdan çıkardım ve inceledim. Bir uçak çizimiydi. Sergi zaten uçaklarla ve havacılıkla ilgiliydi. Hatta birkaç pilot bile gelecekti ve bu yüzden müdür her şeyin kusursuz olmasını istiyordu. Babam gibi pilotların geleceğini bilmek beni hem duygulandırıyor, hem de gururlandırıyordu. Büyük tuvali şövalyeye yasladım ve elime büyük bir palet aldım. Uçağı çizmiştim. Geriye kalan, F-16 uçağının altında kalan ay yıldızı çizmekti. Bunun için uygun fırçayı aldım ve sarı renge batırdım. Bu uçağın en sevdiğim kısımlarından biriydi. Sarı ve siyahın güçlü uyumu karşısında görünen ay yıldız. Babamın da üniforması böyleydi. O kocaman bir adamdı. Ben küçüktüm diye değil, gerçekten tam bir askerdi. Omuzları o kadar genişti ki beni omzuna aldığında hiçbir zaman düşme korkusu yaşamazdım. Boyu çok uzundu, onunla sadece oturduğunda aynı boyda olabiliyordum. Onun da gözleri maviydi, ama her zaman sert bakışları vardı. Sadece bana ve anneme bakarken yumuşardı bakışları.
Düşüncelere dalıp giderken uçağın altında görünen ay yıldızı çizmiştim bile. Geriye kalan sadece arka plandaki gökyüzünü boyamaktı. Canlı bir mavi rengi aldım ve içimden nasıl geliyorsa o şekilde boyadım. Kendimi resme bıraktım.
Bazen resim beni çiziyordu, resim beni şekillendiriyordu. Ben resmi değil.
Birden kapım çalınıp açıldığında arkamı döndüm ve gelen kişinin bir öğrencim olduğunu gördüm. Beşinci sınıftaydı. Onu görünce şaşırdım çünkü ders saatiydi.
“Melike, senin ne işin var burada?” Dedim ama Melike çizdiğim resme bakarken dalıp gitmişti. Soruma cevap vermeden resmime bakmaya devam etti.
“Öğretmenim, bunu siz mi çizdiniz?” Dedi ağzı açık kalırken.
“Evet,”
“Gerçek gibi. Sanki orada gerçekten bir uçak varmış gibi.” Dedi tam yanıma gelirken. Gülümsedim ve pembe yanaklarını okşadım.
“Eğer bir resmi kalbinle, hislerinle yaparsan, o resim her şeyden daha gerçek olur.” Dedim. Bu cümlem onun kafasını karıştırmıştı. Kaşlarını çatıp başını kaldırdı ve bana baktı.
“Kalbimle mi? Ama kalbim benim içimde, nasıl yapayım ki?” Dedi düşünceli bir tavırla. Haklıydı çocuk, çok edebi konuşmuştum ona göre.
“Resim çizerken kalbin sana ne yapman gerektiğini söyler, Melikeciğim. Bunu ileride anlayacaksın.” Dedim resime bakarken. Başını salladı yavaşça.
“Sanırım anladım, öğretmenim.” Dediğinde ben de başımı salladım. Kendine göre anlamıştı bir şeyler.
“Güzel. Senin dersin yok mu bakalım? Hadi, derse.” Dedim. Memnuniyetsiz bir ifade takındı.
“Derse gitmek istemiyorum, resim çizmek istiyorum.” Dedi omuz silkerek.
“Tamam, şöyle yapalım. Şimdi dersine git, teneffüste tekrar gel, birlikte resim yapalım, olur mu?” Dedim ve bunu hemen kabul etti. Hevesli bir şekilde başını sallayıp atölyeden çıktı. Derin bir nefes verdim ve pencereden dışarı baktım.
Paydos saati gelmişti. Çantamı ve telefonumu alıp okuldan çıktım. Arabama bindiğimde annemin evinin yolunu tuttum. Onu yalnız bırakmak istemiyordum. Erkek kardeşim de vardı ama yine de sürekli yanlarında olmak istiyordum. İş çıkışı olduğu için trafik çok fazlaydı. Çanakkale trafiği çok öldürmese de, bazen sarsıyordu. Özellikle hava sıcaksa. Radyoya uzanıp bir şarkı açtım.
Sezen Aksu- Firuze çalmaya başlayınca dudaklarım usulca yukarı kıvrıldı. Seviyordum bu şarkıyı. İsmimi de seviyordum. Babam koymuş bu ismi bana. Gökyüzü bakışlı olayım diye.
Annemin evinin önüne arabayı park edip apartmandan içeri geldim. Kapıyı çaldığım gibi kapıyı açan erkek kardeşim, Baran oldu. Kendisi ergenlik döneminde olan huysuz bir çocuktu ama bazen beni güldürüyordu. On yedi yaşındaydı ve yaklaşık bir ay sonra üniversite sınavına girecekti.
“Tanıyamadım hanımefendi? Kime bakmıştınız?” Dedi kaşlarını çatıp. Gözlerimi devirip içeri girmeye çalıştım ama önümde durdu. Bakışlarımı gözlerine diktim. Mavi gözlüydü, yapılı bedeniyle babama çok benziyordu. Ama daha çok anneme benziyordu Baran.
“Baran, boş yapma ablacığım, çekil hadi.” Dedim uğraşmak istemeyen bir tavırla.
“Şifreyi ver, öyle gir.” Dedi. Çarpacaktım şimdi. Arkadan annemin sesi geldi.
“Baran, hâlâ küçük çocuk gibisin! Gel şuraya.” Dedi bağırarak. Bakışlarımla kapak olsun deyip içeri girdim ve annemle karşılaştım.
“Hoş geldin, kızım.” Dedi ve yanıma gelip sarıldı. Kokusunu içime çekip sıkıca sarıldım.
“Hoş buldum annem. Allah yardımcın olsun, sen bu çocukla nasıl yaşıyorsun?” Dedim çantamı vestiyere bırakırken. Baran yüzünü buruşturdu. Annem ise gülmeye başlamıştı.
“Ne komik ne komik. İyi ki bir öğretmen oldun, sanırsın Einstein. Senin salya sümük ağladığın günleri hatırlıyorum, haberin olsun.” Dedi göz kırparak.
“En azından ben küçükken öyleydim. Sen hâlâ öylesin.” Dedim ve bir kahkaha attım.
“Yavrum geç içeri dinlen. Baran, uğraşma oğlum sen de. Aç mısın kızım?” Dedi annem. Uzanıp ellerini tuttum ve bir öpücük kondurdum.
“Senin güzel yemeklerini yiyeceksem tabii ki açım.” Dedim ve annem de gülümseyerek mutfağa geçti.
“Gel bakalım.” Dedi ve ben de bir kedi yavrusu gibi peşinden gittim.
“Anca ye zaten.” Dedi Baran. Dilimi damağıma vurup eğildim ve yerden bir terlik alıp onu nişan alıp fırlattım ama terlikten kaçmayı başardı ve sonra bir kahkaha attı.
“Bu konuda annemin eline su dökemezsin.” Dedi ve gülerek mutfağa geçti. Annemin güzel yemeklerinin kokusu burnuma geldiğinde huzuru iliklerime kadar hissettim. Her zaman lezzetli kokardı bu mutfak. Küçüklüğümden beri. Annem tabağıma köfte, pilav ve salata koyduğunda midemdeki sesler açlığımın kanıtıydı. Pilavdan bir kaşık alıyordum ki Baran’ın cümlesi duraksamama neden oldu.
“Yarın SoloTürk gösterisi varmış.” Dedi telefonundan bir haber başlığı okurken. Kalbim heyecanla atmaya başladığı an annemle göz göze geldik. Annemin bakışları buruktu. Baran ise bana baktığında gözlerinde çözemediğim bir ifade gördüm.
Hepimizin aklına babam gelmişti. Annem sandalyeye oturdu. Baran hâlâ bana bakıyordu. O babamı beş yaşına kadar görmüştü. Beş yaşında şehitlik nedir, öğrenmişti. Hem de babasından. Yutkundum ve kaşığı tekrar tabağa koydum.
“Gidelim mi?” Dedi Baran masum bir sesle. Demek ki bu sabah uçan uçak yarınki gösterinin provasıydı.
“Gidelim, ablacığım.” Dediğimde gözlerindeki mutluluk aniden kendini gösterdi. İçimde beliren heyecan ise babamın adını sayıklıyordu sanki. O uçağı süren kişinin babam olduğunu hayal etmek, duygulanmama neden oldu. Ama hayır, güçlü kalacaktım.
Şehit çocuklarıydık biz, bize güçlü olmak yakışırdı.
Bölüm etkileşimi
