Kod: Firuze kitap kapağı

6. bölüm / 6

Kod: Firuze

Kalbin Yarası

Vaveyla Yazarı: Fülfül

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Kalbin Yarası

Baskın saati;

“Anne?”

“Efendim, kızım?”

“Prensesler hiş ağlar mı?” Dedi Firuze. Gecenin bir saati, annesinin koynuna girmiş, uyumamak için yemin etmiş gibi hiç susmadan konuşuyordu. Babasının görevde olduğunu bir günü daha birlikte atlatmışlardı.

Nilüfer’in uykusu gelmişti ama kızı uyumasına izin vermiyordu.

“Ağlar tabii. Sonuçta onlar da insan.” Dedi. Firuze fal taşı gibi açık olan gözlerini odanın her yerinde gezdirdi.

“Ama babam bana prensesler ağlamaz demişti.” Dedi. Küçük parmağına sarı saçını dolamış, onunla oynuyordu bir yandan. Nilüfer gülümsedi.

“Onun prensesi sensin, bu yüzden senin ağlamanı istemiyor.” Dediğince Firuze’nin dudakları kıvrıldı.

“Gerşekten mi?” Dedi ince sesiyle. Bacaklarını bir sağa bir sola salladı heyecanla. Nilüfer güldü küçük kızının bu heyecanına.

“Gerçekten. Onun kalbinin tahtındasın sen.” Dedi. Firuze duraksadı.

“Tahta mı?”

“Taht.”

“O ne demek?”

“Yani onun kalbinin baş köşesinde yer alıyorsun.” Dedi. Firuze kendince bir şeyler anlayınca cilveyle gülümsedi.

“Hep orada olur muyum peki?” Dedi.

“Tabii ki.” Daha çok güldü. Nilüfer’in gözleri kapanıyordu artık.

“Hadi kızım, uyku vakti.”

“Ya ama ya…” diye mızmızlandı yüzünü buruşturarak.

“Kızım saat üç.”

“Ne olur ki? Belki babam gelir.” Dedi. Nilüfer kızının neden uyumadığını anlamıştı. Babasını bekliyordu.

“Ama uyursan babanla rüyalarda buluşursunuz belki.” Dedi Nilüfer. Omuz silkti Firuze.

“Rüyalarda ona sarılınca hemen kayboluyor. Ben ona gerşekten sarılmak istiyorum.” Dedi. Baba krizi tutmuştu yine. Onun en yakın arkadaşı babasıydı. Mahallede bir sürü arkadaşı vardı ama hiçbiri babasıyla oynadığı oyunun zevkini vermiyordu.

Babası olmadan uyuyunca sanki uykusuz kalıyordu. Kalbi daha hızlı atıyordu. Ama asker kızıydı, Firuze. Babası olmadan yaşamayı hem çok iyi bilir, hem de hiç bilmemiş gibi davranırdı.

“Babayı özlediğimizde ne yapıyorduk?” Dedi Nilüfer sakin ve hatırlatıcı bir ses tonuyla. Firuze ne yapmasını gerektiğini çok iyi biliyordu.

“Elimizi kalbimize koyuyorduk.”

“Sonra?”

“Gözlerimizi kapatıp ona en iyi dileklerimizi yolluyorduk. Uğur böcekleriyle.” Dedi tane tane.

“Hadi yapalım o zaman.” Dediğinde annesiyle birlikte dediklerini yaptılar. Firuze minik elini pıt pıt atan kalbinin üzerine koydu ve gözlerini kapattı. İçinden kendi kendine konuştu. ‘Baba, uğur böcekleriyle sana sevgimi gönderiyorum. Dikkatli uş, tamam mı? Ama uşmayı bırakınca hemen gel, şişek dikelim. Sonra da resim şizelim, sonra da…” derken birden uyuyakaldı. Bunu yaptığı an içine huzur dolmuştu. Annesiyle bulmuşlardı bu yöntemi. En özledikleri zamanda yapıyorlardı. Aslında Firuze her zaman yapardı bunu. Özellikle ihtiyacı olduğunda.

Çünkü babasına hep ihtiyaç duyuyordu, onsuz eksik kalıyordu.

GÜNÜMÜZ.

Evimin önünde durdum. Arabadan inmeden önce yolcu koltuğuna bıraktığım kol çantamı ve telefonumu aldım. Daha sonra arabadan indim ve derin bir nefes aldım. Hava pek açık değildi. Hafif bulutluydu. Daha fazla beklemeden apartmana girdim. Merdivenlerden çıkarken şu an yapmak istediğim tek şeyin kendimi yatağıma bırakmak olduğunu düşündüm. Ha bir de çiçekleri sulamak. Onlar kuraldı zaten. Hem bu sefer babamın selamını da getirmiştim pembe zambaklarıma. Islık çala çala giderken bir yandan elimde tuttuğum çantamı sağa sola sallıyordum. Şu bozuk asansörün ne zaman yapılacağına dair hiçbir fikrim yoktu.
Sayın yetkililer, bunu önemle arz ederim, malum sekiz tane ciğerimiz yok, yoruluyoruz yani!
En sonunda evimin katına geldim nefes nefese bir şekilde. Tam kapımın önünde durup ayakkabılarımı çıkarıyordum ki, bir şey fark ettim.
Kapım aralıktı. Kaşlarımı çattım yavaşça. Kesin Baran geldi ve yine böyle saçma sapan hareketler yapıyordu.
“Kaç kere dedim sana şu kapıyı açık bırakma diye,” diyerek söylendim ve aralık olan kapıyı tamamıyla açtım. Fakat gördüğüm görüntü, duvara çarpmış gibi bir etki yarattı bende. Olduğum yerde durdum.
Dağıtılmış olan evime baktım. Kaşlarım son derece çatıkken, kapının yanındaki ayakkabılığın devrilmiş olduğunu ve içindeki ayakkabılarımın farklı yerlere savrulduğunu gördüm. Hemen karşıda duran boydan aynamın parçalandığını ve cam parçalarının yerde dağılmış bir şekilde olduğunu gördüm. Askılıktaki çantalarım, kabanlarım, farklı yerlere fırlatılmıştı. Halım bile düzgün değildi. Çamur izleri vardı ve yamuk yumuktu.
Evde korkunç bir sessizlik hakimdi. İçini titreten türden. Duyulan tek ses, benim hızlı kalp atışlarımdı.
Yutkundum sertçe. Biri evime girmişti. Bunca şey kendiliğinden olmayacağına göre. Farkında olmadan elimdeki çanta yere düştü. Yavaş adımlarla ilerledim. Oturma odasına geçtim ve gördüğüm görüntüyle bir şok daha yaşadım. Koltuklar ters dönmüş, yastıklar her yerdeydi. Perdelerim bile sökülmüştü. Artık ellerim titremeye başlarken neler olduğunu anlamaya çalışıyordum ama zihnim kilitli gibiydi. Hiçbir şey düşünemiyordum.
Bunları kim, neden yapmıştı? Hızlı adımlarla balkonuma doğru ilerledim. Fakat kapının ardında gördüklerim, vücudumun buz kesmesine neden oldu. Enseme bir ağrı girdiğinde, dudaklarım aralandı.
Çiçeklerim koparılmıştı. Saksıdaki topraklar savrulmuştu. Babamın selamını vereceğim o pembe zambaktan geriye kalan, koparılan cansız yapraklardı.
Sanki kalbimdeki çiçeğin yaprakları koparılmış gibi hissettiğimde, farkında olmadan bir damla göz yaşının yanaklarımdan süzüldüğünü hissettim. Yutkunamadım, zira bir yumru yerleşmişti boğazıma. Alev topu gibi yakıyordu orayı.
Her gün özenle baktığım çiçeklerim artık yerinde değildi. Koleksiyon yaptığım mumlar kırılmıştı. Fakat kalbime bıçak saplanmış hissini veren şeyi gördüğümde artık dayanamadım. Babamın yapıp bana verdiği rüzgar gülünü yırtmışlardı. Renkli kağıt parçaları balkonumun her yerindeydi. Onlar belki sadece renkli bir kağıt parçasıydı. Ama benim içimi aydınlatan, bana renk veren onlardı. Şimdi ne olacaktı?
Özür dilerim baba. Koruyamadım çiçeklerimi. Rüzgar gülümü…
Başımda şimşekler çakarken bu anın gerçek olmamasını diledim. Bu lütfen sadece bir kabus olsun.
Odama doğru ilerledim sendeleye sendeleye. Duvarları tutuyordum. Koridorda bile çamur izleri vardı.
Odamın önünde durduğumda, dayanılmaz derecede berbat bir his kapladı bedenimi.
Öyle bir histi ki bu, zehirledikçe zehirledi bedenimi. Saçımdan tırnaklarıma kadar titreme geldi tüm vücuduma.
Çünkü gördüğüm bu son şey, bana aldığım nefesleri zehir olarak verdi. Zehir soludum dakikalarca.
Yerde kırık çerçevenin ardında kalan babam ile benim olduğum fotoğraf vardı.
Yerde.
Benim camı çizilmesin diye özene bezene baktığım o çerçeve şu an yerde kırık bir haldeydi.
Dağıtılan odam umurumda değildi. Bakmadım bile. Bakış açımda olan tek şey camı kırılmış çerçeveydi. Yaklaştıkça çerçevenin içindeki fotoğrafın da yırtılmış olduğunu gördüm.
Titrek nefeslerim bana ilk defa bu kadar nefes almayı zorlaştırıyordu.
Boğazımda dikenli tel sarılıydı ve nefes almamı engelliyordu. Kara delik gibi içine yutmuştu beni. Batıyordu her yerime. Ama en çok kalbime.
Yerdeki çerçevenin yanında durdum ve eğildim. Çünkü dizlerim artık beni taşıyamıyordu. Titreyen ellerim yavaşça fotoğrafa doğru gitti. Parmaklarım sızlıyordu. Uzanıp yırtılan fotoğrafı tuttum parmaklarımın arasında. Babamın gülen yüzü ikiye bölünmüştü. Benim küçüklüğümün üzerinde ise çamur vardı. Kulaklarımda sadece kalp atış sesleri vardı. Ama bu daha çok çınlama gibiydi. Fotoğrafı kaldırdığım yerin altında bir kağıt parçası vardı.
Uzanıp o kağıdı aldım.
Kod- Firuze
Yazıyordu. Hemen altında ise bir damla kan vardı. Henüz yeni akıtılmış bir kan. Kan damlası parmağıma bulaştığında, parmağımın üzerindeki sıcaklık, bu yaşanan şeylerin yeni olduğuna dair bir kanıttı. Bu neyin nesiydi? Kim yapıyordu bunu? Neden yapıyordu? Nefes alamıyordum. Dudaklarım, vücudum, ellerim titremeye başladığında hava sıcak olmasına rağmen titremeye başladım.
Artık hava soğuktu. Her şey karanlıktı. Çünkü benim önümü aydınlatan babamdan kalan hatıraların hepsi çöp edilmişti. Önümü aydınlatan hiçbir şey kalmadığında öylece karanlıkta kaldım. Babamın olduğu yırtık fotoğrafa baktım. Yüzünün görünen kısmını avucuma alıp göğsüme yasladım. Dizlerimi kendime çekip başımı öne eğdim.
Oysa ki bu babamın en istemediği şeydi. Başını hep dik tut derdi bana. Nasıl tutayım artık baba? Senden kalan bir rüzgar gülünü bile aldılar benden. Çiçeğimizi kopardılar. Fotoğrafımızı yırttılar. Nasıl dik durayım?
Küçük bir fotoğraf parçasına sarılmaya çalıştım ve o an artık tutamadığım göz yaşları hızla akmaya başladı. Uzun zamandır içimde tuttuğum bu yaşlar sel olmuştu içimde. Boğuyordu beni.
“Özür dilerim baba…” dedim ağlarken. “Tutamadım sözümü. Çiçeklere iyi bakamadım.” Dedim titrek sesimle. Omuzlarım ağlamaktan sarsılırken hıçkırıyordum artık. “Özür dilerim baba…” dedim defalarca. “Dik duramadım, selamını bile iletemedim çiçeğe. Koruyamadım senden kalanları. Özür dilerim. Özür dilerim.” Kendi kendime sarıldım ama yine yeterli olmadı.
Ben yıllardır kötü anıları, bana zarar veren, ağlatan şeyleri düşünmezdim. Eskiden yaşadığım ne kadar kötü anı varsa hepsini bir çakmakla yakıp kül etmiştim. Çünkü onlar zamanında bana çok derin yara açmıştı. O yarayı hatırlarsam daha çok kanayacaktı. Bu sürede yara kabuk tutmuştu ve tekrar kanamasın diye yaranın kabuğuyla oynamazdım. Ama bugün bu gördüklerim kalbimdeki en derin yarayı açtı, üstüne de tuz ile basıldı.

“Baba?”

“Efendim, Firuze’m?”

“Sen beni hiç bırakacak mısın?” Diye soruyordu küçük Firuze. Babasının kollarının arasına girmişti.

“Seni asla bırakmam, güzel kızım. Elbet bir gün nefes almayı bırakacağız, her insan bir gün göçecek bu dünyadan. Ama ben göçsem bile seni yalnız bırakmam. Hep seni izleyip koruyacağım.” Dedi babası tane tane açıklayarak. Askerdi. Yarının garantisi yoktu. Firuze’nin kaybetme korkusu çok yükseklerde hissediliyordu çünkü anne ve babası olmadan ne yapardı, bilmiyordu.

“Leylekler gibi mi göçeceksin?” Her şeyi en masumundan anlıyordu.

“Evet Firuze’m.”

“O zaman beni de götür. Birlikte göçelim.” Mehmet’in kaşları çatıldı yavaşça.

“O nasıl söz öyle papatyam? Allah korusun.” Dedi hemen. Firuze de aynı babası gibi kaşlarını çattı. İnce kaşlarını hareket ettirmeye çalışması komikti.

“Ama ya seni çok özlersem? Ya da sen beni çok özlersen?” Dedi düşünceli bir ses tonuyla.

“O zaman elini kalbine koy ve gökyüzüne bak. Sonra bana uğur böcekleriyle iyi dileklerini gönder. Eğer ben seni çok özlersem, bil ki sana verdiğim rüzgar gülü çok hızlı dönüyor. Onu hep sakla, tamam mı?” Diyordu babası. Firuze gülümsedi. İkna olmuştu hemen.

“Onu sonsuza kadar saklarım baba. Hiç kaybolmaz, merak etme.”

Kalbime ince bir sızı geldi. Eskiden kalan bu konuşmalar beynimde bulanık bir şekilde beliriyordu. Sesler buğulu, görüntüler bulanıktı. Ama his, aynı histi.
Ve ben dediğimi yapamamıştım. Oturup ağladım. Çünkü ben artık ağlamamak için kendimi sıkmaktan yorulmuştum. İçimde biriktirdiğim o göz yaşları boğuyordu artık beni. İsyan eder gibi döküldü göz yaşlarım.
“Firuze!” Diye bir ses geldi. Beynim bana bir oyun mu oynuyordu? Evime bunu yapan kişi burada mıydı? İyice gömdüm başımı kollarımın arasına. Birkaç kez ismim tekrarlandı birileri tarafından. Odamın en köşesindeydim. Kimsenin gelmesini istemiyordum.
Birkaç adım sesleri sertçe kulağımı tırmaladı. Bir kişi değildi. Kimdi bunlar? Kaşlarımı çattım iyice. Başımı kaldırdığımda hızla odama doğru gelen birkaç adam gördüm. Ağladığım için gözlerim net görmüyordu. Uzun boylu insanlardan biri odama girdi. Daha çok sarıldım kendime.
“Benim, Barlas, korkma.” Dedi ellerini yavaşça kaldırıp bana bakarken. Ne işi vardı bunun burada? Hani görevdeydi? Beni bu şekilde görmesini istemiyordum. Ayrıca yalnız değildi. Yanında Kartal timi vardı. Ayrıca evimi nereden biliyorlardı? Neden şu an tüm tim bu olanları biliyormuş gibi evimdeydi?
“Evimi nereden biliyorsunuz?” Dedim ve ellerimi yere bastırarak ayağa kalktım yavaşça. Ayağa kalktım an dizlerim yine titremeye başladı. Elimdeki babamın yırtılmış olan fotoğrafını sımsıkı tutuyordum sanki biri çalacakmış gibi. Arkamı dönüp elimin tersiyle hâlâ hızla akmakta olan gözyaşlarımı sildim. Tekrar önüme döndüğümde hâlâ hepsinin burada olduğunu ve öylece bana baktıklarını gördüm.
“İyi misin?” Dedi Barlas sadece. Ona yönelttim bakışlarımı. Üzerinde üniforması vardı. Kaşları her zamankinden daha çatıktı.
“Konuşmak istemiyorum, gider misiniz?” Dedim. Sesim ağlamaktan çatallaşmıştı ve şu an kendimi asla iyi hissetmiyordum. Berbat hissediyordum. Barlas arkasına dönüp timine baktı ve bir bakışı sonucunda timdeki diğer kişiler odamdan çıkıp kapıyı kapattı. Kaşlarımı daha çok çattım. O sırada Barlas bana döndü tekrar.
“Yalnız kalmak istiyorum, demek istedim. Yani sizi de kastettim.” Dedim üstüne basa basa. Gözlerim zonkluyordu ve sızlıyordu. Öylece yüzüme bakıyordu. Bana doğru bir adım attığında hızlıca geriye doğru bir adım attım. İstemsizce yapmıştım bunu. Bunu fark edince olduğu yerde durdu.
“Neler oldu?” Dedi oldukça ciddi bir ses tonuyla. Neler olmadı ki… Yutkundum. Hiçbir şey demeden sadece elimle odamı gösterdim. “Sana bir şey oldu mu? Sen iyi misin?” Dedi. İlk defa senli benli konuşuyordu. Gerçi şu an buna takılacak değildim.
“Bunun bir önemi yok.” Dedim burnumu çekerek.
“En çok da bunun önemi var.” Dedi. Cevapsız kaldım. “Bak,” dedi ve durdu. “Bakın, Firuze hanım,” dedi kendini düzelterek. “Size bir şey yaptılar mı?” Dedi tek seferde.
“Hayır. Kimin yaptığını biliyor musunuz?” Dedim. Babamın fotoğrafını iyice sıktım avucumun içinde. Derin bir nefes aldı. Sıkıntı vardı bu iç çekişinde.
“Var aklımda bir şeyler.” Şaşırmıştım.
“Öyleyse söylesenize.” Dedim.
“Siz burasını düşünmeyin, her şeyi öğrenip anlatacağım.” dediğinde bakışlarını asla ayırmıyordu benden. “Ama burada kalmayın bu gece. Annenizde veya…” derken aniden sözünü kestim.
“Hayır! Annem veya kardeşim bunu bilmeyecek.” Dediğimde şaşırır gibi oldu.
“Neden?” Dedi gözlerini hafifçe kısıp. Bilmemelilerdi. Özellikle annem. Yıkılırdı. Babamla ilgili olan her şeyin çöp edildiğini ona söylersem bunu kaldıramazdı. Acısı hâlâ yerli yerindeydi. Aradan yıllar geçse de, bazen yıllar kanayan yarayı durdurmaya yetmiyordu. Baran her şeyi içinde yaşardı zaten. Ama içinde tuttuğu duyguların kalbini kırmasını istemiyordum. Bu dönemi tek başıma atlatacaktım ve onların haberi olmayacaktı.
“Bilmemeleri gerekiyor.”
“Bu olayı kızından değil de bir başkasından duysa daha çok korkmaz mı?” Dediğinde gözlerimi kıstım.
“Kimseden öğrenmeyecek.” Dediğimde sakince bir nefes aldı.
“Tamam, sizin kararınız.”
“Evimde kalacağım.”
“Buna izin veremem.”
“İzin istemedim.”
Aramızda kısa ve sessiz bir bakışma geçti. Hiçbir şey demedi. Ben de bir şey demedim, zaten şu an bakışlarımız dışında konuşan yoktu.
Kapı tıklatılana kadar.
“Komutanım?” Kapı açıldığında başını kapıdan çıkarıp bize bakan Kemal’i gördüm. Artık onları tanıyordum.
“Çık dışarı, Kemal.” Dedi Barlas gözlerini benden ayırmadan.
“Emredersiniz komutanım,” deyip odadan çıktı ve kapıyı kapattı.
“Bakışacak mıyız böyle?” Dedim sıkıldığımı sesime yansıtarak. Çünkü artık başım çatlayacak gibiydi.
“Eşyalarınızı toplamanızı bekliyorum.” Dedi sert olmayan fakat mesafeli ve düz bir tonda.
“Efendim?” Dedim başımı yana yatırıp.
“Söylediğim şey gayet anlaşılır.” Dedi. Kendimi şu yatağa atıp saatlerce, günlerce, hatta yıllarca oradan çıkmamak ve ağlamak istiyordum. Beynim olanları anlamakta zorluk çekiyordu. Birini sindiremeden diğeri geliyordu.
“Yorgunum, gider misiniz lütfen?” Dedim. Sesimdeki yorgunluk apaçıktı.
“O zaman yardım edeyim?” Dedi bir seçenek sunar gibi. Ofladım. Ciddi anlamda içim sıkılmıştı artık. Keçi inadı vardı adamda.
“Çiçeklerimi ekmeden hiçbir yere gitmem.” Dediğimde dediğim şeyin alakasını anlamaya çalışıyordu. Çiçeklerimi söküp atmışlardı. Ama söküp attıkları tek şey yapraklar değildi. Kalbimdeki bütün hevesleri çalmışlardı. Işığı söndürmüşlerdi. Geri nasıl kazanacaktım bilmiyorum.
Çünkü benim için en önemli şeyleri yakıp kül etmişlerdi. Hepsi de babamdan geriye kalanlardı.
“Tamam, ekeriz.” Dedi söylediğim şeye ayak uydurarak.
“Ben ekerim.”
“Tamam, siz ekersiniz ben beklerim.” Dediğinde adamın fikrini değiştirebileceğimi artık sanmıyordum. İmkansız gibi bir şeydi. Usul usul kapıya doğru ilerledim. Adımlarım yavaştı. Sanki tuğlalar bağlıydı dizime. Yürümemi zorlaştırıyordu.
Babamın fotoğrafını asla bırakmadım. Elini tutarmış gibi tuttum. O sıcaklığı hissetmek istedim. Titreyen elim kapıya doğru ilerledi. Arkamdan beni izlediğini biliyordum.
Kapıyı açtığımda burnumun dibinde bir asker ile karşılaşacağımı beklemiyordum. Kafasını kapının dibine kadar uzatmıştı. Bu kişi sanırım Bahadır’dı.
Hızlıca geri çekildi ve aniden hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davrandı. Boğazını temizledi.
“Pardon, Firuze hanım. Kapıda böcek görür gibi oldum da, ona bakıyordum.” Dedi.
“Senin ben beyin hücrelerinin işleyiş şeklini…” dedi Tunga. Sonra onunla göz göze geldiğimizde devamını getirmedi. Bahadır mahçup bir şekilde bana baktı.
“Geçmiş olsun bu arada, Firuze hanım.” Dedi.
“Geçmiş olsun,” dedi diğerleri de.
“Teşekkürler,” diyerek mırıldandım ve aralarından yavaşça ayrıldım. Adımlarım beni balkona götürdü. O çok sevdiğim, cıvıl cıvıl balkonuma.
Ama değişen bir şey vardı. O balkon artık cıvıl cıvıl değildi. Kuş cıvıltıları yerine kasvetli rüzgar sesi vardı. Renkli çiçeklerimin yaprakları uçuşuyordu. Her yer toprak olmuştu. Koltuklarım bile kullanılabilir durumda değildi.
Karanlıktı artık. Işıklar saçmıyordu artık hiçbir şey.
Boş saksıya doğru ilerledim. Birkaç saat öncesinde rengarenk olan çiçeklerimin olduğu, ama şimdi sadece bir toprak yığınından başka hiçbir şey olmayan o büyük saksıya baktım ve yanına çöktüm. Pembe zambaklarım vardı bu saksıda. Sabır isteyen bir çiçekti. Kolay kolay büyümezdi. Uzun süre sürmüştü onları yetiştirmem. Onlar büyüyene kadar babamla olan anılarımı anlatmıştım hep. Güzel anılarımızı saklıyordu onlar. Kimsenin bilmediği o anıları biliyordu.
Belki de bu yüzden bu kadar güzel bir çiçekti.
Ama şimdi o çiçekten eser yoktu. Çiçekle beraber anılarımızı da koparmışlardı. İçim acıyordu, hem de hiç acımadığı kadar.
Artık benden bağımsız akan göz yaşlarından haberim bile yoktu. Bir damla göz yaşı yanağımdan süzülerek toprağa düştü.
O sırada arkamda kocaman bir cüsse görmeyi beklemediğim için irkildim. Barlas yine buradaydı. Kollarını önünde bağlamış, omzunu balkonun kapısına yaslamış beni izliyordu. Boğazımı temizleyip burnumu çektim. Ayrıca akan göz yaşını da hızlıca sildim. Öylece saksıya bakarken duraksadım.
Neyi dikecektim ben? Yanımda çiçek tohumları mı vardı? Toprak mı vardı? Heves mi vardı?
“İsterseniz çiçekçiye gidip tohum alabiliriz.” Dedi birden sanki iç sesimi duyuyormuş gibi. Bakışlarımı ona yönelttim.
“Gerek yok,” dedim ve tekrar önüme döndüm. Aslında şu an bu çok gerekliydi.
“Var gibi görünüyor.” Dedi ardından. Daha fazla direnmek istemedim.
“Tamam,” dediğimde ayağa kalktım ama balkondan çıkmadan önce yırtılmış olan rüzgar gülünün renkli parçalarını tek tek toplayıp avucumda tuttum. Bunları bir şekilde birleştirecektim. Yoksa babamın beni özlediğini nereden anlayacaktım?
Kağıtları buruşturmadan cebime koyduğumda önüme gelen saçı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Evden çıktığımızda, aslında evin artık sıcak bir yuva değil de karanlık bir harabeden oluştuğunu yeni fark ettim.
Bu gerçek kalbimin ortasına şiddetli bir ağrı girmesine neden olduğunda, yüzleşmek dışında yapabileceğim başka hiçbir şey yoktu.
Arabadaydık. Sadece Barlas ve ben vardık ve çiçekçiye gideceğimizi söylemişti.
“Çiçekler sizin için önemli mi?” Dedi uzun süren sessizliği bozarak. Baş parmağımla babamın yüzünü okşadığım fotoğraftan kaldırdım başımı.
“Her şeyden daha önemli.” Dediğimde sesim mırıltı şeklinde çıkmıştı.
“Rüzgar gülü?” Dediğinde duraksadım. Rüzgar gülü demek, babam demekti. Nasıl önemsiz olsun ki? Derin bir nefes aldım.
“Babamdan bana kalan tek şey.” Diye cevapladım. Bence anlamıştır bunun benim için ne kadar önemli olduğunu. Sessiz kaldığında bana bile bakmadı. Öylece yola bakıyordu soğuk bakışlarıyla. Birden sorduğum soru benden bağımsız çıkıvermişti ağzımdan.
“Bu olaydan nasıl haberiniz oldu ve evimi nereden biliyordunuz?” Dedim sorgular gibi. Merak ediyordum. Direksiyonu çevirirken asla bana bakmıyordu.
“Operasyondayken haberi duydum. Evinizi ise bulmak zor olmadı.” Dedi. Doğru. Adam askerdi ama bu yine de evimi kolayca bulacağı anlamına gelmiyordu. Ayrıca operasyondayken mi? Kod adı Firuze olan operasyon mu? Ve bu operasyonda benim evime baskın mı yapılmıştı? Kaşlarım çatıldı. Kafamda binlerce soru işareti bir anda belirdi.
“Sizce operasyonun kod adının benim ismim olması ve aynı gün içerisinde evime baskın yapılması tesadüf mü?” Dedim düşünceli bir sesle. Dakikalar sonra bana baktı. Ama bakışında gizem ve sertlik vardı. Sanki sisin arasında kaybolmuş gibi bakıyordu.
“Değil.” Dedi kısaca.
“Değil?” Dedim soru sorar gibi.
“Araştıracağım.” Kısa ve anlamı belli olmayan cevapları sinirime dokunmuştu.
“Araştırın bence de.” Dedim kaçamak bakışlar atıp. Sonra önüme döndüm. Zorla konuşturuyoruz sanki.

Bir çiçekçinin önünde durduğumuzda çiçekçi dükkanına girdik birlikte. İçeride her türden çiçek vardı. Güller, laleler, zambaklar, lavantalar ve daha bir çok çiçek…
Benim balkonum da böyleydi.
Ne alacaktım ki ben şimdi? Yetiştirdiğim çiçeklerin hepsi benden bir anı taşıyordu. Hepsinde babamın olduğu anılar vardı, bu anıları okuyarak büyütmüştüm çiçeklerimi. Öylece bakındım. Hazır çiçek almak istemiyordum. Çabuk soluyorlardı.
“Hangi çiçeklerden istersiniz?” Dedi Barlas. Yanımda olduğunu unutmuştum. Dudaklarımı büzüp,
“Bilmiyorum,” dedim. Öylece etrafıma bakıyordum. Çok güzel bir dükkandı.
“Sanırım siz zambakları seviyorsunuz. Hangi renk zambak olsun?” Dedi birden. Duraksadım ve vereceğim cevabı düşündüm. Nereden biliyordu benim zambak sevdiğimi? Sevdiğim bir şeyi başkasının da bilmesi bende bir his uyandırmıştı. Nasıl bir his olduğunu bilmiyordum henüz. Öylece birbirimize bakarken, çalışan hafif yaşı olan bir teyze yanımıza geldi. Orta boylarda, hafif kilolu, beyaz saçları olan ve elma gibi kızarmış yanakları onu sevimli hale getiriyordu. Gülümseyerek baktı bize.
“Hoş geldiniz, gençler. Yardımcı olayım mı?” Dedi sıcakkanlı bir tavırla. Ben tam ağzımı açacaktım ki Barlas benden önce davrandı.
“Bir adet pembe zambak alalım,” dedi ve bakışlarını bana yöneltti. “Birkaç kırmızı gül, papatya, lale de olsun. Birkaç tane da nergis alalım.” Dedi. Şaşkınlık içinde ona baktım. O ise sessiz ama güçlü bakışlarını gözlerime kitlemişti. Hatta esir almıştı diyelim.
En sevdiğim çiçeklerdi bunlar.
Tuhaf hissediyordum. Nasıl ve neden biliyordu. Beni en yakından tanıyanlar bile bunları bilmezken o nasıl bilebilirdi? Üstelik sadece birkaç hafta önce tanışmış olmama rağmen.
“Tabii, oğlum.” Teyze gülümseyerek yanımızdan ayrıldığında sadece bakmaya devam ediyordum. Zira sevdiğim çiçekleri ve almak istediğim çiçekleri bile söylemeden, sanki benim ağzımdan konuşuyormuş gibi söyledi her şeyi.
“Nasıl biliyorsunuz bunların sevdiğim çiçeklerin olduğunu?” Dedim anlam veremeden.
“Bilmiyorum, tahmin ettim.” Dediğinde hiç de inandırıcı gelmiyordu. Kaşlarımı kaldırdım.
“Tahmin ettiniz?” Dedim inanmadığımı belli ederek.
“Evet,” dedi. Yalan söylemeyi beceremiyordu bu adam. Derin bir nefes alıp önüme döndüm. Uğraşmak istemiyordum şu an. Fakat o sırada birden raflara doğru yaklaşıp sarmaşıklara uzandığını gördüm. Yemyeşil ve upuzun sarmaşıklara. Sonra birkaç tane süslü saksı seçti. Bazıları kahverengi, bazıları mor, bazıları ise kırmızı. Mavi saksı da almıştı. Anlam veremeyerek ona bakarken telefonum çaldı. Barlas buraya bakmıyordu bile. Hâlâ çiçekler için toprak bakıyordu.
Arayan annemdi. Yutkundum. Haber gitmiş olamazdı, değil mi? Derin bir nefes aldım ve arkamı dönüp dükkanın kapısına doğru yürüdüm. Boğazımı temizledim, sesimin her zamanki gibi çıkması gerekiyordu. Sanki beni görüyormuş gibi yüzüme gerçek olmayan bir gülümseme kondurdum.
“Efendim anneciğim?” Dedim. Her ne kadar neşeli bir ses çıkarmaya çalışsam da başaramamıştım.
“Firuze’m, nasılsın kuzum?” Dedi. Sesini duyunca nedense gözlerim doldu. Onun dizine yaslanıp hüngür hüngür ağlamak istiyordum.
“İyiyim anne, sen nasılsın?” Dedim. Sesim titremesin diye kendimi sıkarak konuşuyordum.
“İyiyim ben de, evde misin?” Dedi. Derin bir nefes aldım rahatlar gibi. Bilmiyordu. Haberi yoktu henüz.
“Hayır anne, dışarıdayım.”
“Tamam kızım, Baran sana gelmek istiyordu da, sonra gelsin artık.” Dedi. Gelmesin Baran. Gelip de o harabe yeri görmemeliydi.
“Ben belki bugün arkadaşımda kalırım anne, sonra gelsin Baran. Dersine çalışsın o az kaldı sınavına.” Dediğimde gözlerimi yumdum.
Ağlama Firuze. Ağlama, dik dur. Baban sana böyle öğretmedi.
“Tamam güzel kızım. Her şey yolunda, değil mi? Sesin pek iyi gelmiyor sanki.” Dedi.
“Her şey yolunda anneciğim, dışarıdayım ya, ondandır. Sonra konuşuruz yine, olur mu?”
“Tamam canım, görüşürüz.”
“Görüşürüz.” Dedikten sonra telefonu kapattım ve farkında olmadan bir damla yaş süzüldü yanaklarımdan. Annemin sesini duyduğum an içimdeki o rüzgar kasırgaya dönüşüp her şeyi yuttu. Beni de yutacaktı. Burnumu çekip elimin tersiyle akan yaşları sildiğimde arkamdan yine onun sesini duydum.
“Bir sorun mu var?” Dedi. Dönüp baktığımda elleri dolu çiçek poşetleriydi. Saksılar ve sarmaşıklar da vardı.
“Yok,” dedim.
Birlikte arabaya geçtiğimizde kucağımda saksıları tutuyordum. Arka koltukta ise çiçekler vardı. Mahcup olmuştum aslında. Her şeyi o almıştı. Döndüm ona doğru mahcubiyet içeren bir bakışla.
“Bu kadarına gerek yoktu.” Dedim yumuşak bir ses tonuyla. Kırmızı ışıkta durduğumuzda bir elini kucağına koydu ve diğer eli direksiyondayken bana baktı.
“Gerek vardı, Firuze hanım.” Dedi ismimin üzerine baskı yaparak.
“Bari siz birkaç tanesini alın.” Dedim çiçekleri gösterirken. Gözleri sadece gözlerimdeyken yeşil ışık yandı ama bu onu gözlerime bakarken fark etti ve daha sonra tekrar ilerledik.
“Çiçekleri sevmem.” Dedi tek bir nefesle. Kaşlarımı kaldırdım hayretle.
“Ama buna rağmen benim bütün sevdiğim çiçekleri biliyorsunuz. O zaman ilginiz vardır illa ki.” Dedim imalı imalı. Hiç bana bakmadan cevapladı beni.
“Tahminimin doğru olması ilgimin olduğu anlamına mı geliyor?” Dedi direksiyonu sağa çevirirken. Ne sinir bozucu oluyordu bazen bu herif.
Derin bir nefes alıp önüme döndüm. Saksıya daha sıkı sarıldım.
Araba evin önünde durduğunda kalbimin üzerine kara bulutlar yayıldı tekrar. Öyle bir kasvetliydi ki bu bulutlar resmen kalbimi içine alıp sıkıyormuş gibi hissettim. Nefes alabilmek için hemen kapıyı açtım. Bir şeyi unuttuğumu fark ettim ve arkamı döndüm.
“Teşekkür ederim.” Dedim ve saksıyı alıp arabadan indim. Fakat kapıyı kapattığımda onun da arabadan indiğini fark ettim.
“Siz nereye?” Dedim kaşlarımı çatıp. Tamam, pek kibar bir dil değildi ama şu an rol yapacak durumda değildim. Beni duymazdan gelip arka kapıyı alıp çiçekleri ve sarmaşıkları aldı.
“Sizi bu eve tek göndereceğimi düşünmediniz herhalde.” Dedi. Beni çocuk falan mı sanıyordu?
“Tek de gidebilirim, istemezsem hiç gitmem. Bu beni ilgilendiren bir konu diye düşünüyorum.” Dedim. Ama beni duymuyormuş gibi davranıp kapıya doğru ilerledi. Şuraya oturup bağıracaktım şimdi.
Kapıya kadar birlikte çıktık. İçeri girdiğimizde o dağınık görüntüyü gördüğümde yine omurgama ince bir sızı girdi. Buna rağmen içeri adımımı attım. Her ne kadar yanımda binbaşıyı istemesem de, burada olması bana güven veriyordu. Bunu kabul etmek zorundaydım.
Benimle birlikte balkona geldi.
“İsterseniz önce balkonu temizleyelim.” Dedi. Ellerimle saçlarımı geri attım.
“Siz zahmet etmeyin.” Dedim saksıyı yere bırakarak. Tam ağzını açıp bir şey diyordu ki telefonu çaldı. Telefonu açıp kulağına götürdüğünde ben de onu izliyordum. Hiçbir şey demeden dikkatle dinledi telefondaki kişiyi. Fakat son duyduğu şeyle birden ifadesi daha da sertleşti ve kaşları hiç olmadığı kadar daha çatık bir hale geldi. Hatta öyle ki, şu an ben bile ürkmüştüm. Bir taşın sertliği vardı.
“Ne?” Dedi sadece. Daha sonra bana baktı ve onun keskin bakışıyla benim meraklı bakışım buluştu.
Konu ben miydim?

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

38okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.