Kod: Firuze kitap kapağı

2. bölüm / 6

Kod: Firuze

1. BÖLÜM Gökyüzü

Vaveyla Yazarı: Fülfül

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1. BÖLÜM Gökyüzü

Güzel kızım, Firuze’m. Gökyüzü bakışlım. Bu satırları okuduğunda bebek Firuze değil, genç, işinde gücünde, güzel bir kadın olacaksın. Ama sen benim her zaman mavim olacaksın. Doğduğunda gözlerine gökyüzü indi, hep ağlardın ama. Şimdi de çok ağlıyorsun. Bu özelliğin kime çekti, bilmiyorum. Ama bence annenden aldın bu duygusallığı.

Şu an öyle güzel uyuyorsun ki, ipek saçların alnına dökülmüş, emziğin yastığa düşmüş, yanakların ağlamaktan pembeleşmiş. Kirpiklerin ise hâlâ ıslak. O kadar güzel bir kız olacaksın ki sen. Benim güzel Firuze’m.

Şimdi uyanacaksın diye yazıyı yazarken bile tedirginim. Annen çok yoruldu, ben uyuttum bugün seni. Kucağıma gelince ağlamayı bırakıyorsun. Barış Manço dinlemeden uyuyamıyorsun. Alla beni pulla beni söyledim saatlerce, öyle uyudun. Üç yaşındaki çocuk ne anlar Barış Manço’dan? Gülüyorsun bir de pişkin pişkin. Dişlerin zaten yok, bir tane çıkıyor aşağıdan. Tam yemeliksin ama öpmeye bile kıyamıyorum. Görevlere gidince o kadar çok özlüyorum ki seni, anneni… Gökyüzüne bakıyorum hep. Diyorum ki, benim Firuze’min gözleri orada. Ama yağmur yağdığında anlıyorum ki ağlama saatin gelmiş. Büyüyünce çok güçlü olacaksın ama, kolay kolay ağlamayacaksın, hep dik duracaksın, söz mü? Albay kızısın sen, kolay mı öyle?

Mavi, üzerinde papatya resmi olan bir tişört aldım bugün sana. Uyanınca vereceğim. Annen çok beğendi, gözlerinle uyumlu rengi, çok yakışacak. Sen büyü, ben sana neler neler alacağım. Tokalar, oyuncaklar, kıyafetler… Annen oyuncak almamı pek istemeyebilir çünkü bir sürü oyuncağın var ve evi dağıtıyorsun kızım, annen haklı. Ama olsun, ben alırım yine sana.

Geçen pencereye bir kuş kondu, kuşu görünce korktun ama sonra yavaş yavaş sevmeye başladın çünkü korkunun üzerine gittin. İşte böyle de cesur benim kızım. Aferin sana. Hep böyle ol, tamam mı? Hiçbir şeyden korkma, ben seni zaten her şeyden korurum, ama sen de kendini korumayı bil, Firuze’m. Babasının gökyüzü gözlüsü. Minik papatyam…

Seni çok seviyorum, güzel kızım.
Papatyalar kadar…

✈️
Akmak için göz pınarında biriken gözyaşımı gözlerimi sıkıca yumarak yok ettim. Ağlamayacaktım. Babama söz vermiştim. Elimdeki defterin sayfasını okşadım parmaklarımla. Babamın bana verdiği defterdi bu. Ben küçükken her gün bana mektup yazarmış. Zaten defterin tamamı dolu, her sayfasında babamın gözündeki ben varım. Hep okurum bu mektupları. Henüz okumadığım mektuplar bile var, o kadar fazla ki. Bazen ağlasam da, sözümü tutamasam da, her okuduktan sonra su serpilirdi sanki içime. Öyle bir etkisi vardı. Defterin dış kapağı mavi, yeşil karışımı bir renkti. Yani gözlerimle tam aynı renkti. Defterin kapağında ise büyük harflerle, Firuzem’e… yazıyordu.
Gülümsedim hafifçe ve defterin kapağını kapatıp göğsüme koyup kollarımı birbirime sardım. Babama sarılıyormuşum gibi.
Bugün SoloTürk gösterisi vardı. Baran ile birlikte gidecektik. Annem gelmeyecekti, onu zorlamamıştık çünkü hâlâ çok hassastı. Babamın vefatının üzerinden uzun yıllar geçmişti ama annem her uçak gördüğünde ağlardı. Bu yüzden ona ısrar etmemiştik. Baran’ın anlayışı beni çok mutlu etmişti.
Defteri yatağımın yanındaki komodinin çekmecesine koyup ayağa kalktım. Hazırlanıp Baran’ı almaya gidecektim, şu an kendi evimdeydim. Daha fazla oyalanmadan gardrobumu açtım ve boş boş içine baktım. Siyah bir tişört aldım dolabın derinliklerinden. İçi biraz dağınıktı ve bu tişörtü alınca daha da dağıldı. Hiç toplamak istemedim ve alt raftan geniş bir kot pantolon aldım. Üstümü giyindikten sonra kahverengi, omzumun aşağısında orta uzunlukta olan dalgalı saçlarımı açık bıraktım. Boynuma her zaman taktığım, takmazsam eksik hissettiğim fuları taktım. Yeşil renkteydi. Bir sürü, her renkten vardı ama bugün bu rengi tercih etmiştim.
Takılarımı da taktıktan sonra biraz ruj ve rimel sürüp, yanaklarıma da hafif allık sürerek pembelik verdim. Telefonum çaldığında arayanın Baran olduğuna adım gibi emindim. Ekranı görünce, canım kardeşim beni şaşırtmadı.
“Abla, nerede kaldın? Uçaklar sekseninci turunu atıyor şu an.” Dedi huysuz sesiyle. Allık fırçasını yanaklarımda gezdirmeye devam ediyordum.
“Abartma Baran, bekle iki dakika.” Dedim aynadan kendime bakarken.
“Senin iki dakikan iki saat oluyor, ne yapıyorsun mesela şu an?”
“Aynadan kendime bakıyorum.” Dedim en dürüst cevabımla.
“Al işte,” dedi, sinirlenmişti. Bu haline güldüm. “Uyuz,” dedi son cevabını vererek.
“Sağ ol tatlım.” Dedim ve parfümümü sıktıktan sonra çantamı ve güneş gözlüğümü alıp odamdan çıktım. Koridorda yürürken, “Çık hadi kapıya. Geliyorum.”
“Şükürler olsun, bu sene gelirsin inşallah.” Dediğinde ayakkabılarımı giyiyordum.
“Ne abarttın Baran ya, geliyoruz işte.”
“Hadi bakalım, güveniyoruz.” Dedi ve telefonu kapattı. Telefonu çantama atıp merdivenlerden koşarak inmeye başladım. Gösteriye yarım saat kalmıştı. Arabaya binip hızlıca ilerledim. Tek temennim trafiğin olmamasıydı.
Kısa süre içinde Baran’ı aldım. Yolcu koltuğuna oturduğunda bana yaklaşıp yanağıma bir öpücük kondurdu.
“Hayırdır, sevgi pıtırcığı mı kaçtı içine?” Dedim tereddütlü bir şekilde.
“Odunsun sen ya, yürü git.” dedi gözlerini devirerek. Neşeli bir şekilde gülerken yanağından tutup kendime çektim ve yanağına bir öpücük kondurdum. Yanağında kalan ruj izini parmaklarımla sildiğimde gülmem devam ediyordu.
Birkaç dakika sonunda gösterinin olacağı yere gelmiştik. Büyük bir yerdi, kocaman bir boşluk vardı insanların orada toplanabilmesi için. Bazı insanlar kaldırıma oturmuştu. Kaldırım köşelerine ise stantlar kurulmuştu. Üzerinde SoloTürk tişörtleri, anahtarlıkları ve kolyeleri vardı. Kocaman bir Türk bayrağı asılmıştı binanın önüne. Bir sahne vardı. Burada mikrofonlar ve çalan müzikler için hoparlör kurulmuştu. Sahnenin üzerinde iki tane pilot vardı. Üniformalarını giymiş, güneş gözlüklerini takmışlardı. Dimdik duruşlarıyla çok havalı görünüyorlardı. Biz sahnenin neredeyse tam önündeydik ve bu nedenle pilotları çok rahat bir şekilde görebiliyorduk. Gösteri beş dakika sonra başlayacaktı.
“Görüp görebileceğiniz en iyi Solo F-16 gösterisine hepiniz hoşgeldiniz!” Dedi sahnedeki pilot. Alkış sesleri yükseldi. Hoparlörden hava harp okulu marşı çalmaya başlayınca, tüylerim diken diken oldu.
“Türk’ün gücünü, kudretini, özgürlüğün sesini duymaya hazır mısınız?” Deyince alkış ve çığlık sesleri yükselmeye devam etti.
“Kulaklarınızı kapatmayın, kalbinizi açın. Çünkü bu, Türk’ün en sevdiği sestir!” Dedi ve yüksek sesi etrafta yankılandı. Baran ile göz göze geldik ve ikimiz de heyecanla gülümsedik. Ellerim terlemeye başlamıştı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ama kuşlar dışında hiçbir şey yoktu. Daha da heyecanlandım.
İnsanlar telefonun kamerasını açmış, gökyüzünü çekerek uçağın gelmesini bekliyorlardı. Şu an sadece bu anı yaşamak istiyordum. Bu yüzden telefonuma hiç dokunmadım bile. Dudaklarımdan verdiğim nefes havayla karışınca gökyüzüne bakmaya devam ettim.
Birden uzaklardan gelen bir ses duyuldu. Herkes aynı yere baktı. Elimi anlıma koyup gözlerime güneş gelmesini engelledim. Ve işte o an, F-16 uçağı tüm güzelliğiyle gözler önündeydi.
Siyah, sarı ve gümüş renginde olan, uçağı süsleyen kocaman ay yıldız ve arkasında bıraktığı duman. Tam üstümüzden geçerken sesi o kadar güçlüydü ki, kulak zarım titredi ama bu beni asla rahatsız etmedi. Aksine, bu sesi duymak beni gururlu bir şekilde gülümsetti.
Bir tur daha atarken, pilot uçakla birlikte şov yapıyordu. Havada drift atıyordu sanki. Bir sağa bir sola giderken birden uçak tersine döndü ve ters gitmeye başladı. İnsanlardan alkış ve çığlık sesi yükselirken, bu güzelliği ağzım açık izliyordum.
Havada o kadar güzel süzülüyordu ki. Gidişi o kadar hayran bırakıyordu ki. Arkasından bakarken gözlerimin dolmasına engel olamadım çünkü bu ses, bu görüntü, ay yıldız, beni çok güçlü hissettirmişti.
Uçak en yükseklere kadar çıktı ve yukarı çıkarken arkasından füze gibi küçük ateş topları bıraktı ve havada havai fişek gibi bir görüntü ortaya çıktı. Ve birden kendimi alkışlarken buldum. Bu, benim hayatımda gördüğüm en iyi görsel şölendi. Kalbimin sesini çok daha iyi duyabiliyorum. Gökyüzündeki kuşlar bile havada uçmayı bırakmıştı. Bu güçlü ses, sadece düşmanı korkuturdu. Bir Türk’ü asla korkutmazdı. Çünkü özgürlüğün sesiydi bu, gücün sesiydi, zaferin sesiydi, Türk’ün sesiydi. Babam bana bunu çok iyi öğretmişti.

“Baba,” diyordu Firuze her zamanki meraklı haliyle.

“Efendim kızım?” Dedi babası. Birlikte bahçede çiçek ekiyorlardı. Daha doğrusu, sadece babası ekiyordu. Firuze daha çok toprakla oynuyordu, çamur ile ev yapmaya çalışıyordu kendince.

“Uçakların sesi neden çok güçlü?” Dedi çömeldiği yerden babasına hayranlıkla bakarken. Firuze taşı rengi gözlerine güneş yansıyınca, tarif edilemez bir güzelliğe dönüşüyordu. Babası da hayran hayran baktı kazına.

“Çünkü bu ses Türk’ün gücünü gösterir, babacığım. Hiçbir zaman korkma bu sesten, çok sev bu sesi. Çünkü bu ses senin vatanının her toprağının sesi.” Dedi gözlerine uzun uzun bakarken. Babası F-16 pilotuydu. Kızına küçücük yaştayken öğretmişti bu kavramı. Firuze, hiçbir zaman korkmazdı bu sesten. Babasının dediklerini çok iyi anlamıştı.

“Yani, Türk olan çok mu güçlüdür baba?” Dedi Firuze gözlerini kısarak. Babası gururla gülümsedi. Kızına küçük yaşta bunu öğretebildiği için çok mutluydu. Uzanıp pembe yanaklarını okşadı.

“Aynen öyle, Firuze’m.” Dedi ve Firuze, bunu her zaman aklına kazımış bir şekilde, bu bilinçle büyüdü.

Gözpınarlarımda biriken gözyaşları tam akacakken, Baran beni dürttü ve gözlerimi gökyüzünden alıp ona baktım. Çok heyecanlıydı.
“Pilot konuşacak şimdi,” dedi. Herkes bir anda sustu ve ortamda büyük bir sessizlik hakim oldu. Dikkatle dinlemeye başladım. Önce çınlama sesi ve hışırtı sesi duyuldu. Fakat sonra, güçlü bir asker sesi kulakları doldurdu.
“Çanakkale halkına selamlarımı iletiyorum. Geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim. Sizden ricam, az sonra sadece kalbinizin sesini dinleyin. Çünkü o ses size güç verecek.” Dedi ve telsizin kapanma sesi duyuldu. Herkes bu konuşmayı alkışlarken, ben de mutlulukla alkışladım. Hatta avuç içlerim patlayacak kadar alkışladım. Ve birkaç saniye içinde uçak o kadar hızlı bir şekilde, o kadar yakından geçti ki, resmen iç organlarımın sallandığını hissettim. Tüylerim diken diken olmuştu. Kalbim son hız atarken, yaptığım tek şey kalbimin sesini dinlemekti. Huzurlu hissediyordum, mutlu hissediyordum. Bakışlarım gökyüzüne kitlenip kalırken, gök mavisi ve uçaktan çıkan dumanın birleşimi muazzamdı. Boğazımda oluşan yumruyu yutkunarak yok ettim. Baran’a baktım. Şu an o da çok duygusaldı. Ama babamızın da bir zamanlar böyle olduğunu bilmek bize güç veriyordu.
Bir elimi omzuna atıp kendime çektim. Hiç itiraz etmeden bir kolunu bana sardı ve başını omzuma koydu.
“Babamız da mı böyleydi?” Dedi birden. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona o kadar üzülüyordum ki, babamla geçirdiği zamanları hatırlamıyordu bile. Derin bir nefes aldım.
“Evet, o da böyleydi.” Dedim başımı yavaşça sallarken. Boğazımı temizleyip bu üzücü havayı dağıtmak istedim. “Hadi, gel şu tişörtlerden alalım.” Dedim arkamızda kalan stantı göstererek. Tam adım atacakken kolumdan tutup beni durdurdu.
“Sonra alırız, şimdi uçağı süren pilot gelecek. Onu görelim.” Dedi. Kaşlarımı kaldırdım.
“Her şeyden de haberin olsun.” Dedim yanağından makas alarak. Hemen kendini geri çekti.
“Abla yapma şöyle şeyler ya. Karizma falan kalmıyor sonra.” Dedi uyuz uyuz. Zaten boyumu geçmişti, ben de ona uyuz uyuz baktım.
“Aman tamam be, yürü git.” Dedim memnuniyetsiz bir ifadeyle. Benim kardeş sevgisi buraya kadardı. Ben Baran’a sinir bozucu bakışlarımı gönderirken birden etraftan alkış sesleri yükseldi. Başımı kaldırıp karşımızdaki sahneye baktığımda, ikinci kez bakma gereği duydum.
Uçağı süren pilot buradaydı. Tam karşımızda. Üzerinde siyah üniforması vardı ve boyu buradan bile çok uzun görünüyordu. Yapılıydı. Bakışları o kadar sertti ki, aldığı eğitimlerin zorluğunu gözleri söylüyordu. Buradan belli olan ela gözleri, dağınık kaşları, belirgin yüz hatları ve siyaha yakın, koyu kahverengi dalgalı saçları vardı. Göğsünde binbaşı araması vardı ve armasının üzerinde bir sürü yıldız vardı.
Binbaşı mı?
“Oha,” diyen Baran’ı duydum. Ama hâlâ karşımdaki binbaşıya bakıyordum. “Yani, maşallah.” Diye düzeltti Baran. Kardeşime katılıyordum.
Dimdik duruşuyla, bir askere yakışır şekildeydi. Gözleri herkesin üzerinde dolanırken birden gözleri benim gözlerimle buluştu. Bir sürü kişi arasından benimle göz göze gelmesi, şanslı hissettirmişti. Sonuçta o bir binbaşıydı. Fakat uzun süre gözlerini ayırmadı gözlerimden. Bakışları o kadar sertti ki, gözlerimi kaçırma ihtiyacı hissettim. Bakınca insanın kalbi titriyordu. Buz gibi soğuk ve sert, ama bir yandan vatan sevgisinin olduğu sıcak bakışlar.
“Bu güzel gösteriyi bize izleten, heyecanı iliklerimize kadar hissettiren, bu sesle kalbimizi hızlandırmayı başaran F-16 pilotu Binbaşı Barlas Karahan komutanıma teşekkür ederiz.” Dedi diğer pilotlardan biri.
Binbaşı Barlas Karahan’ın bakışları kalbimi ve ellerimi titretirken bir anda ne yapacağımı bilemedim ve gözlerimi kaçırıp derin bir nefes verdim. Kalbim bir kuş gibi çırpınırken çantamdan su çıkarıp bir yudum aldım. Boğazımı ıslatmak biraz olsun iyi gelmişti.
Bir süre haftaya olacak sergi hakkında konuştular. Buradaki pilotların hepsi sergiye gelecekti. Konferansa katıldıkları bir etkinlik gerçekleşecekti okulda. Dakikalar saate dönüşürken, gösterinin uzun sürmesi beni asla yormamıştı. Yine olsa yine saatlerce beklerdim.
Pilotlar özel güvenlikleriyle arabalara götürülürken halkın arasından geçiyorlardı. Halk, Türk askerlerine olan yoğun ilgisini ve sevgisini dile getirirken, pilotlar dimdik yürümeye devam ediyorlardı. Bazen bazı kişiler fotoğraf çekmek için çabalıyordu. Bazısı imza almak için. Bazısı sadece görebilmek için köşede heyecanla izliyordu.
Ben gibi.
Pilotlar alkışlar ve ıslaklar eşliğinde buradan ayrılırken arkalarından bakakaldım sadece. Sonra Baran’a döndüm. Hayran kalmıştı herkes gibi. Hayran kalınmaz mı ay yıldızı göğsünde taşıyanlara? Ben ona bakarken o da başını çevirip bana baktı. O an gözlerindeki o duyguyu tarif edemezdim ama kalbimde çok iyi hissettim bakışlarının söylediklerini.
Küçük Baran’ı gördüm. Babası tarafından saçları okşansın isteyen, babasıyla sohbet etmek isteyen küçük Baran. Ama hiçbir şey söylemedi. Öylece baktık birbirimize hafif bir tebessümle.

Baran’ı eve bıraktıktan sonra kendi evimin yolunu tuttum. Yollardan akan ağaçları, arabaları, insanları izliyordum bir yandan. Eve gidip albümdeki fotoğraflara bakmak istiyordum. Bilmiyorum ama şu an buna ihtiyacım vardı. Bunun hayalini kurarken yan koltuktaki telefonum çalmaya başladı. Uzanıp telefonu aldığımda arayanın Sema olduğunu gördüm. Hemen açtım.
“Efendim?” Dedim direksiyonu çevirirken.
“Firuze, neredesin?” Dedi. Sesinde bir telaş vardı. Duymaya alışık olmadığım bir ses tonuydu bu.
“Arabadayım, ne oldu?” Dedim. Önce bir oflama sesi geldi hoparlörden.
“Sergi için hazırladığın resim kayıp. Hiçbir yerde bulamıyoruz.” Dedi. Kaşlarım çatıldı.
“Ne demek kayıp? Odamda kilitli dolabın içinde duruyordu, ayaklanıp kendi mi gitti?” Dedim anlam veremeyerek. Arabayı evimin önüne park edip dikkatle konuya odaklandım. Sergi için yapmış olduğum uçak resmi kayıptı.
“Baktım her yere. Diğerleri de bakıyor. Yok hiçbir yerde.” Dedi sıkıntıyla.
“Semacığım,” dedim sabırla. “Dolabımın içinde kilitli olan şey nasıl kaybolabilir? Doğru söyle, bir işler mi dönüyor?” Dedim parmaklarımı çıtlatmaya başlarken. Stres olmuştum ama anlam veremiyordum.
“Yahu yok! Canım benim, yok! Ne yapayım yani, var mı edeyim? Tövbe ya, gel okula da kendi gözlerinle gör.” Dedi sinirlenmeye başlarken. O sinirlenince ben de sinirlendim.
“Ne kızıyorsun be? Canını mı istedik? Gelirim şimdi, sen git bir papatya çayı iç.” Dedim öfkeli bir tavırla. Hatta o öfkeyle telefonu yüzüne kapattım. Kafamı arkama yaslayıp gözlerimi kapattım.
“Bir şeye de sahip çık Firuze, bir şeye de sahip çık!” Dedim kendi kendime kızarken. Ellerimi saçlarımın arasından geçirdim ve sakinleşmeyi bekledikten sonra tekrar okulun yolunu tuttum.
Zaten başıma güneş geçmişti, bir de aylardır sergi için uğraştığım resmim kaybolmuştu. Harika gerçekten.
Okul merdivenlerinden hızlıca çıkıp resim atölyeme gittim. Şu an okul olmadığı için hiç öğrenci yoktu. Ama resim atölyeme girdiğimde herkesin, hatta bütün öğretmenlerin atölyemde olduğunu gördüm. Bu görüntü beni ayrı bir şoka uğrattı. Kaşlarımı çatıp atölyemin içindeki kalabalığa ilerledim. Yaklaşık on kişi vardı şu an. Sadece Sema burada değildi. Ve benim ise en nefret ettiğim şey atölyeme birinin girmesiydi. Ben derslerimi bile burada işlemezdim. Çünkü burası benim özel alanımdı. Sığınağımdı. Terapi odamdı. Bu atölye benim gülüşüme de, ağlayışıma da, sinirlenişime de şahit olmuştu. Bir anda bütün öğretmenlerin benden izinsiz buraya gelmesi beni çok sinirlendirmişti.
“Pardon,” dedim yüksek bir sesle. Bütün gözler üzerimdeydi. Durmadım. “Özel alana saygı duymanın ne olduğunu siz öğretmenlere anlatacak değilim çünkü umuyorum ki bu kavramın ne demek olduğunu biliyorsunuz.” Dedim herkese tek tek bakarak. “Kayıp olan şey bir resim. Altın değil. En azından izin alabilirdiniz.” Dedim öfkemi bastırmaya çalışarak. Ama hâlâ böm böm suratıma bakıp dışarı çıkmamaları öfkemin şaha kalkmasına sebep oluyordu. Aralarından bir kadının sesini duydum. O kadar kalabalıktı ki, birkaç saniye kimin konuştuğunu anlamak için herkesi kontrol ettim.
“Sadece bir resim, diyorsunuz ama o resim bizim okulumuzun seviyesini gösterecek, Firuze Hanım. Yaptığınız işe biraz değer verseniz sizin için de bizim için de daha iyi olur.” Dedi. Sarı saçlı, yaşı benden birkaç yaş büyük, gözlüklü bir öğretmendi. Matematik öğretmeniydi.
“Benim yaptığım işe değer verip vermemem size düşmez. Resmi ben yaptım ve gerekirse tekrar yaparım. Bunun telafisi var. Ama sizin yaptığınız bu saygısızlığın telafisi yok. Herkes kendi işini yapsın, hanımefendi.” Dedim sesimi kontrol ederek. Herkes bana bakmaya devam ederken bir tabloyu elime alıp kafalarına geçirmemek için kendimi çok zor tutuyordum.
Resim aşkım bunu yapmamı engelliyordu. İşimden olmak istemiyordum.
“Çıkmayı düşünüyor musunuz?” Dedim sabırla. Ve sonra bir öğretmen birkaç adımla atölyemden çıktı. O çıkınca diğerleri de çıktı ve bir kişi bile özür dilemedi. Kapıyı arkalarından sertçe kapatıp arkamdan kilitledim. Şunlara bak, kiralık ev mi burası? Gezip görülecek bir müze mi? Ne diye girersin?
Ofladım ve hızlı adımlarla masamın çekmecelerine baktım. Babama ait bir şeyi almışlar mı diye. Ama hayır, her şey yerli yerindeydi. Bu biraz da olsun içime su serpmişti ve sinirimi biraz yatıştırmıştı. Geri kalan saatlerde F-16 resimimi aradım her yerde. Her zaman olduğu yerde bile yoktu. Neredeydi? Dolaplara, çekmecelere, sıranın altına bile baktım ama yoktu. Kendimi koltuğa bıraktım.
Ne yapacaktım?
Sergi için çok önemli bir parçaydı bu. Tekrar yapardım yapmasına, ama bir haftada nasıl yetişecekti. Boyum kadar olan bir tablo, üstüne kocaman, her detayıyla çizilen bir F-16 uçağı, arkasındaki gökyüzünün renklerinin geçişleri, küçük detayları, renklerin karışımı. Hepsini nasıl yetiştirecektim? Sıkıntıyla ofladım. Hâlâ aklım almıyordu. Nasıl kaybolurdu? Biri mi çaldı diyeceğim, kim, neden çalsın? Zaten atölyeme kimse giremezdi. Bugün neden böyle oldu bilmiyorum. Kapıyı kilitlemeyi unutmuştum. Maşallah okuldaki herkes de meraklıymış buraya girmeye.
Derin bir nefes doldurdum ciğerlerime. Hava kararmaya başlamıştı. Ama hayır, pes etmeyecektim. O tablo o sergiye yetişecekti. Başka seçenek yoktu ve ben bunu yapacaktım. Oturduğum yerden kalktım ve büyük dolabımdan büyük bir tablo aldım. Fırça çantamı açtım ve bütün fırçalarımı özenle dizdim. Boyalarımı da kenara dizdim. Atölyemi aydınlatan ışığımı kapatıp loş bir ışık açtım ve şövalenin yanındaki abajuru açıp tabloyu daha rahat görmemi sağladım. Saçlarımı arkadan dağınık bir topuz yaptım. Telefonumdan Barış Manço açtım ve derin bir nefes alarak resimi çizmeye başladım.
Fırçam temiz tablonun zeminini keşfediyormuş gibi gezindi üzerinde.
Fırça kendi resimini kendi çiziyordu. Ben buna inanıyordum.
Güzelliği dudak uçuklatan F-16 uçağını bir kalemle çizmeye başladım. Önce taslağını çiziyordum. Ve aklıma bugün yaşadıklarımız geldi. Uçağın heybetli sesi ve akıl almaz güzelliği, pilotlar, binbaşının sert bakışları karşısında nutkumun tutulması, Baran’ın heyecanı…
Hepsi güzel bir günün üzerine imzasını atmıştı.
Bunun verdiği huzurla resimi çizmeye devam ettim.
Aradan belki de saatler geçti. Ama içimde bir sıkıntı vardı. Resim istediğim gibi olmuyordu, sanki renkler bana küs gibiydi. Hissettiğim duygular resme dökülmüyordu. Sergiye az kalmıştı ve yetiştiremezsem hiç iyi olmazdı.
Sınavına çalışmayı son güne bırakan öğrenci gibi hissediyordum. Şeytan diyordu ki, git odama giren herkesten şikayetçi ol. Belki de onlardan biri resmimi çalmıştı, kim bilir?
Fırçayı daldırdığım boya, tuvaldeki diğer boyanın rengiyle karşınca öfkeyle fırçayı masanın bir kenarına fırlattım. Şu an hiç sakin olamazdım. Sinirim tepeme çıkmamıştı, resmen fırlamıştı. Arkama yaslanıp gözlerimi kapattım. Derin nefesler almaya çalıştım.
Bu, en nefret ettiğim özelliklerimden biriydi. Bir işi yapamazsam çok sinirlenir ve o işi yarım bırakırdım. Nasıl öğretmen olduğumu bilmiyorum. Sakinleşmem ise zaman alırdı ve şu an sadece eve gidip uyumak istiyordum.
Onu da yaptım zaten. Çantamı ve kıyafetlerimi alıp okuldan çıktım. Gecenin bir yarısı olduğu için dışarıda tek bir ses yoktu. Sokaklarda karanlık ve sessizlik kol geziyordu. Ay, tüm parlaklığıyla önüme ışık düşürürken, derin bir nefes alıp ciğerlerime oksijen doldurdum. Daha fazla bu okulun önünde durmak istemiyordum. Arabama bindim ve evimin yolunu tuttum. Sokaklar bomboştu. Camı açtığımda ılık rüzgar saçlarımın arasında gezindi. Sessizliğin süsüymüş gibi hafif esen rüzgar, kulağıma sakin bir melodi gibi geliyordu. Evin kapısına geldiğimde çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. Sanki beş yüz kilometre koşmuşum gibi yorgundum. Eve girer girmez çantamı bir kenara, ayakkabımı bir kenara savurduktan sonra kapıyı kapattım. Fakat o an duvarda karanlık bir yansıma görmem, kalbimin ağzımda atmasına neden oldu. Aklıma binbir türlü senaryo gelmişti. Hırsız mıydı? Ev boşken her şeyi çalmaya mı gelmişti? Benden hafif uzundu. Korkuyla yutkundum. Ellerimi yumruk yapıp hızla arkamı döndüm ve hiç düşünmeden yumruğu suratına geçirdim. Vurduğum kişi birden bağırınca ben de bağırdım. Ve hemen ışığı açtım. Fakat gördüğüm kişi, sinir, korku ve telaş duygularının birbirine karıştırıp çorba olmasına neden oldu. Bu kişi, sevgili, süper zeka kardeşim Baran’dı.
“Salak!” Diye bağırdım. “Ne işin var senin burada?” Nabzım hızlanmıştı, derin nefesler alırken elim kalbimin üzerindeydi. Oldukça sinirliydim fakat Baran şu an pek iyi görünmüyordu. Yüzünü elinin arasına almış, iki büklüm olmuştu ve acıyla inliyordu. Sanırım biraz fazla sert vurmuştum. Yanında gidip elimi sırtına koydum.
“İyi misin?” Dedim masum masum. Baran birden doğruldu ve sinirle bana baktı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.
“Mike Tyson mısın sen? Düşmana mı vuruyorsun? Kardeşinim ben senin be!” Dedi öfkeyle.
“Gecenin bir köründe benim evimde olduğunu nereden bileyim ben? Doğal olarak hırsız sandım, ne diye gezen tavuk gibi geziyorsun? Gidip uyusana.” Dedim ben de sinirle. Birden kaşlarını kaldırdı ve sanki ihanet etmişim gibi bana baktı.
“Yazıklar olsun, hâlâ evindeki kardeşini tanımıyor. Sokakta görsen tanımazsın!” Dedi ve bana kınayıcı bakışlar attı. Ofladım ve gözlerimi devirdim.
“Abartma Baran.” Benim kardeşim deli olabilir miydi? Sonra aklına bir şey gelmiş gibi ciddileşti ve elini beline koyup bir ağırlığını dizine verdi.
“Hem sen neredeydin bu saate kadar? O telefonlara niye cevap verilmiyor? Hayırdır?” Dedi hesap sorar gibi. Resmen sorguya çekiyordu, şuna bak.
“Hiç, öyle keyfimden. Gece piyasaya çıkayım dedim.” Dedim yüzümdeki yarı ciddi, yarı alaycı bir halde. Daha da sinirlendi.
“Ne komiksin sen ya. Söyle hadi.”
“Okuldaki sergi için yaptığım resim kaybolmuş, onunla uğraştım.” Dedim. Geçiştirir gibi söylemiştim ama aklıma gelince yine başım zonklamaya başlamıştı. Bunu duyunca olduğu yerde dikleşti.
“O ne demek? Biri mi çaldı?” Dedi kaşlarını çatarak.
“Bilmiyorum. Resmi tekrar çizmeye başladım.” Dedim vestiyerden terlik alırken.
“Kim çaldıysa gelip bulurum ben o kişiyi. Yarın okula geliyorum, itiraz istemiyorum.” Dediğinde güldüm, bana sahip çıkması hoşuma gitmişti. Büyüyordu işte.
“Veli toplantısı mı bu, Baran? Hallediyorum işte, saçmalama istersen.” Dedim ve itiraz etmesine izin vermeden gözlerimi kısıp ona baktım. “Sen niye geldin?” Dedim.
“Annem temizlik yapacakmış diye beni evden kovdu.” Dediğinde kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Bu çocuk beni gerçekten çok güldürüyordu. Benim gülüşümü izlerken oldukça ciddiydi ama daha çok güldüm. Daha sonra baş parmağıyla kapıyı gösterdi.
“İstersen gidebilirim, sokakta falan yatarım. İstenmediğim yerde durmam.” Dedi. Yanında gidip sarıldım sonra da ensesine yavaşça vurdum.
“Hadi, git.” Dedim. Yüzünü ekşitip taklidimi yaptı. Daha çok güldüğümde bir süre sohbet ettik. İkimiz de uyumadık ve sanki kahve uykumuzu getirecekmiş gibi bir de kahve içtik. Evimin balkonundaydık. Balkonumu çok seviyordum. Burası sanki ayrı bir dünyaydı. Huzur vardı. Genelde burada vakit geçirirdim ve genelde evimin hep bu kısmıyla ilgilenirdim. Bir sürü çiçeğim vardı. Balkonun korkuluklarında bile sarmaşıklar vardı. Büyük saksıda kocaman biber ağacım vardı. Kırmızı güllerim, zambaklarım, pembe güllerim ve hatta lalelerim bile vardı. Rengarenkti. Balkon demirlerinin biraz yukarısında küçük sarı ışıklarım vardı ve geceleri loş bir ortam oluşturuyordu. Balkonumun en köşesinde küçük bir rüzgar gülü vardı. Her renk vardı ve rüzgar olduğunda çok hazlı dönüyordu. Babam beni özlediğinde hep hızlı bir şekilde dönerdi, bunu böyle bilirdim küçüklüğümden beri. Şimdi ise çok hızlı bir şekilde dönüyordu. Küçük ama sıcak bir balkondu. Buradan Çanakkale manzarasını görebiliyordum. Tabii, denize sıfır değildi ama çok uzaktan da olsa biraz görebiliyordum. En azından küçük bir mavilik görünüyordu. Yeşillik çoktu evin etrafında. Bu yüzden daha çok evimde vakit geçirmeyi severdim çünkü burası ruhumu dinlendiriyordu. Kuş sesleri kulakların süsü, kalbin neşesiydi. Rüzgar çıktığında ağaçların yaprakları birbirine dokunuyordu ve hafif, huzur verici sesi sanki rüyadaymış gibi hissettiriyordu. Ve balkonumdaki çiçeklerin kokusu her daim burnuma geliyordu.
Baran ile sohbet etmeye devam ediyorduk, her konudan konuşuyorduk. Hatta Baran tuttuğu takıma transfer olan futbolculardan bile bahsetti. Futbolcuların piyasa değerinden, mevkisi ve daha birçok şeyden bahsetti. Hiçbir şeyden anlamıyordum. Ama yine de erkek kardeşe sahip olan her abla futboldan az da olsa anlıyordur.
Ama sonra konuşma sırası bendeydi. Bütün saçma, komik, utanç verici anılarımı anlatıyordum. Ki zaten bunlar bende doluydu. Hepsini anlatırsam geceyi bitiremezdik. Gecenin sessizliğinde çıkan tek ses bizim sessizce gülme çabalarımızdı. Fısır fısırdık.
“Sen doğduğunda babamla birlikte okuldaki herkese tost ısmarlamıştık. Herkes mutlu tabii beleş tosta. Ama ben mutluluğumu farklı bir şekilde ifade edip, tostların içine not bırakmıştım. Hepsinde kardeşim oldu yazıyordu. Muhtemelen herkes yemiştir o notu.” Dedim eskilere giderek. Bende bu tür anılar bitmezdi. Küçüklüğümden belliymiş. Baran böğürerek gülmemek için yüzünü yastığa gömdü ve sessizce kıkırdamaya başladı. Ben de güldüm. O an neden öyle bir şey yapmıştım bilmiyorum ama sanırım ağırı mutluluktan kaynaklanmıştı.
“Bana karşı olan sevgin göz yaşartıcı.” Dedi gülmesinin ardından. Elini saçlarının arasında gezdiriyordu artist artist.
“Sen hâlâ değerini bilme ablanın.” Dedim kollarımı önümde bağlayıp numaradan trip atarak. Buna güldü ve hemen yanıma gelip sıkıca sarıldı bana. Ben de gülümseyip ona sarıldım. Bu çocuk her büyüdüğünde kalbi daha da güzelleşiyordu. Tamam, belki ergenlik döneminde olabilirdi, kaprisli sinir bozucu bir varlık olabilirdi ama yine de her şeye rağmen öbür canımdı o benim. Şımarmasın diye pek dile getirmezdim bunu. Bana sarıldığında, babamın bana sarıldığı günleri hatırlıyordum. Çok benziyordu. Özellikle huyu, sıcak kanı. Dış görünüşü daha çok anneme benzerdi ama bakışları her zaman bir asker çocuğu gibi sertti.
İç sıkıntılarımı unutmuştum bile. Balkondaki hafifçe esen ılık rüzgar kalbime baharı getirmişti.
1. BÖLÜM…
Gökyüzü
Güzel kızım, Firuze’m. Gökyüzü bakışlım. Bu satırları okuduğunda bebek Firuze değil, genç, işinde gücünde, güzel bir kadın olacaksın. Ama sen benim her zaman mavim olacaksın. Doğduğunda gözlerine gökyüzü indi, hep ağlardın ama. Şimdi de çok ağlıyorsun. Bu özelliğin kime çekti, bilmiyorum. Ama bence annenden aldın bu duygusallığı.
Şu an öyle güzel uyuyorsun ki, ipek saçların alnına dökülmüş, emziğin yastığa düşmüş, yanakların ağlamaktan pembeleşmiş. Kirpiklerin ise hâlâ ıslak. O kadar güzel bir kız olacaksın ki sen. Benim güzel Firuze’m.
Şimdi uyanacaksın diye yazıyı yazarken bile tedirginim. Annen çok yoruldu, ben uyuttum bugün seni. Kucağıma gelince ağlamayı bırakıyorsun. Barış Manço dinlemeden uyuyamıyorsun. Alla beni pulla beni söyledim saatlerce, öyle uyudun. Üç yaşındaki çocuk ne anlar Barış Manço’dan? Gülüyorsun bir de pişkin pişkin. Dişlerin zaten yok, bir tane çıkıyor aşağıdan. Tam yemeliksin ama öpmeye bile kıyamıyorum. Görevlere gidince o kadar çok özlüyorum ki seni, anneni… Gökyüzüne bakıyorum hep. Diyorum ki, benim Firuze’min gözleri orada. Ama yağmur yağdığında anlıyorum ki ağlama saatin gelmiş. Büyüyünce çok güçlü olacaksın ama, kolay kolay ağlamayacaksın, hep dik duracaksın, söz mü? Albay kızısın sen, kolay mı öyle?
Mavi, üzerinde papatya resmi olan bir tişört aldım bugün sana. Uyanınca vereceğim. Annen çok beğendi, gözlerinle uyumlu rengi, çok yakışacak. Sen büyü, ben sana neler neler alacağım. Tokalar, oyuncaklar, kıyafetler… Annen oyuncak almamı pek istemeyebilir çünkü bir sürü oyuncağın var ve evi dağıtıyorsun kızım, annen haklı. Ama olsun, ben alırım yine sana.
Geçen pencereye bir kuş kondu, kuşu görünce korktun ama sonra yavaş yavaş sevmeye başladın çünkü korkunun üzerine gittin. İşte böyle de cesur benim kızım. Aferin sana. Hep böyle ol, tamam mı? Hiçbir şeyden korkma, ben seni zaten her şeyden korurum, ama sen de kendini korumayı bil, Firuze’m. Babasının gökyüzü gözlüsü. Minik papatyam…
Seni çok seviyorum, güzel kızım.

Akmak için göz pınarında biriken gözyaşımı gözlerimi sıkıca yumarak yok ettim. Ağlamayacaktım. Babama söz vermiştim. Elimdeki defterin sayfasını okşadım parmaklarımla. Babamın bana verdiği defterdi bu. Ben küçükken her gün bana mektup yazarmış. Zaten defterin tamamı dolu, her sayfasında babamın gözündeki ben varım. Hep okurum bu mektupları. Henüz okumadığım mektuplar bile var, o kadar fazla ki. Bazen ağlasam da, sözümü tutamasam da, her okuduktan sonra su serpilirdi sanki içime. Öyle bir etkisi vardı. Defterin dış kapağı mavi, yeşil karışımı bir renkti. Yani gözlerimle tam aynı renkti. Defterin kapağında ise büyük harflerle, Firuzem’e… yazıyordu.
Gülümsedim hafifçe ve defterin kapağını kapatıp göğsüme koyup kollarımı birbirime sardım. Babama sarılıyormuşum gibi.
Bugün SoloTürk gösterisi vardı. Baran ile birlikte gidecektik. Annem gelmeyecekti, onu zorlamamıştık çünkü hâlâ çok hassastı. Babamın vefatının üzerinden uzun yıllar geçmişti ama annem her uçak gördüğünde ağlardı. Bu yüzden ona ısrar etmemiştik. Baran’ın anlayışı beni çok mutlu etmişti.
Defteri yatağımın yanındaki komodinin çekmecesine koyup ayağa kalktım. Hazırlanıp Baran’ı almaya gidecektim, şu an kendi evimdeydim. Daha fazla oyalanmadan gardrobumu açtım ve boş boş içine baktım. Siyah bir tişört aldım dolabın derinliklerinden. İçi biraz dağınıktı ve bu tişörtü alınca daha da dağıldı. Hiç toplamak istemedim ve alt raftan geniş bir kot pantolon aldım. Üstümü giyindikten sonra kahverengi, omzumun aşağısında orta uzunlukta olan dalgalı saçlarımı açık bıraktım. Boynuma her zaman taktığım, takmazsam eksik hissettiğim fuları taktım. Yeşil renkteydi. Bir sürü, her renkten vardı ama bugün bu rengi tercih etmiştim.
Takılarımı da taktıktan sonra biraz ruj ve rimel sürüp, yanaklarıma da hafif allık sürerek pembelik verdim. Telefonum çaldığında arayanın Baran olduğuna adım gibi emindim. Ekranı görünce, canım kardeşim beni şaşırtmadı.
“Abla, nerede kaldın? Uçaklar sekseninci turunu atıyor şu an.” Dedi huysuz sesiyle. Allık fırçasını yanaklarımda gezdirmeye devam ediyordum.
“Abartma Baran, bekle iki dakika.” Dedim aynadan kendime bakarken.
“Senin iki dakikan iki saat oluyor, ne yapıyorsun mesela şu an?”
“Aynadan kendime bakıyorum.” Dedim en dürüst cevabımla.
“Al işte,” dedi, sinirlenmişti. Bu haline güldüm. “Uyuz,” dedi son cevabını vererek.
“Sağ ol tatlım.” Dedim ve parfümümü sıktıktan sonra çantamı ve güneş gözlüğümü alıp odamdan çıktım. Koridorda yürürken, “Çık hadi kapıya. Geliyorum.”
“Şükürler olsun, bu sene gelirsin inşallah.” Dediğinde ayakkabılarımı giyiyordum.
“Ne abarttın Baran ya, geliyoruz işte.”
“Hadi bakalım, güveniyoruz.” Dedi ve telefonu kapattı. Telefonu çantama atıp merdivenlerden koşarak inmeye başladım. Gösteriye yarım saat kalmıştı. Arabaya binip hızlıca ilerledim. Tek temennim trafiğin olmamasıydı.
Kısa süre içinde Baran’ı aldım. Yolcu koltuğuna oturduğunda bana yaklaşıp yanağıma bir öpücük kondurdu.
“Hayırdır, sevgi pıtırcığı mı kaçtı içine?” Dedim tereddütlü bir şekilde.
“Odunsun sen ya, yürü git.” dedi gözlerini devirerek. Neşeli bir şekilde gülerken yanağından tutup kendime çektim ve yanağına bir öpücük kondurdum. Yanağında kalan ruj izini parmaklarımla sildiğimde gülmem devam ediyordu.
Birkaç dakika sonunda gösterinin olacağı yere gelmiştik. Büyük bir yerdi, kocaman bir boşluk vardı insanların orada toplanabilmesi için. Bazı insanlar kaldırıma oturmuştu. Kaldırım köşelerine ise stantlar kurulmuştu. Üzerinde SoloTürk tişörtleri, anahtarlıkları ve kolyeleri vardı. Kocaman bir Türk bayrağı asılmıştı binanın önüne. Bir sahne vardı. Burada mikrofonlar ve çalan müzikler için hoparlör kurulmuştu. Sahnenin üzerinde iki tane pilot vardı. Üniformalarını giymiş, güneş gözlüklerini takmışlardı. Dimdik duruşlarıyla çok havalı görünüyorlardı. Biz sahnenin neredeyse tam önündeydik ve bu nedenle pilotları çok rahat bir şekilde görebiliyorduk. Gösteri beş dakika sonra başlayacaktı.
“Görüp görebileceğiniz en iyi Solo F-16 gösterisine hepiniz hoşgeldiniz!” Dedi sahnedeki pilot. Alkış sesleri yükseldi. Hoparlörden hava harp okulu marşı çalmaya başlayınca, tüylerim diken diken oldu.
“Türk’ün gücünü, kudretini, özgürlüğün sesini duymaya hazır mısınız?” Deyince alkış ve çığlık sesleri yükselmeye devam etti.
“Kulaklarınızı kapatmayın, kalbinizi açın. Çünkü bu, Türk’ün en sevdiği sestir!” Dedi ve yüksek sesi etrafta yankılandı. Baran ile göz göze geldik ve ikimiz de heyecanla gülümsedik. Ellerim terlemeye başlamıştı. Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım ama kuşlar dışında hiçbir şey yoktu. Daha da heyecanlandım.
İnsanlar telefonun kamerasını açmış, gökyüzünü çekerek uçağın gelmesini bekliyorlardı. Şu an sadece bu anı yaşamak istiyordum. Bu yüzden telefonuma hiç dokunmadım bile. Dudaklarımdan verdiğim nefes havayla karışınca gökyüzüne bakmaya devam ettim.
Birden uzaklardan gelen bir ses duyuldu. Herkes aynı yere baktı. Elimi anlıma koyup gözlerime güneş gelmesini engelledim. Ve işte o an, F-16 uçağı tüm güzelliğiyle gözler önündeydi.
Siyah, sarı ve gümüş renginde olan, uçağı süsleyen kocaman ay yıldız ve arkasında bıraktığı duman. Tam üstümüzden geçerken sesi o kadar güçlüydü ki, kulak zarım titredi ama bu beni asla rahatsız etmedi. Aksine, bu sesi duymak beni gururlu bir şekilde gülümsetti.
Bir tur daha atarken, pilot uçakla birlikte şov yapıyordu. Havada drift atıyordu sanki. Bir sağa bir sola giderken birden uçak tersine döndü ve ters gitmeye başladı. İnsanlardan alkış ve çığlık sesi yükselirken, bu güzelliği ağzım açık izliyordum.
Havada o kadar güzel süzülüyordu ki. Gidişi o kadar hayran bırakıyordu ki. Arkasından bakarken gözlerimin dolmasına engel olamadım çünkü bu ses, bu görüntü, ay yıldız, beni çok güçlü hissettirmişti.
Uçak en yükseklere kadar çıktı ve yukarı çıkarken arkasından füze gibi küçük ateş topları bıraktı ve havada havai fişek gibi bir görüntü ortaya çıktı. Ve birden kendimi alkışlarken buldum. Bu, benim hayatımda gördüğüm en iyi görsel şölendi. Kalbimin sesini çok daha iyi duyabiliyorum. Gökyüzündeki kuşlar bile havada uçmayı bırakmıştı. Bu güçlü ses, sadece düşmanı korkuturdu. Bir Türk’ü asla korkutmazdı. Çünkü özgürlüğün sesiydi bu, gücün sesiydi, zaferin sesiydi, Türk’ün sesiydi. Babam bana bunu çok iyi öğretmişti.

“Baba,” diyordu Firuze her zamanki meraklı haliyle.
“Efendim kızım?” Dedi babası. Birlikte bahçede çiçek ekiyorlardı. Daha doğrusu, sadece babası ekiyordu. Firuze daha çok toprakla oynuyordu, çamur ile ev yapmaya çalışıyordu kendince.
“Uçakların sesi neden çok güçlü?” Dedi çömeldiği yerden babasına hayranlıkla bakarken. Firuze taşı rengi gözlerine güneş yansıyınca, tarif edilemez bir güzelliğe dönüşüyordu. Babası da hayran hayran baktı kazına.
“Çünkü bu ses Türk’ün gücünü gösterir, babacığım. Hiçbir zaman korkma bu sesten, çok sev bu sesi. Çünkü bu ses senin vatanının her toprağının sesi.” Dedi gözlerine uzun uzun bakarken. Babası F-16 pilotuydu. Kızına küçücük yaştayken öğretmişti bu kavramı. Firuze, hiçbir zaman korkmazdı bu sesten. Babasının dediklerini çok iyi anlamıştı.
“Yani, Türk olan çok mu güçlüdür baba?” Dedi Firuze gözlerini kısarak. Babası gururla gülümsedi. Kızına küçük yaşta bunu öğretebildiği için çok mutluydu. Uzanıp pembe yanaklarını okşadı.
“Aynen öyle, Firuze’m.” Dedi ve Firuze, bunu her zaman aklına kazımış bir şekilde, bu bilinçle büyüdü.

Gözpınarlarımda biriken gözyaşları tam akacakken, Baran beni dürttü ve gözlerimi gökyüzünden alıp ona baktım. Çok heyecanlıydı.
“Pilot konuşacak şimdi,” dedi. Herkes bir anda sustu ve ortamda büyük bir sessizlik hakim oldu. Dikkatle dinlemeye başladım. Önce çınlama sesi ve hışırtı sesi duyuldu. Fakat sonra, güçlü bir asker sesi kulakları doldurdu.
“Çanakkale halkına selamlarımı iletiyorum. Geldiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim. Sizden ricam, az sonra sadece kalbinizin sesini dinleyin. Çünkü o ses size güç verecek.” Dedi ve telsizin kapanma sesi duyuldu. Herkes bu konuşmayı alkışlarken, ben de mutlulukla alkışladım. Hatta avuç içlerim patlayacak kadar alkışladım. Ve birkaç saniye içinde uçak o kadar hızlı bir şekilde, o kadar yakından geçti ki, resmen iç organlarımın sallandığını hissettim. Tüylerim diken diken olmuştu. Kalbim son hız atarken, yaptığım tek şey kalbimin sesini dinlemekti. Huzurlu hissediyordum, mutlu hissediyordum. Bakışlarım gökyüzüne kitlenip kalırken, gök mavisi ve uçaktan çıkan dumanın birleşimi muazzamdı. Boğazımda oluşan yumruyu yutkunarak yok ettim. Baran’a baktım. Şu an o da çok duygusaldı. Ama babamızın da bir zamanlar böyle olduğunu bilmek bize güç veriyordu.
Bir elimi omzuna atıp kendime çektim. Hiç itiraz etmeden bir kolunu bana sardı ve başını omzuma koydu.
“Babamız da mı böyleydi?” Dedi birden. Dudaklarımı birbirine bastırdım. Ona o kadar üzülüyordum ki, babamla geçirdiği zamanları hatırlamıyordu bile. Derin bir nefes aldım.
“Evet, o da böyleydi.” Dedim başımı yavaşça sallarken. Boğazımı temizleyip bu üzücü havayı dağıtmak istedim. “Hadi, gel şu tişörtlerden alalım.” Dedim arkamızda kalan stantı göstererek. Tam adım atacakken kolumdan tutup beni durdurdu.
“Sonra alırız, şimdi uçağı süren pilot gelecek. Onu görelim.” Dedi. Kaşlarımı kaldırdım.
“Her şeyden de haberin olsun.” Dedim yanağından makas alarak. Hemen kendini geri çekti.
“Abla yapma şöyle şeyler ya. Karizma falan kalmıyor sonra.” Dedi uyuz uyuz. Zaten boyumu geçmişti, ben de ona uyuz uyuz baktım.
“Aman tamam be, yürü git.” Dedim memnuniyetsiz bir ifadeyle. Benim kardeş sevgisi buraya kadardı. Ben Baran’a sinir bozucu bakışlarımı gönderirken birden etraftan alkış sesleri yükseldi. Başımı kaldırıp karşımızdaki sahneye baktığımda, ikinci kez bakma gereği duydum.
Uçağı süren pilot buradaydı. Tam karşımızda. Üzerinde siyah üniforması vardı ve boyu buradan bile çok uzun görünüyordu. Yapılıydı. Bakışları o kadar sertti ki, aldığı eğitimlerin zorluğunu gözleri söylüyordu. Buradan belli olan ela gözleri, dağınık kaşları, belirgin yüz hatları ve siyaha yakın, koyu kahverengi dalgalı saçları vardı. Göğsünde binbaşı araması vardı ve armasının üzerinde bir sürü yıldız vardı.
Binbaşı mı?
“Oha,” diyen Baran’ı duydum. Ama hâlâ karşımdaki binbaşıya bakıyordum. “Yani, maşallah.” Diye düzeltti Baran. Kardeşime katılıyordum.
Dimdik duruşuyla, bir askere yakışır şekildeydi. Gözleri herkesin üzerinde dolanırken birden gözleri benim gözlerimle buluştu. Bir sürü kişi arasından benimle göz göze gelmesi, şanslı hissettirmişti. Sonuçta o bir binbaşıydı. Fakat uzun süre gözlerini ayırmadı gözlerimden. Bakışları o kadar sertti ki, gözlerimi kaçırma ihtiyacı hissettim. Bakınca insanın kalbi titriyordu. Buz gibi soğuk ve sert, ama bir yandan vatan sevgisinin olduğu sıcak bakışlar.
“Bu güzel gösteriyi bize izleten, heyecanı iliklerimize kadar hissettiren, bu sesle kalbimizi hızlandırmayı başaran F-16 pilotu Binbaşı Barlas Karahan komutanıma teşekkür ederiz.” Dedi diğer pilotlardan biri.
Binbaşı Barlas Karahan’ın bakışları kalbimi ve ellerimi titretirken bir anda ne yapacağımı bilemedim ve gözlerimi kaçırıp derin bir nefes verdim. Kalbim bir kuş gibi çırpınırken çantamdan su çıkarıp bir yudum aldım. Boğazımı ıslatmak biraz olsun iyi gelmişti.
Bir süre haftaya olacak sergi hakkında konuştular. Buradaki pilotların hepsi sergiye gelecekti. Konferansa katıldıkları bir etkinlik gerçekleşecekti okulda. Dakikalar saate dönüşürken, gösterinin uzun sürmesi beni asla yormamıştı. Yine olsa yine saatlerce beklerdim.
Pilotlar özel güvenlikleriyle arabalara götürülürken halkın arasından geçiyorlardı. Halk, Türk askerlerine olan yoğun ilgisini ve sevgisini dile getirirken, pilotlar dimdik yürümeye devam ediyorlardı. Bazen bazı kişiler fotoğraf çekmek için çabalıyordu. Bazısı imza almak için. Bazısı sadece görebilmek için köşede heyecanla izliyordu.
Ben gibi.
Pilotlar alkışlar ve ıslaklar eşliğinde buradan ayrılırken arkalarından bakakaldım sadece. Sonra Baran’a döndüm. Hayran kalmıştı herkes gibi. Hayran kalınmaz mı ay yıldızı göğsünde taşıyanlara? Ben ona bakarken o da başını çevirip bana baktı. O an gözlerindeki o duyguyu tarif edemezdim ama kalbimde çok iyi hissettim bakışlarının söylediklerini.
Küçük Baran’ı gördüm. Babası tarafından saçları okşansın isteyen, babasıyla sohbet etmek isteyen küçük Baran. Ama hiçbir şey söylemedi. Öylece baktık birbirimize hafif bir tebessümle.

Baran’ı eve bıraktıktan sonra kendi evimin yolunu tuttum. Yollardan akan ağaçları, arabaları, insanları izliyordum bir yandan. Eve gidip albümdeki fotoğraflara bakmak istiyordum. Bilmiyorum ama şu an buna ihtiyacım vardı. Bunun hayalini kurarken yan koltuktaki telefonum çalmaya başladı. Uzanıp telefonu aldığımda arayanın Sema olduğunu gördüm. Hemen açtım.
“Efendim?” Dedim direksiyonu çevirirken.
“Firuze, neredesin?” Dedi. Sesinde bir telaş vardı. Duymaya alışık olmadığım bir ses tonuydu bu.
“Arabadayım, ne oldu?” Dedim. Önce bir oflama sesi geldi hoparlörden.
“Sergi için hazırladığın resim kayıp. Hiçbir yerde bulamıyoruz.” Dedi. Kaşlarım çatıldı.
“Ne demek kayıp? Odamda kilitli dolabın içinde duruyordu, ayaklanıp kendi mi gitti?” Dedim anlam veremeyerek. Arabayı evimin önüne park edip dikkatle konuya odaklandım. Sergi için yapmış olduğum uçak resmi kayıptı.
“Baktım her yere. Diğerleri de bakıyor. Yok hiçbir yerde.” Dedi sıkıntıyla.
“Semacığım,” dedim sabırla. “Dolabımın içinde kilitli olan şey nasıl kaybolabilir? Doğru söyle, bir işler mi dönüyor?” Dedim parmaklarımı çıtlatmaya başlarken. Stres olmuştum ama anlam veremiyordum.
“Yahu yok! Canım benim, yok! Ne yapayım yani, var mı edeyim? Tövbe ya, gel okula da kendi gözlerinle gör.” Dedi sinirlenmeye başlarken. O sinirlenince ben de sinirlendim.
“Ne kızıyorsun be? Canını mı istedik? Gelirim şimdi, sen git bir papatya çayı iç.” Dedim öfkeli bir tavırla. Hatta o öfkeyle telefonu yüzüne kapattım. Kafamı arkama yaslayıp gözlerimi kapattım.
“Bir şeye de sahip çık Firuze, bir şeye de sahip çık!” Dedim kendi kendime kızarken. Ellerimi saçlarımın arasından geçirdim ve sakinleşmeyi bekledikten sonra tekrar okulun yolunu tuttum.
Zaten başıma güneş geçmişti, bir de aylardır sergi için uğraştığım resmim kaybolmuştu. Harika gerçekten.
Okul merdivenlerinden hızlıca çıkıp resim atölyeme gittim. Şu an okul olmadığı için hiç öğrenci yoktu. Ama resim atölyeme girdiğimde herkesin, hatta bütün öğretmenlerin atölyemde olduğunu gördüm. Bu görüntü beni ayrı bir şoka uğrattı. Kaşlarımı çatıp atölyemin içindeki kalabalığa ilerledim. Yaklaşık on kişi vardı şu an. Sadece Sema burada değildi. Ve benim ise en nefret ettiğim şey atölyeme birinin girmesiydi. Ben derslerimi bile burada işlemezdim. Çünkü burası benim özel alanımdı. Sığınağımdı. Terapi odamdı. Bu atölye benim gülüşüme de, ağlayışıma da, sinirlenişime de şahit olmuştu. Bir anda bütün öğretmenlerin benden izinsiz buraya gelmesi beni çok sinirlendirmişti.
“Pardon,” dedim yüksek bir sesle. Bütün gözler üzerimdeydi. Durmadım. “Özel alana saygı duymanın ne olduğunu siz öğretmenlere anlatacak değilim çünkü umuyorum ki bu kavramın ne demek olduğunu biliyorsunuz.” Dedim herkese tek tek bakarak. “Kayıp olan şey bir resim. Altın değil. En azından izin alabilirdiniz.” Dedim öfkemi bastırmaya çalışarak. Ama hâlâ böm böm suratıma bakıp dışarı çıkmamaları öfkemin şaha kalkmasına sebep oluyordu. Aralarından bir kadının sesini duydum. O kadar kalabalıktı ki, birkaç saniye kimin konuştuğunu anlamak için herkesi kontrol ettim.
“Sadece bir resim, diyorsunuz ama o resim bizim okulumuzun seviyesini gösterecek, Firuze Hanım. Yaptığınız işe biraz değer verseniz sizin için de bizim için de daha iyi olur.” Dedi. Sarı saçlı, yaşı benden birkaç yaş büyük, gözlüklü bir öğretmendi. Matematik öğretmeniydi.
“Benim yaptığım işe değer verip vermemem size düşmez. Resmi ben yaptım ve gerekirse tekrar yaparım. Bunun telafisi var. Ama sizin yaptığınız bu saygısızlığın telafisi yok. Herkes kendi işini yapsın, hanımefendi.” Dedim sesimi kontrol ederek. Herkes bana bakmaya devam ederken bir tabloyu elime alıp kafalarına geçirmemek için kendimi çok zor tutuyordum.
Resim aşkım bunu yapmamı engelliyordu. İşimden olmak istemiyordum.
“Çıkmayı düşünüyor musunuz?” Dedim sabırla. Ve sonra bir öğretmen birkaç adımla atölyemden çıktı. O çıkınca diğerleri de çıktı ve bir kişi bile özür dilemedi. Kapıyı arkalarından sertçe kapatıp arkamdan kilitledim. Şunlara bak, kiralık ev mi burası? Gezip görülecek bir müze mi? Ne diye girersin?
Ofladım ve hızlı adımlarla masamın çekmecelerine baktım. Babama ait bir şeyi almışlar mı diye. Ama hayır, her şey yerli yerindeydi. Bu biraz da olsun içime su serpmişti ve sinirimi biraz yatıştırmıştı. Geri kalan saatlerde F-16 resimimi aradım her yerde. Her zaman olduğu yerde bile yoktu. Neredeydi? Dolaplara, çekmecelere, sıranın altına bile baktım ama yoktu. Kendimi koltuğa bıraktım.
Ne yapacaktım?
Sergi için çok önemli bir parçaydı bu. Tekrar yapardım yapmasına, ama bir haftada nasıl yetişecekti. Boyum kadar olan bir tablo, üstüne kocaman, her detayıyla çizilen bir F-16 uçağı, arkasındaki gökyüzünün renklerinin geçişleri, küçük detayları, renklerin karışımı. Hepsini nasıl yetiştirecektim? Sıkıntıyla ofladım. Hâlâ aklım almıyordu. Nasıl kaybolurdu? Biri mi çaldı diyeceğim, kim, neden çalsın? Zaten atölyeme kimse giremezdi. Bugün neden böyle oldu bilmiyorum. Kapıyı kilitlemeyi unutmuştum. Maşallah okuldaki herkes de meraklıymış buraya girmeye.
Derin bir nefes doldurdum ciğerlerime. Hava kararmaya başlamıştı. Ama hayır, pes etmeyecektim. O tablo o sergiye yetişecekti. Başka seçenek yoktu ve ben bunu yapacaktım. Oturduğum yerden kalktım ve büyük dolabımdan büyük bir tablo aldım. Fırça çantamı açtım ve bütün fırçalarımı özenle dizdim. Boyalarımı da kenara dizdim. Atölyemi aydınlatan ışığımı kapatıp loş bir ışık açtım ve şövalenin yanındaki abajuru açıp tabloyu daha rahat görmemi sağladım. Saçlarımı arkadan dağınık bir topuz yaptım. Telefonumdan Barış Manço açtım ve derin bir nefes alarak resimi çizmeye başladım.
Fırçam temiz tablonun zeminini keşfediyormuş gibi gezindi üzerinde.
Fırça kendi resimini kendi çiziyordu. Ben buna inanıyordum.
Güzelliği dudak uçuklatan F-16 uçağını bir kalemle çizmeye başladım. Önce taslağını çiziyordum. Ve aklıma bugün yaşadıklarımız geldi. Uçağın heybetli sesi ve akıl almaz güzelliği, pilotlar, binbaşının sert bakışları karşısında nutkumun tutulması, Baran’ın heyecanı…
Hepsi güzel bir günün üzerine imzasını atmıştı.
Bunun verdiği huzurla resimi çizmeye devam ettim.
Aradan belki de saatler geçti. Ama içimde bir sıkıntı vardı. Resim istediğim gibi olmuyordu, sanki renkler bana küs gibiydi. Hissettiğim duygular resme dökülmüyordu. Sergiye az kalmıştı ve yetiştiremezsem hiç iyi olmazdı.
Sınavına çalışmayı son güne bırakan öğrenci gibi hissediyordum. Şeytan diyordu ki, git odama giren herkesten şikayetçi ol. Belki de onlardan biri resmimi çalmıştı, kim bilir?
Fırçayı daldırdığım boya, tuvaldeki diğer boyanın rengiyle karşınca öfkeyle fırçayı masanın bir kenarına fırlattım. Şu an hiç sakin olamazdım. Sinirim tepeme çıkmamıştı, resmen fırlamıştı. Arkama yaslanıp gözlerimi kapattım. Derin nefesler almaya çalıştım.
Bu, en nefret ettiğim özelliklerimden biriydi. Bir işi yapamazsam çok sinirlenir ve o işi yarım bırakırdım. Nasıl öğretmen olduğumu bilmiyorum. Sakinleşmem ise zaman alırdı ve şu an sadece eve gidip uyumak istiyordum.
Onu da yaptım zaten. Çantamı ve kıyafetlerimi alıp okuldan çıktım. Gecenin bir yarısı olduğu için dışarıda tek bir ses yoktu. Sokaklarda karanlık ve sessizlik kol geziyordu. Ay, tüm parlaklığıyla önüme ışık düşürürken, derin bir nefes alıp ciğerlerime oksijen doldurdum. Daha fazla bu okulun önünde durmak istemiyordum. Arabama bindim ve evimin yolunu tuttum. Sokaklar bomboştu. Camı açtığımda ılık rüzgar saçlarımın arasında gezindi. Sessizliğin süsüymüş gibi hafif esen rüzgar, kulağıma sakin bir melodi gibi geliyordu. Evin kapısına geldiğimde çantamdan anahtarı çıkarıp kapıyı açtım. Sanki beş yüz kilometre koşmuşum gibi yorgundum. Eve girer girmez çantamı bir kenara, ayakkabımı bir kenara savurduktan sonra kapıyı kapattım. Fakat o an duvarda karanlık bir yansıma görmem, kalbimin ağzımda atmasına neden oldu. Aklıma binbir türlü senaryo gelmişti. Hırsız mıydı? Ev boşken her şeyi çalmaya mı gelmişti? Benden hafif uzundu. Korkuyla yutkundum. Ellerimi yumruk yapıp hızla arkamı döndüm ve hiç düşünmeden yumruğu suratına geçirdim. Vurduğum kişi birden bağırınca ben de bağırdım. Ve hemen ışığı açtım. Fakat gördüğüm kişi, sinir, korku ve telaş duygularının birbirine karıştırıp çorba olmasına neden oldu. Bu kişi, sevgili, süper zeka kardeşim Baran’dı.
“Salak!” Diye bağırdım. “Ne işin var senin burada?” Nabzım hızlanmıştı, derin nefesler alırken elim kalbimin üzerindeydi. Oldukça sinirliydim fakat Baran şu an pek iyi görünmüyordu. Yüzünü elinin arasına almış, iki büklüm olmuştu ve acıyla inliyordu. Sanırım biraz fazla sert vurmuştum. Yanında gidip elimi sırtına koydum.
“İyi misin?” Dedim masum masum. Baran birden doğruldu ve sinirle bana baktı. Yüzü kıpkırmızı olmuştu.
“Mike Tyson mısın sen? Düşmana mı vuruyorsun? Kardeşinim ben senin be!” Dedi öfkeyle.
“Gecenin bir köründe benim evimde olduğunu nereden bileyim ben? Doğal olarak hırsız sandım, ne diye gezen tavuk gibi geziyorsun? Gidip uyusana.” Dedim ben de sinirle. Birden kaşlarını kaldırdı ve sanki ihanet etmişim gibi bana baktı.
“Yazıklar olsun, hâlâ evindeki kardeşini tanımıyor. Sokakta görsen tanımazsın!” Dedi ve bana kınayıcı bakışlar attı. Ofladım ve gözlerimi devirdim.
“Abartma Baran.” Benim kardeşim deli olabilir miydi? Sonra aklına bir şey gelmiş gibi ciddileşti ve elini beline koyup bir ağırlığını dizine verdi.
“Hem sen neredeydin bu saate kadar? O telefonlara niye cevap verilmiyor? Hayırdır?” Dedi hesap sorar gibi. Resmen sorguya çekiyordu, şuna bak.
“Hiç, öyle keyfimden. Gece piyasaya çıkayım dedim.” Dedim yüzümdeki yarı ciddi, yarı alaycı bir halde. Daha da sinirlendi.
“Ne komiksin sen ya. Söyle hadi.”
“Okuldaki sergi için yaptığım resim kaybolmuş, onunla uğraştım.” Dedim. Geçiştirir gibi söylemiştim ama aklıma gelince yine başım zonklamaya başlamıştı. Bunu duyunca olduğu yerde dikleşti.
“O ne demek? Biri mi çaldı?” Dedi kaşlarını çatarak.
“Bilmiyorum. Resmi tekrar çizmeye başladım.” Dedim vestiyerden terlik alırken.
“Kim çaldıysa gelip bulurum ben o kişiyi. Yarın okula geliyorum, itiraz istemiyorum.” Dediğinde güldüm, bana sahip çıkması hoşuma gitmişti. Büyüyordu işte.
“Veli toplantısı mı bu, Baran? Hallediyorum işte, saçmalama istersen.” Dedim ve itiraz etmesine izin vermeden gözlerimi kısıp ona baktım. “Sen niye geldin?” Dedim.
“Annem temizlik yapacakmış diye beni evden kovdu.” Dediğinde kendimi tutamayıp gülmeye başladım. Bu çocuk beni gerçekten çok güldürüyordu. Benim gülüşümü izlerken oldukça ciddiydi ama daha çok güldüm. Daha sonra baş parmağıyla kapıyı gösterdi.
“İstersen gidebilirim, sokakta falan yatarım. İstenmediğim yerde durmam.” Dedi. Yanında gidip sarıldım sonra da ensesine yavaşça vurdum.
“Hadi, git.” Dedim. Yüzünü ekşitip taklidimi yaptı. Daha çok güldüğümde bir süre sohbet ettik. İkimiz de uyumadık ve sanki kahve uykumuzu getirecekmiş gibi bir de kahve içtik. Evimin balkonundaydık. Balkonumu çok seviyordum. Burası sanki ayrı bir dünyaydı. Huzur vardı. Genelde burada vakit geçirirdim ve genelde evimin hep bu kısmıyla ilgilenirdim. Bir sürü çiçeğim vardı. Balkonun korkuluklarında bile sarmaşıklar vardı. Büyük saksıda kocaman biber ağacım vardı. Kırmızı güllerim, zambaklarım, pembe güllerim ve hatta lalelerim bile vardı. Rengarenkti. Balkon demirlerinin biraz yukarısında küçük sarı ışıklarım vardı ve geceleri loş bir ortam oluşturuyordu. Balkonumun en köşesinde küçük bir rüzgar gülü vardı. Her renk vardı ve rüzgar olduğunda çok hazlı dönüyordu. Babam beni özlediğinde hep hızlı bir şekilde dönerdi, bunu böyle bilirdim küçüklüğümden beri. Şimdi ise çok hızlı bir şekilde dönüyordu. Küçük ama sıcak bir balkondu. Buradan Çanakkale manzarasını görebiliyordum. Tabii, denize sıfır değildi ama çok uzaktan da olsa biraz görebiliyordum. En azından küçük bir mavilik görünüyordu. Yeşillik çoktu evin etrafında. Bu yüzden daha çok evimde vakit geçirmeyi severdim çünkü burası ruhumu dinlendiriyordu. Kuş sesleri kulakların süsü, kalbin neşesiydi. Rüzgar çıktığında ağaçların yaprakları birbirine dokunuyordu ve hafif, huzur verici sesi sanki rüyadaymış gibi hissettiriyordu. Ve balkonumdaki çiçeklerin kokusu her daim burnuma geliyordu.
Baran ile sohbet etmeye devam ediyorduk, her konudan konuşuyorduk. Hatta Baran tuttuğu takıma transfer olan futbolculardan bile bahsetti. Futbolcuların piyasa değerinden, mevkisi ve daha birçok şeyden bahsetti. Hiçbir şeyden anlamıyordum. Ama yine de erkek kardeşe sahip olan her abla futboldan az da olsa anlıyordur.
Ama sonra konuşma sırası bendeydi. Bütün saçma, komik, utanç verici anılarımı anlatıyordum. Ki zaten bunlar bende doluydu. Hepsini anlatırsam geceyi bitiremezdik. Gecenin sessizliğinde çıkan tek ses bizim sessizce gülme çabalarımızdı. Fısır fısırdık.
“Sen doğduğunda babamla birlikte okuldaki herkese tost ısmarlamıştık. Herkes mutlu tabii beleş tosta. Ama ben mutluluğumu farklı bir şekilde ifade edip, tostların içine not bırakmıştım. Hepsinde kardeşim oldu yazıyordu. Muhtemelen herkes yemiştir o notu.” Dedim eskilere giderek. Bende bu tür anılar bitmezdi. Küçüklüğümden belliymiş. Baran böğürerek gülmemek için yüzünü yastığa gömdü ve sessizce kıkırdamaya başladı. Ben de güldüm. O an neden öyle bir şey yapmıştım bilmiyorum ama sanırım ağırı mutluluktan kaynaklanmıştı.
“Bana karşı olan sevgin göz yaşartıcı.” Dedi gülmesinin ardından. Elini saçlarının arasında gezdiriyordu artist artist.
“Sen hâlâ değerini bilme ablanın.” Dedim kollarımı önümde bağlayıp numaradan trip atarak. Buna güldü ve hemen yanıma gelip sıkıca sarıldı bana. Ben de gülümseyip ona sarıldım. Bu çocuk her büyüdüğünde kalbi daha da güzelleşiyordu. Tamam, belki ergenlik döneminde olabilirdi, kaprisli sinir bozucu bir varlık olabilirdi ama yine de her şeye rağmen öbür canımdı o benim. Şımarmasın diye pek dile getirmezdim bunu. Bana sarıldığında, babamın bana sarıldığı günleri hatırlıyordum. Çok benziyordu. Özellikle huyu, sıcak kanı. Dış görünüşü daha çok anneme benzerdi ama bakışları her zaman bir asker çocuğu gibi sertti.
İç sıkıntılarımı unutmuştum bile. Balkondaki hafifçe esen ılık rüzgar kalbime baharı getirmişti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

252okunma 50beğeni 15yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.