KIYAMET GÜNÜ kitap kapağı

6. bölüm / 6

KIYAMET GÜNÜ

6. BÖLÜM ( Yirmi bir)

Vaveyla Yazarı: G.K Kaya

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 6. BÖLÜM ( Yirmi bir)

Baştan aşağı siyah bir cübbeye bürünmüş silüet, Geeraard de Duivelsteen Kalesi'nin derinliklerinde uzanan dar taş geçitte hızla ilerliyordu. Tavandan sızan su damlaları, yüzyıllardır değişmeyen bir ritimle zemindeki taşlara düşüyor, her damla karanlığın içinde yankılanarak karanlık silüetin ayak seslerine eşlik ediyordu. Kalenin dışındaki dünya sabahın telaşıyla uyanırken burada zaman başka türlü akıyordu. Duvarların arasına sıkışmış bu rutubetli dehliz, yüzyıllar boyunca sayısız sırrı saklamıştı ve şimdi bir yenisini daha içine gömüyordu.

Yirmi Bir'in zihninde ise az önce aldığı emir dönüp duruyordu. Olağanüstü Willem van Artevelde toplantısının hemen ardından, kalenin derinliklerinde Büyük Üstat'ın karşısına çıkarılmış ve hayatında elde edebileceği en büyük fırsatlardan biri kendisine verilmişti. Kızıl Çember'in en mahrem konsey toplantılarına kabul edilmek, örgütün görünmeyen güç merkezlerinden birinde yer edinmek anlamına geliyordu. Fakat bu fırsatın ardında, aynı ölçüde büyük bir tehdit vardı. Çünkü Kızıl Çember'in düzeninde başarısızlık diye bir kelime vardı ve bu kelimenin bedelini bilenler, onu yüksek sesle telaffuz etmekten bile kaçınırdı.

Yirmi Bir bu yüzden hem umutlu hem de tedirgindi. Önünde açılan kapı, yıllardır arzuladığı konuma giden yolu gösterebilirdi. Fakat aynı kapının ardında geri dönüşü olmayan bir karanlık da bulunuyordu. Üstelik Büyük Üstat'ın verdiği görev, sıradan bir takip veya istihbarat operasyonu değildi. Hedef, onun için dünyadaki herhangi bir yabancıdan çok daha kişisel bir anlam taşıyordu. Belki de bu yüzden maskesinin ardındaki yüzünde hiçbir ifade görünmese de yürüyüşündeki sertlik, içinde kopan fırtınayı ele veriyordu.

Geçidin sonunda Schelde Nehri'ne açılan ağır demir kapı göründüğünde adımlarını yavaşlattı. Kapının önünde iri yapılı bir adam bekliyordu. Siyah giysileri ve hareketsiz duruşuyla neredeyse kalenin duvarlarından ayrılmış bir taş parçasını andırıyordu. Karanlığın içinde yalnızca gözleri seçiliyordu. Yirmi Bir yaklaştığında adam başını kaldırdı ve "Yirmi Bir."dedi.

Silüet durdu. Yüzünü tamamen örten porselen maskenin üzerinde kan kırmızısını andıran lekeler vardı. Maskenin göz boşluklarının ardındaki bakışlar nöbetçiye sabitlendi. "Evet," dedi. Ancak duyulan ses ona ait değildi. Boğazından çıkan titreşim, maskenin içine gizlenmiş mikro boyutlardaki ses bozucu cihazdan geçiyor ve insan sesini soğuk, mekanik, neredeyse cinsiyetsiz bir tona dönüştürüyordu. Kızıl Çember'in en katı kurallarından biri burada da hüküm sürüyordu: Bu maskenin ardındaki insanın gerçek adı, sesi, yaşı, cinsiyeti ya da dış dünyadaki itibarı örgüt için hiçbir anlam taşımıyordu. O artık bir insan değil, yalnızca bir numaraydı.

Nöbetçi demir kapının ardındaki karanlığı işaret etti. "Sürat teknesi hazır. Bu operasyonda ihtiyaç duyabileceğiniz bütün teknik ve lojistik ekipman teknede. Dümenin hemen solundaki deri çantada kriptolu bir uydu telefonu bulacaksınız. Önümüzdeki yirmi dört saat boyunca o hattın ucunda sizin için bekliyor olacağım."

Yirmi Bir başını hafifçe eğdi. Ağır demir kapı, yüzyıllık menteşelerinin üzerinde derin bir gıcırtıyla açıldı. Schelde'nin gri suları karşısında belirdi. İnce bir yaz yağmuru başlamıştı. Nehrin yüzeyi, yağmur damlalarının oluşturduğu binlerce küçük halkayla titriyor; kıyıdaki yosun ve ıslak taş kokusu havaya ağır bir şekilde yayılıyordu. Birkaç metre ileride siyah gövdeli, neredeyse sessiz çalışan bir sürat teknesi iskelede bekliyordu.

Yirmi Bir tam adımını atacakken durdu. Arkasını dönüp nöbetçiye baktı. Karanlığın içinde ikisi bir süre sessizce birbirlerini izlediler. Ardından mekanik ses, dar dehlizin taş duvarlarına çarpıp geri döndü. "Bunu başarmak zorundayım." Nöbetçinin yüzünde hiçbir değişiklik olmadı. "Başaracaksınız," dedi

Elektrikli motor çalıştığında neredeyse hiç ses çıkarmadı. Tekne, Geeraard de Duivelsteen'in gölgesinden ayrılarak Aşağı Schelde'nin koyu sularına süzüldü. Yirmi Bir dümenin başına geçti ve kuzeye yöneldi. Yağmur, porselen maskenin üzerinde ince çizgiler halinde ilerlerken Gent'in sabah silüeti yavaş yavaş arkasında kalıyordu.

Gent, suyun üzerine kurulmuş bir şehir olarak doğmuştu. Schelde ile Leie'nin birleştiği yerde gelişen eski yerleşim, yüzyıllar boyunca nehirleri yalnızca savunma amacıyla değil, ticaretin ana damarları olarak da kullanmıştı. Kentin limanı zaman içinde tarihi merkezin dışına, kuzeye doğru ilerlemiş; özellikle sanayi devrimiyle birlikte Muide ve çevresindeki doklar şehrin ekonomik hayatının önemli parçalarına dönüşmüştü. Yirmi Bir'in teknesi şimdi, turistlerin fotoğraflarında görülen romantik Gent'ten çok farklı bir şehrin içinden geçiyordu.

Şehir sakinleri yeni uyanıyordu. Kafelerin önlerine ilk sandalyeler çıkarılıyor, bisikletliler ıslak kaldırımlarda işe yetişmeye çalışıyor, eski taş binaların pencerelerinde sabah ışıkları yanıyordu. Fakat nehrin üzerinde süzülen mat siyah tekne kimsenin ilgisini çekmiyordu. İnsanlar birkaç metre ötelerinde, şehrin tarihinin başka bir yüzünün sessizce hareket ettiğini bilmiyordu.

Tekne Portus Ganda'yı geride bıraktığında manzara değişmeye başladı. Gotik kulelerin yerini depolar, tuğla duvarlar ve eski sanayi yapıları aldı. Muide'ye yaklaştıkça Gent'in ticaret geçmişi daha belirgin hale geliyordu. Bir zamanlar gemilerin yanaştığı rıhtımların çevresinde yükselen eski yapılar, bugün bile kentin nasıl bir sanayi gücüne dönüştüğünü hatırlatıyordu. Bazı yerlerde eski raylar ve bağlama noktaları hâlâ görülebiliyor, paslanmış metal parçaları yeni binaların arasında geçmişten kalma kemikler gibi duruyordu. Gent'in eski doklarında bulunan tarihî vinçler de bu geçmişin en çarpıcı kalıntılarındandı. Birçoğu artık çalışmıyordu; fakat bazıları hâlâ yüzlerce tonluk makinelerin bir zamanlar bu sularda yük kaldırdığı günleri hatırlatıyordu. Kent yönetiminin koruduğu bu vinçler, raylar ve liman ekipmanları, bölgenin bir zamanlar Avrupa'nın hareketli sanayi damarlarından biri olduğunu sessizce anlatıyordu.

Yirmi Bir bütün bunlara bakmıyordu. Onun için bu manzaranın tarihi bir anlamı yoktu. Ancak eski limanların sağladığı başka bir avantaj vardı: kör noktalar. Depolar, kullanılmayan iskeleler, birbirine bağlanan kanallar ve terk edilmiş endüstriyel yapılar, şehir içinde görünmeden hareket etmek isteyen biri için mükemmel bir ağ oluşturuyordu.

Tekne Grootdok'a ulaştığında Yirmi Bir hızını düşürdü. Devasa su havzası gri gökyüzünün altında neredeyse hareketsiz görünüyordu. Bu dokların gelişimi tesadüf değildi. Gent limanı büyüdükçe şehir, gemilerin merkeze kadar girmesine ihtiyaç bırakmayacak yeni su yolları ve doklar oluşturmuştu. Grootdok'un ve çevresindeki liman sisteminin gelişmesiyle birlikte Gent'in kuzeyindeki bölge, şehir merkezinden uzak ama ekonomik açıdan hayati bir endüstri kuşağına dönüşmüştü.

Yirmi Bir tekneyi kuzeybatıya çevirdi. Birkaç dakika sonra şehrin tanıdık silüeti tamamen kayboldu. Wondelgem'in daha tenha sularına girdiklerinde çevredeki hareket de azalmıştı. Burada yalnızca eski depolar, paslı vinçler ve zamanın yıprattığı tersane yapıları vardı. Bir zamanlar ağır yüklerin taşındığı bu bölgede şimdi rüzgâr, boş metal levhaların arasından geçerken uğulduyordu.

Yirmi Bir kıyıda yarı ahşap, yarı beton bir yapının önünde motoru kapattı. Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş bir gemi acentesinden hiçbir farkı yoktu. Paslanmış tabela, is kaplı pencereler ve yıllardır dokunulmamış gibi duran kapı, buraya yaklaşacak herhangi bir meraklıyı geri çevirecek kadar ikna ediciydi. Oysa binanın içinde Kızıl Çember'in Gent'teki lojistik ağına ait küçük ama önemli bir merkez bulunuyordu. Aynı zamanda Yirmi Bir'in uzun süredir kullandığı çalışma ofisiydi.

Tekneyi gizli iskeleye bağladıktan sonra kukuletasını düzeltti ve merdivenleri çıktı. Çelik kapının yanındaki şifreli panele birkaç rakam girdi. Kilit açıldığında kapıyı itti ve içeri girdi. Burnuna rutubet, eski parşömen ve motor yağı kokusu doldu. Oda, örgütün tuhaf karakterini yansıtıyordu. Bir köşede yüzyıllık dosyalar, diğer köşede modern elektronik cihazlar duruyor; duvarları yüzlerce klasör kaplıyordu. Klasörlerin üzerinde elle yazılmış Flaman isimleri, şirket unvanları, tarih ve adresler vardı. Sanki eski bir devlet arşiviyle modern bir istihbarat merkezini aynı odaya sıkıştırmışlardı.

Odanın ortasında geniş, lekeli bir meşe masa duruyordu. Üzerine Gent'in on dokuzuncu yüzyıla ait ayrıntılı bir topografya haritası serilmişti. Haritanın bazı noktaları kırmızı kalemlerle işaretlenmişti. Yirmi Bir birkaç saniye boyunca haritaya baktı. Ardından masanın üzerindeki eski masaüstü bilgisayarın güç düğmesine bastı.

Kasanın içindeki fanlar gürültülü bir homurtuyla dönmeye başladı. Katot tüplü monitörün yeşil ışığı karanlık odayı aydınlattı. Eski sabit diskin tıkırtıları duyulurken işletim sisteminin açılması neredeyse sonsuzluk kadar uzun görünüyordu. Yirmi Bir saate baktı. Zaman, Kızıl Çember'in şu anda sahip olmadığı tek lükstü.

Cüppesinin iç cebinden şifreli telefonunu çıkardı ve Ankara'daki numarayı tuşladı. Telefon yalnızca iki kez çaldı. Karşı taraf açtı fakat konuşmadı. Yirmi Bir maskesinin içindeki ses bozucu cihazı düzeltti. "Tunalı Hilmi yönünde ilerliyor," dedi. "Kızı bir saniye bile gözden kaçırmayacaksınız. Attığı her adımı, temas kurduğu her insanı rapor edin." Bir an sustu. "Sadece takip edin. Kesinlikle zarar vermeyin. Henüz."

"Anlaşıldı," dedi karşıdaki adam. "Adamlarımız her adımını izliyor."

Flamanca konuşuyordu. Aksanı yabancıydı.

Yirmi Bir başka bir kelime etmeden telefonu kapattı ve masanın üzerine bıraktı.

Ankara'da ise aynı anda bambaşka bir dünya yaşanıyordu.

Temmuz güneşi Tunalı Hilmi Caddesi'nin üzerine ağır bir sıcaklık bırakmıştı. Asfaltın üzerinde yükselen sıcak hava, uzaktaki binaları hafifçe titretiyor; kaldırım boyunca yürüyen insanların sesleri, araçların korna gürültüsü ve kafelerden taşan konuşmalar birbirine karışıyordu. Tunalı Hilmi, Ankara'nın yalnızca bir caddesi değildi. Çankaya'nın en bilinen sosyal ve ticari merkezlerinden biri olarak yıllar içinde kafeleri, mağazaları, restoranları, kitapçıları ve sanat mekânlarıyla kentin gündelik hayatının önemli buluşma noktalarından birine dönüşmüştü. Cadde, adını Osmanlı'nın son dönemleri ile Cumhuriyet'in ilk yıllarında yaşamış siyasetçi Tunalı Hilmi Bey'den alıyordu. Bugün insanların kahve içmek, alışveriş yapmak veya yalnızca kalabalığın içinde yürümek için kullandığı bu cadde, birkaç on yıl önce bağlık ve bahçelik bir çevrenin parçasıydı.

Şef kalabalığın içinde yürürken telefonunu kulağına götürdü. "Merkezden telefon geldi," dedi, sesini çevredeki gürültünün arasına saklayarak. "Hedef hakkındaki raporu anlık olarak güncelleyin. Şu anda tam olarak ne yapıyor?"

Karşı kaldırımda, eski bir sahafın tentesinin gölgesine sığınmış olan saha gözcüsü Elena'yı gözden kaçırmıyordu. Kalabalık, takipçiyi gizlemek için mükemmel bir perde oluşturuyordu. Yüzlerce insan aynı anda hareket ediyor, biri dururken diğeri yanından geçiyor, bir başka kişi telefonuyla konuşarak araya giriyordu. Gözcü bu karmaşanın içinde sıradan bir adamdan başka bir şey değildi. En azından öyle görünüyordu.

"Hedef yan sokaktan çıktı," dedi. "Tunalı Hilmi'ye döndü."

Elena yürümeye devam etti. Birkaç metre sonra yavaşladı.

"Kaldırımın kenarında durdu."

Gözcü gözlerini kıstı.

"Sırt çantasını açıyor."

Elena çantasından pet şişe çıkardı, birkaç yudum su içti ve şişeyi tekrar yerine koydu. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etti.

"Tekrar hareket ediyor," dedi gözcü.

Şef sabırsızca nefes verdi.

"Başka?"

Gözcü bir süre cevap vermedi. Çünkü Elena yeniden durmuştu.

Gözcünün sesi alçaldı.

"Kız etrafına bakıyor."

Şef gözlerini devirdi.

"Ne var bunda?"

"Durdu."

Bir saniye sonra Elena Gökyüzünde uçusan kuşları izlerken, kollarını iki yana açarak etrafinda döndü.

Gözcünün bakışları keskinleşti.

"Bir adamla çarpıştı."

Şef birkaç saniye sessiz kaldı. Ardından küfretti.

"Burada durmuş, yirmi yaşındaki bir kızın saçmalıklarını izliyoruz."

Gözcü cevap vermedi.

Şef telefonu kapatmadan önce son kez konuştu.

"Önemli bir şey olursa ara."

Hat kesildi.

Gözcü telefonu cebine koydu fakat gözlerini Elena'dan ayırmadı.

Genç kadın hâlâ çarpıştığı adama bakıyordu...

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

12okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.