KIYAMET GÜNÜ kitap kapağı

1. bölüm / 6

KIYAMET GÜNÜ

1. Bölüm ( Altın pullular)

Vaveyla Yazarı: G.K Kaya

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 1. Bölüm ( Altın pullular)

Arthur, dar ve nemli geçitte telaşla ilerliyordu. Bir eliyle duvara tutunuyor, diğerini ceketinin cebinde gezdiriyordu. Parmakları, orada sakladığı şeyi ararken taş duvarın soğukluğu avucuna işliyordu.
Geçitte neredeyse hiç ışık yoktu. Tünelin sonunda, karanlığın içinde titreyen cılız bir aydınlık görünüyordu. Arthur o ışığa doğru hızlandı. Ancak yaşı ve içinde bulunduğu durum, bedenini çoktan terk etmiş sadakatini sürdürmesine izin vermedi.
Ayağı kaydı.
Bir an dengesi bozuldu; bedeni karanlıkta savruldu ve ağır bir gürültüyle kil zemine çarptı.
Arkasından gelen ayak sesleri kesilmişti.
Geçit öylesine derin bir sessizliğe gömülmüştü ki tavandan kopan su damlalarının taş zemindeki yankısı, neredeyse bir çığlık kadar yüksek duyuluyordu.
“Atlattım.”
Arthur buna inanmak istedi.
Ama zihninin derinliklerinde daha eski, daha dürüst bir ses vardı. Henüz hiçbir şeyin sona ermediğini söylüyordu.
Vakit kaybetmemeliydi.
Bu yeraltı labirentinden çıkmalıydı.
Acıyla doğruldu ve tünelin sonundaki titrek ışığa doğru yürümeyi sürdürdü.
Işık, geçidin sonunda bulunan küçük bir mahzenden sızıyordu. Arthur yaklaşık on adım sonra içeri girdi.
Mahzen boştu.
En azından artık öyle görünüyordu.
Bir zamanlar duvar boyunca uzanan raflarda parşömenler, eski kitaplar ve çeşitli belgeler bulunurdu. Şimdi raflar sökülmüş, tablolarla koliler ortadan kaldırılmıştı. Sanki burada saklanan her şey, geçmişin kendisiyle birlikte aceleyle silinmişti.
Geriye yalnızca eski bir çalışma masası ve tek bir sandalye kalmıştı.
Arthur birkaç saniye çevresine baktı.
Sonra ceketinin cebinden bir kâğıt çıkarıp masaya serdi.
Titreyen elleriyle üzerine bir şeyler karalamaya başladı.
Nabzı hâlâ kontrol edilemeyecek kadar hızlıydı. Parmakları titriyor, görüşü zaman zaman bulanıklaşıyordu. Gözlerinin önündeki karanlık noktalar, mahzenin gölgelerine karışıyordu.
Derin bir nefes aldı.
Ardından bir tane daha.
Elini cebine atıp kırmızı kalemini çıkardı. Kâğıda çizdiği anlamsız şekillerin bazı noktalarını tek tek işaretlemeye başladı.
Tam o sırada...
Mahzenin sessizliğini yaran tok bir ses duyuldu.
“Bunu yapmamalıydın.”
Arthur donup kaldı.
Elindeki kalem havada asılı kaldı.
Kâğıdı masanın üzerinden geriye itti. Kâğıt kenardan kayıp yere düştü.
Arthur başını yavaşça çevirdi.
Yaklaşık beş altı metre ötede, karanlığın içinde devasa bir silüet duruyordu.
Hareketsizdi.
Sanki duvarın kendisinden ayrılmış bir gölgeydi.
Kirli sakallı, dalgalı saçlı, iri cüsseli adam geçidin girişinde durmuş Arthur’a bakıyordu. İnsan suretine bürünmüş bir kabusu andırıyordu.
Büyük, uykusuzluktan kızarmış gözleri karanlığın içinden Arthur’u delip geçiyordu.
Elinde bir silah vardı.
Fakat henüz doğrultmamıştı; namlunun ucu yere bakıyordu.
Adam birkaç saniye sessizce Arthur’u süzdü. Ardından boğuk bir sesle konuştu:
“Nizama karşı gelmek... Nizama savaş açmak... Pek de akıllıca bir tercih değil, öyle değil mi?”
Arthur sırtını masaya yasladı.
Soğuk ter alnından süzülüyordu.
Nefesini toparlamaya çalışarak cevap verdi:
“Ben Nizam’a karşı gelmedim.”
Adamın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
Arthur devam etti:
“Ben... Nizam’ın kendisini hatırlatmaya çalıştım.”
Mahzende kısa bir sessizlik oluştu.
Adam başını hafifçe yana eğdi.
Sonra boğuk bir kahkaha attı.
“Kendisini hatırlatmaya çalışmış...”
Sözcükleri alayla tekrarladı.
Ardından yüzündeki ifade değişti.
Kahkaha kesildi, sesi yeniden soğuk ve ciddi bir tona büründü.
“Nizam’ın kendisini hatırlamaya ihtiyacı yok.”
Bir adım attı.
Ayakkabısının taş zemine vuran sesi mahzende yankılandı.
“Eskiden çemberin dışında durup içini kontrol ediyordu.”
Bir adım daha attı.
“Artık çemberin içinde durup dışını kontrol edecek.”
Arthur’un göğsü sıkışıyordu.
Nefes almak giderek zorlaşıyordu.
Adamın silueti karanlığın içinde biraz daha belirginleşti.
Arthur konuşmak istedi ama ciğerleri buna izin vermedi.
Adam son kez ona baktı.
“Bu yaşlı şehrin beyin ölümü çoktan gerçekleşti, Arthur Peeters.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra başını hafifçe kaldırdı.
“Ve bu hikâye...”
Sesi mahzenin taş duvarlarında yankılandı.
“...başladığı gibi bitecek.”

.Susturucunun metalik gövdesinden sızan barut kokusu, mahzenin nemli havasına karışırken yabancı, namluyu Arthur’un göğsüne doğru milimetrik bir kusursuzlukla doğrulttu.

"Çok yakında bu şehir, yüzyıllardır beklediği o arındırıcı cehennem gününe kavuşacak," dedi yabancı. Sesi, bir teoloğun vaazı kadar mekanik ve inanç doluydu. "Kızıl Çember daralıyor Arthur. Ve o halka nihayet kapandığında, burayı eskisinden çok daha sert, çok daha güçlü bir iradeyle sıkacak."

Yabancı, zihnindeki kutsal bir metni anımsıyormuş gibi bir iki saniye durakladı. Yüzünde en ufak bir pişmanlık ya da öfke kırıntısı yoktu; Sint-Baafs Katedrali’nin gölgelerinde unutulmuş bronz heykeller kadar trajik, ciddi ve sertti. "Uğrunda ölünecek bir yoldu bu Arthur Peeters. Bir dava... Uğrunda feda olunacak bir kutsal. Karşı çıkarak, yozlaştığını iddia ederek kirletilecek bir oyun alanı değil."

Arthur Peeters, ömrünün tam otuz senesini *De Gulden Schubben*’in o karanlık sacayakları arasında geçirmiş, şehrin hem finansını hem de sırlarını yöneten üst düzey bir iş insanıydı. Fakat her kadim örgütün, her kutsal ittifakın zamanın amansız çürümesine yenik düşmesi gibi, 1541 yılında kurulan bu koruyucu çemberin de artık asıl amacından saptığını görüyordu. Tarikat, Gent halkını korumak için değil, kendi oligarşisini yaşatmak için şehri kurban etmeye hazırlanıyordu. Ve Arthur, her gizli konsey toplantısında bu yozlaşmayı haykırmanın bedelini çok iyi biliyordu.

Artık kendisi için çizilen o kanlı sınır çizgisini, sonun o soğuk eşiğini görüyordu. Bu bir sürpriz değildi; sadece zamanlaması amansızdı. Titreyen dizlerine inat, asırlık bir Flaman aristokratı gibi ağırbaşlılıkla ellerini teslimiyetle havaya kaldırdı.

"Bırak gideyim," dedi, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak. "Bunu yapmak zorunda değilsin. Otuz yıl boyunca bu sırları kalbimin en derin dehlizlerinde taşıdım. Örgütün kutsal yemininden bir milim bile sapmadım. Ama görüyorsun... Çark rayından çıktı. Bu hırs bizi sadece kör bir bilinmezliğe sürüklüyor."

Saldırganın dudaklarında boğuk, neredeyse şeytani bir kahkaha belirdi. Taşlaşmış yüz ifadesinin nadiren değiştiği, ölümcül anlardan biriydi bu. Bu yapay neşe, Gotik mahzenin ham taştan duvarlarında yankılanarak büyüdü, dehlizin karanlık boşluğunda ürpertici bir gürültüye dönüştü ve ardından yine o kadim, mezar sessizliğine gömüldü.

"Sırlar, sırlar..." dedi yabancı, gözlerini kırpmadan. "Benim görevim sırları korumak ya da deşifre etmek değil Arthur. Ben sembollerle ilgilenmem. Benim işim bu büyük saatin dişlileriyle." Silahın sürgüsünü hızla geriye doğru çekti; mahzenin sessizliğini bölen o keskin, metalik klik sesi, bir infaz hükmünün son noktasını koymuştu. "Benim görevim, bu çarkın ne pahasına olursa olsun dönmesini sağlamak. Ve sen Arthur Peeters... Sen artık bu muazzam çarkın fazla sivrilmiş, paslanmış ve sistemi yavaşlatan işlevsiz bir dişlisisin."

Saldırgan namluyu son kez sabitledi. Ölümün o soğuk geometrisini bozmaya, infazı daha fazla uzatmaya niyeti yoktu. Tetiğe bastı. Kulakları delip geçen, duvarlardaki asırlık yosunları bile sarsan o sağır edici patlama sesi bütün odayı ve tünelleri esir aldı.

Pirinç mermi kovanı, ıslak taş zemine düşüp çınlarken; çok uzakta, Gent’in semalarında Belfry Kulesi’nin çanları akşam ayinini haber veriyordu. Zaman, katil için de kurban için de akmaya devam ediyordu.

Arthur’un göğsünün tam ortasından yayılan o kor ateşten acı, tüm sinir uçlarını felç ederek vücudunu esir aldı. Gözleri, hayatın parmaklarının arasından kayıp gidişinin dehşetiyle açıldı. Dizleri kırıldı, sırtı soğuk taşa çarparak yere yığıldı.

Saldırgan, can çekişen yaşlı adama yukarıdan soğuk bir tiksintiyle baktı. Parmağını refleks olarak ikinci kez tetiğe götürdü ama durdu. Yerde, kendi kanından bir çemberin ortasında ölümü bekleyen kurbanının acısı, görev emrini tamamlamaya fazlasıyla yetmişti. Silahını ceketinin iç cebine sakladı ve gölgelerin arasında bir hayalet gibi eridi.

Yerde yatan Arthur, ağırlaşan göz kapaklarını son bir gayretle kaldırdığında odada yalnızdı.

Onun kişisel kıyameti, katedralin çanlarıyla birlikte başlamıştı artık. Öldükten sonra tarikatın ne yapacağı, saklanan o kadim belgeler ya da Gent’in üzerine çökecek olan o büyük kıyamet senaryosu artık tüm anlamını yitirmişti. Sırlar ölüyor, dünya siliniyordu. Sağ elini bir refleksle göğsündeki kanayan yaraya bastırdı. Acının yarattığı o son adrenalin dalgasıyla doğruldu.

Yüzyıllık rutubet kokan duvarlara tutunarak, kanlı parmak izlerini taş blokların üzerine bırakarak geldiği o karanlık koridordan çıkışa, ışığa doğru sürüklendi.

Dışarıda, kanalların üzerindeki Graslei rıhtımında, Gent’in o büyüleyici Gotik siluetini altın sarısına boyayan kusursuz bir akşamüstü yaşanıyordu. Güneş batarken şehir tüm ihtişamıyla ışıldıyordu. Fakat tarikatın otuz yıllık sadık hizmetkarı Arthur Peeters, o parıltılı sokakların hemen altında, yapayalnız ölmek üzereydi.

Adımları ağır, göğsünden sızan amansız sızı ruhunu her saniye biraz daha dışarı üflüyor olsa da Arthur Peeters durmadı. Kalenin rutubetli mahzen çıkışından yüzeye sızdığında, Gent’in o meşhur altın sarısı akşamüstü ışığı gözlerini kamaştırdı. Gravensteen’in sivri burçlarından süzülen ışık, Orta Çağ’dan kalma taş duvarlara vuruyordu.

Sendeleyen adımlarla kendini dar, arnavut kaldırımlı Burgstraat sokağına attı. Ceketinin altından sızan ve kumaşı koyu bir siyaha boyayan kanı saklamak için elini göğsüne bastırıyordu. St. Michael Köprüsü’ne doğru ilerlerken, Leie Nehri’nin aynasında yankılanan Gotik kilise siluetleri adeta üzerine doğru eğiliyordu. Solunda yükselen Graslei ve Korenlei rıhtımlarındaki asırlık lonca evleri, basamaklı çatılarıyla gökyüzünü birer testere dişlisi gibi kesiyordu. Burası turistlerin, nehir kenarında patates kızartması yiyip bira içen yerel halkın kahkahalarıyla doluydu. Herkes kendi dünyasındaydı. Kimse, bu şehrin koruyucu çarklarından birinin, göğsünde ölümcül bir delikle yanlarından geçtiğini fark etmiyordu. Oysa Arthur, bir şehrin makus kaderini omuzlarında taşıyordu.

Son bir irade dalgasıyla kanal kenarındaki tarihi, üç katlı Flaman evinin ahşap kapısına ulaştı. Anahtarı titreyen parmaklarıyla kilide soktu, içeri sızdı ve kapıyı arkasından sürgüledi. Burası onun sığınağı, amatör resim tuvalinin ve eski kitapların koktuğu kutsal alanıydı.

Dizlerinin bağı tamamen çözüldüğünde kendini salonun ortasındaki meşe parkelerin üzerine bıraktı. Bilinci bulanıklaşıyordu. Katilin o kibirli sözleri zihninde yankılandı: *"Halka git gide daralıyor..."*

Arthur, katilin yanıldığı yeri o an anladı. Tarikat çemberi kapatıp şehri yok etmek istiyorsa, geride kalanlar o çemberin merkezini bilmeliydi. Sol elini cebine attı, buruşuk bir not kağıdına son gücüyle, adeta hafızasını kazırcasına o harfleri karaladı: **A.N.KARA**. Kağıdı sağ avucunun içine alıp parmaklarını sımsıkı, bir çelik pens gibi kapattı.

Ardından, göğsünden boşalan sıcak kanı sol elinin parmak uçlarına bulaştırdı. Yerde, oturduğu ahşap zemine, parmağını bir pergel gibi kullanarak geniş, kusursuz bir kırmızı çember çizdi. Bedenini tam bu kanlı dairenin merkezine bıraktı. Sol eli, odanın loş köşesindeki karanlığa doğru anlamsız, donmuş bir yönelme içinde kalmıştı; neyi işaret ettiği ya da neyi aradığı tamamen karanlıkta kalmıştı. Gözleri açık halde, Gent’in üzerine çöken akşam sisi gibi derin bir sessizliğe gömüldü.

Birkaç saat sonra, kapının anahtarla açılma sesi sessizliği böldü. Elena, elinde market poşetleriyle içeri girdi. "Baba? Işıkları neden yakmadın?" diye seslendi.

Salona adım attığı an, burnuna dolan o ağır barut ve metalik kan kokusuyla irkildi. Poşetler elinden düşüp parkede dağılırken, fenerini yakan bir dedektif gibi donakaldı. Babası, salonun ortasında, kendi kanıyla çizdiği kusursuz bir kırmızı dairenin içinde hareketsiz yatıyordu.

"Baba!" diye çığlık attı Elena, dizlerinin üzerine çökerek. Gözyaşları babasının soluk yüzüne damlarken, polis sirenlerinin sesleri dışarıdaki dar sokaklarda yankılanmaya başlamıştı bile. Ancak Elena, babasının sol elinin tuhaf, donmuş bir açıyla odayı işaret ettiğini ve sağ elinin bir sırrı saklar gibi sımsıkı kapalı olduğunu fark edecek kadar dikkatli bir kızdı. Polisler kapıyı kırarcasına çalmadan hemen önce, babasının sımsıkı kapalı sağ elini zorlayarak açtı ve o buruşuk **A.N.KARA** yazılı kağıdı cebine sakladı.

Çember kapanmıştı ama oyun yeni başlıyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

46okunma 17beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.