KIYAMET GÜNÜ kitap kapağı

4. bölüm / 6

KIYAMET GÜNÜ

4.Bölüm ( Willem Van Artevelde Toplantısı)

Vaveyla Yazarı: G.K Kaya

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 4.Bölüm ( Willem Van Artevelde Toplantısı)

Willem Van Artevelde Toplantısı

Geeraard de Duivelsteen, Gent

Geeraard de Duivelsteen'un kalın taş duvarları, sabahın solgun ışığını içine almakta zorlanıyordu. Gent'in üzerinde ağır ağır ilerleyen kurşuni bulutlar, kalenin sivri kulelerini karanlık bir silüete dönüştürmüş, Schelde'nin bulanık suları ise yapının taş temellerinin hemen yanında sessizce akıyordu. Şehrin geri kalanında hayat çoktan başlamıştı; fırıncılar kepenklerini açıyor, bisikletliler işe yetişmeye çalışıyor, ilk turist kafileleri tarihi sokaklara dağılıyordu. Fakat kalenin içinde, Gent'in günlük hayatından tamamen kopuk başka bir dünya vardı. Yerel halkın yüzyıllardır Şeytan Kalesi olarak adlandırdığı bu yapıya o sabah giren yirmi kişi, şehrin geçmişini değil, geleceğini konuşmak için toplanmıştı.

Willem van Artevelde Toplantısı, Kızıl Çember'in en üst karar mekanizmasıydı ve normal şartlarda yalnızca gece yarısından sonra yapılırdı. Toplantının sabah saatlerinde gerçekleştirilmesi, örgütün kendi içindeki eski kurallardan birinin çiğnenmesi anlamına geliyordu. Şifreli kanallardan gönderilen kırmızı kodlu çağrı, üyelerin çoğunu uykularından kaldırmıştı. Bazıları özel araçlarla, bazıları ise kimliklerini belli etmeyecek şekilde kaleye ulaşmıştı. Masanın etrafında oturanlar arasında bankacılar, yüksek yargı çevrelerinden isimler, eski diplomatlar, bürokratlar ve Flaman aristokrasisinin temsilcileri vardı. Hiçbiri diğerine neden çağrıldığını sormamıştı. Kızıl Çember'de merak, çoğu zaman korkudan daha tehlikeli bir duyguydu.

Toplantı salonuna giden yol, kalenin üst katındaki eski papaz odasında bulunan sıradan bir meşe dolabın arkasında başlıyordu. Dolabın gizli mekanizması çalıştırıldığında duvar birkaç santim geriye çekiliyor ve yüzyıllardır karanlıkta kalmış taş basamaklar ortaya çıkıyordu. On üçüncü yüzyılda kaçak malların saklanması ve limandan gelen yüklerin vergi memurlarından gizlenmesi için kullanılan geçitler, yüzyıllar sonra çok daha farklı bir amaca hizmet ediyordu. Dehlizlerin sonunda bulunan yeraltı salonu, Kızıl Çember'in Gent'teki en gizli toplantı noktalarından birine dönüştürülmüştü.

Salonun duvarlarına yerleştirilmiş loş lambalar, nemli taşların üzerinde sarı lekeler oluşturuyordu. Ortadaki uzun abanoz masanın çevresinde yirmi sandalye vardı ve yirmisi de doluydu. Masanın başında oturan Büyük Üstat, ellerini gümüş asasının üzerine koymuş, karşısındaki yüzleri tek tek inceliyordu. Yaşının ilerlemiş olmasına rağmen bakışlarında en ufak bir yorgunluk yoktu. Tam tersine, yüzündeki derin çizgiler ve hareketsiz gözleri, bu odadaki insanların çoğundan daha uzun süredir iktidarın nasıl korunacağını bildiğini gösteriyordu. Bir süre hiç konuşmadan bekledi. Sonra asasını taş zemine hafifçe vurdu.

“Dört yüz seksen yıllık Gent dönemimizin sonuna geldik.”

Sesinde herhangi bir heyecan yoktu. Sanki yüzlerce yıllık bir örgütün kaderinden değil, sıradan bir mali rapordan söz ediyordu. Buna rağmen masanın çevresinde oturan birkaç kişi istemsizce doğruldu. Büyük Üstat bunu fark etti fakat üzerinde durmadı. Bakışlarını masanın öteki ucuna çevirerek konuşmasını sürdürdü.

“Bu şehir bize yüzyıllar boyunca yalnızca bir merkez olmadı. Servetimizi büyüttü, sırlarımızı sakladı ve gerektiğinde bizi korudu. Fakat artık zaman değişiyor. Kızıl Çember'in geleceği Gent'in sınırlarının çok daha ötesinde şekillenecek. Bu nedenle bugün burada bulunmamızın nedeni bir vedadan ibaret değil. Taşınmadan önce geride hiçbir şey bırakmadığımızdan emin olmak zorundayız.”

Sağ tarafta oturan yaşlı bankacı, önündeki siyah dosyayı açtı. İtalyan kesim takım elbisesinin içinde son derece rahat görünmeye çalışıyordu fakat dosyanın kenarında dolaşan parmakları, Büyük Üstat'ın karşısında rahatlığın yalnızca bir görüntüden ibaret olduğunu gösteriyordu. Birkaç saniye belgelerine baktıktan sonra başını kaldırdı.

“Paris'teki merkez hazır, Üstat. Malikânenin mülkiyeti tamamen bize geçti. Vakıf işlemleri tamamlandı ve Fransız tarafındaki bağlantılarımız gerekli izinlerin alınmasını sağladı. Yeni merkezin faaliyete geçmesinin önünde artık ciddi bir engel bulunmuyor.”

Büyük Üstat başını hafifçe eğdi. Ancak bankacının yüzündeki rahatlamayı paylaşmadı.

“Arşiv?”

Tek kelimeyle sormuştu. Bankacı, dosyayı kapatmak üzereyken eli havada kaldı. Bir an tereddüt etti ve gözlerini yeniden belgelerin üzerine indirdi.

“Taşınıyor,” dedi. “Büyük bölümü güvenli biçimde çıkarıldı.”

Büyük Üstat'ın bakışları sertleşti.

“Büyük bölümü mü?”

Bankacı, sorunun tonundan neyin yanlış olduğunu anlamıştı. Boğazını temizledi ve bu kez daha dikkatli konuştu.

“Tamamı taşınacak. Kalan bölümün aktarımı da operasyon gününden önce tamamlanacak.”

Büyük Üstat birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden adama baktı. Bu sessizlik bankacının yüzündeki rengin biraz daha solmasına yetti. Sonunda yaşlı adam gözlerini ondan çekerek masanın diğer tarafında oturan eski bir finans yöneticisine çevirdi.

“Finansal transferler?”

Adam, önündeki tableti kapatırken derin bir nefes aldı. Avrupa'nın en güçlü finans kurumlarından birinde yıllarca görev yapmıştı; rakamların ve risk tablolarının onu korkutamayacağını düşünürdü. Fakat bu odada, sahip olduğu bütün tecrübenin hiçbir işe yaramadığını hissediyordu. Sesini mümkün olduğunca sakin tutarak transferlerin büyük kısmının tamamlandığını, kalan paranın ise farklı kanallardan aktarılmak üzere hazırlandığını anlattı. Büyük Üstat araya girmedi. Adam konuşmasını bitirdiğinde yalnızca başını salladı.

“Bu kez tek bir hata bile istemiyorum.”

Finans yöneticisi başını eğdi. “Olmayacak.”

Salonun uzak köşesinde oturan eski askeri mühendis o ana kadar sessiz kalmıştı. Yüzünün yarısı gölgede olduğu için ifadesini anlamak neredeyse imkânsızdı. Nihayet konuştuğunda sesi diğerlerinden farklıydı; ne çekingen ne de heyecanlıydı. Bir görevin tamamlanmış olduğunu bildiren bir memur kadar soğuk ve mekanikti.

“Şehir tarafındaki hazırlıklar da tamamlandı.”

Büyük Üstat ona döndü. “Ne kadar emin olabilirsin?”

Mühendis bir an durdu. Masanın çevresindeki insanların gözlerinde aynı soruyu gördü. Yine de tereddüt etmeden cevap verdi.

“Gereken her şey yerinde. Sistem dışarıdan fark edilmeyecek şekilde hazırlandı. Zamanı geldiğinde geri dönüş olmayacak.”

Masanın etrafında birkaç kişi huzursuzca kıpırdandı. Mühendis sözlerini sürdürürken, şehrin altyapısının ve su sisteminin yaratacağı zincirleme yıkımdan bahsetti. Ancak ayrıntılara girmedi. Büyük Üstat'ın asıl ilgilendiği şey, planın uygulanabilirliğiydi.

“Sonuçtan emin misin?” diye sordu.

“Evet.”

Mühendisin cevabı tereddütsüzdü.

Büyük Üstat birkaç saniye boyunca onu izledi. Ardından sandalyesinden kalktı. Salonun kenarında bekleyen iki maskeli görevli hemen harekete geçti fakat yaşlı adam elini kaldırarak onları durdurdu. Görevliler yeniden gölgelerin içine çekilirken Büyük Üstat ağır adımlarla masanın çevresinde yürümeye başladı. Ayakkabılarının taş zemine vuran sesi, odadaki sessizliği düzenli aralıklarla bölüyordu. Bir süre sonra durdu ve başını kaldırmadan konuştu.

“Kusursuz.”

Sonra yeniden yürüdü. Birkaç adım sonra bu kez daha yavaş konuştu.

“Kusursuz bir senaryo.”

Fakat yüzündeki ifade değişmişti. Az önce duyduğu planın verdiği memnuniyet kaybolmuş, yerini düşünceli bir sertlik almıştı. Masanın başına dönmeden önce bir anda durdu.

“Peki Arthur Peeters?”

Bu isim odadaki havayı değiştirmeye yetti.

Birbirine bakan birkaç çift göz hemen ayrıldı. Bir adam önündeki kalemi eline aldı, sonra hiçbir şey yazmayacağını fark edip tekrar masaya bıraktı. Büyük Üstat bu küçük hareketlerin hepsini görüyordu.

“Tetikçimiz Arthur Peeters'ın mahzende öldürüldüğünü bildirdi,” dedi. “Fakat rapor eksik.”

Kimse konuşmadı.

“Arthur ölmemiş.”

Masadaki sarışın kadın hafifçe öne eğildi. Büyük Üstat'ın devam etmesini bekledi.

“Göğsüne isabet eden kurşuna rağmen dehlizlerden çıkmayı başarmış. Burgstraat'taki evine kadar ulaşmış ve orada son nefesini vermiş.”

Yaşlı adam birkaç saniye sustu. Ardından masanın üzerine bırakılmış başka bir dosyayı aldı.

“Fakat asıl sorun bu değil.”

Dosyayı açtı. İçinden genç bir kadının fotoğrafını çıkardı ve masanın üzerine bıraktı.

“Elena Peeters.”

Kadının fotoğrafına birkaç saniye baktıktan sonra gözlerini kaldırdı.

“Babası öldükten hemen sonra Gent'ten ayrılmış. Türkiye'ye gitmiş.”

Masanın çevresindeki birkaç kişi birbirine baktı.

“Ankara.”

Şehrin adı söylendiğinde salondaki sessizlik daha da ağırlaştı.

Büyük Üstat, fotoğrafa yeniden baktı. “Arthur'un ölmeden önce geride bir şey bıraktığından şüpheleniyoruz. Bir not, bir belge, belki de yalnızca bir adres. Henüz ne olduğunu bilmiyoruz. Ama Elena'nın nereye gittiğini biliyoruz. Bu da bize yeterli bir neden veriyor.”

Masadaki genç sarışın kadın, konuşmadan önce birkaç saniye düşündü. Örgütün en genç üyelerinden biriydi ve Hollanda'daki teknoloji yatırımları sayesinde kısa sürede büyük bir servet kazanmıştı. Kendisini masadaki yaşlı adamlardan daha zeki gördüğü yüzündeki kendinden emin ifadeden anlaşılabiliyordu. Ancak şimdi dikkatli davranması gerektiğini biliyordu.

“Bu görev için Krizalit düşünülebilir.”

Büyük Üstat bakışlarını kadına çevirdi.

“Krizalit?”

“Yirmi bir numara.”

Kadın bunu söylerken sesini alçalttı. Çünkü Kızıl Çember'de numaralar isimlerden daha önemliydi. Bir numaranın söylenmesi, o kişinin örgüt içindeki konumunun da açıkça ilan edilmesi anlamına geliyordu.

Büyük Üstat birkaç saniye düşündü.

“Henüz kabul edilmedi.”

“Hayır,” dedi kadın. “Bu nedenle toplantıya alınmadı.”

Büyük Üstat'ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

“Öyleyse kabul edilmesini beklemeyin.”

Kadın ne demek istediğini anlamıştı fakat yine de emin olmak için sordu.

“Görevi şimdi mi alacak.”

" Bu işi kendi başına halletsin. Böylece zekâsını ve sadakatini test etmiş oluruz. Sizlerden destek görmeyecek. Emrine bir adam verin yeterli.."

Büyük Üstat'ın sesi sakin olmasına rağmen cümledeki kesinlik, kadının başka soru sormasını engelledi.

“Anlaşıldı.”

Yaşlı adam fotoğrafa son kez baktı. Sonra Elena'nın yüzünü dosyanın içine geri koydu.

“Kızın ölüm haberini yarın sabah istiyorum.”

Masanın çevresinde hiç kimse kıpırdamadı.

Büyük Üstat yeniden sandalyesine oturduğunda, toplantının bittiği düşünülmüştü. Fakat yaşlı adam ellerini asasının üzerine koyarak son bir kez başını kaldırdı.

“Ve bir konu daha var.”

Bu kez herkesin dikkati yeniden ona yöneldi.

“Bu hafta bitmeden bazı numaralar değişecek.”

Sözleri salonda küçük ama belirgin bir hareketlilik yarattı. Kızıl Çember'in üyeleri birbirlerinin yüzlerine baktılar. Kimileri bunu yükselme fırsatı olarak görüyordu; kimileri ise henüz kimin düşeceğini anlamaya çalışıyordu. Çünkü bu örgütte numara değiştirmek hiçbir zaman basit bir terfi anlamına gelmezdi. Birinin yükselmesi, çoğu zaman başka birinin ortadan kaldırılması demekti.

Büyük Üstat ayağa kalktı ve gümüş asasını eline aldı. Kapıya doğru ilerlerken arkasına dönmeden konuştu.

“Önünüzde bir hafta var. Alınmış ve alınacak kararların tamamı bu süre içinde uygulanacak.”

Kapının önünde kısa bir süre durdu. Sonra başını hafifçe çevirerek masanın çevresindeki yirmi kişiye baktı.

“Bu zamanı iyi değerlendirin.”

Kapı kapandı.

Salon yeniden sessizliğe gömüldü.

Yukarıda ise Gent, hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam ediyordu. Kanalların üzerinde tekneler ilerliyor, insanlar işe gidiyor, kafelerin önündeki masalar yavaş yavaş doluyordu. Kalenin birkaç metre altında ise yirmi insan, yüzlerce yıllık bir örgütün geleceği hakkında karar vermişti.

Hiçbiri henüz Arthur Peeters'ın ölümünden sonra geride bıraktığı küçük kâğıdın nerede olduğunu bilmiyordu.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

35okunma 5beğeni 1yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.