KIYAMET GÜNÜ kitap kapağı

3. bölüm / 6

KIYAMET GÜNÜ

3. Bölüm ( A.N.KARA )

Vaveyla Yazarı: G.K Kaya

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 3. Bölüm ( A.N.KARA )

Ali Nihat Kara, zihnini kuşatan tanıdık bir huzursuzluk dalgasıyla uyandı.
Maun çalışma masasının üzerinde duran telefon, odayı adeta siber bir panayır yerine çeviren o tiz ve ısrarlı melodiyle acı acı çalıyordu. Sabahın bu erken saatinde evde yankılanan bu dijital gürültü, zaten pamuk ipliğine bağlı olan sinir uçlarını germeye fazlasıyla yetmişti.
Yatağında yavaşça doğruldu. Sol bileğindeki eski usul, mekanik Breitling saate göz attı. Akrep ve yelkovan amansızca 12:05’i gösteriyordu. Normal bir insan için günün ortası sayılabilecek bu saat, Ali Nihat için bile kabul edilemez bir gecikmeydi. Ne var ki, üzerinde çalıştığı yeni teolojik gerilim romanı için gece boyunca tek bir saniye bile gözünü kırpmamış, şifreler ve asırlık komplolar üzerine düşünmüştü. Ancak şafak sökerken masasından kalktığında, beyaz kağıdın üzerinde tek bir anlamlı cümle bile belirmemişti. Tam bir yazar blokajıydı.
"Kim bu lanet olası..." diye öfkeyle mırıldandı.
Yataktan kalkıp masaya doğru yürüdü ve titreyen cihazı eline aldı. Ekranda tam on üç cevapsız arama parlıyordu. Yeşil tuşu kaydırıp telefonu kulağına götürdüğü an, karşı taraftan bir haber spikerini andıran o mesafeli, profesyonel kadın sesi yükseldi.
"Nihat Bey..." dedi ses, yazarın herhangi bir savunma yapmasına fırsat tanımadan. "Üzülerek belirtmek zorundayım ki zaman yönetimimiz tamamen çöktü. İmza gününüzün başlamasına tam elli dakika kaldığını size hatırlatmak isterim." Arayan, Ali Nihat’ın tüm profesyonel hayatını ve kaotik takvimini bir İsviçre saati titizliğiyle yöneten kişisel asistanı Yıldız’dı.
"Elli dakika mı?" diye tekrarladı Ali Nihat, sesindeki mahmurluğu atmaya çalışarak.
"Kırk dokuz dakika," diye düzeltti telefondaki genç kadın, amansız bir kesinlikle.
Ali Nihat telefonu kapatıp banyonun aynasında kendi aksine baktı. Yorgunluktan esmer teninde iyice belirginleşen elmacık kemiklerini, içine çökmüş gözlerini ve darmadağın olmuş siyah saçlarını inceledi. Prensip olarak imza günlerinden, o yapay kalabalıklardan ve edebiyatın ticarete döküldüğü bu tarz organizasyonlardan nefret ederdi; gerekmedikçe de asla böyle bir şeye kalkışmazdı. Fakat bu seferki durum farklıydı. Bu imza günü, lösemi hastası çocukların tedavi masraflarını karşılamak adına düzenlenen özel bir yardım organizasyonuydu ve bir eski asker olarak, böylesi kutsal bir cephede geç kalmak onun gururuna sığmazdı.
Aceleyle gardırobunu açtı. Kusursuz kesim siyah takım elbisesini üzerine geçirdi, altına ise keten dokulu siyah İtalyan gömleğini giydi. Her önemli görevde veya resmi davette mutlaka taktığı, ailesinden kalma o mavi Lotus işlemeli kravatını ise bu telaşın içinde masanın üzerinde unutmuştu. Evden çıktığında saat çoktan on iki buçuğa geliyordu. Bahçede bekleyen, 1970 model metalik gri Corvette C3 Stingray marka arabasının homurdanan sekiz silindirli motorunu ateşledi ve Ümitköy’deki evinden çıkıp Ankara’nın bozkır sıcağına doğru gazladı.
Tunalı Hilmi Caddesi’ne saptığında, temmuz sıcağının da etkisiyle Ankara trafiği neredeyse tamamen durma noktasına gelmişti. Direksiyondaki parmaklarını ritmik bir şekilde vururken kendi kendine mırıldandı:
"İmza günlerinden gerçekten nefret ediyorum. İnsanlar ne demeye bir yazarın elinden çıkan alelade bir mürekkebe bu kadar anlam yükler ki? Önemli olan o kağıtların üzerine basılan fikirlerdir, yazarın kendisi değil. Bir türlü alışamadım bu şamataya... Ah Yıldız ah, şu organizasyon kazasız belasız bir bitsin, ilk iş seni kovacağım."
Arabayı caddenin hemen kenarındaki dar bir boşluğa, kuralları hiçe sayarak park etti. Breitling’ine baktı; şimdiden altı dakika gecikmişti. Corvette’in kapısını kilitleyip hızla kaldırıma fırladı. Ankara’nın o kavurucu boğuculuğunda, avare avare dolaşan, vitrinleri inceleyen kalabalığın arasından adeta siyah bir gölge, tekinsiz bir hayalet gibi geçti.
İmza gününün düzenleneceği o ahşap oymalı kitapçı dükkanına sadece birkaç metrelik bir mesafe kalmıştı. Tam o sırada, caddeden yükselen ezan sesine ve gökyüzünde aniden süzülen güvercinlerin ahengine kapılmış, etrafında dönen dikkatsiz bir kızla burun buruna geldi. Hızını alamadı ve sert gövdesiyle kıza çarptı. Kız olduğu yerde sarsılarak dengesini kaybetti.
Fakat Ali Nihat’ın içinde bulunduğu o zamana karşı yarış, durup bir özür dilemesine bile izin vermeyecek kadar amansızdı. Sadece, yıllarca cephede ve karargahta görev yapmanın getirdiği o refleksif, katı askeri alışkanlıkla başını hafifçe öne doğru eğdi, gözlerini saniyeliğine kızın yeşil gözlerine dikti ve hızla doğrularak kendini kitapçının serin, loş kapısından içeri attı.

Kitapçının içindeki klimalardan üflenen yapay soğukluk, dışarıdaki bozkır sıcağını unutturmaya yetmiyordu. Ali Nihat, lösemili çocuklar vakfının amblemiyle süslenmiş masanın arkasında oturmuş, önünden bir montaj bandındaki metal parçalar gibi akıp giden insanları izliyordu. İmza günleri onun için her zaman bir sabır testiydi. İnsanlar, sadece birkaç saniye yüzünü görecekleri bir adamın mürekkep lekesi için dakikalardır kuyrukta bekliyordu. Önüne uzatılan her kitapta aynı mekanik hareketleri tekrarlıyordu: Adı sor, kalemi oynat, yapay bir tebessümle teslim et ve sıradakine geç. Edebiyatın bu denli sanayileşmesi, zihnindeki kelimeleri zehirlemekten başka bir işe yaramıyordu.

Saat amansızca ilerleyip imza gününün resmi bitiş süresi olan 13:30’a yaklaştığında, dükkanın içindeki hava iyice gerilmişti. Dışarıda hâlâ içeri girmeyi bekleyen onlarca hayranın hoşnutsuz homurtuları ahşap duvarlarda yankılanıyordu. Asistanı Yıldız, elindeki listeyle kapı önündeki barikatın ortasına geçmiş, "Lütfen sakin olun, Nihat Bey'in süresi doldu ama vakıf için ek birkaç kitap daha imzalayacak," diyerek kalabalığı yatıştırmaya çalışıyordu.

Ali Nihat tam önündeki son kitabı imzalayıp kapağını kapatmıştı ki, caddeden yükselen gürültüyü bile bastıran, Ankara’nın göbeği için son derece yabancı, sert ve ritmik bir ses tonu dükkanın eşiğinde patladı.

Arka taraflardan genç bir kız, dükkandaki hiç kimsenin anlam veremediği bir dilde çılgınca bağırıyordu:
*"Alsjeblieft, ik moet de auteur spreken... Alsjeblieft, laat me door, het is heel belangrijk!"* (Lütfen, yazarla konuşmam gerek... Lütfen izin verin, çok önemli!)

Ali Nihat’ın elindeki dolma kalem, kağıdın üzerinde bir anlığına dondu. Yıllar önce NATO’nun Brüksel ve Brüksel çevresindeki karargahlarında gizli operasyonlar yürütürken öğrendiği, o günden beri de hafızasının tozlu raflarına kaldırdığı **Flamanca**, Tunalı Hilmi Caddesi’ndeki bir kitapçının kapısında yankılanıyordu. Kulakları bu dile yabancı değildi ama bu ses tonundaki çaresizlik, eski bir istihbaratçının alarm zillerini çalmaya yetmişti.

Yıldız ve kapıdaki güvenlik görevlileri, ne dediğini anlamadıkları bu yabancı kızı dışarı itmeye çalışırken kalabalık iyice kaynaştı. Kızın hırpalandığını, sesinin kalabalığın homurtuları arasında boğulduğunu hisseden Ali Nihat tam masadan kalkmaya yelteniyordu ki, kızın boğazından yırtılırcasına çıkan son bir feryat tüm dükkanı buz kestirdi.

Kız bu kez, tüm şehrin ve Ali Nihat'ın anlayabileceği o tek ismi haykırmıştı:

"Arthur Peeters! Onu öldürdüler! Arthur Peeters için buradayım!"

Ali Nihat, sanki göğsüne bir kurşun yemiş gibi masanın arkasında taş kesildi. Eski dostu Arthur Peeters'ın isminin haykırılması Ali Nihat'ın tüm dikkatini kapıya çekti. Kadim dostunun ismi dükkanın tavanında asılı kaldı. Siyah gözleri, kalabalığın arasından sıyrılmaya çalışan o bembeyaz tenli, yeşil gözlü kıza kilitlendi. Az önce caddede çarptığı, gökyüzünü izleyen o dikkatsiz kız tam karşısındaydı. Ve elinde, otuz yıllık bir sırrın kanlı gölgesini taşıyordu.

Arthur Peeters ismi kitapçının asırlık ahşap tavanında asılı kaldığı an, zaman Ali Nihat için durmuştu. Çevresindeki şaşkın fısıltıları, Yıldız’ın endişeli çığlıklarını ve kızı dışarı atmaya çalışan güvenlik görevlilerini tek bir el hareketiyle saf dışı bıraktı. Masanın arkasından bir fırtına gibi fırladı. Kalabalığı yarıp geçerek, az önce caddede çarptığı yeşil gözlü kızın titreyen omzundan kavradı.

"Herkes dışarı! Yıldız, kapıyı kapat!" diye gürledi, sesi eski bir komutanın mutlak otoritesini taşıyordu. Kızı hızla kitapçının arkasındaki, eski parşömen ve mürekkep kokan loş çalışma odasına çekti ve ağır meşe kapıyı arkalarından kilitledi.

Odadaki tek ışık kaynağı, Tunalı’nın kirli güneşini içeri sızdıran küçük bir tepe penceresiydi. Ali Nihat arkasını döndü, köşeli yüz hatları karanlıkta daha da sertleşmişti. "Sen kimsin?" diye sordu Flamanca, sesi hem bir edebiyatçı kadar sakin hem de bir istihbaratçı kadar sorgulayıcıydı. "Arthur'un adını nereden biliyorsun?"

Elena nefes nefeseydi, yeşil gözlerinden süzülen yaşlar bembeyaz yanaklarında iz bırakmıştı. "Ben Elena... Onun kızıyım," dedi hıçkırarak. "İki gün önce onu Gent’teki evimizde katlettiler. Polis intihar diyor ama ben buna inanmıyorum. Üstelik babam öldüğünde avuçlarında bu kağıt vardı."

Elena titreyen parmaklarıyla ceketinin iç cebinden o buruşuk, kenarları kurumuş kan lekesiyle kaplı not kağıdını çıkıp masanın üzerine bıraktı. Üzerinde sadece kapkara beş harf yazıyordu: **A.N.KARA**. Ardından telefonunu çıkardı, ekranı kaydırıp o korkunç olay yeri fotoğrafını Ali Nihat’a uzattı. "Bana yardım etmek zorundasınız. Elindeki bu notla koca bir şehirde sizi aradım. Babamın katillerini bulmama yardım edin."

Ali Nihat masadaki kanlı kağıda baktı, ardından fotoğraftaki o kusursuz çizilmiş kırmızı çemberin ortasında yatan kadim dostunun cansız bedenine. Göz bebekleri büyüdü. "Arthur..." diye mırıldandı, sesinde ismi konulamayan bir acı vardı. "Kendi kanıyla Kızıl Çember’i çizmiş... Eli..." Elena'nın omzuna elini koydu, bu kez sesi şefkatliydi. Ama cümlesini devam ettirmedi. " Bunları burada konuşmasak iyi olacak."

Birlikte dükkanın arka kapısından Tunalı Hilmi Caddesi’nin kavurucu sıcağına çıktılar. Ali Nihat adımlarını hızlandırıp yolun kenarında bekleyen metalik gri Corvette C3 Stingray'e doğru yürürken, gözleri sürekli dikiz aynası gibi çevredeki dükkan camlarının yansımalarını tarıyordu. Tam arabaya ulaşmak üzereyken, Elena’nın kolunu hafifçe sıktı ve sesini alçattı: "Elena, buraya kadar arkanda bir gölgeyle mi geldin? İzlendiğinin farkında mısın?"

Elena şok içinde etrafına bakacakken Ali Nihat onu engelledi. "Bakma! Karşı kaldırımda, Mavi kapılı dükkanın önünde siyah takım elbiseli bir adam var. Az önce caddede sana çarptığımda arkanda duran adamla aynı yapıda. Gent'ten beri takip ediliyor olabilirsin."

Hızla Corvette’in alçak koltuklarına gömüldüler. Ali Nihat motoru ateşlediğinde V8 motorun kükremesi caddede yankılandı. Arabayı sert bir hamleyle trafiğe sokup Ümitköy’deki evine doğru sürerken, kabindeki gerilim elle tutulacak cinstendi.

Corvette C3’ün sekiz silindirli motoru Ankara çevre yolunun asfalttan yükselen sıcağında homurdanırken, kabinin içindeki klostrofobik sessizliği Ali Nihat’ın o buz gibi, sorgulayıcı sesi böldü. Dikiz aynasından arkadaki siyah gölgeyi takip etmeye devam ediyordu

"Buraya, Ankara’ya geleceğinden Gent’te birilerine bahsettin mi Elena?" diye sordu, gözlerini yoldan ayırmadan. seni bu kadar çabuk ve nokta atışı tespit etmeleri normal değil."Elena sırt çantasının askılarını göğsüne bastırarak başını iki yana salladı. "Hayır, kimseye söylemedim. Sadece... Sadece annem biliyor. Ama o babamın notundan ya da senden haberdar değil.
Ali Nihat buna pek emin olamadı.
Fakat nazikçe " Tamam "dedi.

Ümitköy’deki iki katlı müstakil evin önüne geldiklerinde tehlike daha da belirginleşti. Ali Nihat dikiz aynasından, arkalarından gelen siyah bir sedan aracın sokağın köşesinde beklediğini fark etti. "Evde kalmayacağız, sadece çantamı alacağım, içeride üç dakikadan fazla durma," dedi. Eve girip hızla yatak odasındaki gizli bölmeden pasaportunu ve çantasını aldı. Tam evden çıkacaklarken, arkadaki bahçe kapısının camı büyük bir gürültüyle patladı. Siyah takım elbiseli adamlardan biri içeri sızmıştı.

Ali Nihat, Elena’yı arkasına alıp mutfak tezgahının üzerinden dolanarak adamın hamlesini boşa çıkardı; askeri yakın dövüş tekniğiyle adamı hızla duvara çarpıp saf dışı bıraktı. "Koş!" diye bağırdı. Kendilerini dışarı atıp Corvette’e bindiler. Ali Nihat vitesi geriye takıp lastikleri yakarak sokaktan fırladı, arkalarından gelen diğer aracı keskin bir manevrayla Ümitköy kavşağında trafiğin arasında kaybettirdi.

Araba Ankara çevre yolunda Brüksel uçuşlarının kalktığı Esenboğa Havalimanı’na doğru son sürat ilerlerken, Ali Nihat tek eliyle direksiyonu tutup diğeriyle telefonunu çıkardı. Asistanı Yıldız’ı aradı.

"Yıldız, dinle beni ve soru sorma," dedi, sesi bir emirdi artık. "Gelecek haftaki tüm programları, lösemi vakfı dahil her şeyi iptal et. Yayınevine yeni kitabın taslağı için yurt dışı arşiv araştırmasına gittiğimi söyle. Ve bana hemen, sonraki otuz dakika içinde kalkacak olan en yakın iki kişilik Brüksel uçağına bilet al. Zaventem'e inmeliyiz. Şirket kredi kartını kullan ve check-in işlemlerini online hallet."

Telefonu kapattığında Esenboğa’nın gri silüeti terminal ışıklarıyla birlikte belirmeye başlamıştı. Saatler önce Gent'teki odasında yapayalnız olan Elena, şimdi yanında siyah takım elbiseli bir yazarla , Corvette'in içinde saatte yüz seksen kilometre hızla bilinmeze doğru yol alıyordu

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

32okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.