5. bölüm / 6
KIYAMET GÜNÜ5. Bölüm ( Başladığı yerde biter)
Bölümler 6Şu an: 5. Bölüm ( Başladığı yerde biter)
- 1 1. Bölüm ( Altın pullular)1.636 kelime
- 2 2. Bölüm ( Ankara sıcağında)1.214 kelime
- 3 3. Bölüm ( A.N.KARA )1.739 kelime
- 4 4.Bölüm ( Willem Van Artevelde Toplantısı)1.459 kelime
- 5 5. Bölüm ( Başladığı yerde biter)2.024 kelime · Okuduğun bölüm
- 6 6. BÖLÜM ( Yirmi bir)1.565 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Brüksel Havalimanı'nın otomatik kapılarından çıktıklarında, serin Brüksel havası Elena'nın yüzüne çarptı. Havalimanının içindeki yapay ışıklardan sonra dışarıdaki gri gökyüzü sisli ve karanlık görünüyordu. Yolcuların bir kısmı taksilere doğru ilerliyor, bazıları telefonlarına bakarak onları almaya gelecek araçları arıyor, bazılarıysa aceleyle otoparka yöneliyordu. Ali Nihat ise kalabalığın içinde hiç duraksamadan yürüyordu. Sanki nereye gideceğini çok önceden biliyordu.
Tam o sırada cebindeki telefon tanıdık bir melodiyle çalmaya başladı.
Ali Nihat ekrana bakmadı.
Arayanın kim olduğunu tahmin etmek için buna ihtiyacı yoktu. Telefonu kulağına götürürken yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.
"Seni işte tam da bu yüzden kovamıyorum."
Karşı taraftan gelen kadın sesi, havalimanının gürültüsüne rağmen neredeyse hoparlörden taşıyacak kadar neşeliydi.
"Çünkü size her zaman lazım olan şeyi, siz istemeden önce hazırlıyorum efendim."
Ali Nihat başını hafifçe iki yana salladı.
"Yıldız..."
Bu kez asistanına değil, yıllardır tanıdığı küçük kız kardeşine sesleniyormuş gibiydi. Aralarındaki ilişki, patron ile çalışan arasındaki sınırların çok ötesindeydi. Yıldız onun en uzun süredir yanında çalışan insanlardan biri olmasına rağmen, Ali Nihat'ın yanında kendisine karşı resmi davranmak zorunda hissetmeyen belki de tek kişiydi.
Yıldız becerebildiği kadar ciddi bir ses tonuyla "Tatil boyunca kullanacağınız araç hazır. Siyah Mercedes-AMG GT 63 S 4MATIC+. Otoparkta sizi bekliyor."dedi
Ali Nihat yürümeye devam ederken kısa bir kahkaha attı.
"Bir daha böyle konuşmanı yasaklıyorum."
Telefonun diğer ucunda birkaç saniyelik sessizlik oldu. Ardından Yıldız, özellikle daha resmi bir ses tonuna büründü.
"Emredersiniz efendim. Nasıl konuşmamı arzu edersiniz?"
"Normal."
"Normal mi?"
"Normal. Normal iyidir."
Yıldız'ın kahkahası bu kez açıkça duyuldu.
Ali Nihat telefonu kapatmadan , gözlerini otoparkın girişine çevirdi. Siyah Mercedes'i fark etmesi uzun sürmedi. Aracın parlak gövdesi, otoparkın beyaz ışıkları altında diğer otomobillerden ayrılıyordu. Önünde bekleyen görevli, Ali Nihat'ı görür görmez doğruldu ve birkaç adımda yanlarına geldi.
"Bay Ali Nihat?"
Ali Nihat başıyla onayladı.
Görevli, aracın anahtarlarını iki eliyle uzattı. Ali Nihat anahtarları aldıktan sonra kısa bir teşekkür etti. Mercedes'in kapısı açıldığında Elena birkaç saniye aracı inceledi. Havalimanından çıkışlarının sıradan bir yolculuk olmayacağı daha ilk dakikadan belli olmuştu.
İkisi araca bindikten sonra Ali Nihat telefonu yeniden kulağına götürdü.
Yıldız " bir iki dakika beklemeni istiyorum." Dedi aceleyle.
"Yine ne oldu?"
"Hiçbir şey olmadı. Sadece..."
"Aman, iki dakika bekle. Kahve gönderiyorum."
Ali Nihat kaşlarını çattı.
"Yıldız..."
"Ne var?"
"Biz daha arabaya yeni bindik."
"Farkındayım. O yüzden kahveler şimdi geliyor."
Ali Nihat derin bir nefes aldı. Yıldız'ın plan yapmadığı tek bir an bile yoktu. Daha doğrusu, onun planlarının içinde Ali Nihat'ın itirazlarına hiçbir zaman yer bulunmuyordu.
Tam telefonu kapatacakken Yıldız'ın sesi yeniden duyuldu.
"Bu arada yanındaki çirkin kız ne ister, sor bakalım."
Ali Nihat'ın yüzündeki gülümseme bir anda kayboldu.
"Yıldız."
"Efendim?"
"Ayıp. Düzgün konuş."
Yıldız hiç istifini bozmadı.
"Sanki anlıyor."
Elena, isminin söylendiğini anlamış ama cümlenin tamamını anlamamıştı. Fakat Yıldız'ın konuşma biçimindeki alaycı tonu fark etmişti. Ardından birkaç kelime daha duydu.
"İğrenç saçları var. Bir de yüzü ördeğe benziyor."
Elena'nın bakışları yavaşça önündeki dikiz aynasına kaydı.
Türkçeyi akıcı konuşamıyordu. Fakat yıllar boyunca edindiği Türk arkadaşları sayesinde bazı kelimeleri tanıyabiliyordu. Söylenenlerin tamamını anlamamıştı ama saç, çirkin, ördek kelimelerini ayırt etmişti.
Elini istemsizce saçlarına götürdü.
Parmaklarını saçlarının arasından geçirdi. Sonra aynadaki yansımasına baktı.
Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı; fakat o gülümsemenin altında incinmiş bir ifade saklanıyordu. Söylenenlerin gerçekten onun hakkında olup olmadığını anlamaya çalışırken bakışlarını Ali Nihat'a çevirdi.
Ali Nihat bunu fark etti.
Elena'nın ne duyduğunu anlamıştı.
Yıldız'ın şaka yaptığını biliyordu. Onun karakterini de biliyordu. Fakat karşısındaki insanın bu şakayı kaldıracak kadar yakın olmadığını da fark etmişti.
Telefonu biraz daha kulağına yaklaştırdı.
"İki tane kahve gönder."
"İki tane mi?"
"Evet."
"Ben bir tane söylemiştim."
"İki tane gönder, Yıldız."
Yıldız birkaç saniye sustu. Sesindeki alay ilk kez kaybolmuştu.
"Tamam efendim."
Ali Nihat telefonu kapattı.
Arabanın içinde kısa bir sessizlik oluştu.
Motorun çalışmasıyla birlikte Mercedes'in kabinine yumuşak bir titreşim yayıldı. Dışarıdaki havalimanı ışıkları ön camın üzerinde kaymaya başladı.
Elena başını cama çevirdi.
Ali Nihat ona baktı.
"Takılma ona," dedi sakin bir sesle. "Yıldız'ın ağzı bazen beyninden daha hızlı çalışır."
Elena cevap vermedi.
Ali Nihat birkaç saniye bekledi.
"Gerçekten söylüyorum."
Elena bu kez hafifçe gülümsedi. Fakat gözleri hâlâ camdan dışarı bakıyordu.
Mercedes ağır ağır otoparktan çıkarken Brüksel'in ışıkları önlerinde uzanmaya başladı.
Elena dışarı bakmaya devam etti.
Ali Nihat ise yolu izliyordu.
İkisinin de bilmediği şey, birkaç kilometre ötede başka bir telefonun çoktan çalmış olduğuydu.
Ve o telefonun ucundaki kişi, onların Brüksel'den ayrıldığı anı bekliyordu.
" Şimdi ayrıldılar efendim.."
Uçağın Zaventem Havalimanı’na iniş yapmasının üzerinden bir saat bile geçmeden, Gent’in o asırlık silueti yavaş yavaş pencerelerin ardında belirmeye başlamıştı. Ali Nihat, bir zamanlar çok iyi bildiği bu büyüleyici Gotik manzaraya doya doya bakamadı. Ne kadar dışarıya yansıtmamaya çalışsa da analitik zihni, Arthur Peeters'ın trajik ölümüyle ve ardında bıraktığı o geometrik bilmeceyle meşguldü.
Groenevalleipark’ın yeşilliklerini geride bıraktıktan sonra sağa saptılar. Elena'nın tarif ettiği rotayı izleyerek, Burgstraat sokağının tam Lieve Kanalı kıyısına kurulmuş, basamaklı Gotik çatısıyla dikkat çeken o tarihi evin önüne vardılar.
"İşte, geldik," dedi Elena. Sesi, kanalın durgun suları kadar hüzünlü ve kısıktı. Bu kapının önüne yeniden gelmiş olmak, babasının ani kaybının yaşattığı o ham ve derin acıyı tüm çıplaklığıyla tekrar gün yüzüne çıkarmıştı.
Evin girişindeki aşınmış tahta basamakları tırmanırlarken, Elena duraksadı. "Burada, benimle olduğun için teşekkür ederim Nihat. Gelmeyebilirdin. Ankara'da beni hiç dinlemeden arkana bakıp gidebilirdin de..."
Ali Nihat göz ucuyla Elena'ya baktı. Genç kadının bembeyaz teni, günlerdir süren bu kabusun ve uykusuzluğun gölgesinde adeta bir hayalete dönmüştü. Zümrüt yeşili gözleri, kurumaya yüz tutmuş asırlık bir Flaman ormanı gibi soluk, mat ve yorgundu.
"Baban için gerçekten çok üzgünüm Elena," dedi Ali Nihat, bir sembolbilimcinin o sakin ve güven veren ses tonuyla. "Şu an elimden tam olarak ne gelir, bu asırlık mekanizmayı nasıl durdururuz henüz bilmiyorum. Ama ne olursa olsun, bu bilmecenin sonuna kadar burada, senin yanında olacağım."
"Biliyorum," diye fısıldadı Elena, nemli merdiven trabzanına tutunarak. "Daha doğrusu, şu an dünyada sadece buna inanmak istiyorum."
Kapının önüne vardıklarında, Elena titreyen parmaklarıyla çantasından anahtarı çıkarmaya çalışıyordu. Tam o anda Ali Nihat’ın parmakları bir refleksle Elena’nın bileğine kapandı ve onu hafifçe geriye doğru çekti. Sol elini havaya kaldırıp sessiz olmasını işaret etti. Bir akademisyenin keskin işitsel dikkatiyle kulak kabartmıştı.
"İçeriden sesler geliyor..." diye fısıldadı Ali Nihat.
Elena, annesinin evde olabileceğini düşünerek hafifçe gülümsedi. "Endişelenme, annem evdedir," dedi.
Tam elini kaldırıp pirinç zile basacakken, Ali Nihat onu bir kez daha durdurdu. Bakışları, kapının altındaki o ince çatlaktan sızan ses dalgalarını analiz ediyordu. "İki farklı ses duyuyorum Elena. Biri yabancı." Zihnindeki o dil ve isim arşivini hızla taradı. "İçerideki erkek sesi az önce net bir şekilde *'Chris Elliot'* diye mırıldandı. Kulaklarını çanta'nda mı unuttun sen ?"
"Chris Elliot mı? O da kim?" dedi Elena şaşkınlıkla, kaşlarını çatarak. "Telefonla konuşuyordur. Annem eve arkadaşlarını davet etmez?"
Elena, durumun ciddiyetini henüz kavrayamamış olmanın verdiği o hafiflikle hafifçe gülerek parmağını zile bastı.
Saniyeler, belki de koca bir dakika boyunca kapının ardında derin, tekinsiz bir sessizlik hüküm sürdü. İçerideki o yabancı ses aniden kesilmişti. Elena huzursuzca yerinde kıpırdanıp zile tekrar bastı.
Nihayet ağır ahşap kapı aralandığında, Bayan Sylvia üzerinde yasın o asil sembolü olan siyah bir elbiseyle onları karşıladı. "Canım kızım..." diyerek hemen Elena’ya sarıldı. "Seni o kadar çok merak ettim ki."
Elena, annesinin bu boğucu ve yapay kokan kıskaçlarından sıyrılmaya çalışırken, "Yapma anne, nerede olduğumu çok iyi biliyordun," dedi mesafeli bir sesle. "Hatta telefonumdaki o konum uygulaması sayesinde hangi saatte, hangi koordinatta olduğumu bile milimetrik olarak izliyordun."
"Evet, biliyordum ama yine de senin için kahroluyordum," dedi Sylvia, sesindeki o titremeyi gizlemeye çalışarak.
Bayan Sylvia, kızının hemen arkasında, bir Flaman kulesi gibi dikilen o uzun boylu, köşeli yüz hatlarına sahip yabancı adamı ancak o an fark etmişti. Kızına "Bu adam da kim?" der gibi şüphe ve soğukluk dolu bir bakış fırlattı.
Elena hemen araya girdi: "Anne, seni Ankara’da bulduğum babamın eski bir dostuyla tanıştırayım; Ali Nihat. Kendisi uluslararası çapta tanınan bir akademisyen ve araştırmacı yazar."
Sylvia, Ali Nihat’ı baştan aşağı süzerken dudaklarını büktü. "Bu arkadaş... Senin için biraz fazla yaşlı değil mi Elena?"
"Hayır anne," dedi Elena, gözlerini devirerek. "Öyle düşündüğün gibi bir arkadaşlık değil bu."
Bayan Sylvia, eğer bakışlarıyla bunu başarabilseydi, Ali Nihat’ı o saniyede delip geçecekti. Kadının gözlerinde, tıpkı kaledeki o tarikat liderlerinin soğuk gözlerindeki gibi tekinsiz bir parıltı vardı.
Elena duruma açıklık getirmek için ekledi: "Nihat sadece birkaç günlüğüne bizimle kalacak. Gent’in tarihi ve teolojik geçmişini konu alan yeni romanı üzerinde çalışıyor. Ben de bu süre zarfında ona şehirde rehberlik yapacağım."
Ali Nihat, durumun yarattığı aile içi gerilimi sezerek nazikçe araya girdi: "Aslında hanımefendi, size yük olmak istemem. Kalacağım otel çoktan ayarlandı."
"Hayır, bizimle kalacak," diye yineledi Elena, annesinin gözlerinin içine bakarak. Tavrı sarsılmaz bir kararlılık taşıyordu.
Bayan Sylvia, gönülsüz ve adeta mecbur kalmış bir tavırla geri çekilip onları içeri buyur etti. Eşik geçildiğinde, Ali Nihat kendisini klasik Flaman dizaynının o kusursuz estetiği içinde buldu. Ev; lüksün gösterişle değil, doğallık ve sarsılmaz bir huzur ahengiyle birleştiği o asil ruha sahipti. Evin geneline bej, krem ve sıcak toprak renkleri hakimdi. Modern mobilyaların arasına büyük bir zevkle serpiştirilmiş olan 17. yüzyıl Flaman dönemine ait antika eşyalar ve eski ahşap oymalar göze son derece hoş geliyordu.
Fakat Ali Nihat’ın gözleri bu dekoratif lüksü incelerken, adımları onu kendiliğinden salonun tam merkezine, Arthur Peeters’ın o gece son nefesini verdiği o trajik noktaya sürükledi. Yaşlı dostunun kan kaybından yere yığıldığı o yerde durdu ve bir süre sessizce bekledi.
Elena'nın Ankara’daki o kitapçıda gösterdiği o kanlı olay yeri fotoğrafı, bir projeksiyon cihazı gibi Ali Nihat’ın zihninin koridorlarında yeniden canlandı. Gözlerini meşe parkelere dikti. İşte, babanın kendi kanıyla çizdiği o kusursuz, gizemli daire... İşte, yaşlı arkadaşının bedeninin uzandığı nokta, İşte ayakların açısı ve sol elinin o odadaki karanlığa, o anlamsız gibi duran donmuş yönelimi...
Tüm bu detaylar, Ali Nihat’ın zihninin odalarında birer birer, milimetrik olarak canlanıyordu. Gerçek dünyada sadece birkaç saniye süren bu bakış, Ali Nihat'ın entelektüel zihninde zamanı yavaşlatmış ve asırlık bir sembolün ilk ipucunu fısıldamaya başlamıştı bile. İçeride duyduğu o 'Chris Elliot' ismi neydi acaba ?
Mutfaktan yükselen taze kahve kokusu salonun o gergin havasına karışırken, Bayan Sylvia elindeki gümüş tepsiyle içeri girdi. Porselen fincanları masaya bırakırken hareketleri bir Flaman aristokratı kadar ölçülü ve mesafeliydi. Üçü de bej tonlarının hakim olduğu, antika meşe koltuklara yerleştiler. Ortamda, porselen kaşıkların fincanlara çarpma sesinden başka bir gürültü yoktu.
Sylvia arkasına yaslanıp gözlerini Ali Nihat’ın köşeli yüz hatlarına dikti. Bakışları, bir gümrük memurunun pasaport incelemesindeki o soğuk dikkatle doluydu.
"Ee, Bay Kara..." dedi Sylvia, kahvesinden kibar bir yudum alarak. "Elena sizin bir akademisyen ve araştırmacı yazar olduğunuzu söyledi. Ancak duruşunuz, bir kütüphaneciden ziyade saha tecrübesi olan bir adamı andırıyor. Geçmişinizde sadece kitaplar olmadığını seziyorum."
Ali Nihat, O sakin ve entelektüel maskesini bozmadan hafifçe gülümsedi. "Çok haklısınız Bayan Sylvia," dedi, ses tonunu bir konferans salonundaki gibi dingin tutarak. "Yazarlığa tamamen odaklanmadan önce, uzun yıllar devlet adına askeri strateji ve uluslararası güvenlik alanlarında görev yaptım. Eski bir askerim. Ancak hayatımın o profesyonel askeri dönemini çoktan geride bıraktım. Artık sadece tarihin, teolojinin ve sanatın saklı kalmış şifrelerini yazarak insanlığa anlatmaya çalışıyorum. Bir nevi, eski bir askerin kelimelerle barışma süreci diyebiliriz."
Sylvia’nın gözlerinde şüphe dolu bir parıltı belirdi. "Eski bir asker ve gizem yazarı... Arthur da tarihe ve sanata çok meraklıydı. Belki de bu yüzden ortak bir frekans buldunuz."
Elena, annesinin bu üstü kapalı sorgu seansından ve o imalı bakışlarından iyice sıkılmıştı.
"Anne, lütfen..." diyerek araya girdi Elena, oturduğu koltukta dikleşerek. "Nihat çok uzun bir uçuştan geldi ve gerçekten çok yorgun. Eğer müsaade edersen, onun eşyalarını yerleştirmesine yardım edeyim ve uyuyacağı odayı göstereyim."
Bayan Sylvia, fincanını tepsiye bırakırken ayağa kalktı. Yüzünde, bu zoraki misafirlikten bir an önce kurtulmak isteyenlerin rahatlaması vardı. "Aslında benden izin istemenize gerek yok Elena," dedi ceketini omzuna alırken. "Çünkü ben de birazdan evden çıkıyorum. Bu gece bir hayır vakfının yemeği ve ardından uzun süredir planlanan bir komite toplantım var. Yarına kadar eve dönmeyeceğim. Yani ev tamamen size ait."
Kapıya doğru yürürken duraksadı ve Elena’ya döndü. Bakışlarındaki o korumacı, baskıcı anne figürü son bir kez kendini gösterdi. "Ve Elena... Telefonun konusunda ne yapman gerektiğini çok iyi biliyorsun, değil mi? Özellikle bu gece."
Elena annesinin bu takıntılı ısrarına karşı sadece bıkkın bir şekilde başını salladı. "Biliyorum anne, açık."
Ağır ahşap kapı Sylvia’nın arkasından klik sesiyle kapandığında, ev nihayet o tekinsiz sessizliğine geri dönmüştü. Elena derin bir nefes alarak Ali Nihat’a döndü.
"Anneler hep böyledir..."
...
Not: Merhaba arkadaşlar, Hikâyenin geçtiği mekânları tek tek inceleyip yazıyorum. Fakat Gentte çok fazla , kanal , yeraltı geçidi, tarihi eser ve mekan olduğu için biraz zorlanıyorum ve çoğu yere girmemize izin yok :)
Kendi çektiğim fotoğrafları ekleyebilirim yakında :)
Şimdiden iyi okumalar..
G.K.Kaya
Bölüm etkileşimi
