KIYAMET GÜNÜ kitap kapağı

2. bölüm / 6

KIYAMET GÜNÜ

2. Bölüm ( Ankara sıcağında)

Vaveyla Yazarı: G.K Kaya

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: 2. Bölüm ( Ankara sıcağında)

20 Temmuz

Elena odasının kuytu bir köşesine sinmiş, parmaklarının arasında tuttuğu o küçük kâğıt parçasına bakıyordu. Üzerindeki kan lekesi kurumuş, kahverengiye dönmüştü. Kendisi için hiçbir anlam ifade etmeyen **A.N.KARA** harfleri, babasının ölmeden önce dünyaya haykırmak istediği son ve en hayati çığlıktı. Bu harf kombinasyonunu kırk sekiz saattir internetteki arama motorlarında defalarca aratmış, algoritmaları zorlamıştı; fakat dijital dünya ona Türkiye’nin bozkırında yükselen o bürokratik başkentten başka hiçbir şey sunmuyordu: *Ankara.*

Bu coğrafi yönlendirme, genç kadının içinde her saat büyüyen, engel olamadığı bir gitme arzusunu tetikliyordu. Ancak bu çılgınca fikri annesine nasıl açacağını bilmiyordu. Babasının cesedi başından çaldığı o kanlı şifreyi de, maskeli katilin odada bıraktığı o buz gibi varlığı da henüz kimseye anlatmamıştı.

Gent emniyetinin geniş mermer koridorlarında yürüyen müfettişler için bu, sıradan bir asayiş vakasıydı. Aradan geçen iki koca güne rağmen ne maskeli failin izine rastlanmış ne de soruşturmada tek bir arpa boyu yol alınmıştı. Şehir, kendi sessizliğinde uykusuna devam ediyordu.

"Bir şeyler yapmalıyım," diye fısıldadı Elena, tırnaklarını avucuna bastırarak. "Böyle eli kolu bağlı oturmak, canımı babamın ölümünden daha çok yakıyor."

Düşüncelerinin ağırlığıyla odasından çıktı. Annesi Sylvia, Gent’in karakteristik mimarisini yansıtan, saksıdaki sardunyalardan dolayı küçük bir botanik bahçesini andıran balkonda oturuyordu. Gözleri, Leie Nehri’nin üzerinde asılı kalan gri bulutlara dikilmişti; bakışları boş, ruhu paramparçaydı. Elena cam sürgülü kapıyı hafifçe aralayarak balkona adım attı.

Sylvia kızının gelişini fark edince yüzündeki acıyı gizlemeye çalışan soluk bir tebessümle döndü. "Günaydın canım. Bir şeyler yemek ister misin?"

Elena boş duran hasır sandalyeye yerleşti. İçindeki şüpheyi daha fazla bastıramıyordu. Doğrudan sordu: "Anne... Babamın geçmişte hiç Türk arkadaşı olmuş muydu?"

Bayan Sylvia, yasın getirdiği o donukluğun ortasında gelen bu beklenmedik soruyla sarsıldı. Göz bebekleri bir anlığına büyüdü, dudakları aralandı ama ne diyeceğini bilemeyerek sustu. Neden sonra, sesindeki titremeyi maskeleyen yapay bir gülümsemeyle cevap verdi: "Gent’te yaşıyoruz Elena. Hepimizin birçok Türk komşusu, arkadaşı var, öyle değil mi?"

"Evet, hepimizin var," dedi Elena, annesinin kaçamak cevabını keserek. "Fekat benim bahsettiğim sıradan bir tanıdık değil. Babamın çok değer verdiği, uzun yıllar boyunca gizlice görüştüğü ya da..." Akbaba gibi evi saran polislerden birinin adını telaffuz etmek istedi ama sustu. Cümlesini hemen ardından gelen o büyük kararla bağladı: "Anne, ben Türkiye'ye gideceğim. Kulağa garip geldiğini biliyorum ama sadece iki günlüğüne. Bana izin vermelisin."

Bayan Sylvia’nın yüzündeki o yapay tebessüm bir anda silindi, yerini asırlık taş binalar kadar sert bir ciddiyete bıraktı. "Babanın vahşice katledilmesinden hemen sonra böyle kontrolsüz bir seyahat? Asla olmaz Elena. Bu çok tehlikeli, buna izin veremem."

Elena sandalyeden kalktı, gözlerindeki yeşil hareler öfkeyle parlıyordu. "Tehlike burada, anne!" diye bağırdı, sesi dar sokakta yankılanırken. "Bu şehirde, her gün yürüdüğümüz bu sokakta, hatta şu an içinde durduğumuz bu evin içinde! Babamı koruyamadılar. Hiç kimse tek bir şey bile yapamadı. Sadece iki gün uzaklaşmak istiyorum, nefesten başka bir şey istemiyorum!"

Sylvia, kızının bu sitem dolu patlaması karşısında kelimelerini kaybetti. Karşısında duran kadının haklılığı, kendi çaresizliğini yüzüne vurmuştu. "Tamam," dedi, sesi teslimiyetin o bükülmüş tonuyla kısılarak. "Ama tek bir şartla. Telefonundaki küresel konum verisini benimle paylaşacaksın. Seni anlık olarak takip edeceğim. Senin de başına bir şey gelmesine dayanamam."

"Anne..." dedi Elena, yüzünü asarak. "Ben artık yirmi yaşındayım. Lütfen şu korumacı dedektif tavırlarından vazgeç."

Bayan Sylvia ayağa kalktı, elini kızının gece karası saçlarında gezdirdi. Parmakları, en değerli kumaşı dokur gibi şefkatle okşuyordu kızını. Karşısında duran yirmi yaşındaki o kararlı kadın değil, sanki on yaşındaki o savunmasız çocuktu; bembeyaz bir ten, zümrüt yeşili gözler ve kömür karası saçlar...

"Sen benim her zaman minik bebeğim olarak kalacaksın Elena," dedi Sylvia, gözleri dolarak. "Sana da bir şey olacak diye aklımı kaçıracak gibi korkuyorum... Lütfen, bunu benim için yap."

Elena, annesinin göğsündeki o tanıdık sıcaklığa sığınarak kollarını ona doladı. "Tamam," diye fısıldadı karanlığa doğru. "Söz veriyorum."

***

Ankara Esenboğa Havalimanı’nın yüksek tavanlı terminali, o temmuz sabahında insanlığın tüm dillerini eriten devasa bir pota gibi her zamankinden daha kalabalıktı. Bu amansız insan seli, Gent gibi Orta Çağ sakinliğini koruyan küçük bir Flaman şehrinden gelen Elena için ürkütücü, hatta klostrofobik bir kaos demekti.

"Tanrım, mahşer yeri gibi..." diye mırıldandı, sırt çantasının askılarını sıkıca kavrayarak. Fakat şu an için zihnini kemiren problem bu kalabalık değildi. Şimdi asıl soru şuydu: Nereye gidecekti? Ne yapacaktı? Coğrafi bir koordinatı mı, yoksa bir insanı mı arıyordu? Hiçbirini bilmiyordu. Elindeki tek rehber, babasının kanlı avucundan geriye kalan o beş harfli bilmeceydi.

Çok geçmeden kendisini Ankara’nın bozkır sıcağında, şehrin o hantal ve gri beton silüeti içerisinde saklanmış küçük bir kafede, buzlu bir limon suyu içerken buldu. Kızılay Meydanı’nın tam kalbindeydi. Bir yerlere yetişmek için adeta birbirini çiğneyen, vitrinlere bakan ya da sadece amaçsızca akıntıya kapılmış insan dalgasını izliyordu. Burası, devasa bir futbol müsabakası bitmiş de on binlerce seyici aynı anda daracık kapılardan sokağa boşanmış gibi hissettiriyordu; kasvetli, gürültülü ve boğucu bir insan labirenti.

Elena yaklaşık bir saat boyunca Kızılay’ın o kalabalık sokaklarında yapayalnız dolandı durdu. Zihni durmaksızın olasılıkları hesaplıyor ama her seferinde koca bir boşluğa çarpıyordu. Bir ara caddedeki üniformalı polislere sormayı düşündü fakat elinde hiçbir resmi kanıt olmadan "A.N.KARA" kelimesini sormanın ne kadar absürt ve şüphe uyandırıcı olacağını fark ederek vazgeçti.

"Aptal Elena," diye kızdı kendisine, kaldırımda yürürken. "Ne bulmayı bekliyordun ki bu amansız, kocaman şehirde? Çok fazla polisiye dizi izliyorsun, canım Elenam. Kendini bir istihbarat ajanı sandın ama işte gerçek hayat böyle... Sert ve ipucusuz."

Ayakları onu kendiliğinden Tunalı Hilmi Caddesi’ne doğru sürükledi. Açlığı çoktan bir mide sızısına dönmüştü ama canı tek bir lokma bile istemiyordu. Tam o sırada, caddenin üzerindeki camilerin minarelerinden aynı anda, kusursuz bir senkronizasyonla öğle ezanının sesleri yükselmeye başladı. Şehrin o beton gürültüsünü bıçak gibi kesen bu teolojik ses dalgasıyla birlikte, çatıların kuytularına saklanmış yüzlerce güvercin ani bir refleksle gökyüzüne fırladı.

Elena başını yukarı kaldırdı. Kuşların kanat çırpışları ve minarelerden yükselen o muazzam akustik tınının ahengi, genç kadını saniyeler içinde büyülemişti. Şehrin ortasında, gökyüzünün altında hafifçe etrafında döndü, bu yabancı kültürün ses labirentine kendini kaptırdı.

Tam o an, sert bir kütleye çarpmasıyla dengesini kaybetti. Çarptığı şey taş bir sütun değil, uzun boylu, adeta kapı gibi kalıplı bir adamdı. Ankara’nın kavurucu, boğucu sıcağına meydan okurcasına üzerine kusursuz kesim siyah bir takım elbise giymişti. Adamın yüzü, hiçbir insani duygunun sızmasına izin vermeyen ifadesiz bir maske gibiydi; gözleri soğuk bir kararlılıkla Elena’ya baktı. Yabancı tek bir kelime bile etmedi. Sadece kafasını hafifçe, neredeyse askeri bir nezaketle eğdi ve kalabalığın arasında süzülerek yoluna devam etti.

Ezan sesleri nihayet susmuş, kuşlar gökyüzünün maviliğinde gözden kaybolmuştu. Akustik büyü bozulmuş, geriye yine o tekinsiz gerçeklik kalmıştı.

Elena sarsılan üstünü düzelterek yoluna devam edecekken, sağ tarafında kalan vitrinlerin birindeki büyük bir afiş gözüne çarptı. Burası, dış cephesi incelikle işlenmiş ahşap oyma bir kitap dükkânıydı; vitrini nadide kitaplar süslüyordu. Ancak Elena’nın bakışlarını kilitleyen şey kitaplar değil, o afişin tam ortasındaki yüzdü.

Genç kadın nefesini tutarak afişe doğru yaklaştı. Orta yaşlarda bir adamın fotoğrafı, sanki bir Roma imparatorunun taştan yontulmuş büstü gibi duruyordu orada. Siyah, gür saçları alnına doğru hafifçe dağılmış; kemikli burnu ve güçlü elmacık kemikleri afişin loş ışığında gölgelenmişti. Siyah, kalın kaşlarının altında saklanan kahverengi gözleri sarsılmaz bir inanç ve entelektüel bir derinlikle parlıyordu. Köşeli, erkeksi yüz hatları belli belirsiz bir kirli sakalla kaplıydı. Bu, uluslararası çapta düzenlenmiş bir yazar imza günü bildirisiydi.

Afişin üzerinde *20 Temmuz, Saat 11:00 - 13:30* yazıyordu.

Fakat Elena ne o anki tarihi görüyor ne de karşısında duran o antik heykel kadar etkileyici adamın yüz hatlarını analiz edebiliyordu. Genç kadının tüm bilinci, adamın fotoğrafının hemen altında haykıran o kapkara, devasa puntolarda donup kalmıştı.

Afişin en altında, zamanı ve mekanı yok eden o harfler parlıyordu:
**A.N.KARA, OKUYUCULARIYLA BULUŞUYOR.**

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

39okunma 7beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.