9. bölüm / 9
KİLİTLİ ODA9. BÖLÜM: KATRAN KİLİSİ VE DERİNLİKLER
Bölümler 9Şu an: 9. BÖLÜM: KATRAN KİLİSİ VE DERİNLİKLER
- 1 BÖLÜM 1- IŞIĞI AÇMA184 kelime
- 2 Kanla Yapılan Sözleşme278 kelime
- 3 3.BÖLÜM:SIZAN DEHŞET297 kelime
- 4 4.BÖLÜM:MÜHÜRLÜ KAN338 kelime
- 5 5. BÖLÜM: TOPRAĞIN ALTINDAKİ SIR292 kelime
- 6 6. BÖLÜM: BATTANİYE VE GÖLGE245 kelime
- 7 7. BÖLÜM: DERİ KAPLI DEFTER286 kelime
- 8 8. BÖLÜM: ZİNCİRİN KOPAN HALKASI373 kelime
- 9 9. BÖLÜM: KATRAN KİLİSİ VE DERİNLİKLER895 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yerin altından gelen o tok ve sarsıcı gürültü, mezarlıktaki asırlık çam ağaçlarını köklerinden sarsıyordu. Devrilen mezar taşlarının çıkardığı çatırtılar, kasaba meydanındaki saat kulesinin çan seslerine karışıyordu. Muhtar’ın yere düşürdüğü fenerin camı kırılmış, cılız sarı ışığı toprağın üzerindeki zifiri karanlığa son bir kez göz kırptıktan sonra tamamen sönmüştü.
Arda, mezar çukurunun dibindeki o simsiyah, dikey kuyunun başında duruyordu. Kuyudan yükselen soğuk, herhangi bir kış gecesinin soğuğuna benzemiyordu; insanın kemiklerini sızlatan, doğrudan zihnine ve ruhuna nüfuz eden dondurucu bir boşluk hissiydi bu. Elinde tuttuğu kanlı anahtar artık tamamen buz tutmuş, üzerindeki kırmızı kan lekeleri dona dönüşmüştü.
"Muhtar!" diye bağırdı Arda, yukarı doğru bakarak. "Ne yapacağız? Buradan aşağı inersem geri dönüşü var mı?"
Cevap gelmedi. Arda gözlerini yukarı kaydırdığında, Muhtar’ın az önce durduğu yerde sadece boşluk ve çamura batmış fenerin enkazını gördü. Yaşlı adam, zifiri karanlığın ve fırtınanın içinde çoktan kaybolmuş ya da toprağın yarılan yarıklarından birine çekilmişti.
Arda yalnızdı. Rüzgar yüzünü kamçılarken cebindeki deri kaplı defteri sımsıkı kavradı. Defterdeki satırlar zihninde yankılanıyordu: "Karanlığı geldiği yere gömmek için, onun girdiği kapıdan içeri girmelisin."
Arda derin bir nefes aldı. Gözlerini kapattı, babaannesinin o eski ninnisini zihninde susturmaya çalıştı ve kendini mezarın dibindeki o simsiyah kuyuya bıraktı.
Düşüş beklendiği gibi sert olmadı. Sanki havanın yoğunluğu değişmiş, Arda katranımsı bir sıvının veya koyu bir sisin içinden süzülüyormuş gibi yavaşça aşağı çekilmişti. Yere bastığında ayaklarının altından ıslak, kaygan bir taş zeminin sesi geldi.
Etrafa bakındı. Burası toprağın metrelerce altıydı ama karanlık zifiri değildi. Zemin ve yüksek kemerli taş duvarlar, damar damar yayılan damlacıklar halindeki fosforlu, morumsu ve siyah bir sıvıyla hafifçe aydınlanıyordu. Arda nerede olduğunu anladığında kanı dondu.
Burası kasabanın altında, yüzyıllar önce gömüldüğü söylenen antik taş kilisenin mahzenleriydi.
Duvarlarda insan kemiklerinden yapılmış nişler, paslı demir şamdanlar ve üzerleri kazınarak silinmeye çalışılmış ama hala seçilebilen garip semboller vardı. Hava, rutubet ve yüzyıllık yanık kokusuyla o kadar ağırdı ki Arda her nefes alışında ciğerlerinin yandığını hissediyordu.
Yavaş yavaş ilerlemeye başladı. Attığı her adımda, taş zemindeki katranımsı birikintiler yapışkan bir ses çıkarıyordu. Koridorun sonundan cılız bir ışık ve fısıltılar geliyordu. Arda duvarlara tutunarak, gölgelerin arasında süzülerek geniş bir salona ulaştı.
Salonun ortasında, kasabadaki evin kilitli odasında duran o ahşap sallanan sandalyenin tıpatıp aynısı duruyordu. Ancak bu kez sandalye boş değildi.
Sandalyede, Arda'nın babaannesinin kıyafetlerini giymiş, ama gövdesi tamamen o katranımsı maddeden oluşmuş devasa bir siluet oturuyordu. Yüzü yoktu; yüzünün olması gereken yerde parıldayan tek bir kızıl çatlak vardı. Sandalyenin etrafında ise boyutları çocuk kadar olan, gözsüz, simsiyah onlarca gölge yaratık daire çizerek dönüyordu.
"Geldin..." dedi siluet. Ses, salonun taş duvarlarında yankılanırken sanki yüzlerce farklı insan aynı anda fısıldıyordu. "Soyunun en son halkası... Babaannen seni buraya göndermemek için kendini feda etti ama sen kendi ayağınla geldin."
"Bu laneti bitirmeye geldim!" dedi Arda, sesinin titrememesine gayret ederek. Elindeki donmuş anahtarı öne doğru uzattı. "Bu anahtar, bu toprağın ve o odanın mühürüydü. Onu ait olduğu yere gömeceğim!"
Mahluk insanüstü bir hızla sandalyeden doğruldu. Boyu neredeyse taş tavanın kemerlerine kadar uzanmıştı. Katrandan k kolları genişledi, etrafındaki gölge yaratıklar acı çığlıklar atarak Arda’ya doğru fırladı.
Arda kaçmadı. Defterde yazanları hatırladı. Kan, anahtar ve antlaşma...
Arda, elindeki donmuş anahtarı sol avucunun içine bastırıp var gücüyle sıktı. Anahtarın buz tutmuş sivri kenarları avucunu derinlemesine kesti. Sıcak kanı, dondurucu anahtarın üzerine hücum etti. Anahtar üzerindeki don katmanı bir anda buharlaştı ve etrafa kör edici kızıl bir ışık yayılmaya başladı.
Kızıl ışık salondaki tüm gölge yaratıkları birer birer yakıp küle çevirirken, mahluk acı içinde kükredi. Arda, mahlukun hemen arkasında duran devasa, kilitli taş kapıyı gördü. Kapının üzerinde, tam da cebindeki anahtara uyan devasa bir yılan figürü ve ortasında bir anahtar deliği vardı.
Burası sadece kilitli odanın altı değildi; burası, o mahlukun bu dünyaya geçtiği esas kapıydı.
Arda, yaratıkların çığlıkları ve katranın yakıcı kokusu arasında öne doğru fırladı. Mahluk devasa katran kolunu Arda'nın üzerine indirdi. Darbe Arda'nın omzuna sıyırdı geçti; elbisesi anında tutuştu, omzu dondurucu bir acıyla sarsıldı ama Arda durmadı.
Taş kapının önüne ulaştı. Kanlar içindeki elini kapının ortasındaki oyuğa uzattı ve kanlı anahtarı deliğe soktu.
"HAYIR!" diye haykırdı mahluk. Ses o kadar şiddetliydi ki tavan çatırdadı, dev taş bloklar yere düşmeye başladı.
Arda anahtarı çevirdiği an, taş kapının ardından beyaz, arı ve dondurucu bir ışık fışkırdı. Bu ışık katranımsı karanlığı süpürüyor, duvarlardaki sembolleri yakıyordu. Mahluk, ışık dalgasıyla temas ettiği an erimeye, çığlıklar atarak kapının içine doğru çekilmeye başladı.
Mahlukun çatlaklarla dolu yüzü yok olmadan hemen önce Arda’ya doğru uzandı ve son fısıltısını bıraktı:
"Kapıyı kapattın Arda... Ama kilidin anahtarı artık senin kanında yaşıyor. Sen neredeyse, oda orada olacak."
Devasa bir gürültüyle kapı kapandı ve üzerindeki yılan sembolü taşlaşarak mühürlendi.
Saatler sonra, güneş gökyüzünde yükseldiğinde Arda gözlerini açtı.
Yine mezarlıkta, çamurlu toprağın üzerindeydi. Fırtına dinmiş, gökyüzü berraklaşmıştı. Kasaba sakindi, kuş sesleri duyuluyordu. Yerin altındaki o dehşet veren gürültülerden eser yoktu.
Arda yavaşça ayağa kalktı. Avucuna baktı; kesik izi derin bir yara izine dönüşmüş, tamamen kabuk bağlamıştı. Cebini kontrol etti; anahtar yoktu, defter ise tamamen küle dönmüştü. Her şey bitmiş gibiydi.
Sallanan adımlarla mezarlıktan çıkıp evine doğru yürüdü. Eşikten içeri girdi. Ev artık soğuk değildi, o ağır katran kokusu kaybolmuştu. Üst kata, babaannesinin odasına çıktı. Oda güneş ışığıyla doluydu.
Arda derin, rahat bir nefes aldı. Banyo yapmak ve bu kabustan kurtulmak için koridora doğru bir adım attı.
Tam o sırada, tam arkasından—boş ve güneşli odadan—tanıdık bir ses geldi.
Tık... Tık... Tık...
Arda donsa da arkasını dönmedi.
Odada hiç rüzgar yoktu. Ama ahşap sandalye yavaşça sallanıyor ve parkede o ritmik gıcırtıyı çıkarıyordu. Ve Arda'nın sağ avucundaki yara izi, kor bir demir basılmışçasına ansızın yanmaya başladı...
Bölüm etkileşimi
