16. bölüm · Kayıp Zamanın Mührü

Mira ( Gerçeklik )

Kal İra

Sabah uyanıp telefonumu elime aldığımda Alaz'dan bir mesaj geldiğini gördüm. Onun mesajıyla güne başlamak çok güzel bir duyguydu, hemen yüzüme bir gülümseme yerleşti.

*Önemli değil, günaydın.*

Günaydın mesajımı da attığıma göre hazırlanabilirdim.

"Mira! Uyandın mı!" Büşra evin içinde avaz avaz bağırıyordu. Odamdan çıkıp yanına doğru ilerledim.

"Günaydın, bağırmana gerek yok uyandım."

"Günaydın!"

"Hâlâ bağırıyorsun... Ne oldu?"

"Caner ile barıştık." Ne harika haberdi. Yalandan gülümseme bile yapmadan en yapmacık hâlimle konuştum.

"Çok sevindim."

"Hiç sevinmedin ama ben sevindim. Bu yüzden sen de mutlu olmalısın."

"Sana onunla ilgili yorum yapmayacağım ama seni devamlı olarak üzdüğü gerçeğini sadece ben mi görüyorum?"

"Hayır ama benim de hatalarım vardı. Her şey karşılıklı hem merak etme ikimiz de düzgünce konuştuk bu sefer son. Bir daha böyle bir şey olursa konuşmayacağız."

"Umarım bu mutluluğun boşa çıkmaz."

"Ben de öyle umuyorum. Ee bugün ne yapıyorsun?"

"Bir planım yok, dersim de yok. Ders çalışırım sanırım, sınavlar yaklaştı."

"Ne zamandır aynı şeyi söylüyorsun, sınavlar yaklaştı sınavlar yaklaştı... Bir yaklaşamadılar." Hak verdim ama yaklaşamamaları işime geliyordu. Sınavlardan hoşlanmazdım özellikle sevmediğim bir bölümün sınavlarından hiç hoşlanmazdım.

"Sen ne yapıyorsun bugün?"

"Ne yapacağımı biliyorsun." Caner ile barışınca hayatı o çocuk oluyordu. Anlayış gösterme günümdeydim bu yüzden buna kötü bir yorum yapmadım.

"Evet, biliyorum. İyi eğlenceler."

"Teşekkür ederiz, bir şey olursa mesaj at ya da ara."

"Sen öyle yap asıl, ben evdeyim." Beni dinlemeden çıkmıştı bile. İç çektim ve kahvaltı hazırlamaya başladım. Telefonuma bir bildirim gelince Alaz'dan olduğunu sanıp heyecanlandım ama Umay olduğunu görünce bütün heyecanım söndü. Sanırım kötü bir arkadaş oluyordum.

*10 dakikaya sizdeyim.*

*Harika, bekliyorum.*

Kahvaltıyı bir kişi daha fazla olacak şekilde hazırlamaya devam ettim. Çok geçmeden de kapı sesini duydum.

"Hoşgeldin."

"Hoşbuldum, naber?"

"İyiyim sen nasılsın?"

"İyiyim. Birlikte kahvaltı yaparız diye düşündüm. Büşra uyanmadı mı?"

"İyi düşünmüşsün. Onlar Caner ile olacaklarmış bugün."

"Aa anladım. Olsun, biz de seninle kahvaltı yaparız. Simit, poğaça bir şeyler aldım."

"Teşekkürler zahmet etmişsin sen geç içeri, ben de çayları koyup gelirim." Beni onayladı ve montunu çıkarıp içeri geçti.

Umay kötü biri değil, arkadaşıma saçma sapan tavır yapmayı bırakmalıyım. Evet, çok mantıksız davranıyorum. Daha olumlu düşüncelerle içeri girdiğimde Umay'ı resimlerime bakarken buldum. Beni görünce resimleri yerine bıraktı. En üstte Alaz'ın resmi vardı, resmen ona bakıyordu.

"Çok güzel çiziyorsun. Resim okumalıymışsın"

"Teşekkür ederim, bazen ilgi alanları ve meslek seçimleri birbirini tutmaz. Gel hadi." Biz kahvaltı yaparken bana her zamanki şeylerden bahsetti. Biraz okuldan ve biraz da hayatından konuştuk. Konu tabii ki eninde sonunda Alaz'a gelecekti.

"Alaz'dan biraz daha bahsetsene. Bana hiç doğru düzgün anlatmadın." Tam cevap verecektim ki bir mesaj sesiyle yine Alaz sanarak aynı heyecanla telefona baktım. Fatih mi? İstemsizce bu da nereden çıktı diye kendi kendime sorgulamaya başladım. Bana neden mesaj atmıştı ki?

*Mira merhaba, geçen gün partide pek konuşamamıştık. Nasılsın?*

Cevap vermek pek içimden gelmedi ama sonuçta o şirkette çalışıyordu, Alaz'ın çevresindeki bir insandı, kaba olmamalıydım.

*Merhaba, iyiyim teşekkür ederim. Sen nasılsın?*

Siz mi desem yoksa sen mi desem biraz düşündüm ama sonuçta adam benim patronum değildi, benim için yetkili biri de değildi. Samimiyetten dolayı sen dememiştim yani.

"Kiminle konuşuyorsun sen?" Bir an Umay'ın varlığını unutmuştum. Bazen kendi kendime konuşurken kimseyi görmüyor ve duymuyordum bu da o anlardan biriydi.

"Tanımazsın."

"E tanıt o zaman, bana hayatından hiç bahsetmemeye başladın farkında mısın?"

"Ama uzun hikaye hem önemli biri değil."

"Alaz mı?"

"Hayır." Alaz önemli biriydi, direkt aklına onun gelmesi düşüncesinden hoşlanmamıştım.

"Kim o zaman söylesene."

"Fatih. Alaz ile aynı yerde çalışıyorlar, geçen onun yanına gittiğimde tanışmıştık." Diye kısaca özet geçtim.

"Sana neden mesaj atmış ki?"

"Bilmem, geçen pek konuşamadık diye galiba."

"Konuşmak istiyor yani, anladım. Fotoğrafı var mı?"

"Bilmem. Hesabına bakmadım." Ben bunu der demez Umay elimden telefonumu çekip aldı, arkadaşlarım şunu yapmayı bırakmalıydı.

"Hm, bir bakalım. Yakışıklı adammış aslında bence çok yakışırsınız." Umay'ın her söylediği bana sinir bozucu mu gelmeye başlamıştı yoksa cidden sinir bozucu mu konuşuyordu ayırt edemedim.

"Umay saçmalama ya niye yakışıyorum ben elin adamıyla?"

"Ne var canım, gayet hoş bir adam. E mesaj falan da atmış, seninle ilgileniyor olabilir."

"Hoşsa hoş beni ilgilendirmez ayrıca hayır benimle ilgilenmiyor."

"Peki, nasıl dersen bir şey demedim. Ben artık gideyim." Yavaşça ayağa kalktı ben de onu geçirdim. Sonra hemen telefonuma sarıldım. Alaz hâlâ cevap vermemişti tam telefonu kapatacaktım ki Fatih'in mesajlarını gördüm.

*Ben de iyiyim teşekkür ederim*
*Sana bir şey sormak için mesaj atmıştım aslında*
*Acaba yakın bir zamanda buluşmak için müsait olur musun?*

Herkes beni İstanbul'da yaşıyorum sanıyordu, doğal olarak. Fatih ile buluşmak için İstanbul'a falan gidemezdim, hayır bu çok mantıksız bir hamle olurdu.

*Ben İstanbul'da değilim, bu yüzden maalesef müsait de olamam.*

Maalesef mi? Kibarlık yapma çabam beni ele geçirmişti sanki. Telefonu kapatmadan önce Alaz ile konuşmamıza girdim. Önceki mesajıma cevap vermemişti ama ben bir mesaj daha yazdım.

*Nasılsın, her şey yolunda mı?*

Buna cevap vereceğini umarak telefonumu bir kenara fırlattım. Saatin nasıl geçtiğini anlamamıştım bile, neredeyse akşam olmuştu. Bugün güne birazcık geç başlamıştım sanırım. Bunu kendime bir bahane olarak kabul etmeyip masamın başına geçtim ve ders çalışmaya başladım. Ders çalışırken zaman çok hızlı geçmişti ve çok uykum gelmişti biraz gözlerimi dinlendirme kararı aldım.

"Ne istiyorsun benden?" Bu da kimdi? Kiminle konuşuyordu? Görünmemek için duvarın arkasına saklandım. İkisinin de yüzü net değildi, neden bu kadar karanlık olduğunu bir türlü çözemesem de dinlemeye devam ettim.

"Ayak uydurmanı." Sonrası çok tanıdıktı.

"Bam!"
Bir çığlık.
Bir kahkaha.