10. bölüm · Kavuşan gözler

Kavuşan gözler 10 Bölüm

Ferkan İlbay

Erkan, kapının önünde donup kalmıştı.

Karşısındaki iki siyah takım elbiseli adamın yüzünde ne öfke vardı ne de gülümseme.

Yaşça büyük olan kendini tanıttı.

"Ben Kemal Arslan."

Yanındaki sessiz adam başını hafifçe eğdi.

"Bu da arkadaşım Murat Çelik."

Kemal, elindeki zarfı uzattı.

"Bu zarf sana emanet edildi."

Erkan şaşkınlıkla sordu:

"Kim tarafından?"

Kemal derin bir nefes aldı.

"Bunu şimdi söyleyemeyiz. Ama bu zarfı okuduktan sonra bizi anlayacaksın."

Adamlar geldikleri gibi sessizce uzaklaştılar.

Erkan kapıyı kapattı.

Annesi mutfaktan seslendi.

"Oğlum, kimdi gelen?"

"Yanlış adres anne..."

Yalan söylemeyi hiç sevmezdi ama ailesini endişelendirmek de istemiyordu.

Odasına geçti.

Zarfın üzerinde tek bir cümle yazıyordu:

"Bu mektubu yalnız olduğunda oku."

Elleri titreyerek mührü açtı.

İçinden tek sayfalık bir kâğıt çıktı.

"Erkan...

Bu satırları sana ulaştıran insanlara güvenebilirsin.

Hilal büyük bir sıkıntının içinde.

Onu takip eden kişiler sandığın insanlar değil.

Sakın acele etme.

Sakın kimseye güvenme.

Üç gün sonra ikindi namazından sonra Fatih Camii'nin avlusunda seni bekleyen yaşlı adamı bul.

O seni tanıyor.

Ama sen onu tanımıyorsun..."

Altında ne isim vardı ne de imza.

...

Erkan mektubu defalarca okudu.

Aklı karmakarışıktı.

Tam o sırada babası odanın kapısını çaldı.

"Girebilir miyim oğlum?"

Erkan hızla mektubu çekmeceye koydu.

"Gel baba."

Babası yatağın kenarına oturdu.

Yılların fabrikası, ellerine derin çizgiler bırakmıştı.

"Oğlum... Son zamanlarda yüzün gülmüyor."

Erkan sustu.

Babası omzuna elini koydu.

"Ben kırk yıl fabrikada çalıştım. Nice dert gördüm. Şunu öğrendim; insanın başına gelen hiçbir imtihan Allah'ın izni olmadan gelmez."

Bir an durdu.

Sonra her zamanki sakin sesiyle devam etti.

"Helalinden şaşma. Kimsenin hakkına girme. Gerisini Rabbine bırak."

Erkan'ın gözleri doldu.

Babasına sarıldı.

"Baba... Bana dua et."

"Her namazdan sonra ediyorum oğlum."

...

Üsküdar'da ise Hilal'in evinde sessizlik hâkimdi.

Babası Mustafa, akşam yemeğinden sonra sert bir ifadeyle konuştu.

"Selim Bey'in ailesi haber bekliyor."

Hilal cesaretini topladı.

"Baba... Ben biraz daha beklemek istiyorum."

Mustafa Bey'in kaşları çatıldı.

"Neyi bekliyorsun?"

Hilal cevap veremedi.

Çünkü vereceği cevap sadece bir isimdi:

Erkan...

Ama o ismi söylemesi, evde büyük bir fırtına koparabilirdi.

...

Ertesi sabah Hilal işe gitmek için evden çıktı.

Sokağın köşesine geldiğinde aynı gri araba yine oradaydı.

İçindeki adamlar onu izliyordu.

Bu kez korkusu daha da büyüdü.

Adımlarını hızlandırdı.

Tam yolun karşısına geçeceği sırada hızla gelen bir kamyonetin freni boşaldı.

Lastiklerin sesi bütün sokağı inletti.

Hilal donup kaldı.

Kaçacak zamanı yoktu.

Tam o anda yaşlı bir adam koşarak geldi.

Hilal'i kolundan çekip kaldırıma savurdu.

Kamyonet birkaç metre ileride elektrik direğine çarparak durdu.

Mahalle karışmıştı.

İnsanlar bağırıyor, herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Hilal ise kendisini kurtaran yaşlı adama bakıyordu.

Adamın beyaz sakalları vardı.

Yüzünde huzur dolu bir tebessüm...

Hilal teşekkür etmek istedi.

Fakat yaşlı adam sadece şu cümleyi söyledi:

"Evladım... Seni koruyan ben değilim."

Gökyüzünü işaret etti.

"Seni koruyan Allah'tır."

Bunu söyledikten sonra kalabalığın arasında yavaşça yürüyüp gözden kayboldu.

Hilal arkasından baktı.

Adam sanki bir anda yok olmuştu.

Aynı saatlerde Fatih'te Erkan'ın telefonu ilk kez çaldı.

Numara gizliydi.

Telefona cevap verdi.

Karşı taraftan sadece fısıltıyla söylenen üç kelime duyuldu:

"Hilal tehlikede... Çabuk gel..."

Hat aniden kapandı.

Erkan'ın kalbi yerinden çıkacak gibiydi.

Ceketini aldığı gibi evden fırladı.

Ama bunun, hayatını sonsuza kadar değiştirecek yolculuğun ilk adımı olduğunu henüz bilmiyordu...