Karanlık Hanedan kitap kapağı

2. bölüm / 6

Karanlık Hanedan

Bölüm 2 - Kanla Yazılan Gece

Vaveyla Yazarı: Dila Elanur Küçük

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 6Şu an: Bölüm 2 - Kanla Yazılan Gece

Serena, tam saat dokuzda kulübün önündeydi. İş arkadaşları da sözleştikleri gibi gelmiş, hep birlikte içeri girmişlerdi.
Mekân, anlatıldığı kadar güzeldi. Loş ışıklar, altın tonlarındaki aydınlatmalar ve ritmi insanın içine işleyen müzik, kulübe etkileyici bir hava katıyordu. Barın arkasındaki ışıklar şişelerin üzerinde parlıyor, kalabalığın uğultusu müziğe karışıyordu.
Grup beş kişiydi; Serena’nın yanında iki erkek ve iki kadın iş arkadaşı vardı. İçeri girdiklerinde erkeklerden biri etrafa göz gezdirerek uygun bir masa buldu ve kızları oraya yönlendirdi.
“Siz masaya geçin, biz de içecek bir şeyler alalım,” dedi.
Serena, arkadaşlarıyla birlikte masaya oturdu. Bir votka martini sipariş etti ve hesabın kendi adına açılmasını istedi.
Kızlar, mekândaki erkeklerin ne kadar yakışıklı olduğundan bahsediyor, kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Serena bu muhabbete pek ilgi duymasa da arkadaşlarına eşlik ediyor, bir şekilde eğlenmeye çalışıyordu. Aslında gecenin ona da iyi geldiğini hissediyordu. Biraz değişiklik yapmak, günlük hayatın dışına çıkmak iyi olmuştu.
Bir ara kalabalığın arasında tanıdık bir sima gördüğünü sandı.
Bakışları, birkaç adım ötede duran uzun boylu adama takıldı. Yüzünü tam olarak seçememişti ama adamın duruşunda, hafızasının bir köşesini harekete geçiren bir şey vardı. Bir an daha dikkatle baktıysa da kalabalık araya girdi ve adam gözden kayboldu.
Serena kaşlarını hafifçe çattı.
Onu nereden tanıyordu?
Bir süre düşündü ancak bir sonuca ulaşamayınca bu düşünceyi bir kenara bıraktı. Yanlış görmüş de olabilirdi.
Birkaç saat birlikte vakit geçirdikten sonra arkadaşları, ertesi gün işe gidecekleri için ayrılmak istediklerini söylediler. Serena ise gecenin henüz bitmesini istemiyordu. Birkaç kadeh daha içip biraz daha kalmaya karar verdi.
“Siz gidin, ben biraz daha burada kalacağım. Sabah işte görüşürüz.”
Gruptaki kızlardan biri çantasını omzuna geçirirken gülümsedi.
“Tamam, sana iyi eğlenceler. Doğum gününün tadını çıkar!”
Serena arkadaşlarıyla vedalaştıktan sonra masadan kalkıp barın olduğu bölüme geçti. Kalabalığın arasından ilerleyerek boş bir tabureye oturdu.
Bir süre sonra yakınına bir adam geldi. Barmenden iki kadeh viski istedi. Kadehleri aldıktan sonra Serena’ya kısa bir bakış attı ve uzaklaştı.
Serena, adamın yüzüne dikkatle baktı.
Bu sima gerçekten tanıdıktı.
Ama nereden?
Düşüncelerinden, barmenin önüne bıraktığı kadehle sıyrıldı.
Serena kadehe baktı, ardından barmene döndü.
“Hayır, ben votka martini istemiştim. Bu benim değil.”
Barmen sakin bir ifadeyle cevap verdi.
“Patronumuzun ikramı.”
Serena’nın yüzündeki ifade değişmedi.
“Teşekkür ederim ama ben patronlardan ikram almıyorum. Bana kendi siparişimi verir misiniz, lütfen?”
Barmen viskiyi geri aldı ve Serena’nın istediği votka martiniyi hazırladı.
Serena kadehini eline alıp keyifle bir yudum içti. Tam o sırada kulübün içinden yükselen ani bir gürültü duyuldu.
Ardından müzik kesildi.
Bir saniye sonra silah sesleri patladı.
Serena düşünmeye fırsat bulamadan kendini yere attı. Çığlıklar birbirine karışıyor, insanlar panikle çıkışlara yönelmeye çalışıyordu. Devrilen sandalyelerin, kırılan bardakların ve silah seslerinin arasında kulüp bir anda kaosa sürüklenmişti.
Serena başını kaldırıp etrafına baktığında üst kattaki localardan birinde az önce gördüğü adamı fark etti. Yanında, biraz önce barda karşılaştığı adam da vardı. Elinde silah tutan genç adam, diğerini kolundan çekiştirerek oradan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ancak yanındaki adam gitmek istemiyor, bulunduğu yerde direniyordu.
Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti.
Serena’nın yakınında bulunan bir adam vurularak yere yığıldı. Adamın bedeni Serena’nın hemen önüne düştü. Elindeki silah yere çarparak birkaç santim ötede durdu.
Serena silaha baktı.
Başka seçeneği yoktu. Buradan sağ çıkmak istiyorsa kendini savunmak zorundaydı.
Silahı eline aldı ve giriş tarafından kendilerine doğru ilerleyen saldırganlara ateş etmeye başladı. Hareketleri şaşırtıcı derecede kontrollüydü. Panik içinde etrafa ateş etmek yerine hedeflerine odaklanıyor, kendisine yönelen tehdidi ortadan kaldırmaya çalışıyordu.
Tam o sırada üst kattan bir ses yükseldi.
“Buraya gel!”
Serena başını kaldırdı. Az önce localarda gördüğü adam merdivenlerden hızla iniyor, doğrudan ona doğru geliyordu.
Serena ona döndüğü anda arkasındaki hareketliliği fark etti. Bir adam silahını doğrultmuş, tam ona ateş etmek üzereydi.
Serena tereddüt etmedi.
Silahını kaldırdı ve ateş etti.
Kurşun adamın alnına isabet etti. Saldırgan olduğu yere yığıldı.
Serena’nın yanına ulaşan adam bir an duraksadı. Önce yerde yatan adama, ardından Serena’ya baktı. Yüzünde şaşkınlık vardı; gördüklerine inanmakta güçlük çekiyordu.
Ancak orada daha fazla kalamazlardı.
Adam, Serena’nın kolundan tutarak onu ayağa kaldırdı ve üst kata çıkardı. Bir koridordan geçip farklı bir kapıdan içeri girdiler. Arkalarındaki silah sesleri gittikçe uzaklaşıyordu.
Nihayet daha sakin bir odaya ulaştıklarında Serena derin bir nefes aldı.
Güvende olup olmadığını anlamak için çevresine baktı.
Üzerine kan bulaşmıştı. Özellikle doğum günü için aldığı beyaz elbisesi, sanki kırmızıya boyanmış gibi görünüyordu.
Yanlarındaki diğer adam, yaşça kendilerinden daha genç görünüyordu. Serena onu barda gördüğünü hatırladı.
Genç adam, üzerindeki kana bakıp hafifçe gülümsedi.
“Kan kırmızısı her kadına yakışmaz. Çok şanslısın.”
Serena gözlerini ona çevirdi.
“Her ölüye yakışır. Kendinde görmek ister misin?”
Genç adamın gülümsemesi genişledi.
Yaşça daha büyük olan adam ise Serena’ya döndü. Bakışlarında şaşkınlık, merak ve öfkenin yanında saklayamadığı bir hayranlık da vardı.
“Sen kimsin?”
Serena, elindeki silahı bırakarak ona uzattı. Ardından elini uzattı.
“Serena Ayaz. Memnun oldum.”
Adam, silahını beline yerleştirdi ve Serena’nın uzattığı eli tuttu.
“Aras Koral.”
Yanlarındaki genç adam hemen söze karıştı.
“Selam, ben de Pars Koral. Kırmızının yakıştığı ölü adamın kardeşi.”
“Pars,” diye hırladı Aras.
Pars, ağabeyinin bakışını görünce dudaklarını birbirine bastırdı. Ancak yüzündeki eğlenceli ifade kaybolmadı.
Serena, Aras’ın yüzüne bir kez daha baktı.
Aras.
Güzel bir isimdi. Üstelik ona yakışıyordu. Sanki başka bir isim bu yüze, bu duruşa uymazdı.
Ancak şu an isimler üzerine düşünecek durumda değildi. Buradan ayrılması gerekiyordu. Polisler gelebilir, kimliği ve bulunduğu yer ortaya çıkabilirdi.
“İkinizle de tanıştığıma memnun oldum ama gitmem gerekiyor. Polisler geldiğinde burada olamam.”
“Polisler gelmeyecek,” dedi Aras.
Ardından daha sakin bir sesle ekledi:
“Burada kalabilirsin. Korkma.”
Serena’nın kaşları hafifçe kalktı.
“Korkmuyorum. Ama polislere yakalanamam.”
“Neden?” diye sordu Pars.
Aras, kardeşinin sorusuna kızmadı. O da aynı şeyi merak ediyordu. Bakışlarını Serena’ya çevirdi ve cevap vermesini bekledi.
Serena kısa bir nefes aldı.
“Bakın, ben bir avukatım. Az önce kaç kişiyi öldürdüm, sayabildiniz mi? Çünkü ben sayamadım. Bunun kariyerimi ne hâle getireceğini biliyor musunuz?”
Asıl korkusu kesinlikle bu değildi. Ancak şimdilik bilmelerini istediği şey buydu.
Pars şaşkınlıkla başını iki yana salladı.
“Ben de bunu anlamadım. Sen avukat değil miydin? Nasıl oldu da bir anda Terminatör gibi herkesi tek başına indirdin?”
Serena ona baktı.
“Hayatını kurtardım. Bence bana soru sormak yerine teşekkür etmelisin.”
Pars, ağabeyine döndü.
“Abi, kız haklı. Adamı alnından vurdu. Gözünü bile kırpmadı, eli de titremedi.”
Aras’ın bakışları yeniden Serena’ya kaydı.
“Evet. Elin bile titremedi.”
Onu anlamakta zorlanıyordu. Karşısında duran kadın, birkaç dakika önce bir silahlı çatışmanın ortasında kalmıştı. Üstelik birini öldürdükten sonra bile şaşırtıcı derecede sakindi.
Serena, bu soruların devam etmesini istemiyordu. Bir açıklama yapmalıydı.
“Dedem beni küçüklüğümden beri avlanmaya götürürdü. Orada şişelere ateş ederdim. Böyle öğrendim.”
Pars kaşlarını kaldırdı.
“Senin deden Sultan Süleyman mıydı?”
Aras, kardeşine ters ters baktı.
Pars hemen sustu.
“Hayır, elbette değildi,” diye devam etti Serena. “Ama köklü bir aileden geliyor.”
Aras’ın merakı dinmemişti. Yine de Serena’nın daha fazla açıklama yapmak istemediğini anlamış gibiydi.
“Şu an gitmen güvenli değil,” dedi. “Bu gece burada kal. Odamda yatarsın, ben de dışarıdaki koltukta beklerim. Böylece rahat edebilirsin.”
Konuşurken eliyle ofisteki kapıyı gösterdi.
Serena bir an şaşırdı. Aras’ı tanımıyordu bile. Buna rağmen kendi odasını ona bırakmayı teklif ediyordu. Belki de düşündüğünden farklı biriydi.
Öte yandan Serena da dışarı çıkmanın tehlikeli olabileceğinin farkındaydı. Ortalık sakinleşene kadar beklemek daha mantıklıydı.
“Tamam,” diyebildi.
Odanın kenarında duran siyah tekli koltuğa oturdu. Elbisesine baktığında kumaşın neredeyse tamamen kana bulandığını gördü.
Bacak bacak üstüne atmaya çalıştığı sırada bacağında keskin bir acı hissetti. Ağzından istemsizce hafif bir inilti çıktı.
Eteğini biraz yukarı çektiğinde bacağına cam parçasının saplandığını fark etti. Silah sesleri sırasında kırılan bir şişenin ya da bardağın parçası olmalıydı.
İniltisini duyan Aras hemen ona döndü. Yarayı görünce yüzündeki ifade değişti.
“Pars, doktoru ara. Hemen gelsin!”
“Tamam, abi.”
Serena hemen araya girdi.
“Doktora gerek yok. Önemli bir şey gibi görünmüyor. İlk yardım çantası getirseniz yeterli.”
“Olmaz,” dedi Aras kararlı bir sesle.
Serena tartışacak gücü kendinde bulamıyordu. Bacağından kan akıyordu. Üstelik vücudunda her zamankinden fazla alkol vardı ve yaşadığı olayın etkisi henüz geçmemişti.
En önemlisi, doğum gününde ilk kez bir insanı öldürmüştü.
Belki de birden fazla kişiyi öldürmüştü.
Kaç kişi olduğunu kendisi bile bilmiyordu.

⸻
Çok geçmeden Aras, doktorla birlikte odaya girdi. Doktor, koltukta oturan Serena’nın yanına çömeldi ve bacağını dikkatlice inceledi.
Cam parçasını kontrollü bir şekilde çıkardı. Kanama bir süreliğine arttı ancak doktor soğukkanlılığını koruyarak yaraya müdahale etti.
“Kesik biraz derine inmiş ama şanslısınız, içeride kırılmış başka bir parça görünmüyor. Kanamayı kontrol altına alıp yarayı dikeceğiz. Sonrasında vereceğim ilaçları tarif ettiğim şekilde kullanmanız gerekiyor. Pansumanı da ihmal etmeyin.”
“Tamam,” diyebildi Serena.
Doktor yarayı temizleyip gerekli müdahaleyi yaptı. Ardından Serena’ya dinlenmesini ve bacağını mümkün olduğunca zorlamamasını söyledi.
Ağrısı hafiflemişti ama yaşadıklarının ağırlığı omuzlarına çökmeye başlamıştı. Alkolün de etkisiyle kendini biraz sersemlemiş hissediyordu. Bilinci yerindeydi ancak gözleri kapanmak istiyordu.
Tek istediği, sıcak bir duş alıp üzerindeki kanı ve kiri temizlemek, ardından uyumaktı.
Aras sanki ne düşündüğünü anlamış gibi konuştu.
“Gel, odaya geçelim.”
Serena ayağa kalkmaya çalıştığında Aras kolundan destek oldu. İlk kez bu kadar yakın duruyorlardı. Aras’ın elleri Serena’nınkilerden çok daha büyüktü. Uzun boyu ve iri yapısıyla yanında oldukça heybetli görünüyordu.
Onu odanın kapısına kadar götürdü.
“Banyo şurada. Temiz havlu var, kullanabilirsin. Yatağın üzerine de giyebileceğin birkaç şey bıraktım. Kadın kıyafetim yok ne yazık ki ama idare edersin. Rahat ol, kimse seni rahatsız etmez.”
Bunları söyledikten sonra Serena’yı yalnız bırakmak için odadan çıktı.
Serena sıcak bir duş aldı. Suyun altında birkaç dakika durmak bile kendisini biraz olsun toparlamasına yardımcı olmuştu.
Duştan çıktıktan sonra saçlarını havluya sardı ve yatağın üzerindeki kıyafetlere baktı. Bir eşofman altı ve tişört vardı. İkisi de kendisi için oldukça büyüktü.
Yalnızca tişörtü giymeye karar verdi. Üzerinde neredeyse gecelik gibi duruyordu.
Saçlarını havludan çıkarıp kurularken odayı incelemeye başladı.
Oda oldukça sadeydi. Her şey yerli yerindeydi ama ona göre odanın hiçbir ruhu yoktu. Sanki biri burada yaşıyor diye değil, yalnızca bulunması gerektiği için döşenmişti.
Tam bu sırada kapı açıldı.
Aras içeri girdiğinde Serena’nın hâlâ ayakta olduğunu gördü. Bir an duraksadı.
“Kusura bakma. Hâlâ duştasın sanmıştım. Üzerime bir şeyler alıp çıkacaktım.”
Serena hiç telaşlanmadan ona döndü.
“Sorun değil. Burası senin odan, misafir olan benim. Asıl sen kusura bakma, rahatından oldun.”
Aras kısa bir bakış attı.
“Keyfine bak. Rahat ol, güvendesin.”
Daha fazla konuşmadan odadan çıktı.
Serena, yatağa uzandığında yorgunluğun bütün ağırlığını hissetti. Gözlerini kapatmasıyla uykuya dalması bir oldu.
Ancak gece boyunca huzurlu bir uyku uyuyamadı.
Sabaha karşı kabuslar görmeye başladı.
Babasının sesi zihninde yankılanıyordu.
Kaç kişiyi öldürdün, Serena?
Sesi o kadar gerçekti ki Serena, rüyasında bile ondan kaçamıyordu. Yorganı kendine siper eder gibi üzerine çekmiş, ter içinde kıvranıyordu.
Dudaklarından aynı sözler dökülüyordu.
“Çok fazla… Çok fazla…”
⸻
Aras ise ofisteki koltukta uzanmış, gözlerini tavana dikmişti.
Kimdi bu kız?
Nereden gelmişti?
Bir avukat, silah kullanmayı nasıl bu kadar iyi biliyordu?
Soruların ardı arkası kesilmiyordu.
Pars’tan Serena’yı araştırmasını istemişti. Ancak iş yeri dışında hakkında kayda değer hiçbir bilgiye ulaşamamışlardı. Sanki kızın geçmişi bir sis perdesinin arkasına saklanmıştı.
Oysa Aras, onunla daha önce karşılaşmıştı.
İlk olarak arabasıyla ona çarpmak üzere olduğu gün görmüştü Serena’yı. Ardından birlikte hamburger yemişlerdi. Serena, ona beklemesini söyleyip ortadan kaybolmuş, geri döndüğünde elinde bir kamerayla gelmişti. O kamera sayesinde peşindeki adamı bulabilmiş, ardından da işini bitirmesine yardımcı olmuştu.
Şimdi ise aynı kadın, kendi hayatını kurtarmıştı.
Üstelik bunu yaparken bir an bile tereddüt etmemişti.
Aras kaşlarını çattı.
O gece kulübü basan adamlar, kendisinden intikam almak isteyenlerin gönderdiği kişilerdi. Hesaplaşmak için gelmişlerdi. Ancak Serena’nın çatışmanın ortasında kalacağını hiç düşünmemişti.
Onun yüzünden masum bir kadın bu işin içine çekilmişti.
Daha doğrusu, Aras kendini böyle düşünmekten alıkoyamıyordu.
Serena’nın yaralanması onu beklediğinden fazla etkilemişti. Hayatında ilk kez bir kadının yaralanması karşısında bu kadar huzursuz olmuştu.
Üstelik Serena, bütün bunlara rağmen kırılgan görünmüyordu. Bir yandan narin ve zarifti, diğer yandan gerektiğinde acımasız olabilecek kadar cesurdu.
Bu tezat, Aras’ın aklını kurcalıyordu.
Bir de şimdi…
Kendi yatağında uyuyordu.
Aras, bugüne kadar hiçbir kadını yatağında uyutmamıştı. Kadınlarla vakit geçirmiş, eğlenmiş ama kimsenin hayatında gereğinden fazla yer edinmesine izin vermemişti.
Şimdi ise kendisi ofisteki koltukta yatıyor, Serena onun odasında, onun tişörtünü giymiş hâlde uyuyordu.
Normalde koltukta uyumaktan hoşlanmazdı.
Ama bu gece bundan rahatsız değildi.
Aksine, Serena’nın güvende olduğunu bilmek tuhaf bir şekilde içini rahatlatıyordu.
Tam bu düşüncelere dalmışken odadan bir ses duydu.
“Çok fazla…”
Aras başını kapıya çevirdi.
Ses yeniden geldi.
“Çok fazla…”
Serena sayıklıyordu.
Aras bir süre kapının önünde bekledi. İçeri girmek istemiyordu ama kızın sesi giderek huzursuzlaşıyordu.
Sonunda kapıyı açıp içeri girdi.
Serena kan ter içinde kalmıştı. Yorganı kendine çekmiş, sanki bir şeyden korunmaya çalışıyordu.
Aras yatağın yanına yaklaştı ve onu uyandırmak için elini uzattı.
Serena bir anda gözlerini açtı.
“Baba!”
Aras elini geri çekmeden sakin bir sesle konuştu.
“Sakin ol. Kabus gördün. Bir şey yok.”
Serena birkaç saniye boyunca etrafına baktı. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sonunda bakışlarını Aras’a çevirdi.
“Su.”
Aras hemen yatağın başucundaki sürahiden bir bardak su doldurdu ve ona uzattı.
Serena suyu birkaç yudumda içti.
“Teşekkür ederim.”
“Daha iyi misin?”
“Evet, iyiyim,” diyebildi.
Ama iyi değildi. Gördüğü rüyanın etkisi hâlâ üzerindeydi.
Aras yatağın kenarında durdu.
“Odaya girmek istemedim ama sayıklıyordun. Sesin iyi gelmiyordu.”
Serena yorgun bir gülümsemeyle başını salladı.
“Önemli değil. Çok verimli bir uyku değildi zaten, gördüğün gibi.”
Aras hafifçe gülümsedi.
“Anlatmak ister misin?”
Serena sustu.
Aras onu zorlamadı. Bir süre bekledikten sonra odadan çıkmaya karar verdi. Tam kapıya yönelmişti ki Serena’nın sesi arkasından geldi.
“Babam…”
Aras durdu ve ona döndü.
Serena gözlerini ellerine indirmiş, parmaklarıyla oynuyordu.
“Babamla son konuşmamızda bana kaç kişiyi öldürdüğümü sormuştu. O zaman cevap verememiştim çünkü henüz kimseyi öldürmemiştim.”
Bir an durdu.
“Bugün ise birçok can aldım.”
Bunu söylerken başını daha da öne eğdi.
Aras’ın içine bir suçluluk duygusu yerleşti. Onun yüzünden, hayatında bambaşka bir yeri olabilecek masum bir kadın böyle bir olayın içine sürüklenmişti.
“Üzgünüm,” diyebildi.
Bir süre sustuktan sonra ekledi:
“Buna sebep olmak istemezdim.”
Serena başını kaldırdı.
“Zaten bir gün, er ya da geç olacaktı. Bugün olmasa başka bir gün.”
Aras, yüzündeki hüznü dağıtmak istercesine hafifçe gülümsedi.
“Ama ilkine göre oldukça başarılısın. Tebrikler, küçük kız.”
Serena istemsizce gülümsedi. Çok küçük bir tebessümdü ama Aras bunu fark etmişti.
“Sen biraz daha dinlen,” dedi ve odadan çıktı.
Serena, kapı kapandıktan sonra bir süre olduğu yerde kaldı.
Beni mutlu etmeye mi çalıştı, yoksa bana mı öyle geldi?
Bu düşünce aklından geçerken yeniden yastığına yaslandı.
Aras’a babasını anlatmak istememişti. Peki, neden anlatmıştı?
Belki de o an, bütün soruların ve yaşadıklarının ağırlığı altında birine bir şeyler söylemeye ihtiyaç duymuştu.
Ama artık düşünmeyi bırakması gerekiyordu. Ertesi sabah iş arkadaşları gece yaşananları soracaktı. Olayın haberlere düşmüş olması da mümkündü.
En iyisi, işe gitmeden önce bir e-posta hazırlayıp istifasını göndermekti.
Sabah ilk iş bunu halletmeliydi.
Gözlerini kapattı ve yeniden uykuya teslim oldu.

⸻
Sabah olduğunda Serena gözlerini yavaşça açtı.
Yataktan kalkarken bacağındaki yara hafifçe sızladı. Bir önceki gece yaşadıkları yeniden aklına geldi. Ancak şimdilik bunları düşünmemeye karar verdi.
Kendini toparlamak için elini yüzünü yıkadı. Üzerini değiştirmek üzere kıyafetlerine uzandığında dün gece giydiği elbisenin kanla kaplı olduğunu hatırladı.
Bir an elbiseye baktı, ardından üzerindeki bol tişörte göz gezdirdi.
“Evet, güne sanırım bu tişörtle devam edeceğim.”
Tam o sırada kapı çaldı.
“Girin, lütfen.”
Kapı açıldı ve Pars içeri girdi.
“Günaydın.”
“Günaydın. Pars, değil mi?”
“Evet, benim. Bunlar senin için. Ağabeyim gönderdi.”
Pars elindeki kıyafetleri ona uzattı.
Serena paketleri alırken hafifçe gülümsedi.
“Teşekkür ederim ama gerek yoktu.”
Pars, tişörtüne bakıp güldü.
“Bu şekilde mi duracaktın? Al işte. Ağabeyim kahvaltıda seni bekliyor. Yakınlarda bir yer var. Hazırlan, ben seni bekliyorum.”
“Tamam, geliyorum. Bekle.”
Pars odadan çıkarken Serena paketi açtı. İçinden krem rengi, bol kesim bir pantolon ve sade, beyaz bir bluz çıktı.
Kıyafetleri görünce memnuniyetle gülümsedi.
“Old money tarzı, yani ben.”
Pantolonu giydiğinde bir beden büyük olduğunu fark etti ama kemerle belini sıktığında sorun kalmamıştı. Ayakkabıları yoktu ancak bir önceki gece giydiği beyaz topuklu ayakkabıları hâlâ yanındaydı. Onları giydi, çantasını aldı ve rujunu sürdü.
Makyaj yapmamıştı. Buna ihtiyacı da yoktu; sade güzelliği kendini göstermeye yetiyordu.
Saçlarını biraz düzelttikten sonra odadan çıktı.
Pars onu görünce gülerek başını iki yana salladı.
“Bedeninin uyacağından emin değildi.”
Serena kaşlarını kaldırdı.
“Kim emin değildi?”
“Aras. Hadi, çıkalım.”
Pars kapıya yöneldi. Serena da onu takip etti.
Dün gece buraya gelirken yolu dikkatle incelemişti. Pars yanında olmasa da çıkışı bulabileceğinden emindi.
Aşağıya indiklerinde her şey şaşırtıcı derecede normal görünüyordu. Sanki bir gece önce mekân silah sesleriyle inlememiş, ortalık birbirine girmemişti.
Sabahın erken saatleriydi. Dışarı çıktıklarında Pars arabaya yöneldi ve sürücü koltuğuna oturdu. Serena da yolcu koltuğuna geçti.
Serena çantasından telefonunu çıkardı. İş yerine bir e-posta göndermesi gerektiğini hatırlamıştı ancak telefonunun şarjı bitmişti.
“Arabanda şarj aleti var mı?”
“Torpidoda olması lazım. Ama geldik sayılır. Şimdi taksan bile telefonun hemen açılmayabilir. Yanına al, restoranda şarja takarsın.”
Serena telefonu çantasına koydu.
Araba kısa bir yolculuğun ardından durdu.
“Geldik,” dedi Pars.
Serena dışarı çıkarken çevresine baktı.
“Gerçekten çok yakınmış.”
İkisi birlikte restorana girdiler. İçerisi henüz kalabalık değildi. Serena ilerideki terasta oturan Aras’ı hemen fark etti. Önünde açık bir laptop vardı; garsonlar da masaya kahvaltılıklar getiriyordu.
Pars masaya yaklaştı.
“Abi, günaydın.”
Serena da gülümseyerek selam verdi.
“Günaydın.”
Aras başını kaldırıp ikisine baktı.
“Günaydın. Bir şey alır mısınız?”
Garson yanlarına yaklaşınca Serena siparişini verdi.
“Ben bir espresso alabilir miyim?”
Aras da ona eşlik etti.
“Ben de sade bir kahve alayım.”
Serena masadaki kahvaltılıklara baktı. Peynirler, zeytinler, yumurtalar, çeşitli ekmekler, reçeller ve daha pek çok şey masayı doldurmuştu.
“Bütün bunları kim yiyecek?” diye sordu.
Aras kaşlarını kaldırdı.
“Sen kahvaltı yapmaz mısın?”
“Elbette yaparım ama böyle bir kahvaltıyı daha önce hiç yaptım diyemem.”
Pars hemen araya girdi.
“Nerede büyüdün sen?”
“İtalya.”
Serena, kahvesi geldiğinde fincanı eline aldı ve bir yudum içti. Kahvenin sıcaklığıyla biraz daha kendine geldiğini hissetti.
Aras bilgisayarından başını kaldırdı. Serena’ya şaşkınlıkla baktı.
“Sen burada büyümedin mi?”
Sorusunu sorarken laptopunu kapattı ve kahvesinden bir yudum aldı.
Kim bu kız? diye geçirdi içinden.
Serena sakince cevap verdi.
“Hayır. Türkiye’ye geleli çok olmadı. Buralarda yeniyim.”
Aras, onun yüzünü inceleyerek bir süre sustu.
“O zaman bugün kahvaltının tadını çıkar. Beğeneceğine eminim.”
Pars ise çoktan kahvaltıya başlamıştı.
Serena da kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra masadakileri tatmaya başladı. Seçenekler fazlaydı ve hepsi oldukça lezzetli görünüyordu. Her birinden biraz denedi.
Kahvaltıyı beğenmişti ama tek bir öğün için oldukça fazlaydı. İtalya’da alıştığı kahvaltılar daha sadeydi; kahve, omlet ya da kruvasan gibi hafif seçeneklerle yetinirdi.
Annesi ona zaman zaman Türk kahvaltılarından, kalabalık sofralardan ve çeşit çeşit yemeklerden bahsederdi. Ancak kendi evlerinde bu tür sofralar pek kurulmazdı. Annesi Türk olmasına rağmen zamanla İtalyan yaşamına iyice alışmıştı.
Serena küçükken annesi Türk yemekleri de yapardı. Yıllar geçtikçe bunlar azalmış, geriye çoğunlukla yaprak sarması kalmıştı.
Serena’nın en sevdiği Türk yemeklerinden biri de buydu.
Kahvaltı boyunca sohbet ettiler. Bir süre sonra konu, üstü kapalı biçimde bir önceki gece yaşananlara geldi. Aras ayrıntılara girmedi, Serena da konuşmayı fazla uzatmadı.
Ancak aklında çözmesi gereken bir mesele vardı.
İş yerine göndereceği e-posta.
Telefonunu hâlâ şarja takmamıştı ve cihaz kapalıydı. Aras’ın önündeki laptopa baktı.
“Laptopunu ödünç alabilir miyim? Bir e-posta göndermem gerekiyor da.”
Aras hiç tereddüt etmeden bilgisayarı ona uzattı.
“Tabii, al.”
Serena bilgisayarı önüne çekti ve göndereceği e-postayı hazırlamaya başladı.
Bir süre onu izleyen Aras sonunda sessizliğini bozdu.
“Dedeni avlanmaya giderken sana atış yapmayı öğreten kişi olarak anlatmıştın, değil mi?”
Serena gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi.
“Evet.”
Aras arkasına yaslandı.
“Peki, hayatın bundan mı ibaret? İsmin yabancı, soyadın Türk. Buraya yeni gelmişsin. Üstelik oldukça tecrübelisin ve bilgilisin. Şimdiye kadar anlattıklarınla gördüklerim birbirini tutmuyor.”
Kısa bir süre durduktan sonra asıl sorusunu sordu.
“Serena, sen kimsin?”
Serena’nın parmakları klavyenin üzerinde durdu.
Bir süre düşündü. Ardından internet tarayıcısını açtı ve büyükbabasının adını arattı.
Ekranda çıkan sonuçlardan birini seçti. Sayfayı Aras’a çevirdi.
Aras ekrana baktığı anda yüzündeki ifade değişti.
Tanıdığı bir adamdı bu.
Geçmişte lojistik alanında kendileriyle ortaklık kurmak istemişti. Hatta Aras’ın babası bu teklifi uzun süre değerlendirmişti. Ancak adamın asıl amacı, kendi ülkesine kaçak yollarla silah sokmaktı. Bunun için Aras’ın ailesine ait tırları kullanmak istemişti.
Aras, adamın neden özellikle ailesini seçtiğini hiçbir zaman anlayamamıştı.
Ardından ölüm haberi gelmişti.
Aras’ın bakışları ekrandan Serena’ya kaydı.
Serena ise onun şaşkınlığını izliyordu.
“Büyükbabam,” dedi sadece.

Serena, tam saat dokuzda kulübün önündeydi. İş arkadaşları da sözleştikleri gibi gelmiş, hep birlikte içeri girmişlerdi.
Mekân, anlatıldığı kadar güzeldi. Loş ışıklar, altın tonlarındaki aydınlatmalar ve ritmi insanın içine işleyen müzik, kulübe etkileyici bir hava katıyordu. Barın arkasındaki ışıklar şişelerin üzerinde parlıyor, kalabalığın uğultusu müziğe karışıyordu.
Grup beş kişiydi; Serena’nın yanında iki erkek ve iki kadın iş arkadaşı vardı. İçeri girdiklerinde erkeklerden biri etrafa göz gezdirerek uygun bir masa buldu ve kızları oraya yönlendirdi.
“Siz masaya geçin, biz de içecek bir şeyler alalım,” dedi.
Serena, arkadaşlarıyla birlikte masaya oturdu. Bir votka martini sipariş etti ve hesabın kendi adına açılmasını istedi.
Kızlar, mekândaki erkeklerin ne kadar yakışıklı olduğundan bahsediyor, kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Serena bu muhabbete pek ilgi duymasa da arkadaşlarına eşlik ediyor, bir şekilde eğlenmeye çalışıyordu. Aslında gecenin ona da iyi geldiğini hissediyordu. Biraz değişiklik yapmak, günlük hayatın dışına çıkmak iyi olmuştu.
Bir ara kalabalığın arasında tanıdık bir sima gördüğünü sandı.
Bakışları, birkaç adım ötede duran uzun boylu adama takıldı. Yüzünü tam olarak seçememişti ama adamın duruşunda, hafızasının bir köşesini harekete geçiren bir şey vardı. Bir an daha dikkatle baktıysa da kalabalık araya girdi ve adam gözden kayboldu.
Serena kaşlarını hafifçe çattı.
Onu nereden tanıyordu?
Bir süre düşündü ancak bir sonuca ulaşamayınca bu düşünceyi bir kenara bıraktı. Yanlış görmüş de olabilirdi.
Birkaç saat birlikte vakit geçirdikten sonra arkadaşları, ertesi gün işe gidecekleri için ayrılmak istediklerini söylediler. Serena ise gecenin henüz bitmesini istemiyordu. Birkaç kadeh daha içip biraz daha kalmaya karar verdi.
“Siz gidin, ben biraz daha burada kalacağım. Sabah işte görüşürüz.”
Gruptaki kızlardan biri çantasını omzuna geçirirken gülümsedi.
“Tamam, sana iyi eğlenceler. Doğum gününün tadını çıkar!”
Serena arkadaşlarıyla vedalaştıktan sonra masadan kalkıp barın olduğu bölüme geçti. Kalabalığın arasından ilerleyerek boş bir tabureye oturdu.
Bir süre sonra yakınına bir adam geldi. Barmenden iki kadeh viski istedi. Kadehleri aldıktan sonra Serena’ya kısa bir bakış attı ve uzaklaştı.
Serena, adamın yüzüne dikkatle baktı.
Bu sima gerçekten tanıdıktı.
Ama nereden?
Düşüncelerinden, barmenin önüne bıraktığı kadehle sıyrıldı.
Serena kadehe baktı, ardından barmene döndü.
“Hayır, ben votka martini istemiştim. Bu benim değil.”
Barmen sakin bir ifadeyle cevap verdi.
“Patronumuzun ikramı.”
Serena’nın yüzündeki ifade değişmedi.
“Teşekkür ederim ama ben patronlardan ikram almıyorum. Bana kendi siparişimi verir misiniz, lütfen?”
Barmen viskiyi geri aldı ve Serena’nın istediği votka martiniyi hazırladı.
Serena kadehini eline alıp keyifle bir yudum içti. Tam o sırada kulübün içinden yükselen ani bir gürültü duyuldu.
Ardından müzik kesildi.
Bir saniye sonra silah sesleri patladı.
Serena düşünmeye fırsat bulamadan kendini yere attı. Çığlıklar birbirine karışıyor, insanlar panikle çıkışlara yönelmeye çalışıyordu. Devrilen sandalyelerin, kırılan bardakların ve silah seslerinin arasında kulüp bir anda kaosa sürüklenmişti.
Serena başını kaldırıp etrafına baktığında üst kattaki localardan birinde az önce gördüğü adamı fark etti. Yanında, biraz önce barda karşılaştığı adam da vardı. Elinde silah tutan genç adam, diğerini kolundan çekiştirerek oradan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ancak yanındaki adam gitmek istemiyor, bulunduğu yerde direniyordu.
Her şey birkaç saniye içinde olup bitmişti.
Serena’nın yakınında bulunan bir adam vurularak yere yığıldı. Adamın bedeni Serena’nın hemen önüne düştü. Elindeki silah yere çarparak birkaç santim ötede durdu.
Serena silaha baktı.
Başka seçeneği yoktu. Buradan sağ çıkmak istiyorsa kendini savunmak zorundaydı.
Silahı eline aldı ve giriş tarafından kendilerine doğru ilerleyen saldırganlara ateş etmeye başladı. Hareketleri şaşırtıcı derecede kontrollüydü. Panik içinde etrafa ateş etmek yerine hedeflerine odaklanıyor, kendisine yönelen tehdidi ortadan kaldırmaya çalışıyordu.
Tam o sırada üst kattan bir ses yükseldi.
“Buraya gel!”
Serena başını kaldırdı. Az önce localarda gördüğü adam merdivenlerden hızla iniyor, doğrudan ona doğru geliyordu.
Serena ona döndüğü anda arkasındaki hareketliliği fark etti. Bir adam silahını doğrultmuş, tam ona ateş etmek üzereydi.
Serena tereddüt etmedi.
Silahını kaldırdı ve ateş etti.
Kurşun adamın alnına isabet etti. Saldırgan olduğu yere yığıldı.
Serena’nın yanına ulaşan adam bir an duraksadı. Önce yerde yatan adama, ardından Serena’ya baktı. Yüzünde şaşkınlık vardı; gördüklerine inanmakta güçlük çekiyordu.
Ancak orada daha fazla kalamazlardı.
Adam, Serena’nın kolundan tutarak onu ayağa kaldırdı ve üst kata çıkardı. Bir koridordan geçip farklı bir kapıdan içeri girdiler. Arkalarındaki silah sesleri gittikçe uzaklaşıyordu.
Nihayet daha sakin bir odaya ulaştıklarında Serena derin bir nefes aldı.
Güvende olup olmadığını anlamak için çevresine baktı.
Üzerine kan bulaşmıştı. Özellikle doğum günü için aldığı beyaz elbisesi, sanki kırmızıya boyanmış gibi görünüyordu.
Yanlarındaki diğer adam, yaşça kendilerinden daha genç görünüyordu. Serena onu barda gördüğünü hatırladı.
Genç adam, üzerindeki kana bakıp hafifçe gülümsedi.
“Kan kırmızısı her kadına yakışmaz. Çok şanslısın.”
Serena gözlerini ona çevirdi.
“Her ölüye yakışır. Kendinde görmek ister misin?”
Genç adamın gülümsemesi genişledi.
Yaşça daha büyük olan adam ise Serena’ya döndü. Bakışlarında şaşkınlık, merak ve öfkenin yanında saklayamadığı bir hayranlık da vardı.
“Sen kimsin?”
Serena, elindeki silahı bırakarak ona uzattı. Ardından elini uzattı.
“Serena Ayaz. Memnun oldum.”
Adam, silahını beline yerleştirdi ve Serena’nın uzattığı eli tuttu.
“Aras Koral.”
Yanlarındaki genç adam hemen söze karıştı.
“Selam, ben de Pars Koral. Kırmızının yakıştığı ölü adamın kardeşi.”
“Pars,” diye hırladı Aras.
Pars, ağabeyinin bakışını görünce dudaklarını birbirine bastırdı. Ancak yüzündeki eğlenceli ifade kaybolmadı.
Serena, Aras’ın yüzüne bir kez daha baktı.
Aras.
Güzel bir isimdi. Üstelik ona yakışıyordu. Sanki başka bir isim bu yüze, bu duruşa uymazdı.
Ancak şu an isimler üzerine düşünecek durumda değildi. Buradan ayrılması gerekiyordu. Polisler gelebilir, kimliği ve bulunduğu yer ortaya çıkabilirdi.
“İkinizle de tanıştığıma memnun oldum ama gitmem gerekiyor. Polisler geldiğinde burada olamam.”
“Polisler gelmeyecek,” dedi Aras.
Ardından daha sakin bir sesle ekledi:
“Burada kalabilirsin. Korkma.”
Serena’nın kaşları hafifçe kalktı.
“Korkmuyorum. Ama polislere yakalanamam.”
“Neden?” diye sordu Pars.
Aras, kardeşinin sorusuna kızmadı. O da aynı şeyi merak ediyordu. Bakışlarını Serena’ya çevirdi ve cevap vermesini bekledi.
Serena kısa bir nefes aldı.
“Bakın, ben bir avukatım. Az önce kaç kişiyi öldürdüm, sayabildiniz mi? Çünkü ben sayamadım. Bunun kariyerimi ne hâle getireceğini biliyor musunuz?”
Asıl korkusu kesinlikle bu değildi. Ancak şimdilik bilmelerini istediği şey buydu.
Pars şaşkınlıkla başını iki yana salladı.
“Ben de bunu anlamadım. Sen avukat değil miydin? Nasıl oldu da bir anda Terminatör gibi herkesi tek başına indirdin?”
Serena ona baktı.
“Hayatını kurtardım. Bence bana soru sormak yerine teşekkür etmelisin.”
Pars, ağabeyine döndü.
“Abi, kız haklı. Adamı alnından vurdu. Gözünü bile kırpmadı, eli de titremedi.”
Aras’ın bakışları yeniden Serena’ya kaydı.
“Evet. Elin bile titremedi.”
Onu anlamakta zorlanıyordu. Karşısında duran kadın, birkaç dakika önce bir silahlı çatışmanın ortasında kalmıştı. Üstelik birini öldürdükten sonra bile şaşırtıcı derecede sakindi.
Serena, bu soruların devam etmesini istemiyordu. Bir açıklama yapmalıydı.
“Dedem beni küçüklüğümden beri avlanmaya götürürdü. Orada şişelere ateş ederdim. Böyle öğrendim.”
Pars kaşlarını kaldırdı.
“Senin deden Sultan Süleyman mıydı?”
Aras, kardeşine ters ters baktı.
Pars hemen sustu.
“Hayır, elbette değildi,” diye devam etti Serena. “Ama köklü bir aileden geliyor.”
Aras’ın merakı dinmemişti. Yine de Serena’nın daha fazla açıklama yapmak istemediğini anlamış gibiydi.
“Şu an gitmen güvenli değil,” dedi. “Bu gece burada kal. Odamda yatarsın, ben de dışarıdaki koltukta beklerim. Böylece rahat edebilirsin.”
Konuşurken eliyle ofisteki kapıyı gösterdi.
Serena bir an şaşırdı. Aras’ı tanımıyordu bile. Buna rağmen kendi odasını ona bırakmayı teklif ediyordu. Belki de düşündüğünden farklı biriydi.
Öte yandan Serena da dışarı çıkmanın tehlikeli olabileceğinin farkındaydı. Ortalık sakinleşene kadar beklemek daha mantıklıydı.
“Tamam,” diyebildi.
Odanın kenarında duran siyah tekli koltuğa oturdu. Elbisesine baktığında kumaşın neredeyse tamamen kana bulandığını gördü.
Bacak bacak üstüne atmaya çalıştığı sırada bacağında keskin bir acı hissetti. Ağzından istemsizce hafif bir inilti çıktı.
Eteğini biraz yukarı çektiğinde bacağına cam parçasının saplandığını fark etti. Silah sesleri sırasında kırılan bir şişenin ya da bardağın parçası olmalıydı.
İniltisini duyan Aras hemen ona döndü. Yarayı görünce yüzündeki ifade değişti.
“Pars, doktoru ara. Hemen gelsin!”
“Tamam, abi.”
Serena hemen araya girdi.
“Doktora gerek yok. Önemli bir şey gibi görünmüyor. İlk yardım çantası getirseniz yeterli.”
“Olmaz,” dedi Aras kararlı bir sesle.
Serena tartışacak gücü kendinde bulamıyordu. Bacağından kan akıyordu. Üstelik vücudunda her zamankinden fazla alkol vardı ve yaşadığı olayın etkisi henüz geçmemişti.
En önemlisi, doğum gününde ilk kez bir insanı öldürmüştü.
Belki de birden fazla kişiyi öldürmüştü.
Kaç kişi olduğunu kendisi bile bilmiyordu.

⸻
Çok geçmeden Aras, doktorla birlikte odaya girdi. Doktor, koltukta oturan Serena’nın yanına çömeldi ve bacağını dikkatlice inceledi.
Cam parçasını kontrollü bir şekilde çıkardı. Kanama bir süreliğine arttı ancak doktor soğukkanlılığını koruyarak yaraya müdahale etti.
“Kesik biraz derine inmiş ama şanslısınız, içeride kırılmış başka bir parça görünmüyor. Kanamayı kontrol altına alıp yarayı dikeceğiz. Sonrasında vereceğim ilaçları tarif ettiğim şekilde kullanmanız gerekiyor. Pansumanı da ihmal etmeyin.”
“Tamam,” diyebildi Serena.
Doktor yarayı temizleyip gerekli müdahaleyi yaptı. Ardından Serena’ya dinlenmesini ve bacağını mümkün olduğunca zorlamamasını söyledi.
Ağrısı hafiflemişti ama yaşadıklarının ağırlığı omuzlarına çökmeye başlamıştı. Alkolün de etkisiyle kendini biraz sersemlemiş hissediyordu. Bilinci yerindeydi ancak gözleri kapanmak istiyordu.
Tek istediği, sıcak bir duş alıp üzerindeki kanı ve kiri temizlemek, ardından uyumaktı.
Aras sanki ne düşündüğünü anlamış gibi konuştu.
“Gel, odaya geçelim.”
Serena ayağa kalkmaya çalıştığında Aras kolundan destek oldu. İlk kez bu kadar yakın duruyorlardı. Aras’ın elleri Serena’nınkilerden çok daha büyüktü. Uzun boyu ve iri yapısıyla yanında oldukça heybetli görünüyordu.
Onu odanın kapısına kadar götürdü.
“Banyo şurada. Temiz havlu var, kullanabilirsin. Yatağın üzerine de giyebileceğin birkaç şey bıraktım. Kadın kıyafetim yok ne yazık ki ama idare edersin. Rahat ol, kimse seni rahatsız etmez.”
Bunları söyledikten sonra Serena’yı yalnız bırakmak için odadan çıktı.
Serena sıcak bir duş aldı. Suyun altında birkaç dakika durmak bile kendisini biraz olsun toparlamasına yardımcı olmuştu.
Duştan çıktıktan sonra saçlarını havluya sardı ve yatağın üzerindeki kıyafetlere baktı. Bir eşofman altı ve tişört vardı. İkisi de kendisi için oldukça büyüktü.
Yalnızca tişörtü giymeye karar verdi. Üzerinde neredeyse gecelik gibi duruyordu.
Saçlarını havludan çıkarıp kurularken odayı incelemeye başladı.
Oda oldukça sadeydi. Her şey yerli yerindeydi ama ona göre odanın hiçbir ruhu yoktu. Sanki biri burada yaşıyor diye değil, yalnızca bulunması gerektiği için döşenmişti.
Tam bu sırada kapı açıldı.
Aras içeri girdiğinde Serena’nın hâlâ ayakta olduğunu gördü. Bir an duraksadı.
“Kusura bakma. Hâlâ duştasın sanmıştım. Üzerime bir şeyler alıp çıkacaktım.”
Serena hiç telaşlanmadan ona döndü.
“Sorun değil. Burası senin odan, misafir olan benim. Asıl sen kusura bakma, rahatından oldun.”
Aras kısa bir bakış attı.
“Keyfine bak. Rahat ol, güvendesin.”
Daha fazla konuşmadan odadan çıktı.
Serena, yatağa uzandığında yorgunluğun bütün ağırlığını hissetti. Gözlerini kapatmasıyla uykuya dalması bir oldu.
Ancak gece boyunca huzurlu bir uyku uyuyamadı.
Sabaha karşı kabuslar görmeye başladı.
Babasının sesi zihninde yankılanıyordu.
Kaç kişiyi öldürdün, Serena?
Sesi o kadar gerçekti ki Serena, rüyasında bile ondan kaçamıyordu. Yorganı kendine siper eder gibi üzerine çekmiş, ter içinde kıvranıyordu.
Dudaklarından aynı sözler dökülüyordu.
“Çok fazla… Çok fazla…”
⸻
Aras ise ofisteki koltukta uzanmış, gözlerini tavana dikmişti.
Kimdi bu kız?
Nereden gelmişti?
Bir avukat, silah kullanmayı nasıl bu kadar iyi biliyordu?
Soruların ardı arkası kesilmiyordu.
Pars’tan Serena’yı araştırmasını istemişti. Ancak iş yeri dışında hakkında kayda değer hiçbir bilgiye ulaşamamışlardı. Sanki kızın geçmişi bir sis perdesinin arkasına saklanmıştı.
Oysa Aras, onunla daha önce karşılaşmıştı.
İlk olarak arabasıyla ona çarpmak üzere olduğu gün görmüştü Serena’yı. Ardından birlikte hamburger yemişlerdi. Serena, ona beklemesini söyleyip ortadan kaybolmuş, geri döndüğünde elinde bir kamerayla gelmişti. O kamera sayesinde peşindeki adamı bulabilmiş, ardından da işini bitirmesine yardımcı olmuştu.
Şimdi ise aynı kadın, kendi hayatını kurtarmıştı.
Üstelik bunu yaparken bir an bile tereddüt etmemişti.
Aras kaşlarını çattı.
O gece kulübü basan adamlar, kendisinden intikam almak isteyenlerin gönderdiği kişilerdi. Hesaplaşmak için gelmişlerdi. Ancak Serena’nın çatışmanın ortasında kalacağını hiç düşünmemişti.
Onun yüzünden masum bir kadın bu işin içine çekilmişti.
Daha doğrusu, Aras kendini böyle düşünmekten alıkoyamıyordu.
Serena’nın yaralanması onu beklediğinden fazla etkilemişti. Hayatında ilk kez bir kadının yaralanması karşısında bu kadar huzursuz olmuştu.
Üstelik Serena, bütün bunlara rağmen kırılgan görünmüyordu. Bir yandan narin ve zarifti, diğer yandan gerektiğinde acımasız olabilecek kadar cesurdu.
Bu tezat, Aras’ın aklını kurcalıyordu.
Bir de şimdi…
Kendi yatağında uyuyordu.
Aras, bugüne kadar hiçbir kadını yatağında uyutmamıştı. Kadınlarla vakit geçirmiş, eğlenmiş ama kimsenin hayatında gereğinden fazla yer edinmesine izin vermemişti.
Şimdi ise kendisi ofisteki koltukta yatıyor, Serena onun odasında, onun tişörtünü giymiş hâlde uyuyordu.
Normalde koltukta uyumaktan hoşlanmazdı.
Ama bu gece bundan rahatsız değildi.
Aksine, Serena’nın güvende olduğunu bilmek tuhaf bir şekilde içini rahatlatıyordu.
Tam bu düşüncelere dalmışken odadan bir ses duydu.
“Çok fazla…”
Aras başını kapıya çevirdi.
Ses yeniden geldi.
“Çok fazla…”
Serena sayıklıyordu.
Aras bir süre kapının önünde bekledi. İçeri girmek istemiyordu ama kızın sesi giderek huzursuzlaşıyordu.
Sonunda kapıyı açıp içeri girdi.
Serena kan ter içinde kalmıştı. Yorganı kendine çekmiş, sanki bir şeyden korunmaya çalışıyordu.
Aras yatağın yanına yaklaştı ve onu uyandırmak için elini uzattı.
Serena bir anda gözlerini açtı.
“Baba!”
Aras elini geri çekmeden sakin bir sesle konuştu.
“Sakin ol. Kabus gördün. Bir şey yok.”
Serena birkaç saniye boyunca etrafına baktı. Nerede olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sonunda bakışlarını Aras’a çevirdi.
“Su.”
Aras hemen yatağın başucundaki sürahiden bir bardak su doldurdu ve ona uzattı.
Serena suyu birkaç yudumda içti.
“Teşekkür ederim.”
“Daha iyi misin?”
“Evet, iyiyim,” diyebildi.
Ama iyi değildi. Gördüğü rüyanın etkisi hâlâ üzerindeydi.
Aras yatağın kenarında durdu.
“Odaya girmek istemedim ama sayıklıyordun. Sesin iyi gelmiyordu.”
Serena yorgun bir gülümsemeyle başını salladı.
“Önemli değil. Çok verimli bir uyku değildi zaten, gördüğün gibi.”
Aras hafifçe gülümsedi.
“Anlatmak ister misin?”
Serena sustu.
Aras onu zorlamadı. Bir süre bekledikten sonra odadan çıkmaya karar verdi. Tam kapıya yönelmişti ki Serena’nın sesi arkasından geldi.
“Babam…”
Aras durdu ve ona döndü.
Serena gözlerini ellerine indirmiş, parmaklarıyla oynuyordu.
“Babamla son konuşmamızda bana kaç kişiyi öldürdüğümü sormuştu. O zaman cevap verememiştim çünkü henüz kimseyi öldürmemiştim.”
Bir an durdu.
“Bugün ise birçok can aldım.”
Bunu söylerken başını daha da öne eğdi.
Aras’ın içine bir suçluluk duygusu yerleşti. Onun yüzünden, hayatında bambaşka bir yeri olabilecek masum bir kadın böyle bir olayın içine sürüklenmişti.
“Üzgünüm,” diyebildi.
Bir süre sustuktan sonra ekledi:
“Buna sebep olmak istemezdim.”
Serena başını kaldırdı.
“Zaten bir gün, er ya da geç olacaktı. Bugün olmasa başka bir gün.”
Aras, yüzündeki hüznü dağıtmak istercesine hafifçe gülümsedi.
“Ama ilkine göre oldukça başarılısın. Tebrikler, küçük kız.”
Serena istemsizce gülümsedi. Çok küçük bir tebessümdü ama Aras bunu fark etmişti.
“Sen biraz daha dinlen,” dedi ve odadan çıktı.
Serena, kapı kapandıktan sonra bir süre olduğu yerde kaldı.
Beni mutlu etmeye mi çalıştı, yoksa bana mı öyle geldi?
Bu düşünce aklından geçerken yeniden yastığına yaslandı.
Aras’a babasını anlatmak istememişti. Peki, neden anlatmıştı?
Belki de o an, bütün soruların ve yaşadıklarının ağırlığı altında birine bir şeyler söylemeye ihtiyaç duymuştu.
Ama artık düşünmeyi bırakması gerekiyordu. Ertesi sabah iş arkadaşları gece yaşananları soracaktı. Olayın haberlere düşmüş olması da mümkündü.
En iyisi, işe gitmeden önce bir e-posta hazırlayıp istifasını göndermekti.
Sabah ilk iş bunu halletmeliydi.
Gözlerini kapattı ve yeniden uykuya teslim oldu.

⸻
Sabah olduğunda Serena gözlerini yavaşça açtı.
Yataktan kalkarken bacağındaki yara hafifçe sızladı. Bir önceki gece yaşadıkları yeniden aklına geldi. Ancak şimdilik bunları düşünmemeye karar verdi.
Kendini toparlamak için elini yüzünü yıkadı. Üzerini değiştirmek üzere kıyafetlerine uzandığında dün gece giydiği elbisenin kanla kaplı olduğunu hatırladı.
Bir an elbiseye baktı, ardından üzerindeki bol tişörte göz gezdirdi.
“Evet, güne sanırım bu tişörtle devam edeceğim.”
Tam o sırada kapı çaldı.
“Girin, lütfen.”
Kapı açıldı ve Pars içeri girdi.
“Günaydın.”
“Günaydın. Pars, değil mi?”
“Evet, benim. Bunlar senin için. Ağabeyim gönderdi.”
Pars elindeki kıyafetleri ona uzattı.
Serena paketleri alırken hafifçe gülümsedi.
“Teşekkür ederim ama gerek yoktu.”
Pars, tişörtüne bakıp güldü.
“Bu şekilde mi duracaktın? Al işte. Ağabeyim kahvaltıda seni bekliyor. Yakınlarda bir yer var. Hazırlan, ben seni bekliyorum.”
“Tamam, geliyorum. Bekle.”
Pars odadan çıkarken Serena paketi açtı. İçinden krem rengi, bol kesim bir pantolon ve sade, beyaz bir bluz çıktı.
Kıyafetleri görünce memnuniyetle gülümsedi.
“Old money tarzı, yani ben.”
Pantolonu giydiğinde bir beden büyük olduğunu fark etti ama kemerle belini sıktığında sorun kalmamıştı. Ayakkabıları yoktu ancak bir önceki gece giydiği beyaz topuklu ayakkabıları hâlâ yanındaydı. Onları giydi, çantasını aldı ve rujunu sürdü.
Makyaj yapmamıştı. Buna ihtiyacı da yoktu; sade güzelliği kendini göstermeye yetiyordu.
Saçlarını biraz düzelttikten sonra odadan çıktı.
Pars onu görünce gülerek başını iki yana salladı.
“Bedeninin uyacağından emin değildi.”
Serena kaşlarını kaldırdı.
“Kim emin değildi?”
“Aras. Hadi, çıkalım.”
Pars kapıya yöneldi. Serena da onu takip etti.
Dün gece buraya gelirken yolu dikkatle incelemişti. Pars yanında olmasa da çıkışı bulabileceğinden emindi.
Aşağıya indiklerinde her şey şaşırtıcı derecede normal görünüyordu. Sanki bir gece önce mekân silah sesleriyle inlememiş, ortalık birbirine girmemişti.
Sabahın erken saatleriydi. Dışarı çıktıklarında Pars arabaya yöneldi ve sürücü koltuğuna oturdu. Serena da yolcu koltuğuna geçti.
Serena çantasından telefonunu çıkardı. İş yerine bir e-posta göndermesi gerektiğini hatırlamıştı ancak telefonunun şarjı bitmişti.
“Arabanda şarj aleti var mı?”
“Torpidoda olması lazım. Ama geldik sayılır. Şimdi taksan bile telefonun hemen açılmayabilir. Yanına al, restoranda şarja takarsın.”
Serena telefonu çantasına koydu.
Araba kısa bir yolculuğun ardından durdu.
“Geldik,” dedi Pars.
Serena dışarı çıkarken çevresine baktı.
“Gerçekten çok yakınmış.”
İkisi birlikte restorana girdiler. İçerisi henüz kalabalık değildi. Serena ilerideki terasta oturan Aras’ı hemen fark etti. Önünde açık bir laptop vardı; garsonlar da masaya kahvaltılıklar getiriyordu.
Pars masaya yaklaştı.
“Abi, günaydın.”
Serena da gülümseyerek selam verdi.
“Günaydın.”
Aras başını kaldırıp ikisine baktı.
“Günaydın. Bir şey alır mısınız?”
Garson yanlarına yaklaşınca Serena siparişini verdi.
“Ben bir espresso alabilir miyim?”
Aras da ona eşlik etti.
“Ben de sade bir kahve alayım.”
Serena masadaki kahvaltılıklara baktı. Peynirler, zeytinler, yumurtalar, çeşitli ekmekler, reçeller ve daha pek çok şey masayı doldurmuştu.
“Bütün bunları kim yiyecek?” diye sordu.
Aras kaşlarını kaldırdı.
“Sen kahvaltı yapmaz mısın?”
“Elbette yaparım ama böyle bir kahvaltıyı daha önce hiç yaptım diyemem.”
Pars hemen araya girdi.
“Nerede büyüdün sen?”
“İtalya.”
Serena, kahvesi geldiğinde fincanı eline aldı ve bir yudum içti. Kahvenin sıcaklığıyla biraz daha kendine geldiğini hissetti.
Aras bilgisayarından başını kaldırdı. Serena’ya şaşkınlıkla baktı.
“Sen burada büyümedin mi?”
Sorusunu sorarken laptopunu kapattı ve kahvesinden bir yudum aldı.
Kim bu kız? diye geçirdi içinden.
Serena sakince cevap verdi.
“Hayır. Türkiye’ye geleli çok olmadı. Buralarda yeniyim.”
Aras, onun yüzünü inceleyerek bir süre sustu.
“O zaman bugün kahvaltının tadını çıkar. Beğeneceğine eminim.”
Pars ise çoktan kahvaltıya başlamıştı.
Serena da kahvesinden bir yudum daha aldıktan sonra masadakileri tatmaya başladı. Seçenekler fazlaydı ve hepsi oldukça lezzetli görünüyordu. Her birinden biraz denedi.
Kahvaltıyı beğenmişti ama tek bir öğün için oldukça fazlaydı. İtalya’da alıştığı kahvaltılar daha sadeydi; kahve, omlet ya da kruvasan gibi hafif seçeneklerle yetinirdi.
Annesi ona zaman zaman Türk kahvaltılarından, kalabalık sofralardan ve çeşit çeşit yemeklerden bahsederdi. Ancak kendi evlerinde bu tür sofralar pek kurulmazdı. Annesi Türk olmasına rağmen zamanla İtalyan yaşamına iyice alışmıştı.
Serena küçükken annesi Türk yemekleri de yapardı. Yıllar geçtikçe bunlar azalmış, geriye çoğunlukla yaprak sarması kalmıştı.
Serena’nın en sevdiği Türk yemeklerinden biri de buydu.
Kahvaltı boyunca sohbet ettiler. Bir süre sonra konu, üstü kapalı biçimde bir önceki gece yaşananlara geldi. Aras ayrıntılara girmedi, Serena da konuşmayı fazla uzatmadı.
Ancak aklında çözmesi gereken bir mesele vardı.
İş yerine göndereceği e-posta.
Telefonunu hâlâ şarja takmamıştı ve cihaz kapalıydı. Aras’ın önündeki laptopa baktı.
“Laptopunu ödünç alabilir miyim? Bir e-posta göndermem gerekiyor da.”
Aras hiç tereddüt etmeden bilgisayarı ona uzattı.
“Tabii, al.”
Serena bilgisayarı önüne çekti ve göndereceği e-postayı hazırlamaya başladı.
Bir süre onu izleyen Aras sonunda sessizliğini bozdu.
“Dedeni avlanmaya giderken sana atış yapmayı öğreten kişi olarak anlatmıştın, değil mi?”
Serena gözlerini ekrandan ayırmadan cevap verdi.
“Evet.”
Aras arkasına yaslandı.
“Peki, hayatın bundan mı ibaret? İsmin yabancı, soyadın Türk. Buraya yeni gelmişsin. Üstelik oldukça tecrübelisin ve bilgilisin. Şimdiye kadar anlattıklarınla gördüklerim birbirini tutmuyor.”
Kısa bir süre durduktan sonra asıl sorusunu sordu.
“Serena, sen kimsin?”
Serena’nın parmakları klavyenin üzerinde durdu.
Bir süre düşündü. Ardından internet tarayıcısını açtı ve büyükbabasının adını arattı.
Ekranda çıkan sonuçlardan birini seçti. Sayfayı Aras’a çevirdi.
Aras ekrana baktığı anda yüzündeki ifade değişti.
Tanıdığı bir adamdı bu.
Geçmişte lojistik alanında kendileriyle ortaklık kurmak istemişti. Hatta Aras’ın babası bu teklifi uzun süre değerlendirmişti. Ancak adamın asıl amacı, kendi ülkesine kaçak yollarla silah sokmaktı. Bunun için Aras’ın ailesine ait tırları kullanmak istemişti.
Aras, adamın neden özellikle ailesini seçtiğini hiçbir zaman anlayamamıştı.
Ardından ölüm haberi gelmişti.
Aras’ın bakışları ekrandan Serena’ya kaydı.
Serena ise onun şaşkınlığını izliyordu.
“Büyükbabam,” dedi sadece.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

17okunma 3beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.