35. bölüm · Karanlığın Ardındaki Sen

Duvarın Ardındaki Gerçek

Gaye !

Sokağın karşısındaki araba birkaç saniye daha bekledi.

Sonra yavaşça uzaklaştı.

Demir pencerenin önünde kaldı.

"Plakayı görebildin mi?"

"Hayır."

Telefonunu çıkarıp dışarı baktı.

"Ben de göremedim."

Gözlerim hâlâ arabanın kaybolduğu yöne takılıydı.

Az önce gördüğüm siluet aklımdan çıkmıyordu.

"Demir..."

"Evet?"

"Ya o kişi hâlâ bizi izliyorsa?"

"İzliyor olabilir."

Bu kadar sakin söylemesi sinirimi bozdu.

"Sen nasıl bu kadar sakinsin?"

"Değilim."

Bana döndü.

"Sadece korktuğumu belli etmemeye çalışıyorum."

Bu cevap beklemediğim bir anda geldi.

Bir an sustum.

Sonra elimdeki kâğıda baktım.

"Kardeşim hiçbir şeyden haberdar değil."

Mert'in el yazısı.

Parmaklarımı yazının üzerinde gezdirdim.

"Demir..."

"Efendim?"

"Mert neden bunu yazmış?"

"Çünkü seni korumaya çalışıyordu."

"Yine aynı şey."

Başımı kaldırdım.

"Herkes beni korumaya çalışmış. Annem, Mert, sen..."

Demir'in yüzü değişti.

"Ben seni korumaya çalışmıyorum."

"Ne yapıyorsun?"

"Bilmiyorum."

İlk kez cevabı bu kadar dürüsttü.

"Belki de sadece artık daha fazla kaybetmek istemiyorum."

Kalbim hızlandı.

Bakışlarımız kesişti.

Demir hemen gözlerini kaçırdı.

"Şu anahtarı bulduk."

Küçük anahtarı elime aldı.

"Bir yere ait."

"Nereye?"

"Bulacağız."

Evin diğer odalarını aramaya başladık.

Eski dolaplar.

Çekmeceler.

Kitaplıklar.

Hiçbir şey.

Ta ki üst kattaki koridorun sonuna gelene kadar.

Duvarın üzerinde küçük, ahşap bir kapı vardı.

Anahtarı denedim.

Klik.

Kilit açıldı.

İçerisi karanlıktı.

Demir telefonunun fenerini açtı.

Küçük bir oda.

Ortada eski bir masa.

Masada birkaç dosya.

Ve duvarda asılı bir takvim.

Ekim 2014.

Yaklaştım.

17 Ekim'in üzerine kırmızı kalemle küçük bir işaret konmuştu.

Altında ise tek bir kelime:

İSTASYON.

Demir dosyalardan birini aldı.

"Buraya bak."

Yanına gittim.

Dosyanın içinden eski banka kayıtları çıktı.

İsimler.

Tarihler.

Para transferleri.

Bir isim tekrar tekrar geçiyordu.

Vedat Karaca.

Demir'in yüzü gerildi.

"Karaca?"

"Evet."

"Demir..."

"Babamın soyadı."

Sayfaları çevirdim.

Sonra bir kayıt gördüm.

17 Ekim 2014 — 23.41

Para transferi.

Alıcı:

Rıza Yalçın.

Başımı kaldırdım.

"Rıza."

Demir'in yüzü sertleşti.

"Demek o da işin içindeymiş."

"Belki zorunda kaldı."

"Belki."

Dosyanın altından başka bir belge çıktı.

Bu kez Mert'in imzası vardı.

Tek cümle:

"Eğer bana bir şey olursa, dosyayı Derin'e verin."

Nefesim kesildi.

"Demir..."

"Devam et."

Belgenin arkasında bir adres daha vardı.

Ama bu kez ev değildi.

Karaca Holding — Arşiv Katı.

Demir belgeyi elimden aldı.

"Buraya gireceğiz."

"Ne zaman?"

"Yarın."

"Ya bu gece?"

Demir bana baktı.

"Bu gece yeterince tehlikeli şey yaptık."

"Ben korkmuyorum."

"Ben korkuyorum."

Şaşırdım.

"Sen?"

"Evet."

Bir adım yaklaştı.

"Çünkü seni kaybetmek istemiyorum."

İçimde bir şey sustu.

İntikam.

Öfke.

Şüphe.

Hepsi bir anlığına geride kaldı.

Sadece Demir vardı.

Ve onun gözlerinde gördüğüm korku.

Ama tam o anda telefonum çaldı.

Gölge.

Mesajı açtım.

"Arşive gitmeyin."

Bir sonraki mesaj:

"Çünkü dosya orada değil."

Demir ekrana baktı.

Son mesaj geldi.

"Dosya Mert'in bıraktığı yerde."

Altında bir fotoğraf vardı.

Eski tren istasyonu.

Ve fotoğrafın köşesinde...

Mert'in yıllar önce taktığı kırık kol saati.

Saatin altında yalnızca iki rakam görünüyordu:

23.41

Demir bana baktı.

"Biz yanlış yere bakıyoruz."

Ben fotoğrafa bakmaya devam ettim.

"Hayır."

"Neyi düşünüyorsun?"

Başımı kaldırdım.

"Mert dosyayı saklamadı."

"Ne yaptı?"

"Birine verdi."

"Kim?"

Fotoğrafı tekrar büyüttüm.

Arka planda istasyonun duvarında küçük bir tabela vardı.

Üzerinde bir isim yazıyordu.

Peron 3.

Ve o an hatırladım.

Mert'in yıllar önce bana söylediği tek bir cümleyi:

"Bir gün beni bulamazsan, saat üçü bekle."

Gözlerim büyüdü.

"Demir..."

"Evet?"

"Peron 3'e gitmemiz gerekiyor."