7. bölüm · Karakaya Ayazı
BÖLÜM 7: ZEHRLİ DOKUNUŞ VE SOKAKTAKİ AYAZ
Karakaya Üniversitesi’nin koridorlarında Zeynep’in attığı her adım, arkasında görünmez bir zehir bulutu bırakıyordu. Tuvalette Atlas’ın araya girmesiyle planı yarım kalmıştı kalmasına ama bu durum onun hırsını söndürmek bir yana, daha da alevlendirmişti.
Alya’nın o dik duruşu, Zeynep’in zihninde adeta bir kabus gibi tekrarlanıyordu. “O kız o okuldan gidecek,” diye geçirdi içinden, telefonunu eline alırken. “Ne pahasına olursa olsun.”
Zeynep, rehberindeki o karanlık numarayı tuşladı. Karşı taraf telefonu açtığında ses tonu emir vaki ve buz gibiydi:
"İstediğim işi hızlandırın. Kızılay’daki o mekanın müdürüyle tekrar konuşun. Alya’nın adını buralardan tamamen sikeceksiniz. Bir daha bu şehirde hiçbir yerde şarkı söyleyemeyecek."
Aynı saatlerde Alya, kütüphanenin en arka masasında, önündeki devasa mimarlık kitabına bakmaya çalışıyordu ancak harfler gözünün önünde birbirine giriyordu. Zeynep’in söyledikleri zihninde yankılanıp duruyordu: “O tokat atıldı, oyun bitti.”
Karan’ın son zamanlarda onu aramaması, mesajlarına dönmemesi ve okuldaki mesafeli halleri bu cümlenin altını o kadar çok dolduruyordu ki, Alya kendini kandırdığını artık kabullenmek zorundaydı. Karan onu gerçekten sevmemişti; sadece Barlas’a karşı oynadığı tehlikeli bir satranç tahtasında harcanabilir bir piyondan ibaretti.
Telefonu titreşimsiz modda masada duruyordu. Ekranda Hayri Bey’in (eski mekan müdürünün) ismi yazınca kalbi güm güm atmaya başladı. Hızla telefonu açtı.
"Hayri Bey? İyi misiniz? Bir şey mi oldu?" dedi Alya, endişeyle.
Telefonda Hayri Bey’in sesindeki o ezik ve çaresiz ton hemen kendini belli etti: "Alya kızım... Seni aramamın sebebi başka. Sen hani başka bir mekanda iş arıyordun ya dün?"
"Evet..." dedi Alya, umutla yutkunarak. "Kızılay’da küçük bir yerle görüşmüştüm, bugün başlayacaktım."
"Başlayamayacaksın kızım," dedi Hayri Bey derin bir iç çekerek. "Az önce o mekanın sahibi aradı. Seni işe almaktan vazgeçmişler. Hatta... Sadece orası değil, Ankara genelindeki bildiğim tanıdık mekanların hiçbirine adım atamayacağını söylediler. Yukarıdan çok sert bir emir gelmiş. Adını kara listeye almışlar."
Alya’nın elindeki kalem masaya düştü. Dünya etrafında döner gibi oldu. "Kara liste mi? Kim yapıyor bunu Hayri Bey? Neden?"
"Kızım, bu zengin çocuklarının dünyasını bilmiyorsun sen," dedi yaşlı adam acı bir tebessümle. "Biri senin adını çizmişse, bu şehirde ekmek yemeni sağlayan ne kadar kapı varsa hepsini kilitlerler. Kusura bakma evladım, elimden bir şey gelmiyor."
Düt... Düt... Düt...
Telefon kapandı. Alya olduğu yerde taşa kesildi. Gözlerinden akmaya başlayan yaşlar masanın üzerindeki ders notlarına damlıyordu. Aç kalmak, barınamamak bir yana; bir insanın hayatıyla bu kadar acımasızca, ellerindeki güçle oynamaları içindeki tüm direnci kırıyordu.
Akşam üstü, kampüsün çıkış kapısında Atlas, elleri kabanının cebinde, daldığı düşüncelerden sıyrılarak etrafa bakındı. Alya’yı ders bitiminden beri göreceli olarak ortalıkta yoktu. İçindeki o kötü his, adımlarını yurdun önüne doğru yönlendirmesine neden oldu.
Yurt binasının arka bahçesinde, demir parmaklıkların kenarında tek başına çömelmiş, dizlerini kendine çekmiş bir kız silueti gördü.
Atlas adımlarını hızlandırdı. Yaklaştığında Alya’nın omuzlarının sarsıldığını, hıçkırıklarını içine gömmeye çalıştığını fark etti. Hızla diz çöktü, kabanının etekleri karlı toprağa değdi ama bunu umursamadı bile.
"Alya..." dedi Atlas, sesindeki o endişe ve şefkat tonunu gizlemeyerek. "Ne oldu? Neden buradasın?"
Alya başını kaldırdığında yüzü gözyaşlarıyla sırılsıklamdı. Dudakları soğuktan ve ağlamaktan morarmıştı. Atlas’ı gördüğünde başını tekrar dizlerine gömmek istedi ama Atlas buna izin vermeyip nazikçe ellerinden tuttu.
"Alya, konuş benimle. Kim yaptı bunu?"
"Bittim ben Atlas..." dedi Alya, nefesi kesilircesine. "Sadece okumak istiyordum. Kendi ayaklarım üzerinde durmak istiyordum. Ama izin vermiyorlar. İşimi elimden aldılar, şimdi de şehirdeki bütün mekanlardan adımı sildirmişler. Aç kalmamı, bu okuldan rezil bir şekilde defolup gitmemi istiyorlar."
Atlas’ın içindeki o sakin, dengeli adam o an yerle bir oldu. Zeynep’in ve Karan’ın bu kızı yok etmek için kurduğu bu alçakça tuzağın boyutlarını anladığında damarlarındaki kanın çekildiğini hissetti. Zeynep’in o tuvaletteki yüz ifadesi ve Karan’ın umursamaz kibiri gözünün önüne geldi.
"Zeynep..." diye fısıldadı Atlas, dişlerinin arasından. "Bunu yapan Zeynep ve o zehirli çetesi."
Alya yaşlı gözleriyle Atlas’a baktı. "Karan... Karan da biliyor mu bunu? O da bu oyunun içinde mi?"
Atlas o an sessiz kaldı. Bu sessizlik, Alya’nın kalbine saplanan en keskin bıçak oldu. Çünkü Karan’ın bu zulme ya göz yumduğunu ya da başından beri bu oyunun kurucusu olduğunu ikisi de çok iyi biliyordu.
Atlas ellerini Alya’nın yüzüne götürdü, parmaklarıyla o soğuk yanaklardaki yaşları sildi. Gözlerinde alev alev yanan o karanlık öfkeyi ilk defa bu kadar net gösteriyordu.
"Ağlama artık," dedi Atlas, sesi inatçı bir kararlılıkla titremeden. "Bu şehirde sana zarar vermelerine bir daha asla izin vermeyeceğim Alya. Kim olursa olsun."
Ve Ankara’nın o dondurucu ayazında, ikisinin arasındaki o ince çizgi, artık geri dönülmeyecek şekilde kırılıp yerini başka bir kadere bırakmıştı.
