1. bölüm · Karakaya Ayazı
BÖLÜM 1: ANKARA'NIN AYAZI VE AYDINLI KIZ
Ankara’nın ayazı, insanın tenine değil doğrudan kemiklerine işlerdi. Aydın’ın o sıcacık, mandalina kokulu sokaklarında büyümüş biri için bu şehir, grinin binbir tonundan örülmüş devasa bir hapishane gibiydi.
Alya, cebindeki son bozuklukları montunun derinliklerine iterken durağa yaklaşan otobüsün buğulu camlarına baktı. Saat gecenin ikisiydi. Üzerinde buram buram sigara dumanı ve ucuz alkol kokan o loş mekanın kokusu vardı. Parmak uçları soğuktan sızlıyordu ama şikayet etmeye hakkı yoktu. Tırnaklarıyla kazıyarak kazandığı Karakaya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi bursunu kaybetmemek için gündüzleri dirsek çürütüyor, geceleri ise Kızılay’daki o küçük barda sahne alarak hayatını idame ettirmeye çalışıyordu.
Geleceği, kendi omuzlarındaydı. Başka çaresi yoktu.
Ertesi sabah, Karakaya Üniversitesi’nin devasa taş binalarla kaplı, adeta dünyadan izole edilmiş elit kampüsüne adım attığında havanın griliği değişmemişti. Burası, Türkiye’nin en nüfuzlu ailelerinin çocuklarını ağırlayan bir zenginlik kalesiydi. Şehrin tepesindeki bu kampüste kurallar farklı işlerdi; paran kadar konuşur, gücün kadar yaşardın.
Alya, elindeki sıcak karton kahveyle amfiye doğru yürürken arkasından gelen kahkahaları duydu. Bu sesin kime ait olduğunu çok iyi biliyordu.
"Bakın burada kim varmış... Bizim küçük bülbül!"
Alya adımlarını hızlandırmaya çalıştı ama önünü anında üç kişi kesti. Grubun başındaki isim Barlas’tı. Üniversitenin mütevelli heyetinde sözü geçen devasa bir holdingin varisi, etrafına topladığı müritleriyle okulun korkulu rüyasıydı. Hemen yanında, güzelliği kadar kibiriyle de bilinen sevgilisi Zeynep duruyordu. Grubun geri kalanından Selin, Tunç ve Çağrı da kıkırdayarak arkalarında yerlerini almıştı.
Barlas, küçümseyici bir sırıtışla Alya’ya yaklaştı. "Dün gece sahnedeyken sesin pek bir gür çıkıyordu Alya. Buraya gelince niye birden dilsiz kesildin? Yoksa gündüzleri masum öğrenci, geceleri bar şarkıcısı rolü oynamak yoruyor mu?"
Zeynep, pahalı güneş gözlüğünü saçlarının üzerine iterken Alya’yı tepeden tırnağa süzdü. Bakışlarında gizleyemediği, nedensiz bir nefret vardı.
"Barlascım, uğraşma şunla," dedi Zeynep, tırnaklarını incelerken. "Üzerine sinen o ucuz mekan kokusu burnuma kadar geliyor. İnsan biraz elit olur, burası Karakaya."
Alya, çenesini dikleştirdi. Kimseden korkmuyordu, hele ki babalarının parasıyla adam sanılan bu züppelerden asla. "Önümden çekil Barlas. Dersime geç kalıyorum."
"Ya çekilmezsem?" dedi Barlas, bir adım daha atarak Alya’nın kişisel alanına girerken. "Ne yaparsın? Bize de bir şarkı patlatır mısın?"
"Çekil dedim sana!"
O an, kampüsün soğuk havasını yaran sert ve otoriter bir ses yankılandı:
"Kız sana önümden çekil dedi Barlas, duymuyor musun?"
Herkes sesin geldiği yöne döndü. İki kişi ağır adımlarla onlara doğru yürüyordu.
En öndeki, simsiyah paltosu, dağınık siyah saçları ve keskin yüz hatlarıyla Karan Karakaya’ydı. Okulun sahibi olan Rektör’ün öz yeğeni, şehrin en büyük iş adamlarından birinin tek oğluydu. Elindeki gücü sonuna kadar, merhametsizce kullanmasıyla tanınırdı. Karan’ın hemen bir adım arkasında ise daha sakin, derin ve güven veren bakışlarıyla Atlas duruyordu. Karan’ın çocukluğundan beri tek gerçek dostu, sırdaşı...
Barlas, Karan’ın görünce duruşunu dikleştirdi. İkisi arasındaki ezeli nefret, kampüsteki herkes tarafından bilinirdi.
"Sana ne oluyor Karan?" dedi Barlas, sesine alaycı bir ton katmaya çalışarak. "Milletin avukatı mı kesildin başımıza?"
Karan, Barlas’ın tam karşısında durdu. Aralarında birkaç santim kalmıştı. Karan’ın gözlerinde insana ürperti veren karanlık bir boşluk vardı.
"Bu okulda kimin neye karışacağına ben karar veririm Barlas," dedi Karan, alçak ama tehditkar bir sesle. "Sen ve etrafındaki bu gereksiz kalabalık... Gözümün önünden kaybolun. Yüzünüze bakmak bile midemi bulandırıyor."
"Sen kendini ne sanıyorsun ulan?" Barlas öfkeyle Karan’ın üzerine yürüyecekken, Atlas sakince araya girdi. Elini Barlas’ın göğsüne koyup onu geriye doğru itti.
"Yeter Barlas," dedi Atlas. Ses tonu yükselmemişti ama geri adım attıracak bir ağırlığa sahipti. "Olayı büyütmeyin. Git yoluna."
Barlas, Atlas’ın gözlerindeki kararlılığı görünce dişlerini sıktı. Karan’ın grubundan Tunç ve Çağrı gerilirken, Barlas Karan’a son bir nefret dolu bakış fırlattıktan sonra Zeynep’e döndü. "Yürü gidiyoruz."
Zeynep ise Barlas’ın peşinden gitmeden önce bir anlığına durdu. Bakışları Barlas’ta veya Atlas’ta değil, doğrudan Karan’ın üzerindeydi. Gözlerinde derin bir tutku ve ulaşılamamışlığın getirdiği bir hırs vardı. Ancak Karan ona dönüp bakmamıştı bile. Zeynep’in bakışları ardından Alya’ya kaydı. İçi zehirle doldu. Karan Karakaya, hayatında ilk kez bir kız için araya girmişti ve o kız bu sıradan, burslu kızdı.
Zeynep, içindeki o yakıcı kıskançlık tohumunun filizlendiğini hissetti.
Kalabalık dağıldığında ortamda derin bir sessizlik oluştu.
Karan, bakışlarını Barlas’ın gittiği yönden çekip Alya’ya döndürdü. Alya, hala yaşadığı şokun etkisindeydi. Kalbi hızla çarpıyordu.
"İyi misin?" diye sordu Karan.
Alya, üzerindeki şaşkınlığı atmaya çalışarak hafifçe başını salladı. "İyiyim... Teşekkür ederim. Aradığınız için... Yani araya girdiğiniz için."
Karan, dudaklarının kenarıyla hafifçe gülümsedi. Bu, dışarıdan bakıldığında son derece samimi ve korumacı bir gülümseme gibi duruyordu. Elini Alya’ya doğru uzattı.
"Ben Karan. Karan Karakaya."
Alya, uzatılan eli tuttu. Karan’ın eli buz gibiydi. "Alya... Alya Yılmaz."
"Alya..." dedi Karan, ismini heceleyerek. "Böyle tiplere pabuç bırakma. Bir daha seni rahatsız ederlerse doğrudan bana gel."
"Gerek kalacağını sanmıyorum ama... Sağ olun."
Tam o sırada Atlas, birkaç adım geride durmuş, yaşananları izliyordu. Bakışları Alya’nın elini tutan Karan’daydı, ardından Alya’nın gözlerine kaydı. Alya’nın o ürkek ama dik durmaya çalışan halini gördüğünde, Atlas’ın göğsünün sol tarafında tarif edemediği ince bir sızı belirdi.
Alya, izin isteyip amfiye doğru yürümeye başladığında Karan arkasından bakıyordu. Yüzündeki o samimi ifade anında silindi; yerini soğuk, hesapçı bir ifadeye bıraktı.
Atlas, dostunun yanına yaklaştı. "Karan... Ne yapıyorsun sen?"
Karan, cebinden sigara paketini çıkarıp bir dal yaktı. Ankara’nın ayazında yükselen dumanın arkasından Atlas’a baktı.
"Barlas’ın o kızla uğraşırken ki yüzünü gördün mü Atlas?" dedi Karan, buz gibi bir sesle. "O piyonu elinden alacağım. Barlas’ın çıldırışını izlemek bana büyük bir keyif verecek."
Atlas, duyduğu sözlerle irkildi. Alya’nın gidiş yönüne doğru baktı. "Kızın hiçbir şeyden haberi yok Karan. Onu kendi oyunlarına alet etme. Yazık."
Karan, dumanı ciğerlerine çekerken hafifçe güldü. "Yazık mı? Hayat böyle işler kardeş. Biri piyon olur, biri şah."
Atlas susmayı tercih etti. İçindeki o vicdan azabı, daha ilk günden kendini hissettirmeye başlamıştı. Çünkü Karan’ın bir "oyun" olarak gördüğü bu kız, Atlas’ın hayatında göreceği en temiz şey gibi duruyordu.
Ve Ankara’nın o gri sabahında, sonu kanla yazılacak devasa bir trajedinin ilk perdesi böylece açılmıştı.
